1999 - 2000 ADLİ YILI AÇIŞ KONUŞMASI -
Doç. Dr. Sami SELÇUK Yargıtay Birinci Başkanı
GİRİŞ
Yeni adlî yılı açıyorum.
Açılışı onurlandıran sizlere adlî yargı
adına gönül borcumu ödüyor; yeni yılın insanımıza, ülkemize, insanlığa adalet,
barış, mutluluk getirmesini; bu yıl yitirdiğimiz 18. Hukuk Dairesi Başkanı,
sınıf ve can arkadaşım sevgili Sait REZAKİ ve Yargıtay C.Savcısı sevgili Arif
Ünal ERSOY ile öbür meslektaşlarıma Tanrı'dan rahmet, emekliliğe sağlıkla
ayrılan bütün meslektaşlarıma yaşam boyu esenlikler diliyorum.
17 Ağustos depremi yalnızca Marmara'yı
değil, hepimizi yüreğimizden vurdu. Canlar gitti, evler yıkıldı. Bütün Türkiye
ağladı. Yardımseverlik ve acıma duyguları çok yüksek olan halkımız devletiyle
oradaydı. Ölenlere rahmet, yaralananlara sağlıklar diliyorum.
Türk Ulusunun başı sağ olsun.
Tanrı bana üçüncü bin yılın ilk adlî
yılını açma olanağını bağışladı.
Bu bir ayrıcalık mıdır yoksa rastlantı
mıdır, bilemem.
Bildiğim tek şey, belki de dünya
tarihinin rakamsal gibi görünen bu önemli dönemecinde beynimin üşüşen binlerce
soruyla dolu ve yüreğimin karmaşık duygularla yüklü olduğudur.
Yaşadığımız olgulara
bakıyorum. Cumhuriyetimizin 75., Atatürk'ün ölümünün 60. yılını geride
bırakırken, çağcıl demokrasinin, küreselleşmenin ve postmodernizmin gündeme
taşıdığı sorunları düşündüğümüzde, sanıyorum ki, "yirminci yüzyıldan
yirmibirinci yüzyıla geçiş, yalnızca kronolojik bir olay olmakla kalmayacak,
bir çağ değişimini de beraberinde getirecektir"(1). "Zira "av mevsimi" değil,
ama "avlanma çağı" bitmiş, "haklar ve özgürlükler çağı"
başlamıştır.
İnsanlık ve Türkiye kendilerine buna
göre çeki düzen vermek zorundadır.
Dünyaya bakıyorum. Tüylerim
diken diken. 1989'da Latin Amerika'da 100, Güney Asya'da 350, Doğu Asya'da 150,
Afrika sahrasının güneyinde 300, öteki bölgelerinde 100 milyon insan açlıkla
savaşmış(2). Açlık sorunu
çözülmek şöyle dursun, gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki
uçurumlar daha da büyümüş. 1998'de dünyada tüketime harcanan para 1975'tekinin
iki katı olmuş. Bunun %86'sını zengin, %14'ünü yoksul ülkeler tüketmiş.
Dünyanın en zengin üç kişisinin varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden
çok. Dünyanın en zengin 15 adamının varlığı, Kara Afrika'nın tüm gelirinin
üzerinde. Dünyanın en zengin 225 insanının varlığının yalnızca %4'ü bütün
dünyadaki insanların gereksinmelerini karşılayacak ölçekte. Dünyada bilimsel
araştırmaların %90'ı Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya'da yapılıyor. Oran
Latin Amerika'da %1,9, Afrika'da ‰5'tir. ABD ve Kanada 1994'te bilimsel
araştırmalara 178 milyar dolar, Nijerya 20 milyon dolar harcamış(3).
Teknolojiyle doğal dengelerin alt üst
edildiği, kültürlerin ve uygarlıkların amansızca çatıştığı, dünya nimetlerinin
âdil üleşilmediği acımasız ve acınası bir dünyadır bu.
Kimi devletler, böyle bir
dünyada, adalet özünden yalıtılmış bir hukukun ruhsuz diliyle ahlâk ve aklın
silahlı bekçiliğine özenmişler(4).
Ülkeme bakıyorum. Sırtını birbirine
dönmüş iki Türkiye.
Uzun soluklu düşündüğümüzde ve ileri
toplumların tarihleriyle karşılaştırdığımızda, efsanevi bir kurtuluş savaşını
başaran, Cumhuriyeti kuran, onca travmalara karşın demokratik sabır ve erginlik
sınavından yüz akıyla çıkan, ekonomik ve kültürel dinamikleriyle dışa doğru
patlayan, yayılan, genişleyen bir halk. Dipdiri, capcanlı, hep ayakta.
Gerçekten büyük bir halk bu. Böyle bir
halkın çocuğu olmak bana kıvanç ve umut veriyor.
Bu birinci Türkiye'dir, doğru ve gerçek
Türkiye'dir. Atatürk'ün kafasındaki bu Türkiye'dir.
Buna karşılık, her şeyi
geriden izleyen, kendisinin üretip devletleştirdiği yazılı hukuka göre halkıyla
mahkemelerinde sürtüşen, halkına güvenmeyen, hep içe doğru patlayan, yayılan,
genişleyen, birinci Türkiye'ye yetişemeyen, hastalık irisi hantal bir devlet(5).
Bu ikinci Türkiye'dir, yanlış ve
öykünmeci Türkiye'dir. Atatürk'ün tasarladığı Türkiye bu değildir.
Gönül isterdi ki; ülkemiz sık sık
demokrasi göçüğü altında kıvranan bu ikinci Türkiye'yle, Sokrates'siz,
Descartes'sız, Nobel'siz üçüncü bine girmesin. Ama işte giriyor.
Eğer "bunalım";
"dünyanın yaşamakta olduğu hızlı gelişme ve değişme karşısında bir ülkenin
uyum yaparken karşılaştığı sorunları, yeterli bir toplumsal değişme
perspektifine sahip olmadığı için, doğru olarak algılayamaması ve
değerlendirememesi, dolayısıyla bu sorunları çözecek yeterliliği gösterememesi
ya da yanlış çözümlere sapması"(6) ise, Türkiye'de bir bunalım vardır.
Bunu çözmek bizlere düşüyor.
Peleponnes savaşında yaşamlarını
yitirenlerin ardından söylediği ağıt-söylevinde Perikles, devlet yönetimiyle
ilgilenmenin erdemlerinden söz eder. İlgilenmeyenleri "zararsız", ama
"yararsız" yurttaşlar olarak niteler.
Bence doğru bir saptamadır
bu. Gerçekten diktatörlüklerin büyük önderlere, demokrasilerinse her şeyden
önce kendilerini ciddiye alan, bilinçli, sorumlu, büyük yurttaşlara
gereksinimleri vardır(7).
Sizlerin önünde, yararlı,
ciddi, bilinçli, sorumlu, büyük yurttaşların önünde, yıllardır hukuk bilimi ve
uygulamasıyla iç içe yaşamış her hukukçu; yalnızca karar veren bir görüş
üreticisi (müçtehit) olarak değil, halkını aydınlatan yol gösterici (mürşit) ve
hukuk savaşımcısı (mücahit) olarak da konuşmak durumundadır. Üstelik bu
hukukçu, öğrenimde fırsat eşitliğini gerçekleştirememiş bir toplumun çocuğu
ise, bu yüzden daha yetenekli birinin zararına ve fakat kendi yararına öğrenim
yapma olasılığı yüksek biri ise, özverili halkına daha çok borçlu demektir.
Böyle olunca da, gözlemlerini ve saptamalarını, tek yol gösterici bilimin en
son doğrularına göre değerlendirmek zorundadır. Gerçekleri peçeleyerek
gerçeklerden kurtulmanın sanal cennetinde yaşama kolaylığı, "gerçekleri
söylemekten korkmayınız"diyen Atatürk'ün okullarında yetişmiş bizlere
elbette yaraşmaz. Unutmayalım ki, totaliter eğilimli toplumlar sevaplarını,
özgürlük yanlısı toplumlar günahlarını abartırlar. Ama, bu beriki daha
güvencelidir(8). Hiç değilse aldatmaz. Kuşkusuz en doğrusu,
sorunları kırılmalara uğratmadan indirgemeciliği reddeden bir mantıkla ele
almaktır.
Ben ülkemi doğrularıyla yanlışlarıyla,
sevaplarıyla günahlarıyla birlikte seven biriyim. Gerçekçiyim.
Hukukun kimliği evrenseldir. Ülkelere
göre değişmez.
Sorunlara işte bu bilinçle yaklaşacak,
sizleri de düşünmeye çağıracağım.
Şimdi bu tarihsel günde, Türk olarak,
hukukçu olarak, yurttaş olarak, Atatürk'ün resmi altında, sizlerin önünde temel
soruları birlikte soralım ve bilimin ışığında yanıtlayalım: Atatürkçülük ve
onun uzun vadedeki amacı neydi? Çağcıl demokrasi nedir? Türkiye hangi
noktadadır?
"Çağcıl" (moderne) derken, en
ileri uygar değerleri yakalamış olanları; "çağdaş" (contemporain)
derken, aynı zaman diliminde yaşayanları amaçlıyorum.
***
ATATÜRKÇÜLÜK
Tarih yapan her eylem adamının başına
gelenler, Atatürk'ün de başına gelmiştir. Bu bir sınavdır. Atatürk ve
Atatürkçülük, bilinçli yurttaşlar sayesinde bu çetin sınavı aşacaktır,
aşmalıdır. İnancım budur.
Kimileri ona tasarlayarak (taammüden)
sövüyorlar. Bu bir haçlı seferidir.
Bu konuda diyeceklerim kısa ve
kesindir.
Bu saygısızlığı bırakınız. Atatürk
kadar, kısa yaşamını halkına harcayan, yoğun yeğin hizmet eden önderler pek
azdır. Türk halkının, geri kalmış ülkeler halklarının kurtuluşunda,
çağcıllaşmasında en büyük pay onundur. Ben burada konuşuyor, sizler orada
başınız dik dinliyorsanız, inananlar camiye, kiliseye, havraya gidiyor, esnaf
alışverişini yapıyor, çiftçi toprağını sürüyorsa, bütün bunları ona ve
arkadaşlarına borçluyuz. Bu yüzden "Atatürk" kavramı, artık bir
ölümlünün adı olmaktan çıkmış, bayrak gibi, yurt gibi toplumsal/ulusal bir
"değer" olmuştur. Ceza hukuku bu değeri koruyor. Burada korunan
Atatürk'ün resmi, büstü, anıtı değil; insana ilişkin bir değer olan toplumsal
ortak duygudur: Atatürk'e bağlılık, sevgi, saygı ve minnet.
Toplum barışı için bu ulusal değerde
artık hepimiz birleşelim.
Atatürkçülük karşıtlarının en
tehlikelileri, kanımca, donanım yetmezliğinin yüzeyselliğinde yaşayan
"gizli antikemalistler"dir. Tuzağa düşmemek için, tarih ve Atatürkçülük
bilincimizi bilimin sınamalarından geçirerek onları iyi tanımak durumundayız.
Bunların bir kesimi, sondaj, arşiv
cımbızıyla Atatürk'ün konjonktürel bir sözünü alarak kendi ideolojileri
yararına kötüye kullanmayı huy edinmişlerdir. Sözgelimi, Türkiye Büyük Millet
Meclisini açarken "padişah ve halifeyi kurtarmak"tan söz eden
Atatürk'ü padişahçı/halifeci; cumhuriyet ve laiklik karşıtı ilan ederler.
Bir bölümü de, onu boyutsuz
biçimciliğe, giysi, imaj çağdaşlığına, yapay, sahte ve kozmetik batılılaşmaya;
farklılaşmaya geçit vermeyen, tekçi, monolitik, totaliter resmî bir Türk
kimliğine kilitlerler. Bu yerel "şarkiyatçılar" (terim Edward W.
Said'indir), Atatürkçülüğü, Doğunun Batıda alaya alınan imajından kurtulmak
için yapılan, geçmişten kopuk biçimsel değişikliklere indirgerler(9).
Gizli antikemalistlerin bir bölümü,
Atatürkçülüğü, katı bir ideolojiye dönüştürerek, süre ve içerik açılarından onu
güdükleştirip dondurmuşlardır.
Süre/zamandilimi açısından
Atatürkçülük, artık var olmayan, yinelenemeyen 1930'ların "asr-ı
saadet"ine hapsedilmiştir. Bunlar, 1930'ları 1980'lerle, 1990'larla
örtüştürmek gibi, geçmişi şimdiki zamana taşımanın anakronik ironisini yaşar,
her sabah yenilenip yeniden kurulan bir dünyada, bugün bile paradoksal biçimde
di'li geçmiş zamanda konuşurlar. Eleştirel akılcılıkla Atatürkçülüğü
irdeleyenleri yurda ihanetle suçlarlar. Bir akımı/görüşü besleyen biricik
damarın eleştiri olduğunu, eleştiri olmazsa o akımın büzülüp içine
kapanacağını, melankolikleşeceğini, tek boyutlu bir yapıya dönüşeceğini,
Newton'ın "atalet yasası" uyarınca tükeneceğini bilmezlikten
gelirler.
İçerik açısından bu gizli
"antikemalistler", efsaneleşmiş, sıradışı bir kahramana duyulan
Platoncu hayranlıkla yetinirler, beyin çilesi çekip bir türlü "öze"
inemezler. Bu yüzden de, bilim yerine her Allah'ın günü, ozansı, slogancı, sığ
sözcüklerle tıka basa kof hamaset dolu yalınkat söylevleri yineler, Atatürk'ü
metalaştırırlar. Umberto Eco'nun dediği gibi, bu an büyük bir yangını söndüren
çok büyük bir kahramana itfaiyeci ünvanının verildiği andır. O anda, bir yandan
bilimsel deyişle toplumda yaratılan bıkkınlık/bezginlik karmaşasıyla
(Aristeides kompleksi) Atatürk sevimsizleştirilirken, öte yandan onun "en
büyük yapıtım" dediği Meclisinin yanı sıra, partisi, mirasını bıraktığı
çocukları Türk Tarih ve Dil Kurumları, hukuka kökten aykırı yasalarla bir
çırpıda kapatılır; okutulması zorunlu din dersleriyle laiklik ilkesi
çökertilir. Böylece Atatürkçülük diye Atatürkçülük diye Atatürkçülük vurgun
yemiştir. Bunları hep birlikte yaşadık ve kahrolduk.
Bütün bunlar, ideoloji yaftasının
ayartıcı ve ölümcül çekiciliğinde, kendilerinden menkul ideolojik biatın
Atatürkçülüğe çıkardığı talihsiz faturalardır.
Gizli antikemalistlerin
ortak yöntem yanılgısı, Atatürkçülükten Atatürkseverliğe ulaşacak yerde tersini
yapmış olmalarıdır. Atatürk'ü âdeta severken boğmuşlardır. Hem de "Beni
görmek (sevmek) demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim düşüncelerimi,
duygularımı anlıyorsanız, hissediyorsanız bu yeterlidir"(10) diyen Atatürk'ü.
Kuşkusuz Atatürkçülük bunlardan
hiçbirisi değildir.
1920'lerde "Anadolu
yaylasındaki ışık"ı(11), bir eylem adamı yakmıştır. Eylem adamlarının, öncelikle Atatürk'ün en
iyi tanımı kanımca şudur: "İnsan (Atatürk) yaptığıdır"(12).
Elbette Atatürk, sondaj-arşiv
yöntemiyle değil, olsa olsa yaptıkları ve değişmez amacı gözetilerek
tanımlanabilir.
İlkin o, halkına inanır.
Pragmacıdır. Kendi diliyle "ulusunun vicdanında ve geleceğinde sezinlediği
gelişme yeteneğini, ulusal bir sır gibi vicdanında taşıyarak" ve
"uygulamayı evrelere ayırıp adım adım yürüyerek"(13) devrimini ustaca gerçekleştirmiştir. Bu
pragmacılıktır.
Okur yazarı yok denecek
oranda az, feodaliteden kurtulamamış, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi
Devrimi süreçlerini yaşamamış, sınıf katmanları oluşmamış, kültürel değerleri
farklı bir halkı, yüzyılları yıllara sığdırarak ve devrim yoluyla yoğunlaşma
momentini yakalayarak demokrasiye hazırlama, akılcı/demokrat insanı yaratma
kavgasına girişmiştir. "Devrimler gülsuyuyla yapılmaz" (Disraeli). Bu
yüzden o, otoriterdir. Ama asla totaliter değildir. Olmamıştır da. Hem de yaşadığı
dönemin modasına karşın. Tek biçimli Sovyet insanını (homo sovieticus) ya da
faşist insanı yaratmak için, insanların nasıl ve ne düşüneceklerini, nasıl
duygulanacaklarını toplum mühendisliğine özenerek belirlemeye çalışan totaliter
ideolojilerle kuşatıldığı bir çağda, Meclisi kapatma çağrılarını, padişahlık,
ömür boyu cumhurbaşkanlığı önerilerini reddetmiş, ünlü sofrasında sabahlara dek
tartışarak politikalar oluşturmuş bir önderdir, Atatürk. Faşizmi getirme
önerisine "zorbalık" diye karşı çıkmıştır(14). Atatürk'ün ağzından bilimle çakışan gerekçeleri şöyledir: "Öğreti
istemem, donar kalırız"(15). "Biz de uygulanamaz düşünceleri, kuramsal bir takım ayrıntıları
yaldızlayarak, kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusun maddî ve manevi olarak
çağcıllaşması yolunda eylemi söz ve kuramlara üstün tuttuk". "Ben
manevi miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum. Benim manevi
mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek
hükümler getirdiğini ileri sürmek, aklın ve bilimin
gelişmesini inkâr etmek olur. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel
eksen üzerinde aklın ve bilimin rehberliğini benimserlerse benim manevi
mirasçım olurlar".
Atatürkçülüğün şifresi işte bu
sözlerdedir.
Demek, Atatürk ideolog ve
ideokrat, Atatürkçülük ideoloji ve ideokrasi değildir. Bilimin yaşama
uygulanmasıdır. Yöntemi bilimsellik, amacı demokrasidir. İdeolojiler,
Atatürkçülüğün amacı olan demokrasiye ters düşerler. Zira ampirik olarak
yanlış, etik olarak haksız bir dayatmacılığı içeren "ideolojiler, fanatik
özleri nedeniyle demokrasiyle bağdaşamazlar(16).
Hiçbir görüş/akım, Jüpiter'in
kafasından ansızın doğan Minerva gibi, sıfır malzemeyle yaratılamaz. Sokrates
Descartes'ı, Descartes Voltaire'i, Hugo'yu, Picasso'yu yaratmıştır. Atatürk de
geçmişin ortak kültür belleğini ulusal potada katalizör olarak eritmiştir. Buna
göre içli türkülerimizin titreşimleri çok sesli ezgilerle seslendirilecek,
Yunus bizim kalacak, Goethe ve Baudelaire'in tadına varılacaktır. Ne
köksüzleşme, ne Batıya özenme, ne de görüntüde çağdaş biçimsellik. Yalnızca
özümsenmiş çağcıllık. Çünkü "özümsemek koşuluyla başkalarından beslenmek
kadar özgün hiçbir şey yoktur. Aslanı aslan yapan özümsediği koyun
etidir." (Paul Valéry). Atatürk'ün deyişiyle "haraset-i fikriye"
sayesinde özgün Türk kimliği yeryüzündeki vazgeçilmez yerini alacaktır.
İnsanlar geçmişten ders alırlar. Ama
geçmişte değil, yalnızca şimdiki zamanda yaşarlar.
1930'lara dönülemez. Dönülürse şimdiki
zaman da avucumuzdan kayar gider; yarının rüzgârları hiç esmez olur.
1930'lardan ders alarak, ama 1930'ların bekçiliğine özenmeden geleceğe bilimin
ışığında gelecekler üretilirse, işte o zaman Atatürk'ün mirasçısı, Atatürkçü
olunur. Bunu iyi bilelim.
Şu an, zihinsel patinajdan kurtulmanın;
1930'ları yineleyip ifşa etmenin değil, yarınları gözeterek ve günümüzü iyi
okuyarak Atatürkçülüğü sürgit inşa etmenin zamanıdır.
1930'lar, özgürlükçü,
çoğulcu, katılımcı, tartışmacı demokrasinin fizyolojik işlerliğinin,
"fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" demokrat insanı yetiştirmenin
önhazırlık, fidanlık dönemidir. Marliott'un, Atatürk için bir "diktatör
değil, bir ulus edükatörü (eğitici)" demesinin nedeni budur(17).
Özetle Atatürk, demokrasiye
iki talihsiz denemeyle geçmek istemiş, başaramayarak ertelemiş;
"...demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe uygulamaya
konulmalıdır." diyerek bunu gelecek kuşaklara, bizlere bırakmıştır(18).
Görülüyor ki, biz Mustafa
Kemaller, 6 Eylül 1999'daki çağcıl bilimin en son verilerine ve değerlerine
yaslanan demokrasiyi ne denli iyi algılar, amacımızı buna göre belirler ve
optimal demokrasiyi gerçekleştirirsek o denli Atatürk'ün mirasçısı, Atatürkçü
olabiliriz(19).
Unutmayalım. Bir toplum, şanlı bir
tarihle, kurtuluş savaşıyla, devrimlerle, bunlarda en büyük payı bulunan eşsiz
bir önderle, sarsıntısız geçilen bir demokrasi denemesiyle her gün övünüp
duramaz. Övünmekle yetinmek, "bir örnekliğin/donmanın tehdidi"
(François Jacop) altında yaşamak demektir. Buna hakkımız yoktur. Geleceğe
bakalım. İkibinli yıllara evrilirken, demokrasinin biçimsel bir dekora
dönüşmemesi için onu iyi algılayıp tanımlamak zorundayız.
Öyleyse ikinci temel soruyu soralım ve
yanıtlayalım: Nedir çağcıl demokrasi?
***
ÇAĞCIL DEMOKRASİ
Çağcıl demokrasi, özgür, özerk, eşit
bireylerden oluşan, bilgilendirilmiş özgür halkın, hukukun egemenliği altında,
sivil toplumun özgürlükçülüğe, çoğulculuğa ve katılımcılığa yaslanan normlarına
göre, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetilmesidir.
Özgürlük
Bu tanımdan da anlaşılıyor ki,
demokrasinin ilk öğesi ve ortak değeri özgürlüktür.
Demokrasinin özü,
özgürlükte yoğunlaşır, iktidarın yürütülmesinde değil(20). Özgürlükçülük bir kez benimsenmeye görsün,
gerisi gelecektir. Haklar ve özgürlükler, toplumla birlikte ortaya çıkarlar(21). Toplum demokratikse zaten bunları
içselleştirmiştir.
Özetle, demokrasinin
odağında hak ve özgürlüklerle donatılmış, baskılardan arınmış, özgür/özerk
birey vardır. Her şey bu odağa göre konumlanır. Kurumların, örgütlerin,
yöntemlerin, tekniklerin bütünü olan demokrasi, özerklik anlamında bir değer
olarak algılanan özgürlük üzerine oturtulmuştur(22).
Bireyin özgürlüğü ilkin
beynin özgürlüğünü sağlamakla başlar. Bunun için de devletin görüşler, inançlar
karşısında yansız olması gerekir. Görüşler karşısında yansız devlet düşünce
özgürlüğünü, inançlar karşısında yansız devlet laikliği güvence altına almış
olur. Devlet okullarında bireye bilimin verileri, ideolojik süzgeçlerden
geçirilmeden, yansız, nesnel (objektif) olarak sunulur, algılama kapıları açık
tutulur. Birey onları, koşullanmamış, özgür beyniyle kendisi değerlendirecek,
seçimini kendisi yapacaktır. Birey insandır; öğrenir. Okullarda bu nedenle
öğrenim (instruction) vardır, eğitim (éducation) değil. Demokrasi, düşünceler,
inançlar cumhuriyetidir. Düşünceler üzerinde yalnızca kaba baskıyı değil, beyin
yıkama biçimindeki dolanlı baskıyı da reddeder. İdeoloji aşılayan, kuşkucu ve
sorgulayıcı (agnostik) temele dayanmayan öğrenim demokratik değildir(23). Demokratik toplumun beyni yıkanmış misyoner ve organik aydınlara,
devlet makamlarını doldurmaya özgülenmiş uslu yurttaşlara değil, toplumun
gelişmesi için Sokratesçe sorgulama ve eleştirel akılcılık alışkanlığını
kazanmış bireylere gereksinmesi vardır. Okulların işlevleri böyle yurttaşlar
yetiştirmektir. Çünkü toplumun yararı için bireyin devlet gibi düşünmeme,
"kurulu düzeni sorgulama, eleştirme, kınama, hatta mahkûm etme
özgürlüğü" vardır (Laski). Esasen, demokrasi, bireysel özgürlükle düzen
kavgasına dayanır ve bu, dünün, şimdinin, yarının kavgasıdır(24).
İnsanı insan yapan en soylu organ
beyin, beynin en kutsal ürünü düşünce, inançtır. Buna herkesin ve devletin
saygı duyması zorunludur.
Bu saygı, bireyin özgürce oluşturduğu
düşünceyi, inancı dış dünyaya yansıtma aşamasında ortaya çıkar. "Düşün,
ama içinden düşün" demek, "hiç düşünme" demektir. Birey hem
düşünecek, hem de her türlü araçla onu sergileyecektir. Yasaklarla, kozmik
cezalarla sergilenmeleri önlenen düşünce, inanç, bir bilinç küresine
hapsedilir, ağızlar kapatılır, kalemler kırılırsa, "kenetlenmiş dişlerle
özgürlük türküleri söylenemez" (Alfonso Reyes). Böyle bir toplum henüz
avcılık çağındadır, ilkeldir. Avladığı değer ise düşüncedir, inançtır, insan
beynidir, son çözümlemede insanın, toplumun ta kendisidir.
Özgürlükçü demokraside herkes özgürlük
türküsünü söyler. Dişler kenetlenmediğinden halk söylenmez, söyler, hem de
yüksek sesle.
Düşüncelerin, inançların açıklanmasını
yasaklama girişimleri dün olanaksızdı, bugün daha da olanaksızdır. Çünkü
"insan yok edilebilir, ama teslim alınamaz" (Hemingway).
"Düşünceler kurşuna dizilemez" (Napoléon). Dünün dünyasını ele
alalım. Sokrates'in eylemi Atina yasalarına göre suçtu. Sokrates herkese
açıklık, doğrudanlık, yüzyüzelik, sözlülük ilkelerinin uygulandığı öylesine
başarılı bir yargılama sonucunda hüküm giydi ki, uygarlığın bu yargılamayla
başladığı ileri sürülmüştür (M.C.Anday). Ancak düşüncenin cezalandırılamazlığı
unutulmuştu. Bu yüzden Sokrates'i yargılayan 502 yargıçtan hiç birinin adını
bilmiyoruz. Ama 2398 yıldan beri "hükümlü Sokrates konuşuyor" (F.
Erem), Atina adaleti ise lanetleniyor.
Ne ki, insanlık bunlardan hiç ders
almamış görünüyor.
Düşünce yasakları her zaman toplum
zararınadır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa
"doğru"dan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya
çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak,
olduğu yerde duracaktır.
Düşüncelerin açıklanmasını yasaklamak,
yalnızca düşünceyi üreten insanın değil, başkalarının dinleme ve değerlendirme
özgürlüklerine de saldırıdır. Çünkü ötekilerin düşünceyi dinleme, değerlendirme
özgürlükleri, berikilerin düşünceyi açıklama özgürlüklerinin bulunmasına
bağlıdır.
Sınırsız özgürlük şeytanlar
içindir. İnsanın şeytanlaşmasına elbette göz yumulamaz. Beynin her ürünü söze
dönüşüp dışarıya yansıtılamaz. Sövgüler , iftiralar böyledir, düşünce
sayılmazlar ve her düzende cezalandırılırlar. Ayrıca hukuk, suç sayılan
eylemlere kışkırtmaları, zorla düşünce dayatmalarını da suç sayar. Ancak
bunların dışında kalan şeyler, toplumu sarsan, yüreğinden yaralayan görüşler
bile, düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırları içinde kalır, suç sayılmazlar(25). Tersi anlayış çoğu zaman düşünce suçudur(26). Esasen "sakıncalı olmayan bir düşünce
çoğu zaman düşünce olarak anılmaya değmez" (O. Wilde). Bugünün
gelişmelerini, skandal yaratan, sakıncalı düşünceler sergileyen insanlara
borçluyuz.
Ceza hukuku, suç sayılan eylemlere
kışkırtmaları cezalandırırken çok duyarlı olmak, "suçların yasallığı
ilkesi"ni çiğnememeye özen göstermek zorundadır. Bu ilke birey
özgürlüğünün güvencesi, ceza hukukunun temelidir. Bu yüzden insan hakları
bildirilerine, anayasalara (md. 38) girmiştir. Bu ilkenin somut izdüşümlerinden
biri de, ceza hükümlerinin açık, belirgin, kesin olmaları, örtülü, gri,
belirsiz, mat, değerlendirici ve görece olmamalarıdır. Bu tür sözcüklere yer
verilmemelidir. Bu bir alt ilkedir. Bu alt ilkeye uyulmazsa, hem suçların
yasallığı ilkesi ve hem de düşünce özgürlüğü sinsice, kurnazca, dolanlı yolla
çiğnenmiş olur. Böyle bir hukuk, kendi örgülü saçlarına tutunarak bataklıktan
çıktığını söyleyen Baron Von Munchhausen'ın mantığıyla işleyen bir hukuktur.
Özgürlükleri kötüye kullanacakları ya
da demokratik sistemi yıkacakları bahanesiyle de düşünceyi açıklama özgürlüğü
sınırlanamaz, yasaklanamaz.
Bunun üç temel nedeni vardır.
Birinci neden, düşüncenin özyapısıyla
ilgilidir. Her düşünce karşıtıyla vardır ve gücünü karşıtına borçludur. Marksizm
liberalizmin, liberalizm Marksizmin yanlışlarını ortaya koyarak ve yeni
sentezler yaratarak düşünceleri güçlendirmişlerdir.
İkinci neden, demokrasinin
özyapısıyla ilgilidir. Demokratik toplum, tek gerçek savını ve kültürel
tekelciliği reddeder. Her zaman açık uçludur. Özgürlükçüdür. Bu yüzden de
hoşgörüsüz yıkıcı akımlara, görüşlere bile hoşgörülü olacak kadar cömert olmak
zorundadır. Bu temel ilkeden vazgeçerse demokratik olmayan bir yöntemi seçmiş
ve tuzağa düşmüş olur. Kendi varlığını özsavunma gerekçesi de olsa, bu
tutarsızlıktır. Demokratik rejimin kavgası, sürgit bu tuzağa düşmenin ve bu
tuzaktan kurtulmanın kavgasıdır. Demokrasi militan olmamalıdır. Demokrasinin
amacı, demokratik olmayan rejimleri çökertmek değil, onları özgürleştirmektir(27). Özgürleştireceğim bahanesiyle özgürlük
çiğnenemez. Çiğnenirse kısır döngü kırılamaz ve bunalım daha da derinleşir.
Demokrasinin bir özelliği bünyesinde her an bir risk taşımasıdır. Riski göze
alamayan rejimlerin adı diktatörlüktür(28).
Demokrasinin biricik sigortası yine ve
ille de demokrasidir.
Üçüncü neden, demokrasinin
uçları evcilleştirici, demokratik bağışıklığın sağlamlaştırıcı dehasıyla
ilgilidir. Deneyimler göstermiştir ki, aşırı görüşleri, inançları etkisiz
kılmanın en iyi çaresi, özgür bırakıp onlarla ilgilenmemektir. Bu tutum, aşırı
görüşleri, inançları önce parçalayacak, çoğullaştıracak, ılımlı kılıp
evcilleştirecektir(29). Özgürlükçü demokratik toplumlar toplama kampı tohumları dahil,
totalitarizmin bütün tohumlarını, içlerinde taşırlar ve hoşgörerek parçalayıp
onların serpilmelerini ve bütünleşmelerini önlerler. Dikkat ediniz. Bütün
totaliter rejimler bunu iyi bildikleri için, her zaman gelişme ortamını
sağlayan çoğulculuğun amansız düşmanı olmuşlardır(30). Eğer uç akımlar yasaklanırsa, demokrasi bu
işlevinden, sistemi ayakta ve sağlam tutan demokratik bağışıklıktan yoksun ve
ilk fırsatta yıkılma tehlikesiyle yüz yüze kalacaktır. Tutuklanma Hitler'i
yaratmıştır. Sürgün Lenin'i yaratmıştır. Sürgün edilmeseydi, büyük olasılıkla
Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak Duma'da noktalayacaktı.
Her yasak, yasaklanana güç kazandırmış,
aykırılığı mayalandırmıştır. Çünkü yasaklanan her görüş, her inanç merakı
kışkırtır. Yasaklanan görüş, inanç çapından çok salgılar. Roma katakomblarına
sürülen Hıristiyanlık, ilkin bükülmüş bir dal, daha sonra tepen bir daldır.
Yasak kapakları kalktığında sel her yeri kaplar. Artık ortada "tartışan
insanlar değil, çarpışan ordular vardır." (B. Russell).
Yasak, önceleri görece bir
dinginlik sağlar. Ancak geçicidir, aldatıcıdır. Çünkü baskıyla sağlanan barış,
aslında için için süren bir savaştır. Yasaklanan görüşlerin gaddarlık
patlamasıyla öç almalarının(31) nedeni, baskı rejimlerinin sistemin bağışıklığını sağlamaktan yoksun
kalmalarıdır.
Küçük Hitler'lere mikrofon
vermeyerek onları silemeyiz. Hoşlanmasak bile Ku Klux Klanların felsefelerini
yayma ve sokakta yürüyüş hakları vardır(32). Unutmayalım ki, en tehlikeli düşünceler
bile insanlığın çılgınlıkları arasında yer almıştır, almalıdır. Çünkü insanlar
arasında sağduyu eşit paylaşılmıştır (Descartes). Yaratıcılık için kaosa da
gerek vardır(33). Düşünsel
"anarşi, demokratik ülkelerin en çok değil, en az korkmaları gereken
şeydir" (Alexis de Tocqueville).
"Öyleyse ötekinin demokrasiyi
yıkma amacı varsa, bırakalım konuşsun. Konuşsun ki, demokrasi içinde sağduyu
onu yapayalnız bıraksın. Bu fırsatı demokrasiye verelim, kaçırmayalım. O
susturulursa, ona karşı en güvenilir savunma aracından kendimizi ve halkımızı
yoksun bırakmış oluruz. bu savunma aracı şudur: Aşırı uçları savunan kaba
görüşleri akılcı yöntemlerle reddetme hakkını halkın elinden almak. Demokrasi
"ben ötekinden daha iyi düşünüyorum" yolundaki vesayetçi, Jakoben ve
tekelci anlayışı reddeder. Bu hakkı halkın elinden alırsa tuzağa düşmüş olur.
Böyle bir tuzağa düşen demokrasiyi ise, artık demokratik ilkeler değil,
demokrasi düşmanlarının sindirme yöntemleri yönlendirmiş olacak, demokrasi
demokrasi olmaktan çıkacaktır" (Cohen). Bu yüzden Jefferson, "Eğer,
demiştir, aramızda birliğimizi bozmak isteyenler varsa, onları rahatsız
etmeyelim, kendi hallerine bırakalım".
Unutmayalım ki, yaşamak
için gerekli organlarla donatılan insana bunları kullanma fırsatı vermek,
gelişmenin önkoşuludur(34).
Özetle özgürlükçülük, başta
beynin, düşüncenin, inancın özgürlüğü olmak üzere, ancak demokrasiyle
gerçekleştirilebilen, onun olmazsa olmaz öğesidir. "Özgürlük kişinin
özsorumluluk iradesinin olması demektir. Kişinin bizi ayıran mesafeleri
koruması demektir. Kişinin doğru zamanda ölmeyi isteyebilecek biçimde yaşaması
demektir. Rakiplerine, onları aynı olmaya indirgeyerek değil, onlarla
uğraşarak, onlara direnerek ve meydan okuyarak saygı duyması demektir. Bir
rakip olarak saygı duyduğu kişiyi kimileyin bir dost olarak seçmesi demektir.
Karşılıklı bağımlılığı çatışmayla, çatışmayı saygıyla kaynaştırması demektir.
Karşı karşıya kaldığı şeyler yoluyla kendisinden öteye uzanması, bunların
benlikte uyandırdığı yokluk, farklılık ve olasılık yankılarında hayat bulması
demektir. Çok biçimli özgürlük düşüncesini tek bir kimlik modeline
çengelleyerek onu sabit hale getirmeyi reddetmesi demektir."(35).
Yineliyorum. Özgürlüğü yerli yersiz
sınırlayan bir hukuk ve devlet, insanı insan yapan temel öğeye, özgürlüğe
ihanet etmiş bir hukuk ve devlettir. Böyle bir düzende hukuk da, devlet de
meşru değildir.
Çoğulculuk
Çoğulculuk, "Batı
politikasının keşfinin övüncü" olarak demokrasinin önkoşuludur(36).
Demokratik toplum kültürel
tekelciliği dışlar. Toplumun doğa yasasını gözetir. Bu yasaya göre her toplumda
kafa sayısınca görüş, yürek sayısınca sevgi vardır. Çünkü bireyi birey yapan
bireyi tanımlayan şey, eşsiz, benzersiz olma niteliğidir"(37). İnsanlar arasında tek ortak nitelik farklı oluşlarıdır(38).
Farklılıklar, başkalıklar
çağını yaşıyoruz. Bunun anlamı, özgürlük, özellik, çeşitlilik, değişiklik, çok
mantıklılık (multiples socio-logiques), çok odaklılık (polycentralisme)
demektir(39). Felsefi, siyasal, kültürel çoğulculuk
demektir. Çoğul gerçeklik demektir. Son çözüm önerisinin, dayatmacılığın reddi
demektir.
Çoğulculuk, bireysel
özgürlüğün/özerkliğin doğal sonucudur. Değil mi ki herkes, berikilerle ötekiler
dikeylemesine, yataylamasına özgür ve eşittir, öyleyse orada bireyler hiçbir
düşünce kalıbına uymak zorunda değildir; çünkü bireydir, "bende"
değildir. Birey kendi alınyazısını belirlemede özerktir. Özerk birey olarak
demokratik sürece katılacak, öyle kalacaktır. Tek değer değil, değerler çokluğu
yaşanacaktır(40). Çünkü her bireyin yaşam biçimini kültürel
bir değere dönüştürme hakkı vardır(41).
Doğa tek tip insan yaratan
bir klinik değildir; çoğulcudur. Toplumlar da doğal yapıları gereği böyledir.
Nitekim Babil Kulesi Söylencesi, Tanrı'nın bile tek dil tasarısından
hoşlanmadığının kanıtıdır(42). Sivil toplum, insana özgü değerlerin
özündeki çoğulcu yapıyı benimseyen bir toplumdur. Akılcı temeli yalnızca
kendisinin oluşturduğunu ileri sürmez(43) ve dayatmaz. Ne katıksız bireyci ne de
katıksız kolektivisttir. "Akıl bize, her zaman ötekinden gelir. (...) Farklılıklar
düzenli değiş tokuştur. (...) Değiş tokuşun olanaksız olduğu her yerde dayatma,
terör vardır. (...) Öteki öteki kaldığı sürece ırkçılık yoktur. Öteki ne zaman
ki farklılığa zorlanır, orada ırkçılık başlar. (...) (Hiç kimse boşuna
yorulmasın). Ötekinin kökünü kazımak için yapılan her girişim ötekinin yok
edilemezliğini kanıtlamaktadır."(44).
Aslında çelişki, çatışma
toplumsallaşma biçimidir (Simmel). Bundan korkulmamalı, buna özendirilmelidir.
Zira demokrasi bir üst dildir (métalangue), farklılıkların katılıklarını
çoğulculuk sayesinde eritir(45). Demokrasinin çokluk ayırdına varılamayan
dehası da işte buradadır.
Bu yüzdendir ki, demokrasi, toplum
mühendislerinin gelgeç ve kurgusal bir tasarımı değil, toplumsal gelişmeyi
sağlayan sorgulayıcı bir araştırma izlencesidir, programıdır. Yaygın sivillik
ve çoğulculuk ortamında boy verir.
Bütün bunlar ortaya koyuyor
ki, toplum ideologların, yöneticilerin hamur gibi yoğurup biçim verecekleri bir
varlık değildir(46). Bu amaçla yapılan "devrimler, omuzdaki yükü değiştirmemiş,
yalnızca omuz değiştirmiştir" (B. Shaw). O kadar. Sonuç hep bellidir.
Hiçbir kültür çizmeyle yok edilememiştir. Her girişim onu güçlendirmiştir. Tek
biçimli insan yaratma dayatması (intégrisme), tehlikeli bir arındırma girişimi(47) olarak ilkin girişimin sahiplerini yok
etmiştir. Kurgusal akılla toplum mühendisliğine özenen Jakobenler, Robespierre,
Billaud-Varennes, Saint-Just, Le Pelletier, insanı terörle yeniden üretmeye
yeltendiler. Napoléon bütün Avrupa'yı bir kimyager gibi kendi deneyi için
kullanacağı bir hammadde olarak gördü(48). Mussolini, Hitler, Stalin, Franco yalnız
milyonlarca cana değil, insanlığımıza, onurumuza da kıydılar. Hepsi de tek
biçimli insan yaratma isterisiyle kendilerini Tanrı'nın yerine geçirdiler.
Kendi akıllarının ürettiği tek gerçeği topluma dayatarak, kendilerinden menkul
yol göstericiliği benimseyerek, toplumsal olayların/olguların kişilere,
aktörlere teslim olmayacak kadar karmaşık olduğunu düşünmediler. Yarattıkları
ideolojik/yanlı Procrustes devlet sayesinde insanların yataklarına uzun
gelirse, ayaklarını kestiler, kısa gelirse ayaklarını uzatmaya yeltendiler.
Kimileyin de insanları önce parçalara ayırdılar. Sonra bu parçaları yeni
biçimler altında birleştirip kendi insanlarını yaratmak istediler. Her
totaliter rejim gibi, "bir meyve koparmak için ağacı devirdiler"
(Montesquieu). Özgür birey yok oldu. Ortada yalnızca tek
bir efendi kaldı. Bu devletti. Geriye ise her efendinin gerek duyduğu köleler.
Bireysiz devlet "çaldığı dişlerle ısıran hain bir yaratık" (Nietzche)
olup çıktı.
Topluma deli gömleği giydiren böyle bir
rejimde ve devlette insanlar maske takıp sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak
zorundadır. Bireyler için tek kurtuluş yolu ikiyüzlülüktür. Orada hiç kimse
artık kendisi değildir. Ortalıkta duyulan sesler slogan, yinelenen törenler
kısır ritüellerdir. Pastörize insanlardan oluşan bir toplumda fotokopilerle
yığınlaşma başlar. Örgütlenme yoktur. Çünkü farklılık yoktur. Bunun adı da
kültürel soykırımdır (génocide culturelle). Artık insanlar tek şey bilir, tek
şey düşünürler. Bu da rejimin dayattığı gerçektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü
bir yerde, aslında kimse düşünmüyor demektir. İnsanın yerine kişiliksiz
yaratıklar, "hiç kimse"ler (Octavio Paz) geçmiştir.
İdeolojik, militan devletin sonu hep
aynıdır. Hızlı yaşlanır (progeria). Çünkü ölümcül devlet yetmezliği hastalığına
yakalanmıştır. İnsanı köleleştirdiği için meşru değildir. Devleti ayakta tutan
zorbalıkla meşruluk arasındaki ilişki ise ters orantılıdır.
İnsan, "yanakları
kızaran bir yaratıktır(49), onurludur. Her yönüyle tanınmak, kabul edilmek ister. Devlet ve herkes
insana saygılı olmak zorundadır. İnsana, insanın kendisine, insan kümelerine ve
ölüm pahasına değer verdiği şeylere, kültüre, dile, kimliğe saygı. Bu saygı
insan ruhunun, yaradılışının bileşenlerinden biridir. İnsan olmanın, insan
sayılmanın vazgeçilmez koşuludur. İnsan yalnızca biyolojik gereksinmeleri olan
bir varlık değil, hakettiği değer verilmeyince öfkelenen, aşağılanınca utanan,
değerince değer verilince gurur duyan bir yaratıktır(50). Platon buna "thymos" diyordu.
Hiçbir insan, kendisine bebekler gibi davranılmasından hoşlanmaz. O her zaman
ergindir. Ergin ve özerk olarak tanınmasını ister. Tarihin motörü budur.
Çoğulculuk zenginliktir.
Her kültürün çoğulcu kültüre getireceği zenginlik, değişiklik; gelişme ve
değişme patlamalarının nedenidir(51). Bu yüzden çoğulcu demokraside berikiler,
ötekilerin karşıt görüşlerini sergileme hakları örselendiğinde kendi hakları
örselenmiş gibi savunurlar. Çünkü savundukça kendilerinin de çoğalacaklarını
bilirler. O yüzden her kültür başlı başına bir değerdir, boşlukların yanı sıra
deneyimleri, bilgelikleri, erdemleri içinde taşır. Geleceği, geçmişi ve şimdiyi
canlı bir iletişimle bütünleştirir. Eş zamanlı ve tarihsel çeşitlilik çoklu
tekliktir (unitas multiplex), insanlığın ortak dokusudur. İnsanlık dayanışması
kültürel çeşitliliğe saygı içinde gerçekleştirildiğinde(52) barışa ulaşılacaktır. Başka başka
kültürlerin, kimliklerin bir aradalığı sağlanınca barışa ulaşılır. Çünkü
çoğulcu yaşam ötekine saygıya dayanır(53). Kültürler arasında değer açısından, yansız
devletin ve hukukun egemenliği altında, eşitlik ve her kültürün güneş altında
yerini alma hakkı vardır(54). Kültürler birbirlerini küçümseyemezler. Okul bahçesinde berikilerin
öteki saydıkları bir çocuğa "seninle oynamayız" demelerinin yarattığı
acıyı sözcükler anlatmaya yetmez. Bu bir insanlık suçudur(55).
SS'lerle ötekileri
düşününüz. Aralarında diyalog yoktu. Çünkü eşitlik yoktu. SS'ler ötekileri
düşman olarak bile görmüyorlardı. Köpekler, domuzlar, zararlı böcekler gibi
görüyorlardı. Ötekiler onların gözünde hayvan bile değillerdi. Sadece birer
çöptüler. Çöpün alınyazısı yakılmaktır(56).
Bu yüzden insanlık
"tek"in yerine "çok"u, ötekilerle berikileri, "Bir
ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine" (N. Hikmet) yaşatan
çoğulcu demokrasiyi getirdi. Aynı değil, başka başka şeyler söylendiği için
gerçek diyalog başladı. İnsanların devletleştirilmesi aşaması bitti, devletin
insancılaşması aşamasına geçildi. Toplumlar barışa, dinamizme kavuştular.
Kimileri bunu "tarihin sonu" diye duyurdu(57). Bir bakıma haklıydılar. Çünkü demokrasi, çoğulculuğu, çeşitliliği hem
özendiriyor, hem de hoşgörü çimentosuyla bir arada yaşatıyordu(58). Çözülme ve ayrışmanın içinde birleşme
vardır(59). Görülmemiş çeşitliliklerimizin içindeki
birleştirici ipliklerimizi bulmak gerekir (di)(60). Bulunmuş ve "biz" kavramına
ulaşılmıştır. Bunun anlamı, diyalojik ilkeyle birden çok aklın yarışarak
dinamiklerin seferber edilmesi, dönüşümlülük ilkesiyle (principe de récursion)
yaratma, üretme kesintisizliğine ulaşılmasıdır(61).
Son çözümlemede, doğanın da, toplumun
da yapısı çoğulcudur. Doğa da, toplum da çoğulcu dinamiklerine dokunulmasını
içlerine sindiremezler. Bu dokunulmazlığın çiğnenmesi durumunda birincisi,
kendisiyle birlikte insanı; ikincisi, dokunanları yok etmektedir.
Doğal dengenin ve toplumsal barışın
bozulmasının kökeninde yatan neden de, çoğulculuğun göz ardı edilmesidir.
Hoşgörü, Görecelik
Bütün bunların doğal sonucu şudur:
Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak
açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü
ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside
çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı
geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.
Kültürel Kimlik
Çoğulculuğun doğal
izdüşümlerinden biri de kültürel kimliktir. Gelenekler, alışkanlıklar, diller,
düşünceler, inançlar, manevi değerler, yaratıcılık, kararların öğesi olarak
ortak bilincin ve ortak kimliğin dayanaklarıdır. Yurttaş kavramı başkalıkları
içselleştiren, meşrulaştıran kolektif kimliğin hukuksal kodudur(62). Bu yüzden 19-28 Haziran 1972 Helsinki
Avrupa Kültür Politikası Konferansında, her kültürel başkalığa saygının
öğrenimde aşılanması istenmiş; 26 Temmuz-6 Ağustos 1982 Mexico Konferansında,
kültürel kimliklerin savunulmasının toplumları bölmediği, zenginleştirdiği,
bunları göz ardı etmenin bunalımlara yol açtığı vurgulanmıştır(63).
Görülüyor ki, çağcıl
demokrasi, siyasal kimliği ve istekleri değil, bir kümeye aidiyeti yansıtan,
insanı özelliklerini gözeterek kendisi kılan kültürel kimliği korumak
zorundadır. Çoğulculuğun doğal sonucudur bu(64). Çoğulcu
demokrasi, dayatmacı, hegemonyacı kimliği dışlar. Çünkü dogmaya, dogmalaşmalara
göz yumamaz. "Kimliği olumlayan ve fakat onun dogmalaşmasını önleyen,
çeşitliliği koruma kaygısı taşıyan ve farklılıkları bağımlılık ve savaşımda
birleştiren tartışmacı demokrasi(65) iç barışın vazgeçilmez gerekçesidir. Dinginlik ve barış, yasalarla
değil, birey ve devletin çoğulculuk ilkelerine ve izdüşümlerine uymalarıyla
sağlanır.
Eleştirel Akılcılık
Demokrasi, itiraz temellidir. Eleştirel
akılcılığa yaslanır. Hiçbir görüş, inanç ve tutum tartışma dışı sayılamaz.
Kimsenin eleştiriden ve tartışmadan vazgeçme lüksü yoktur. Çünkü eleştiri,
tartışma kamu ahlakına girer, toplum yararınadır, ödevdir. Bireysel ahlakın
alanına giren bir hak değildir. Haktan vazgeçilebilir, ama ödevden
vazgeçilemez.
Katılımcılık
Özgürlük, çoğulculuk, elbette özgür
halk yönetimi demek olan demokrasi için yetmez. Demokrasi, düşünceler
cumhuriyetidir, diyalogdur. Bu diyaloğu, seçim, partiler, sendikalar, dernekler
gibi sivil halk örgütleri, baskı grupları sağlayacak, karar süreçlerine halkın
sürekli katılması gerçekleştirilecektir. Özgürlük, çoğulculuk amaç;
katılımcılık bunların gerçekleşmesi için araçtır. Yeter ki, katılım, halkın
doğru bilgilendirilmesine dayansın. Tersi durumda kararlar sakatlanır ve
tutarlı olmazlar. Aldanmamak için doğru bilgi akışı zorunludur. Devlet
sokaktaki insana yalan söyleyemez.
Yansız Devlet
Demokrasinin, özgürlükçülük, çoğulculuk,
eleştirel akılcılık, katılımcılık boyutları bir kez benimsenmeye görsün,
ardından bütün ilkeler, kavramlar, kurumlar yerli yerine oturacaktır.
Başkalığa katlanamayan,
yandaşlarını kayıran, onlara ayrıcalıklar dağıtan, karşıtlarını "takip,
tanzim ve tedip" eden, eğitici, ideolojik, militan devlet gidecek,
görüşler, inançlar karşısında yansız devlet gelecektir. Yansız olduğu için
hiçbir görüşü, inancı önceden mahkûm etmeyen bir devlettir bu. Düşünceler
karşısında yansız olduğundan düşünce özgürlüğünü sağlayan, inançlar karşısında
yansız olduğundan laik bir devlettir. Yansız devlet kötülüğü gören, ama
ilkeleri örselemeden kötülüğü düzelten(66), yaşamın bütün yönlerini denetlemeye
kalkışmayan, Hegelci biçimde uyuşmazlıkların yansız hakemi olan, toplum
katmanlarının birbirleri üzerinde baskı kurmasına izin vermeyen(67); yaşamın hiçbir düşünce kalıbına
sığdırılamayan zenginliğini, değişkenliğini, çeşitliliğini, önceden
öngörülemezliğini gözeten, ötekilerle berikilerin enerjilerini çatıştırmadan
yarıştıran ve bunun hukuksal çerçevesini çizen, koruyucu, katalizör ve
"güvenceci" (Jean-Marie Benoist) bir devlettir bu(68).
Özgür Halk
Yansız devletin maddi dayanağı özgür
halk, kurumsal dayanağı hukuktur.
Bilgilendirilmiş ve özgür
yurttaşlardan, bireylerden oluşan halk, ne devlet ne de grup dayatmacılığına
izin verir. Özgürlükçü demokraside halk sayısal, demokrasi dışı güçlerle sağa
sola savrulan insanlar yığını değil, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan
bir topluluktur. İktidarın tek ve gerçek sahibidir. Demokraside, kafalar
kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir. Bu nedenle yönetim, iktidar,
halkın rızasına dayanır. Çoğunluğun ve azınlığın karmaşık ilişkisinde,
kararlarında, bu iradenin payı vardır(69). O yüzden karara herkes saygılıdır. Kararın ve devletin gücü ve
meşruluğu bu saygıya dayanır.
Seçimden önce yere göğe
sığdırılamayan halkı, daha sonra edilgin, bilinçsiz, bilgisiz gören iktidarlar,
kendilerinden menkul bilge çobanlıklarıyla onu gütmeye kalkışırlar. Oy veren
bir halkın zekâsından kuşkulanmaya kimsenin hakkı yoktur(70). 19. yüzyılın "demokrasiye yatkın olan ya da olmayan toplumlar
ayırımı bitmiştir. 20. yüzyılda bir toplumun demokrasiyle yönetilebilir olup
olmadığı ölçütünün yerini bir toplumun demokrasiye ancak demokrasi sayesinde
olgunlaşıp ulaşabileceği postülası almıştır" (1998 Nobel Ekonomi Ödülü
sahibi Amartya Sen)(71). "Toplumsal
uyanış, ekonomik gelişmeyi aşmıştır" gerekçesiyle köreltmecilikten
(obskürantizm) yana olan, halkın toyluğu varsayımına dayanan vesayetçi
anlayışları, özellikle pretoryen diktatörlük dönemlerindeki onurlu tutumuyla
her halk yalanlamıştır. Pretoryen iktidarları iğreti, gayrimeşru gören halklar,
önce onları yalnızlaştırıp kıyıya iterler (périphérisation olgusu), pretoryen
iktidarın uzaklaştırdıkları toplum önderlerini ilk fırsatta siyaset sahnesine
taşıyarak iktidarı onlara teslim ederler. Bu Duverger'nin "görünmeyen
gerçek nöbetçi" dediği halkın başarısıdır ve tarihin her döneminde böyle
olmuştur. Çünkü tarihte hiçbir halk örs olmaya katlanamamıştır. Zira, her
ülkede "halk, bir ölüler kümesi değil, kendi kültürünü üretecek (doğal)
kurum ve kurallara sahip bir aktörler topluluğudur"(72).
Demokrasilerde, halk devlet
için değil, devlet halk içindir(73)
Hukuk
Yansız
devlet ilkesinin doğal sonuçlarından biri de, kuşkusuz hukuk ve ona biçilen
işlevdir.
Demokraside hukuk adalet
süzgecinden, devlet de âdil hukuk süzgecinden geçirilir; elde edilen hukukun
üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun amacı, adaletsizliği önlemektir.
Hukuk örgütlenmiş adalettir(74). Yasal metin âdil olmak zorundadır. Adaletsiz hukuk, yalnızca
"yanlış hukuk" değil, hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır
(Radbruch), hukukta devletçiliktir.
Demokraside devletin dokunduğu herşey
hukuka dönüşmelidir. Devlet "çok hukuk, az devlet" formülünün de
ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse devleşmez, ama gerçekten devlet
olur ve meşruluk katsayısı arttığından güçlenir.
Yasaların genelliği, yasayı
yapanlar dahil herkese ayırımsız uygulanabilirliği(75), gizli hukuk (droit latent) yerine açık hukuk
ve saydam devletin geçmesi gereklidir. Hukukun olmadığı yerde halk
"sürü" (Goyard-Fabre), insan "köle"dir (Mauchaussat).
Demokraside, böyle bir hukukun iki
işlevi vardır. Herkese eşit uygulanmak ve gün ışığında tartıştıran, yarıştıran
bir barış tekniği olmak. Yasaklayıcı olmamak. Hukukun zorunlu ilkelerini
güvenceye alan bir devlet kendi taahhütlerine uyar. "Yasasız suç ve ceza
olmaz", "yargısız kimse cezalandırılamaz" birer devlet
taahhüdüdür.
İşte devlet, işte hukuk. Devlet hukuka
saygılı olduğu, hukuk da insanları özgürleştirdiği oranda meşrulaşır ve güç
kazanırlar. Sonuçta her ikisinin de işlevi, özgürlüklerin açılımını
sağlamaktadır.
Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir
devlette, hiç kimse hukukun ne üstündedir ne de altındadır, yalnızca içindedir.
Hukukun karşısında herkes eşittir; her görüş, her inanç hukukun egemenliği
altında birlikte yan yana yaşar, yarışır ve gelişir.
Hukukun üstünlüğü
dışlanırsa, en âdil hukuk bile, keyfiliklerin oyun oynandığı bir manipülasyon
alanına dönüşür. Orada artık hukukun yerini güç, özgürlüğün yerini uşaklık
almıştır(76).
Erkler / Güçler Ayrılığı
Peki bu hukuku kim kotaracak, kim
uygulayacak, uyuşmazlıkta hukukun ne olduğunu, ne dediğini kim söyleyecektir?
Hukuku, demokrasilerde,
halkın kendisi ya da onun adına temsilcileri, yani yasama erki (iktidarı),
gücü, kotarıp düzenler; yürütme erki, gücü uygular; yargı erki, gücü de hukuku
yorumlayıp son sözü söyler(77). Buna "erkler, güçler ayrılığı ilkesi" diyoruz.
Erkler, güçler ayrılığı ilkesinin
başlıca iki nedencesi vardır.
Birincisi klasiktir,
Montesquieu'nündür.
Çünkü, diyordu,
Montesquieu, deneyimler, güç (iktidar) sahibinin gücünü kötüye kullanma
eğiliminde olduğunu göstermektedir. Despotik iktidarlar, aslında yasalara göre
değil, kendi irade ve tutkularına göre yönetirler(78). Bunu önlemek için gücün gücü, iktidarın
iktidarı durdurması gerekir (XI. kitap, 4. bölüm). Böylece Montesquieu; Aristo
ile birlikte ucun ucun söylenen, Locke'ta iki güçle sınırlanan, demokrasinin
örgütlenme ve hukuk düzeninin işlemesiyle ilgili erkler, iktidarlar, güçler
ayrılığı ilkesinin can alıcı noktasını yakalamış oldu.
Özgürlük için başka yol
yoktur. İktidar, güç tek elde toplanmamalıdır. İktidar tek elde toplanırsa
manipülasyon başlayacaktır(79). Montesquieu'ye göre, yasama ve yürütme
iktidarları tek elde toplanırsa hukuk zorbalaşır, çünkü zorba yasalar çıkar.
Yasamayla yargı ya da yürütmeyle yargı aynı elde toplanırsa, yargı yasalar
çıkararak keyfiliğe kayar ya da yürütme zorbalaşır. Üç durumda da özgürlük
yoktur. En kötüsü üç iktidarın tek elde toplanmasıdır. Bu durumda her şey
yitirilir. Bunun örneği, üç iktidarı da elinde tutan ve korkunç bir baskı
uygulayan Osmanlı Sultanıdır. Ayrıca ordu yasamaya değil, yürütmeye bağlı
olmalıdır. Yasamaya bağlı olursa askerî yönetim var demektir(80).
Erkler, güçler ayrılığının
ikinci nedencesi ise, demokrasinin çoğulcu yapısının iktidar olgusuna
yansımasından kaynaklanmaktadır. Zira çoğulcu demokrasi hiçbir iktidarın, gücün
tek elde toplanmasına izin vermez. Her iktidar parçalanmıştır(81).
Erkler, güçler ayrılığı ilkesi,
günümüzde de demokrasinin temelidir, çoğu anayasalarda bulunmaktadır.
Saint-Just: "Zorbalar saltanatlarını sürdürmek için halkı bölüyorlar.
Sizler özgürlüğün saltanatını sürdürmek istiyorsanız iktidarı bölünüz"
demiş; 1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisinde de erkler ayrılığına yer
vermeyen anayasaların anayasa sayılamayacakları vurgulanmıştır (md. 16).
Montesquieu'nün
erkler/güçler ayrılığı ilkesinin sonuçları bellidir: Görevsel, yetkisel açıdan
üç erk, iktidar bağımsızdır. Bu bir. Kişiler açısından birbirlerini
azledemezler. Bu iki. Maddi açıdan aralarında organik bağlantı yoktur. Bu üç(82). Ne var ki, bu sonuç gerçekçi değildir.
Çünkü bu üç erk, iktidar, güç birbirlerinden kopuk değildir. Aralarında
işbirliği, dayanışma, denge ve yakınlaşma vardır. Öğretide(83) ve anayasalarda (1982 Anayasası) bu
belirtilmiştir.
Kuramsal tartışmaları bir yana
bırakırsak, erkler/iktidarlar ayrılığı ilkesi bugün uygulamaya dikey ve yatay
olarak iki biçimde yansımıştır.
Birincisi, çoğulcu demokraside
iktidarlar, yalnızca yataylamasına değil, dikeylemesine de çoğulcu olmak
zorundadır. Böylelikle iktidarın, gücün merkezde toplanması önlenmekte,
merkezle yerel yönetimler iktidarı paylaşarak saydam devlete ulaşılmaktadır(84).
İkincisi, iktidar, yataylamasına,
yasama, yürütme ve yargı olarak paylaşılmaktadır. İlk ikisinin kimileyin iç içe
olması hoş görülmektedir. Ancak üçüncü iktidarın (tiers pouvoir), yani yargının
güçlü olabilmesi için, ilkin bağımsız, ikinci olarak da öbürleriyle eşit olması
zorunluluğu öğreti ve uygulamada vurgulanmaktadır.
Yargının bağımsız olması
zorunludur. Çünkü hukukta kimse kendi kendisinin yargıcı olamaz. Eğer yasa
yapanlarla uygulayanlar kendi kendilerinin yargıcı olurlarsa orada özgürlük ve
adalet değil, düpedüz çıplak güç, zorbalık egemen olur(85). Hukukun en amansız düşmanı güçtür.
İktidarların en tehlikeli girişimi ise, salt çıplak güce dönme girişimidir(86). Salt güce dönüşen bir devlet uyruklarını
köle yapar, sömürür. Böyle bir devlette yargı ve yargıç görünüşte vardır,
gerçekte yoktur. Orada halkın Tanrı'ya sığınmaktan başka çaresi kalmaz(87).
Öte yandan bağımsız yargı,
yasama ve yürütme ayrılığının da en önemli güvencesidir(88).
Yasama, yürütme ve yargı
güçlerinin çalışma, yaşam, devlet içindeki konum gibi maddi ve manevi bütün
alanlarda eşit olmaları zorunludur(89).
1982 Anayasasının başlangıcında bu
eşitlik ilkesi, 140. maddesinde de eşitliğin nasıl sağlanacağı vurgulanmıştır.
Bağımsız Yargı
Görülüyor ki, demokrasinin
özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi olması; eleştirel akla, kültür
göreceliğine, halka, yansız devlete, hukukun üstünlüğüne, erkler ayrılığına
dayanması; hukukun âdil ve bir barış tekniğini üstlenmiş bulunması yetmiyor.
Demokrasinin kendisini güvenceye alması için, bu hukuku uygulayacak, hukuk
adına her olayda hukukun ne dediğini nesnel mantıkla söyleyecek bir erke, güce
de gereksinme vardır. Bu bağımsız yargıdır. Eğer hukuk uygulaması bağımsız,
özerk bir yargının elinde değilse her şey boşunadır. Toplumun benimsediği
hukuku bağımsız olmadığı için objektif biçimde uygulayamayan bir yargı,
adaletin ve demokrasinin düşkırıklığıdır. Siyasete bulanmış ya da bulanma
olasılığı bulunan, adaleti siyaset terazisinde tarttığı izlenimi uyandıran bir
yargı, ne denli duyarlı olursa olsun, kirli adalet salgılar. Adaletteki
kirliliği, "adaletsizliği temizleyebilen bir madde ise bugüne değin
bulunamamıştır"(90).
Siyasal güçle yargı gücü arasındaki
ilişkide, hangisi güçlü ise öbürünü kendisine dönüştürecektir. Siyasal iktidar
güçlü ise yargı siyasallaşacak, yargı güçlü ise siyasal iktidarı hukukun içine
çekecek, onu meşrulaştıracaktır.
Unutmayalım. Siyaset hep
hareketlidir, boş oturmaz ve beklemez. Hukuk, siyasetin rahatını bozmaya
başladığı anda, siyasal güç de hukuk(91) ve yargıyla oynamaya başlar.
Ancak bağımsız bir yargı ve
yargıçtır ki, her türlü etkiden arınmış objektif mantıklılık ilkesine (il
principio di ragione obbiettiva) göre, hukukun ne dediğini (potere di jus
dicere: jurisdictio), yanlar üstü (super partes) üçüncü bir otorite olarak
söyleyebilir(92).
Yargının, yargıcın bağımsızlığı bir
"kast" ayrıcalığı değildir. Yargıcın hukuk adına karar verirken
yansızlığını sağlamak içindir. Toplum, insan yararı içindir. Yargının
bağımsızlığı; yasama, yürütme, bir başka yargı organı, kamuoyu, yargıcın kendi
inanç ve görüşleri karşısında yansız olarak karar verebilmesi; "herkesin
yasa önünde eşitliği" ve "yasa herkes için eşit uygulanır"
kurallarının gerçekleştirilebilmesi için zorunludur. Ne devlet organları, ne
sokağın sıcak mantığı yargıcı etkileyebilmelidir. Yargıç, yargılarken ve karar
verirken, inançlarını, görüşlerini duruşma salonunun eşiğinde bırakan insandır.
Devletin tüm organlarında çalışanlar
meleklerden oluşsalar bile, devletin her işlemi hukukun, dolayısıyla yargının
süzgecinden geçecek, en azından bu yol açık olacaktır.
Yargıcın gücü, demokraside
çok önemlidir. Hukuk konusunda yasa koyucunun sübjektif iradesinden bağımsız,
genişletici, geliştirici yorum yapma tekelini elinde bulundurması, verdiği
kararların, bütün kişi ve kurumları bağlaması ve değiştirilememesi onun gücünün
önemini kanıtlamaya yeterlidir. Yargının işlevi geçişsiz değil, geçişlidir.
Hukuku yargıçlar keşfeder(93). Zira yasaları yasama organları, ama hukuku yargıçlar yapar(94). Hak ve özgürlüklerin bekçisi yargıdır,
yargıçtır.
Görülüyor ki, yargı
rastgele bir görev değil, sistemi "meşrulaştıran bir kurum"dur(95).
Yargının işlevi hukuk düzenini
korumaktır.
Bugün Kara Avrupa'sı sistemini benimseyen
gelişmiş ülkelerde bile yargının tam bağımsız kılınabilmesi için yapılması
gerekenler tartışılmakta; bağımsızlığına yeni kavuşmuş ülkeler ise, gelişmiş
olanlardaki yakınmaları da gözeterek düzenlemeler yapmaktadırlar.
***
VE TÜRKİYE
Daha önce dünyadaki ürpertici
adaletsizliğe değinmiştim.
Bu adaletsizliğin yanı sıra
siyaset ve devlet de boş durmuyor. Siyasal düzen, kendine araç kıldığı
"plantasyon devlet"e (Jasay, 1985) dönüşmeye savaşıyor. Devletler,
onca anayasal sınırlamalara karşın, geri döndürülemez biçimde güçlenme,
polisleşme hevesindeler. Ona verilen özerkliği geliştirme sorumluluğu, bireysel
özgürlüklerde gedikler açmakta. Demokrasiler, kendi çıkarlarını güvenceye almak
isteyen kümelerin "oy güdülendirmesi" altında(96). Demokrasiler biçimsel bir dekora dönüşme
tehlikesindeler(97).
Bunları aşmak için yoğun
bir çaba var. İnsanlık, insan hak ve özgürlükleri ortak paydasında birleşmiş,
insan hak ve özgürlükleri, bir iç hukuk sorunu olmaktan çıkmış, devletin kendi
ve öbür ülkeler yurttaşlarına davranışını öteki devletlerle gönüllü
kuruluşların denetlemesi, yani dış müdahale meşrulaştırılmış, ulusal sınırlar
delinmiş. Uluslararası insan hakları ve özgürlükleri bildiri ya da
sözleşmeleri, evrensel bir ahlak kodu ve insanlığın ortak anayasası olmuş(98). İnsan Hakları Konfederasyonu, "bütün insanların haklarının
korunması ve geliştirilmesi, uluslararası topluluğun meşru/hukuksal ilgi
alanıdır" diyerek dış müdahale ilkesini onaylamış (paragraf, n.2, 3) ve
insan haklarıyla demokrasi ilişkisini "karşılıklı birbirine bağlılık ve
dayanışma" olarak nitelemiş(99).
Böyle bir dünyada, Türkiye/Anadolu,
kuzeyden güneye sarkan bütün yarımadalara inat, doğudan batıya uzanan tek
yarımada konumundaki kural dışılığını sanki yönetiminde, demokrasi anlayışında,
öğrenimde, hemen her alanda sürdürüyor.
1950'lerin demokrasisi aşılmış, dünyaya
yetmiyor. Bu yüzden A.İ. Hakları Mahkemesi, 1950'lerin ölçütlerine göre
hazırlanan A.İnsan Hak ve Özgürlükleri Sözleşmesini geniş ve geliştirici
yorumlarla yeni anlayışa uyarlamaya çalışıyor. Türkiye Sözleşmenin
mimarlarından ve onu iç hukukuna almış. Tıpkı bir zamanlar aldığı İsviçre Medeni
Yasası, İtalyan Ceza Yasası gibi. Ama demokrasisini 1950'lerin sözleşmesine
bile uyarlayamamış. Hüküm üstüne hüküm giyiyor.
Biliyoruz. Türkiye Batıya en yakın
ülke. Ama, feodal yapıdan sıyrılma, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi
Devrimi ortak kültürünün dışında kalmış. Bireyleri, özgürlükçülük, çoğulculuk,
eşitlik, demokrasi, sekülerleşme, laiklik gibi kavramlara yabancı kalmış. Ödünç
aldığı evrensel/küresel kavramların içlerini boşaltıp kendince doldurmuş. Evet,
mülkiyet hakkı insana kural olarak mülkiyetini değiştirme, yok etme hakkı
tanır. Ama, yararlanma (intifa) hakkı, nesnenin olduğu gibi korunmasını,
yalnızca ondan yararlanma hakkını öngörür. Evrensel kavramlar da öyle. Bunlar
üzerinde hiçbir insanın ya da devletin mülkiyet hakkı yoktur. Yalnızca
yararlanma hakkı vardır.
Atatürk, yıllar önce "Gözlerimizi
kapayıp mücerret yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp
dünya ile alakasız kalamayız" dediği halde, devletimiz yasama organınca
benimsenen ulus üstü hukuku bir türlü içine sindirememiş, "yalnız
kovboy"u oynuyor.
Cumhuriyet yönetimine en yakın rejim
olan demokrasi, onu kazanarak onun üzerine kurulması gerekirken, demokrasiyle
cumhuriyet sanki karşı karşıya. Demokrasi cumhuriyeti yönlendirecek yerde
cumhuriyet demokrasiyi yönetiyor. Cumhuriyet epistemolojisinden demokrasi
epistemolojisine geçişin sancıları bir türlü dinmiyor, bitmiyor.
Peki bu neden böyle olmuştur?
Tanılarımızı (teşhislerimizi) doğru
koyabilmek için, toplum mühendisliği özentilerinden arınmış, indirgemecilikten
uzak, tartışma, deneme, sınamaya dayanan eleştirel akılcılıkla, nesnel
yansızlıkla sorunları irdelemek ve bu soruyu yanıtlamak zorundayız.
Böyle bir yaklaşım, kanımca bizi şu
saptamaya ulaştıracaktır.
Türkiye, devlet ve toplum olarak,
kendisine Kara Avrupası ülkelerini, özellikle Fransa'yı, bir ölçüde de Almanya
ve öbür ülkeleri örnek almıştır.
Hukukun Üstünlüğü / Hukuk Devleti
Bu etkinin en çarpıcı örneği 1961 ve
1982 Anayasalarının 2. maddelerinde görülüyor. Bu maddelerde Cumhuriyetin
nitelikleri sayılırken "hukuk devleti"nden söz ediliyor,
"hukukun üstünlüğü"nden değil.
İki ilkenin birbirinin yerine
kullanıldığı da var (sözgelimi, 1961 An., md. 77, 92; 1982 An. Md. 81, 102).
Oysa bunlar farklı anlayışların
ürünüdür.
"Hukuk devleti ilkesi" Kara
Avrupalı, özellikle Fransız ve Alman kökenli. "Hukukun üstünlüğü
(egemenliği, önceliği) ilkesi" Anglo-sakson kökenli.
Her iki ilkenin nedenleri de, sonuçları
da başkadır.
"Hukuk devleti ilkesi"nin boy
verdiği Kara Avrupası ülkelerinde, özellikle de Fransa'da "devlet
merkezci" bir yönetim, cumhuriyet vardır. Devlet her yerde hazır ve nâzır.
Jakoben. Bu ülkelerde hukuku üreten temel güç devlettir. O yüzden de hukuk hep
devletten yanadır. Devlet kendi yarattığı hukuk nedeniyle yurttaşlarıyla sürtüşme
içinde ve bu hukuku araç kılarak pek çok şeye el atmış durumda. Sıkışınca
başvurduğu kavramlardan biri "kamu yararı". İçeriği belirsiz ve
tartışmalı olan bu kavramla hukuk, zaman zaman mistikleştirilmiş, hukuku
siyasallaştırma oyununun bir parçası olmuş. "Kamu yararı",
"yönetimin takdir hakkı" ağırlıklı kavramlarla beslenen bir yönetim,
hukukta da etkisini göstermiş, "özel hukuk" ve "kamu
hukuku" ayırımı ortaya çıkmış. Buna koşut olarak "yargılama
birliği" ilkesinden sapılmış. Toplum ve hukuk, devletin vesayetinde ve
edilgin. Vesayetçi devletin yukarıdan aşağıya doğru düzenlediği makro anlamda
bir toplumsal sözleşme var. Adı anayasa. Amaç, devleşen "Leviathan
devleti" hukukun sınırlarında tutmak. Bu ne ölçüde başarılırsa, Kant'tan,
Rousseau'dan esinlenilen "hukuk devleti"ne, dolayısıyla demokrasiye
de ancak o ölçüde ulaşılabilecek.
Bu amaç, bugün de sürüyor. Çünkü
Jakoben devlet, sıkışınca hukukun bir türlü erişemediği kör,karanlık, görünmez
bir kavrama başvuruyor: "hikmet-i hükümet: la raison d' Etat".
Hikmeti kendinden menkul "hikmet-i hükümet" kavramından 06.01.1989'da
Fransız Yargıtayındaki konuşmasında Başkan Mitterand şöyle yakınmaktadır:
"Hukuk, adalet hiçbir biçimde hikmet-i hükümet denilen nesneye kurban
edilmemelidir. Uzun yıllar taşıdığım siyasal sorumluluğum döneminde hikmet-i
hükümet diye bir nesneye rastlamadım. Ne zaman hikmet-i hükümetten söz
edilmişse, bilmelisiniz ki, bu bir başka şeyi gizlemek için uydurulmuş bir
bahanedir".
Başbakan William Pitt'in dilinde
hikmet-i hükümetin karşılığı devlet "zorunluluk"udur. Mitterand'dan
206 yıl önce 18.11.1783'te Komünler Meclisinde şöyle diyordu: "Zorunluluk,
birey özgürlüklerini çiğnemenin özrüdür; zorbaların bahanesi, kölelerin
inancıdır".
Bütün bunlar, Kara Avrupası ülkelerinde
devleti, birey zararına dokunulmaz bir nesneye dönüştürmüştür. Savaş, bu
dokunulmazlığı sarsma savaşıdır.
Bunun sonucu olarak Kara Avrupasında
toplum devletçi kurallara bağlı, içine kapalıdır. İktidar tektir. Yargı da
bundan payını almıştır. Erkler, güçler ayrılığından ne kadar söz edilirse
edilsin yargı birliği sağlanamamış, yargıyı bağımsız kılma kavgası bir türlü
bitmemiştir.
Görülüyor ki, "hukuk devleti"
küresindeki savaşım, devletin topluma ve bireye karışmasını azaltma
savaşımıdır. Temel amaç, kanımca "az devlet, çok hukuk" formülüyle
özetlenebilir. Dar bir ufuktur bu.
Buna karşılık, "hukukun üstünlüğü
ilkesi"nin boy verdiği Anglo-Sakson ülkelerinde toplum, sözleşmeci,
uzlaşmacıdır. Kendi kendini düzenler. Saydam ve dışa açıktır. Birey
yarışmacıdır. Girişim gücü devlette değil, bireyde ve sivil toplum
örgütlerindedir, devlet merkezci değildir. Toplum çoğulcu olduğundan iktidar
tek değil, parçalıdır. Çok kutuplu kurumlar, kuruluşlar devletin bir kesim
temel görevlerini de üstlenmişler. Çoğulculuk kurumsal parçalanmayı, işbölümünü
yaratmış, toplum kendi hukukunu kendi üretiyor. Devletin karşısında özerk bir
hukuk var. Her şey üretilen bu hukukun hakemliğinde çözülüyor. Bireyle devlet
bu hukukun karşısında eşit konumda. Her ikisi de toplumun ürettiği ve
dayattığı hukuka bağlı. Toplumun ürünü olduğundan başat, egemen güç hukuk.
Devlet ikincil planda. Hukuk yaşanarak, Sokratik yöntemle öğretiliyor,
uygulanıyor. Somuttur, esnektir ve de devletten bağımsızdır. Toplum devletin
vesayetinde değil, devlet toplumun içindedir. Bu yüzden genellikle yazılı bir
anayasaya gerek duyulmamıştır.
Bunun sonuçları ise ortadadır: Hukuk
devletten bağımsız. Yargı da bağımsız ve çok güçlü. Yargı birliği örselenmemiş.
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ayırımına gidilmemiş. Tek bir Yüksek
Mahkeme var. Çünkü hukuk birliği sağlanmış. Hukukta özel hukuk, kamu hukuku
gibi katı kavramlaşmalara yer yok. Her derecedeki mahkeme, bir yasanın anayasal
kurallara, bir tüzüğün yasalara aykırı olup olmadığına karar verebiliyor.
İktidar, çoğulcu toplum gereği, parçalı
ve aşağıdan yukarıya doğru biçimleniyor.
Geniş bir ufuktur, bu.
İşte "hukukun
üstünlüğü ilkesi" böyle bir gelişmenin sonucu ve demokrasinin de özü.
Anglo-Sakson ülkelerinde "hukukun üstünlüğü", Kara Avrupası
ülkelerinde, deyim yerinde ise, "üstünlüğün hukuku" egemen. Bu yüzden
bir Fransız hukukçusu, ses getiren yapıtında, Anglo-Sakson ülkelerinde
"devletsiz hukuk"un, Kara Avrupası ülkelerinde ise "hukuksuz
devlet"in olduğunu söylüyor(100). Haksız da değil.
Fransa Örneği ve Türkiye
İşte Türkiye'nin talihsizliği, hukukun
üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri
örnek almasıyla başlıyor. Demokrasimiz tökezledikçe, dünya üstümüze geldikçe
kendi konumumuzu Anglo-Sakson demokrasilerine göre değil, ufuk daraltarak
Fransız Cumhuriyetine göre değerlendiriyor, ülkemizi aklamaya çalışıyoruz.
Hukukun üstünlüğünden geçtik, hukuk
devleti savaşımını bugün bile sürdüren Fransa, 1789'dan bu yana üç kez krallık
devirmiş, iki kez krallığa yeniden dönmüş. Dört kez Cumhuriyet yıkmış,
beşincisini yaşıyor. Dokuz kez (1830, 1848, 1851, 1870, 1873, 1887, 1889, 1934,
1958) darbe girişimi yaşamış. 15 kez anayasa değiştirmiş. Bugün bile zaman
zaman Jakoben devletliği depreşen bir ülke. 90-615 sayılı ve 13.07.1990 tarihli
Yasanın 9. maddesiyle 1881 Basın Özgürlüğü Yasasına eklenen 24 bis. Maddesiyle
Yahudilik karşıtı propagandayı suç saymış, Roger Graraudy'yi cezalandırmış.
Düşünceyi açıklama özgürlüğünü çiğnemiş. Cumhuriyetten demokrasiye
evrilememenin, bir türlü laik olamamanın, yargı bağımsızlığını
gerçekleştirememenin sancılarını çekiyor.
De Gaulle'ün ironi tınısı güçlü bir
sözü vardır. "Ben Almanya'yı çok severim. Öylesine çok severim ki, bir
Almanya bana yetmez. İki Almanya isterim" diyor.
Bana gelince. Benim için zaten iki
Fransa var. Biri giyotinli, anayasasını insan derisiyle kaplamış, Baudelaire'i
cezalandırmış, yargı öncesi insanları giyotine gönderen Savcı Foulquié'yi
çıkarmış Jakoben Fransa. Ben bu Fransa'ya karşıyım. Öbürü Decartes'ın,
Montesquieu'nün, Voltaire'in, Balzac'ın, Sartre'ın, Camus'nün, Foucault'nun,
Lyotard'ın, Lacan'ın, Morin'in, Baudrillard'ın Fransa'sı. Benim sevdiğim bu
ikinci Fransa'dır, 1968 olaylarını yaşadığım, kültüründen yararlandığım
Fransa'dır.
Ya Almanya? Weimar'ın Naziler çoğaldığı
için değil, demokratlar azaldığı için yıkıldığını bir türlü kavrayamamış bir
ülkedir Almanya.
"Hukuk devleti" ve
"hukukun üstünlüğü" ilkelerinin boy verdiği ülkeleri anlatırken, Kara
Avrupasını ve özellikle Fransa'yı değil de sanki Türkiye'yi anlatıyormuşum
duygularını yaşadığınızı biliyorum.
Cumhuriyet, Demokrasi
Türkiye, tıpkı Fransa gibi, aradaki
ayırımı anlamadığından bir türlü cumhuriyetten demokrasiye evrilemiyor.
Cumhuriyeti kurabilen bir halk, sivil
normlarla demokratik cumhuriyeti yaratabilecek çapta büyük bir halktır.
Demokrasiyi öğrenmenin ve
yaşatmanın en iyi yolu, hiç ara vermeden uygulamaktır(101).
Cumhuriyetin insanı akılcı,
demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir.
Cumhuriyette devlet dinden etkilenmez.
Demokraside devlet dinden, din devletten etkilenmez.
Soyutlayıcı, evrensel ve yurttaşlık
yükümlülüklerine dayanan Cumhuriyette devlet, ister istemez merkezcidir,
düşçüdür. Çoğulcu kültür ile haklara ve özgürlüklere yaslanan demokrasi
gerçekçidir, yereldir, merkezciliğe karşıdır. Çünkü demokraside herkesin bir
gerçeği vardır.
Cumhuriyet, yönetme, yönlendirme,
güdümlendirme aşırılığından yıkılabilir. Cumhuriyette "ulusal oluşumun
rektörü de, vektörü de devlettir" (Pierre Nora). Demokrasi ise ya az
yönetmeyle ya da hiç yönetmemeyle güç kazanır.
Cumhuriyette hukuku devlet üretir.
Devleti memurlar yönetir. Demokraside hukuku halk üretir. Devleti hukuk
yönetir.
Cumhuriyet çocukta insanı arar ve çocuk
olarak görür. Demokrasi ise insanda çocuğu görür, çocuklara ve kocaman
çocuklara çocuk muamelesi yapmadan özgürlük tanır.
Cumhuriyet eğitir. Toplumu okula
benzetmeye yeltenir. Demokrasi öğrenim verir. Okulu topluma benzetmeye çalışır.
Cumhuriyet önce yurttaşı, sonra bireyi
yaratmayı; demokrasi önce bireyi, sonra yurttaşı oluşturmayı amaçlar.
Cumhuriyet eşitliği sever ve savunur,
ama eşitlikçi (égalitariste) değildir; yoksulluk onu sarsar. Demokraside
herkes, birey de devlet de, hukuk önünde eşittir; yoksulluk onu üzer, ama sarsmaz.
Cumhuriyetin son sığınağı
"devlet", devletin son sığınağı "hikmet-i hükümet"tir.
Demokrasinin son sığınağı halk, halkın son sığınağı "hukuk"tur.
Elbette Cumhuriyetin ülküsü
kısa vadelidir, ufku dardır, son duraklıdır: Hukuk devleti. Demokrasinin ülküsü
de, ufku da sonsuzdur, dur durak bilmez: Hukukun üstünlüğü(102).
Kuşkusuz Fransa, Almanya, İtalya
demokratikleşmede çok büyük adımlar attılar. Ama Anglo-Sakson demokrasilerinin
düzeyinde değiller henüz.
Fransa da, Türkiye de henüz
Cumhuriyetle yönetiliyor. Ama rejimleri optimal demokrasi değil.
Din ve Devlet İlişkisi:
Teokrasi, laikçilik (laïcisme), laiklik
(laïcité) / Sekülerleşme
Fransa'yı örnek alan Türkiye,
din-devlet ilişkisi açısından, Fransa'nın yaşadığı hastalıklardan bir türlü
kurtulamamanın sıkıntısını çekmekte, laiklik Türkiye Cumhuriyeti devletinin
yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir.
Devletin dinler karşısında alacağı
tutumlar bellidir.
Birincisinde, dinsel ve siyasal
otoriteler, sınırları belirsiz biçimde iç içedirler. Eski ve ortaçağ
devletlerinde durum böyledir.
İkincisinde, bütün özel ve kamusal
yaşamı din belirler. Devlet, din merkezlidir (théocentrique), değişmez ve
ilişilemez dogmalarla yönetilir. Devletin tek dini vardır, öbürleri
dışlanmıştır. Bu rejimin adı teokrasidir ve her yerde eşitsizliklerin,
ayrıcalıkların, çatışmaların nedeni olmuştur.
Üçüncüsünde, devlet ve din
ayırımı ilkesinden yola çıkılır(103). Ancak ayırımın kapsam ve derecesini devlet belirlediğinden, devlet,
dini çoğu kez toplumdan dışlar ya da onu güdümler. Dini devletleştiren bu
sistemin adı, laiklik (laïcité) değil, laikçiliktir (laïcisme, laisizm).
Şovinizm nasıl ulusçuluğun yozlaşmış, hastalıklı biçimiyse, laikçilik de bir
bakıma laikliğin yozlaşmış, hastalıklı biçimidir. Dinleri aşındırmaya yönelik
laikçiliğin anayurdu Devrim Fransa'sıdır.
Gerçekten Jakobenlerin
Fransa'sında laiklik; ruhban sınıfına karşı, ruhban sınıfının yaşamdaki izlerini
kazımak için yapılan kinci, tepkici bir devrimin ürünüdür. Din merkezci bir
anlayış gitmiş, salt akılmerkezci militan bir anlayış gelmiştir. Bu ise laiklik
(laïcité) değil, laikçiliktir (laïcisme)(104). Katı bir ideolojidir. Descartes'ın
akılcılığıyla A.Comte'un bilimsel bir kilisenin temellerini atan pozitivizmi
birleşmiş, laikçilik ideolojisine ulaşılmıştır. Laikçilik Fransız okullarında
konuşlanarak, "tanrılı din" yerine "tanrısız beşeriyet
dini" kurmayı amaçlamış, dini toplum dışına itmiştir. Dine saygısızdır,
saldırgandır(105). Toplum
mühendisliğine özenen misyoner Fransız laikçileri, 1790 Anayasasında dini sivil
otoriteye teslim etmiş, akılcı insan yetiştirmek kaygısıyla Katolik Fransa'da
1794'e değin dinsel etkinlikleri yasaklamışlardır. Bu ve Napoléon döneminde
çıkarılan bütün yasalarda Kilise hukukuna tepkinin izleri vardır, bunların bir
bölümü bugün de sürmektedir. Jules Ferry Yasasıyla din ve devlet ayırımına
gelinmiş, Ferry'nin deyişiyle "tanrısız ve kralsız" bir dünya
kurulmak istenmiştir(106). Bugün Fransa'da
gittikçe yumuşayan bir laikçilik; yani din ve devlet ilişkisinde katı ve
düşmanca bir ayırım (séparation hostile) değil, ılımlı ve dostça bir ayırım
(séparation bienveillante) söz konusudur(107).
Michelet, "Fransız Devrimi hiçbir kiliseyi benimsemedi. Çünkü kendisi kiliseydi" der(108)