Sayın Cumhurbaşkanım,
Yeni
adli yılı, başarılı geçmesi dileklerimle açıyor, törenimizi onurlandırdığınız
için şükranlarımı sunuyorum.
Geçen adli yıl içerisinde
yitirdiğimiz meslektaşlarımıza Tanrı’dan rahmet, emekliliğe ayrılanlara ise sağlık
ve esenlik diliyorum.
Sayın Cumhurbaşkanım, Değerli
Konuklar,
Çağdaş
bir hukuk devletinin en belirleyici niteliği, ulusal ve uluslararası belgelerde
de yer alan hukuk kurallarıyla sınırlandırılmış olmasıdır.
Hukuk
devletinin en sağlam güvencesini ise, toplumunun hukuk bilinci ve demokrasi
kültürü oluşturur. Bu kültür ve bilinçten yoksun toplumlarda en iyi yasaların
çıkar-tılması halinde dahi insanların, temel hak ve özgürlüklerden etkili
biçimde yararlandıkları söylenemez.
Anayasamızın
1. maddesinde Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu belirtildikten sonra, 2.
maddesinde, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Devletin
niteliklerinin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu
vurgulanmıştır.
Yetkin
tanımıyla demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı, çoğulculuğa ve
katılımcılığa yer veren hak ve özgürlüklerle donatılmış halkın, yine özgür halk
tarafından yönetilmesidir. Demokrasilerde bu nedenle devlet, toplumun çoğulcu
yapısını benimser. Çoğulculuk, düşünce ve inançlar karşısında devletin
yansızlığını zorunlu kılar.
Türkiye
laiklik ilkesini, Yüce Atatürk’ün devrimleri doğrultusunda Anayasasına geçirmiş
ender ülkelerden biridir. Laik olmayan bir ülkede demokrasiden, hukukun
üstünlüğünden söz etmeye olanak yoktur.
Hukuk
devleti, insan haklarına saygı gösteren, temel hak ve özgürlükleri koruyarak,
adil bir hukuk düzeni oluşturup bunu sürdürmeyi zorunlu sayan devlettir. Hukuk
devletinde yasa koyucu dahil devletin bütün organları, faaliyetlerinde Anayasa
ve hukukun üstün kurallarına göre hareket ederler.
Hukukun
üstünlüğü ilkesi uluslararası sözleşmelerde de belirtildiği gibi, bireylerin
haklarına kamu makamları tarafından yapılan müdahalelerin etkili bir yargı
denetimine tabi tutulmasını ifade eder. Yargı yetkisi ise Anayasamızın 9.
maddesinde belirtildiği üzere Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce
kullanılır.
Her ne
kadar Anayasamızın bazı hükümlerinde, Avrupa Birliği ölçütleri ışığında,
çeşitli tarihlerde yararlı ve zorunlu değişiklikler yapılmışsa da, bununla
yetinilinmemesi, yukarıda değinilen ilkeler doğrultusunda, yöneltilen haklı
eleştirileri de dikkate alan, toplumsal uzlaşmaya dayalı, hükümleri birbiriyle
uyumlu yeni bir anayasa yapılmasının daha yararlı olacağına inanmaktayım.
Yargı,
demokratik bir hukuk devletinde, hukukun son sözünü söyleyen, soyut yasa
kurallarını somutlaştırıp onları yaşama geçiren, böylece hukuku yaratan,
devletin üç erkinden biridir. Hukuk devleti olmak, hukukun toplum hayatına
uygulanmasıyla mümkün hale gelir. Hukuku uygulayacak ve uygulamayı denetleyecek
de yargıdır.
Hukuk
devletinin önde gelen niteliklerinden biri ise yargı bağımsızlığı ve yargıç
güvencesidir. Yargı bağımsızlığı ilkesi hukuk devletinde kişi hak ve
özgürlüklerinin, toplumun temel değerleri ile huzurun da koruyucusudur.
Hukuka
bağlı devlet ilkesinin gereği olarak, Anayasamızın 138. maddesinin son
fıkrasında; “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak
zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette
değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” buyurucu kuralı
ile; yargı kararlarının etkinliğinin sağlanması, keyfiliğin önlenmesi, hukukun
üstünlüğü ve adalet duygusunun yaşama geçirilmesi amaç-lanmıştır.
Bu
hükümler uyarınca, Yasama ve yürütme organları ile idare, yargı kararlarını
değiştiremeyeceği gibi, yerine getirilmesini de geciktiremez ve şeklen yerine
getirmiş gibi görünerek hukuksal
sonuçlarını etkisiz hale getirecek şekilde uygulama yapamaz.
Yargı
kararlarını önemsememek, Devleti, hukukun dışına, üstüne çıkarmak anlamına
gelir ki, demokratik bir hukuk devletinde bunun kabul edilmesi olanaksızdır.
Diğer
yönden, yargı kararlarına uyulmamasının, kişisel hakların çiğnenmesine de yol
açacağı, Devlete olan güveni sarsacağı ve adalete olan inancı zayıflatacağı
düşüncesiyle bu eylemler TCY.nın 228. maddesinde suç haline getirilerek
yaptırıma bağlanmış, bu şekilde etkin bir yargısal denetimin sağlanması
amaçlanmıştır.
Bağımsız
olmayan, yasama ve yürütme ile kimi güç odaklarının etkisi altında bulunan
yargıdan; diğer erklerin sağlıklı denetimi, bireylerin hukuk güvenliklerinin
korunması beklenemez.
Anayasamızın
140, 144 ve 159. maddeleri, hakimler ve savcıların idari görevleri yönünden,
yürütme erkinin bir organı bulunan Adalet Bakanlığına bağlı tutulmaları, haklarında
soruşturma yapılması için aynı Bakanlığın izninin gerekmesi, özlük işlerinin
Bakanın başkanı olduğu ve müsteşarının da katıldığı bir Kurul tarafından
yürütülmesi şeklindeki hükümleri itibariyle sistem olarak yargı bağımsızlığını
ve yargıç güvencesini sağlamaktan uzaktır. Ancak bu konuda ortaya çıkan bütün
olumsuzlukların, yalnızca bu sisteme bağlanması da doğru değildir. Zira,
bağımsızlık ve güven sağlamada sistemle beraber bu tabloda yer alan kişilerin
yapıları, donanımları, değer yargıları ve mesleğin gerekli kıldığı etik
değerlere bağlılıklarının da rol oynadığı unutulmamalıdır.
Mahkemelerin-yargıçların
bağımsızlığı, başka bir kişi veya kurumdan emir almamaları, yasama ve yürütme
erkleri ve organları dahil diğer ekonomik ve sosyal grupların baskı ve etkisi
altında kalmamaları, tarafsızlıkları ise, yargılama yaparken yan tutmamaları,
taraflara karşı kişilik özelliklerinden sıyrılarak objektif olabilmeleridir.
Yargıda,
doğrunun bulunup adaletin gerçekleştirilmesi kadar, yargıya güven ve saygının
sağlanması da çok büyük bir önem taşımaktadır. Güven duyulmayan bir yargının
adil olduğundan, toplum vicdanını tatmin ettiğinden söz edilemez. Bu saygı ve
güveni sağlama görevi en başta yargıya düşer. Hepimizin bildiği gibi güven,
kırılgan, kazanılması çok zor, kaybedilmesi ise aynı ölçüde çok kolay bir
duygudur.
Ne
yazık ki, son zamanlarda yazılı ve görsel basında, yargıya duyulan güvenin
azaldığı haber ve yorumları sıkça yer almakta, bunlara bazı kurum ve
kuruluşlarca, yanlış veri ve donelere göre yaptırılan, bu nedenle doğruluk ve
yansızlıkları kuşkulu araştırma sonuçlarının eklendiği görülmekte, hatta
sorumluluk taşıyan bazı kişiler tarafından, tüm yargıyı kapsayacak şekilde
yargıya güvenilmediği basın aracılığıyla kamuoyuna duyurulabilmektedir. Bu
durumun, tüm olanaksızlık ve olumsuzluklara göğüs gererek, özveri ve onurla
görev yapan yargı mensuplarını derinden üzdüğünü, yargıya yöneltilen ve
haksızlığına inandığım eleştiriler dayanak alınmak suretiyle yargı
bağımsızlığını ve yargıç güvencesini zaafa uğratacak yeni düzenlemelere
gidilmesinin çok yanlış sonuçlar doğuracağını özellikle belirtmek istiyorum.
Kaldı
ki, yargıda her zaman bir kazanan, bir de kaybeden taraf vardır. Bu özellik
yargıyı bazı kişi ve kurumların istismarına maruz bırakabilmekte, ayrıca
kaybeden veya bu duyguya kapılan kişilerin asılsız ve yersiz suçlamalarına yol
açabilmektedir. Bu olgular yargının değişmez kaderidir. Ancak belirtmek gerekir
ki, yargının güç koşullar altında çalışması, yargısal faaliyetin yukarıda
değinilen özelliği, güven kaybının mazereti olamaz. Yargı hakim ve
savcılarıyla, yardımcı personeliyle içinde bulunduğu güç koşulların
düzeltilmesini bekler ve isterken kendisine düşen görevi, saygınlığına ve
onuruna yakışır şekilde yapmalıdır. Çünkü adalet en küçük lekeyi kaldıramayacak
kadar kutsal bir değerdir.
Yargı;
sav, savunma ve karar mekanizmasından oluşur. Avukat, Cumhuriyet savcısı ve
yargıçların, mesleklerinin etik kurallarına uymaları, görevlerini süresi içerisinde
ve doğru olarak yapmalarının yanında özel hayatlarında da düzeyli, saygın ve
dengeli davranış içerisinde bulunmaları gerekmektedir. Ancak bu takdirde
beklenen güven ve saygı önemli ölçüde sağlanıp korunabilir.
Yargıtay,
adli yargı açısından Anayasada değiştiril-mesini öngördüğü hükümlere ilişkin
önerilerini yetkili katlara bir taslak halinde sunmuştur. Bu taslak ve
gerekçeleri üzerinde önemle durulması gerektiğine inanmaktayım. Taslakta yer
alan yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesine yönelik öneriler yanında yargı
birliği ve Yüce Divan’ın oluşturulmasına ilişkin öneriler de ayrı bir önem
taşımaktadır.
Yargılama
birliği güçlü yargının vazgeçilmez bir ilkesidir. Bu birliğin sağlandığı
ülkelerde güçlü yargıya, güçlü devlet ve bireye, güçlü demokrasiye ulaşılmış,
hukukun üstün-lüğü ilkesi yaşama geçirilebilmiştir. Mevzuatımızda bu ilkeden
sapmanın en önemli örneğini Yüce Divan oluşturmaktadır. Çağımızda ceza hukuku,
diğer hukuk dallarından ayrı, hukuk kavramlarını kendi amacına göre tanımlayan özerk
bir dal haline gelmiştir. Yargıtay’ın yıllardan beri baktığı davaların
nitelikleri ve sayıları, Yargıtay üyelerinin yetişme biçimleri ile donanımları
nazara alındığında Yüce Divan görevinin, yargılama birliğinin bir gereği
olarak, yargılanacak kişiler bakımından oluşturacağı hukuksal güvence de
dikkate alınmak suretiyle Yargıtay’a verilmesi zorunlu hale gelmiştir.
Yargı
birliğinin sağlanması bakımından yüksek mahkemelerin denkliği ilkesinden de
kesinlikle ayrılınmaması, Yüksek Seçim Kurulunun yetkileri ve niteliği nazara
alınarak anayasal konumunun yeniden değerlendirilmesi gereklidir.
Anayasal
ve yasal düzenlemeler yapmak yetkisi, Anayasamızın 87 ve devam eden
maddelerinde belirtildiği gibi Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Ancak bu
yetki kullanılırken toplumdan kaynaklanan bir gereksinim olup olmadığı
değerlendirilmeli, insan hak ve özgürlüklerine saygılı hukuk devleti ilkesi
gereğince adalet ve nasafete uygunluk ölçüt olarak gözetilmelidir.
Yasama
erkimizin son zamanlarda, yoğun bir uğraş vererek çok sayıda yasayı kabul
ettiği hepimiz tarafından bilinmektedir. Burada, çağdaş normlara uygun yasal
düzenlemelerden duyduğum memnuniyeti belirtirken, olumsuzluklara yol açan,
uygulayıcıları zor duruma düşüren bazı hususlara, ayrıntılarına girmeksizin değinmeyi
de zorunlu görmekteyim.
Şöyleki;
Suçlulara devletin atıfeti niteliğindeki, cezaların affına ilişkin yasaların,
anılan niteliğe uygun bulunmayan sıklıkla çıkartılması, basında yenilerinin
çıkartılacağı haberlerinin yer alması kamuoyunda haklı olarak olumsuz tepkilere
neden olmaktadır. Oysa demokrasilerde alınan kararlar halkın eğilimlerini,
titreşimlerini gözetmek zorundadır. Bu nedenle af, toplumsal yarar
doğrultusunda başvurulan bir kurum olarak algılanmalı ve uygulanmalıdır.
Bazı
yasaların yeterli bir araştırma ve inceleme yapılmadan, konuyla ilgili kurum ve
kuruluşlara, uygun süreler verilip görüşleri alınmadan çıkartıldıkları
görülmektedir. Bu olgunun en önemli kanıtını, bir çok yasada,
çıkartılmalarından hemen sonra zorunlu nedenlerle değişikliklere gidilmesi
oluşturmaktadır. Kısa bir süre sonra Meclisimizde ele alınacağı öğrenilen ve
hukuki müesseseler ile yaptırımlarda temel değişiklikler öngören yeni Türk Ceza
Yasa Tasarısının da bu eleştiri kapsamında bulunduğunu belirtmek istiyorum.
Yine
Anayasa hükümlerinde değişiklik yapılırken bu hükümleri dayanak alan yasalarda
değişiklik yapılmadığı, görülmekte bu durum uygulayıcıları zor durumda bırakıp,
davaların uzamasına neden olmaktadır. Bu konuda son olarak yasaların yalnızca
uzman hukukçular için değil sade yurttaşlar için de olduğunu, yasaların kısa,
yalın ve kolayca anlaşılabilir olması gerektiğini, herkesin aynı anlamı
yüklemediği sözcükler kullanılmasının uygulamada kargaşa yaratabileceğini
belirtmek istiyorum.
Yolsuzlukların
çoğalmasıyla ülkemizde olduğu gibi bütün dünyada güçlü bir yargı isteği öne
çıkmıştır. En geniş anlamda, kamu yetkisinin, kamu kaynaklarının özel çıkarlar
için kullanılması olarak tanımlanan yolsuzluk, devlet yöne-timinde aranan
dürüstlük, eşitlik ve hukuka bağlılık değerlerini yıprattığı gibi toplum
ahlakını da çürütür.
Yolsuzlukla
mücadelede, yeni yasal düzenlemeler ile kamu hizmetlerinin basitleştirilip
saydamlaştırılmasının, halkın ve sivil toplum örgütlerinin bilgi almalarının
olanaklı kılınmasının yanında, bağımsız ve yansız bir yargının önemi büyüktür.
Bu nedenle yolsuzlukla mücadelede yargının önünde hiçbir engel
bırakılmamalıdır.
Bu
mücadelede en önemli görevlerden biri de basına düşmektedir. Basın çağdaş
toplumlarda halkın gözü, kulağı ve dilidir. Bu nedenle basın özgürlüğünün
güvenceye kavuş-turulması ve bu durumun sürdürülmesi gerekir. Özgürlük, basının
tüm güç odaklarına, hatta bizzat kendisine karşı bağımsızlık ve yansızlığını
ifade eder. Basın, her konuda kamuoyunu bilgilendirip aydınlatma ve eleştiri
görevini yerine getirirken haberi yalın olarak vermeli, yorumla
karıştırmamalıdır. Kısaca basın, haberi üreten değil yansıtan olmalıdır. Basın
özgürlüğünün sınırlarını yazılı kurallar, meslek ilkeleri, etiği ve kişilik
hakları belirler. Oysa uygulamada her zaman böyle olmadığı, bir kısım yazılı ve
görsel basın tarafından kişiler hakkında, soruşturma mercilerini etkileyecek,
kanıt ve vicdanlara göre karar verilmesini önleyecek derecede, kısmen veya
tamamen yanlış, kişilik haklarını ağır şekilde zedeleyen yayınlar yapıldığı, en
önemlisi de iddiaların kurum ve kuruluşlarla özdeşleştirilip genelleştirilerek
o kurum ve kuruluş bakımından kamuoyunda onarılması güç güvensizlikler
yaratıldığı görülmektedir. Bu durumun herkes gibi sağduyulu basın mensuplarınca
da hoş karşılanmadığı inancındayım.
Sayın
Cumhurbaşkanım, Değerli Konuklar,
Hukuk
sistemi ve yargının sorunları hukuk fakülte-lerinden başlamaktadır. Bu
fakülteler üstün hukuk bilgisi ve eğitimi verecek şekilde donatılmalı,
araştırma, bilgiye ulaşma, düşünme, muhakeme edip sonuca varma becerisi
sağlayan bir eğitim sistemi benimsenmeli, lisan öğrenimi yaygınlaştırılıp
kolaylaştırılmalıdır.
Meslek
öncesi ve meslek içi eğitimin üst düzeye ulaştırılması sağlanmalı, Adalet
Akademisi üstün eğitim ve öğretim verecek duruma getirilmelidir.
Avrupa
hukukunun daha iyi takip edilmesi, hukuk sistemimizin Avrupa’ya tanıtılması,
hukuki entegrasyonun daha kolay sağlanabilmesi için yeterli sayıda yargıç ve
Cumhuriyet savcısına lisan öğrenme ve kendisini yetiştirme, Avrupa hukukunu
yakından inceleme olanağı yaratılmalıdır.
Yargıda
yetişmiş personel açığı büyük boyutlarda devam etmektedir. Yardımcı personel
yetiştiren meslek liseleri ve Adalet Yüksek Okullarının sayısı çoğaltılmalı,
yardımcı personelin gelir düzeyi mutlaka insanca yaşayacak bir düzeye
ulaştırılmalıdır.
Sayın
Cumhurbaşkanım, Değerli Konuklar,
Çağımızın,
insan hak ve özgürlükleri çağı ilan edilmesine, bu üstün değerlerin çok sayıda
uluslararası sözleşmeye yansıtılıp örgütler oluşturulmasına rağmen, hoyratça ezilip
yok edildiklerini üzüntüyle görmekteyiz. Bunun en son örneğini ne yazık ki,
birkaç gün önce Kuzey Osetya'da gördük. En temel hak olan yaşama hakkı küçücük
çocukların ellerinden alındı, yok olup gittiler. Ne yazık ki dünya devletleri
bu vahşeti önleyememekte, bazen aciz bazen de kayıtsız kalmaktadırlar. Her türü
ile terör bugün, insan hak ve özgürlükleri, toplumların huzur ve güvenlikleri
bakımından başta gelen tehlike ve tehdidi oluşturduğu halde bazı devletler
terörle mücadeleye daha çok kendi çıkarları doğrultusunda yaklaşmakta bu
nedenle etkin bir mücadele sağlanamamaktadır. Bütün bu ölüm, gözyaşı ve acılar
bize halen insan hak ve özgürlüklerinin kutsallığının yeteri kadar
özümsenemediğini göstermektedir.
Oysa
rahmetli Sahir Erman hocanın belirttiği gibi; Haritada yerini bulmakta güçlük
çektiğimiz bir ülkede, tanımadığımız, hatta mevcudiyetinden habersiz olduğumuz
bir kişinin temel hak ve özgürlüğü, insanlık onuru ve haysiyeti saldırıya
uğramışsa, o insan biziz. Çünkü onun kişiliğinde gerek birey olarak, gerek
toplum olarak hepimizin temel hak ve özgürlüğü, hepimizin insanlık onuru
çiğnenmektedir.
Bu
itibarladır ki, problemi hakkı çiğnenen kişiyle, ona saldıran arasındaki
kişisel hesaplaşma olarak basite irca edemeyiz. Bu olayı kamusal hatta evrensel
boyutta ele almadığımız takdirde, zulme seyirci kalmış oluruz. Ve sırf seyirci
kalmak, sırf tavrımızı belirtmemek suretiyle zulme biz de katılmış oluruz. … bu
gibi girişimlere ‘dur’ demek ve kolkola girerek, elele tutuşarak, küremizi
çevreleyen bir kardeşlik zinciri kurmak ve halkaya savcısı, hakimi, avukatı,
öğretim üyesi ve öğrencisiyle, her ırk ve milletten bütün hukukçuların
katılmasını sağlamak zorundayız. Hukukun üstünlüğü ve hukuka bağlı devlet ancak
bu sayede kurulur.
Konuşmamı
izninizle genç meslektaşlarıma seslenerek sonlandırmak istiyorum. Bir adli
yılın açılışında da değinil-mişti;
-Zor
bir meslek seçtiniz,
-Hukuk
bir bilim, hukukçuluk gerilimli bir meslek ama ince bir sanattır.
-Hukuku
sizler yapacaksınız.
-Bilim
ve demokrasi değişmez referansınız olmalıdır.
-Hukukun
onurunu, mesleğinizin, cüppe ve kürsünün saygınlığını özenle koruyun.
-Hiçbir
ikbal, hiçbir güç, hiçbir çıkar, özgür ve bağımsız, dürüst ve adil karar
vermenizi engellememelidir.
Saygı
ve sevgiler sunuyorum.