Sayın Cumhurbaşkanım,
2002-2003 Adli Yılını, Yüce Türk
Milletine hayırlı olması ve yargı yönünden başarılı geçmesi dileğiyle açıyorum.
Sayın Cumhurbaşkanım, Adli Yargının bu
anlamlı gününe onur vermenizden dolayı şükranlarımı sunarken, varlıklarıyla
bizleri onurlandıran seçkin konuklarımızı ve meslektaşlarımızı en içten sevgi
ve saygılarımla selamlıyorum.
Başta
hakim ve Cumhuriyet savcıları olmak üzere, tüm yargı mensuplarına,
cumhuriyetin, demokratik hukuk devletinin, Yüce Atatürk’ün ilke ve
devrimlerinin, hukukun üstünlüğü ve laiklik ilkesinin, devletin bölünmez
bütünlüğünün korunup kollanmasında, adaletin yansız ve etkin bir biçimde
dağıtılmasında gösterdikleri üstün çaba ve özen için takdir ve teşekkürlerimi sunmaktan
büyük zevk duyuyorum.
Kurumlar kalıcı kişiler geçicidir. Türk
yargısına uzun yıllar üstün gayret ve özveriyle hizmet ettikten sonra yaş haddi
yada istekleriyle emekli olan, yaşamlarının en güzel yıllarını adalet hizmetine
adayan, Yargıtay’ın değerli başkan ve üyeleriyle, hakim ve Cumhuriyet
savcılarına, diğer yargı görevlilerine, bundan sonraki yaşamları için sağlık,
esenlik ve mutluluklar diliyor, aramızdan ebediyyen ayrılan meslektaşlarımı ve
adalet mensuplarını ise; minnet, şükran ve saygı ile anıyorum.
Görüldüğü gibi yargının olanaksızlıkları
ve güç koşulları bu salonda dahi kendini göstermektedir. Yargıtay’ın yüceliğine
ve onuruna yakışır binamız ve salonumuz olmadığından, sizleri bu daracık
salonda ağırlamak zorunda kaldığımız için üzgünüz.
Sayın Cumhurbaşkanım, Değerli Konuklar,
Adli yılın açılmasına ilişkin törenler
1943 yılından itibaren bir anane olarak devam edegelmiş, daha sonra da Yargıtay
Yasasının 59. maddesi ile yasa hükmü şekline dönüşmüştür.
Adli yargı yılının açılmasına ilişkin bu
törenlerin asıl amacı, hukukumuzda ve bunun uygulanıp hayata geçirilmesinde
görülen eksikliklerin ve aksaklıkların nedenlerini ortaya koymak, gelecekte
bunların düzeltilmesini sağlamak suretiyle hukuk devleti ilkesini evrensel
boyutlarına uygun olarak geliştirmek ve gerçekleştirmektir. Aksi halde bu
törenler, hiçbir sonucu ve işlevi olmayan, içi boş alelâde toplantılar olarak
kalmaya mahkumdur.
Hukuk ve yargı adına çok üzülerek
belirtmek isterim ki, daha önceki yıllarda bu yönde önemle dile getirilen istek
ve temennileri bugün yine tekrar etmek zorunda kalıyorum. Hukuka ve
yargıya karşı olan bu kayıtsızlığa ve ilgisizliğe niyet eksikliğinden başka
haklı ve geçerli hiçbir neden ve mazeret göremiyorum.
Sayın
Cumhurbaşkanım, Değerli Konuklar,
Büyük
Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra büyük bir
hukuk devrimi gerçekleştirilmiş, Türk hukuk sistemi dini esaslardan kurtarılıp;
demokratik, laik, çağdaş hukuk devleti temelleri üzerine oturtulmuştur. Kabul
edilen ilerici, devrimci, temel yasaların uzun yıllar uygulanması ile de
ulusal, laik, demokratik Türk Hukuku oluşmuştur.
Ne
var ki, bu uzun süreç içerisinde sosyal, ekonomik, siyasal koşullar büyük
değişikliğe uğramış, teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişmiştir. Elektronik
çağ ve küreselleşme başlamış, fert ve toplumun ihtiyaçları ve değer ölçüleri
değişmiştir. İnsan hak ve özgürlükleri daha belirgin hale gelip kurumsallaşmış,
ulusal boyutları aşarak uluslararası bir değere ve öneme kavuşmuştur.
Hukukun,
toplumun gereksinmelerine bağlı olarak, daima değişen ve gelişen dinamik bir
yapısı vardır. Evrensel ilkeler dışında, toplumun ihtiyaçlarına göre daima
değişkenlik gösterir. Hukuk, işlevini yerine getirebilmesi için hayatı
daima yakinen takip etmek ve yenilenmek zorundadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında devrimci, atılımcı, ilerici felsefeye uygun
olarak hazırlanan yasalarımız; zamanla hızla değişen, gelişen ve büyüyen
Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelmiş, çağın ve toplumun
ilerisinde iken gerisinde kalmıştır. Batıdan aldığımız kaynak yasalar, batı toplumunun
ihtiyaçlarına göre değiştirilip hatta bazıları tamamen yürürlükten
kaldırılmasına karşın, yasalarımız zamanın gereklerine göre yenilenip
değiştirilememiştir. Esasen, söz konusu yasalar ayrı toplumlardan değişik
zamanlarda alındığından, temelde uyumsuzluk ve çelişkiler yaratmışlardır. Zaman
her şeyi olduğu gibi hukuku da eskitebilmektedir.
Bu
yöndeki iddialı çabalar, kabul edilen ve değiştirilen kimi yasalar ve
gerçekleştirilen yapısal reformlar, bir bütünlük ve sistem anlayışı içerisinde
uygulamaya konulmadığından yetersiz ve yüzeysel kalmışlardır. Devletin
merkeziyetçi, hantal yapısı ve yöneticileri ile genç, ilerici ve yenilikçi Türk
toplumu arasında yabancılaşma başgöstermiştir.
Hukuk reformu ile birlikte bir adli ve idari reformun yapılması artık
kaçınılamayacak ve savsaklanamayacak bir öncelik kazanmıştır. Zira, hukukun ve
yargının alarm zilleri çalmaya başlamıştır.
Hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı, temel hak ve özgürlüklere saygılı bir
düzen kuramamış, toplumsal örgütlenmeleri, demokratik, çağdaş kurum ve
kuruluşları gerçekleştirememiş, teminatlı yargıçları bağımsız, tarafsız, etkin
işleyen, adil, zamanında karar veren bir yargı sistemi bulunmayan ülkelerde;
toplum düzeninden, sosyal barıştan, ekonomik, teknik ve ilmi gelişmelerden söz
edilemez. “Adalet devletin temelidir” sözü duvarlarda asılı bir slogan olarak
kalır.
İnsancıl değerlere, insan hak ve hürriyetlerine, yargı
bağımsızlığına geniş oranda yer vermiş olan 1961 Anayasası, daha sonra geriye
doğru değiştirilmiş, 1982 Anayasası ile de tümüyle yürürlükten kaldırılarak,
kişi hak ve hürriyetlerine büyük ölçüde açık ve örtülü kısıtlamalar getirilmiş,
yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesi zedelenmiş, hukuk devleti, hukukun
üstünlüğü ilkesi, merkeziyetçi, bağımlı ve baskıcı bir zihniyetle geri plana
itilmiştir.
Oysa çağdaş
anayasalar, demokratik hukuk devletinin en üst normları olarak, temel hak ve
hürriyetlerin, özerk tüm kurum ve kuruluşlarını bünyesinde toplamalıdır. 1982
Anayasasında, hukuk devletinin en büyük özelliği olan yargı denetimi
kısıtlanırken; yürütme organına, yargıyı baskı altına alacak, hatta yargıyı
denetleyecek yetkiler verilmiştir.
Anayasamızın
başlangıç bölümünde ve 6. maddesinde, evrensel kurallara uygun olarak,
egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, Türk Milletinin bu
egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle
kullanacağı belirtilmiştir. 139. maddede ise hakimlik ve savcılık teminatı
hükme bağlanmıştır. 140. maddenin 2. fıkrasında da hakimlerin, mahkemelerin
bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev yapacağı hükmü yer
almış, aynı maddenin 3. fıkrasında hakim ve savcıların özlük işlerinin,
mahkemelerin bağımsızlığı ve hakim teminatı esaslarına göre yasayla
düzenleneceği vurgulanmıştır. Ancak, söz konusu maddenin 6. fıkrasında hakimlik
ve savcılık teminatını ortadan kaldıran ve yukarıda belirtilen madde
hükümleriyle çelişen “hakimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet
Bakanlığına bağlıdır” hükmü getirilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, 144.
maddede aynı şekilde hakim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma yapma
yetkisi Adalet Bakanı’nın izniyle Adalet Bakanı’nın müfettişlerine veya Adalet
Bakanı’nın görevlendireceği kıdemli bir hakim veya savcıya verilmiştir. En
önemlisi 159. madde hükmüne göre hakim ve savcıların mesleğe kabul edilmesinden
başlayıp; atama, nakletme, yükseltme, görevden uzaklaştırmaya kadar tüm özlük
hakları hakkında, kesin karar vermeye yetkili Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nun başkanı Adalet Bakanı, doğal üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarıdır.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kendisine ait bir binası, sekreteryası
ve Teftiş Kurulu bulunmamaktadır. Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan
kararnamelerin Yüksek Kurul tarafından derinliğine inceleme ve değiştirme
olanağı yoktur. Bu denli Adalet Bakanlığının etki alanı içerisinde kalan,
başkanı Adalet Bakanı, doğal üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarı olan, öteki
üyeleri onurlandırma amacı da taşısa Cumhurbaşkanı tarafından seçilen Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, adli ve idari yargıda görev yapan tüm hakim ve
Cumhuriyet savcılarının özlük hakları üzerinde, kesin ve mutlak yetkiye sahip
olması karşısında; hakim bağımsızlığından ve hakim teminatından asla söz
edilemez. Mesleğe alınışından meslekten ayrılmasına kadar, siyasi organın
sıkı denetim ve gözetimi altında bulunan hakim ve Cumhuriyet savcılarının
tümünden, mesleki geleceklerini hiçe sayarak kahramanlık yapmalarını beklemek,
hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşamaz.
1982
Anayasası, bireyi değil devleti esas aldığından; hukukun üstünlüğü ve hukuk
devleti ilkesini zedeleyen ve ilke bazında birbirleriyle çelişen pek çok hüküm
içermektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin özverili çalışmalarıyla, hukuk devletini
üstün kılacak bir kısım değişiklikler yapılmıştır. Ancak halen, hukukun
üstünlüğü, insan hak ve özgürlükleri, çoğulcu, katılımcı demokrasi yolunda
ilerleyeceğimiz oldukça uzun bir yolumuz bulunmaktadır.
Devlet
insan içindir felsefesinden hareketle, toplum yaşamında devlete değil insana
öncelik veren, Atatürk’ün ilke ve inkılapları doğrultusunda insan hak ve
özgürlüklerini teminat altına alan, çoğulcu, özgürlükçü, demokrasiyi daha da
güçlendiren bir sivil ve çağdaş anayasa ile bu yolu en kısa zamanda katetmemiz
gerekmektedir.
Hukuk
devletinde, hukukun üstünlüğünün, ancak kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam olarak
uygulanması ile gerçekleşeceğinde kuşku yoktur. Sağlıklı, demokratik bir
yönetim, bu üç kuvvetin birbirinden bağımsız ve ahenkli çalışması ile
mümkündür. Yargının, siyasal gücü elinde bulunduran yasama ve yürütme organı
başta olmak üzere, tüm güç odakları karşısında bağımsız olması hukuk devletinin
değişmez ilkesidir. Bağımsız yargı, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarının
başında gelir. Kişi hak ve özgürlüklerinin temel güvencesi olan bağımsız yargı
yoksa, hukuk devletinin mevcudiyetinden söz edilemez.
Kayıtsız
şartsız millete ait egemenliği onun adına kullanan yargının bağımlı olması, o
egemenliğin kullanılmasına ağır gölge düşürür. Büyük Atatürk’ün, “Adalet gücü
bağımsız olmayan bir ulusun devlet olarak bağımsızlığı söz konusu değildir”
özdeyişi hiç akıllardan çıkarılmamalıdır.
Bir hukuk devletinde, yargı bağımsızlığı bu denli
yaşamsal önem taşımasına rağmen, halen yargıyı bağımlı kılan hükümlerin Anayasa
bünyesinde muhafaza edilmesi, hukuka inananlar için onur kırıcı bir
kayıtsızlıktır. Çaresiz kalan herkesin sığınacağı en son mercinin; bağımsız,
yansız, adil işleyen yargı olduğu, derin çizgilerle belleklerde yer etmelidir. Bu nedenle, Anayasamızda
yapılması gereken değişiklikler geciktirilmemeli, Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nda siyasal gücün varlığına son verilmelidir.
Yeni oluşacak Yüksek Kurulun oluşum tarzı hakkında
çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Gerek 1961, gerekse 1982 sonrası
deneyimlerden çıkarılan sonuca göre, Yüksek Kurulun yeniden yapılandırılması,
idari yargı ve adli yargı bölümü olarak ikiye ayrılması, yüksek yargıçlardan
oluşan Kurulun objektif ölçülere göre karar vermesi için üye adedinin
çoğaltılması, adli yargı işine bakacak kurulda mutlaka Yargıtay Başkanı ve
Cumhuriyet Başsavcısının yer alması gerçekçi bir çözüm olarak benimsenmektedir.
Ayrıca adli veya idari bölümlerde verilen kararlara karşı, idari ve adli
yargının görev alanlarının genişliğine orantılı olarak iki bölüm üyelerinden
oluşacak genel kurula itiraz olanağı tanınmak suretiyle, Yüksek Kurul’un
kararlarının denetime tabi tutulması, en uygun bir çözüm olarak görülmektedir.
Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ayrı bütçesi ve
kendisine özgü binası bulunmalı, Teftiş Kurulu ve sekreterya Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmalı, hakim ve Cumhuriyet savcılarının mesleğe
kabulleri için gerekli seçme sınavları, bağımsız ve yansız Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu tarafından yapılmalıdır.
Doğru, güvenli, yansız, adil yargılamanın öncelikli
koşulu, tam bağımsız yeni bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bir an
önce kurulmasıdır.
DEĞİŞTİRİLMESİ
VE YENİLENMESİ GEREKEN
TEMEL
YASALAR
Ülkemizde,
çeşitli dönemlerde ve tarihlerde çıkarılan binlerce yasa ve bunların ek ve
değişiklikleri bir yasa enflasyonuna sebep olmuştur. Kimi yasalar, toplumun
gereksinmeleri tam tespit edilip topluma maledilmeden, ilgili kurum ve
kuruluşların görüşleri alınmadan hazırlanmış olduklarından, çok kısa bir zaman
sonra ek ve değişiklikleri hakkında yeni yasaların çıkarılması zorunluluğu
doğmuş, tüm bunlar yasaların adedini daha da artırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu
döneminde çıkarılan bazı yasalar halen yürürlüktedir. Pek çok yasalar arasında
ahenk ve koordine sağlanmadığından, çelişkili hükümler içermektedirler. Bu ise
uygulamada duraksamalara, çelişkili kararlar çıkmasına neden olmaktadır. Bu
yasalar karmaşası, yargı için gereken çabukluğu ve etkinliği olumsuz yönde etkilenmektedir.
En önemlisi “yasayı bilmemek mazeret sayılmaz” ilkesini tartışılır duruma
düşürmektedir.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi geçen yasama yıllarında, başta Yeni Türk Medeni Yasası
olmak üzere pek çok yasayı kabul etmiştir. Ancak hızla değişen ekonomik,
siyasal, sosyal ve teknolojik koşullar karşısında, toplumun ihtiyaçlarına artık
cevap veremeyecek duruma gelmiş çok sayıdaki temel yasanın yenilenmesi ve
değiştirilmesi ivedi sorunlar olarak sırada beklemektedir. Jean Jacgues
Rousseou’nun dediği gibi, iyi yasalar daha iyilerin, kötüler de daha kötülerin
yapılmasına sebep olur. Bir an önce toplum ihtiyacını karşılayamayacak
duruma düşen yasaların veya yasa hükümlerinin toplum gereksinmeleri göz önünde
tutularak yenilenmeleri veya değiştirilmeleri gerekmektedir. Türk hukukuna yön
verecek bu yasalar içerisinde; Türk Ceza Yasası, Ceza Muhakemeleri Usulü
Yasası, Hukuk Muhakemeleri Usulü Yasası, Borçlar Yasası, Türk Ticaret Yasası,
Kira Yasası, Çek Yasası, İcra İflas Yasasında Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa,
İş Mahkemeleri Yasasında Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa, Hakimler ve
Savcılar Yasası, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Yasası, Adli Kolluk Yasası,
Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemeleri Kuruluş Görev ve
Yetkileri Hakkındaki Yasa, Türkiye Adalet Akademisi Yasası gibi yasaları
öncelikle saymak mümkündür.
“Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi doğrultusunda, milli iradenin yasama ve
yürütme organlarına tam olarak yansıtılabilmesi ve istikrarlı hükümetlerin
kurulabilmesi için mutlaka Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarında gerekli
değişiklikler yapılmalıdır.
Yolsuzluk
iyileşmeyen bir hastalık olarak ekonomik, ahlâki ve moral yönden topluma büyük
zarar vermeye devam etmektedir. Ekonomik, siyasi ve yönetsel her türlü yoksuzlukların
önlenmesi için, yasal düzenlemeler bir an önce yapılmalı, yargının önü
açılmalıdır.
Değinilen
yasa tasarılarının bir kısmı Türkiye Büyük Millet Meclisine sevkedilmiş; bir
kısmı ise yıllardır gündemde olduğu halde bir türlü çıkarılamamıştır. Örneğin
Bölge Adliye Mahkemeleri Kuruluş Yasası, eski ismiyle İstinaf Mahkemeleri Yasa
Tasarısı 1932 yılından beri Hükümetlerin programlarına, yasama meclislerinin
gündemine girdiği halde yasalaşmadığı gibi Bölge Adliye Mahkemelerinin
kurulmasından da vazgeçilmiş değildir. Bir yasanın 70 yıldır gündemde
olmasına karşılık, halen yasalaşmamasını çağdaş hukuk anlayışı ve yargıya
verilmesi gereken önem ile bağdaştırmak mümkün değildir.
Demokrasi
ve hukuk devletini yaşatan ve geliştiren en önemli unsurun, bu yöndeki inanç ve
içtenlik olduğu unutulmamalıdır.
HUKUK
EĞİTİMİNİN YETERSİZLİĞİ
Adalet
hizmetinin gerçekleştirilmesinde insan unsurunun önemi büyüktür. Hukuk
devletinin ve hukukun üstünlüğü ilkesinin gerçekleşmesi için sadece iyi
yasaların yapılması yeterli değildir. Bilinmelidir ki, kötü uygulanan iyi
yasa yerine, iyi uygulanan kötü yasa tercih edilir. Adalet denilen
üstün değere ve amaca ancak yasaların doğru şekilde uygulanması ile
ulaşılabilir. Bu da yasaları uygulayanların; bilgili, kültürlü ve hukuk nosyonu
kazanmış seçkin insanlar olmasıyla mümkündür. Hakimin ana sermayesi,
hukuk kültürü ve bilgisidir. Eni boyu
sınırsız olan hukuk okyanusunda, bir hukukçunun
gideceği yeri ve
yönü tespit edebilmesi için, sahip olması gereken geniş bir bilgi ve
deneyimi kazanabilmesi açısından kaybedecek zamanı yoktur. Bir hukuk aliminin
“hukuk bir ummandır, bir hukuk
bilgininin bilgisi ise ondan alınmış bir katre sudur” sözleri bir
gerçeği ifade etmektedir. Bilimsel hakim kimliği ile bağımsız düşünme
ve araştırma yeteneğinin, hukuk fakültelerinin ilk yıllarında oluşmaya
başlaması gerekir. Ne yazık ki, hukuk fakültelerinde yeterli hukuk eğitimi
verilmemektedir. Az masrafla eğitim yapılabilen kârlı bir iş şeklindeki
zihniyet ürünü, elverişsiz binalar, yetersiz kütüphane, alt yapı ve öğretim
kadrosuyla açılan hukuk fakültelerinin sayısı endişe verici boyutlara ulaşmış,
hukuk fakülteleri çoğalırken hukukçu formasyonu aşındırılmıştır. Öte yandan
köklü hukuk fakültelerinde öğrenciyi araştırmaya, incelemeye, düşünmeye sevk
etmeyen, tek yanlı anlatıma ve ezberciliğe dayalı yanlış bir eğitim sistemi
sürmekteyken, öğretim kadrosuna uygulanan düşük ücret politikası ve yönetim
sistemindeki yanlışlıklar nedeniyle söz konusu fakültelerde, bu eğitim düzeyi
dahi kaybolmaya, eğitim ve öğretim seviyesi hızla düşmeye başlamıştır.
Üstün
nitelikli hukukçu yetiştirilmesine gerekli önemi vermeyen toplumların, hak ve
hukuklarının kaybolmasından ve adaletsizlikten şikayet etmeye hakları yoktur.
Hukuk
fakültelerinin açılması ve öğretime devamlarında belirli standartların
aranması, verilen makul süreler içerisinde bu standartlara ulaşmayan hukuk
fakültelerinde mutlaka eğitimin durdurulması gerekir. Hukuk fakültelerinin 5
seneye çıkarılarak, son senede uygulamaya yönelik eğitim verilmesi üzerinde
mutlaka durulmalıdır. Hiç kimsenin, hukuk mantığı ve hukuk nosyonu
teşekkül etmemiş sözde hukukçular kadar, hakka ve hukuka zarar veremeyeceği çok
iyi bilinmelidir.
HAKİM
VE SAVCILARIN MESLEK ÖNCESİ VE
MESLEK
İÇİ EĞİTİMİ
Devletin temeli
ve varlığının
teminatı adalettir. Ferdin ve toplumun en kutsal değerleri hakim korumasına
terkedilmiştir. Bu
yüce görevi üstlenen
hakimin, kimliği ve
mesleğe yatkınlığı büyük önem
taşımaktadır. Hakim, sorun yaratan,
kişiliği tartışılan değil;
sorunları çözen kişiliği
ve icraatı ile huzur,
güven ve saygınlık
yaratan kimse
olmalı, hakkı ve adaleti tecelli
ettirmekten başka bir
emel ve ihtiras
taşımamalıdır. Bu nedenle, adaleti sağlamakta birinci derecede rol
oynayan hakim ve Cumhuriyet savcılarının mesleğe alınmasında büyük özen
gösterilmeli; kişilik, bilgi ve yetenek itibariyle, zor ve aynı zamanda kutsal
mesleğe uygun olup olmadıkları, mutlaka bağımsız ve yansız Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nun gözetim ve denetiminde yapılacak ciddi bir sınavla tespit
edilmelidir.
Hakim
ve Cumhuriyet savcı adaylarının mesleğe hazırlanması ve eğitiminde önemli bir
rol üstlenen Eğitim Merkezi daha da geliştirilip, süresi uzatılmak suretiyle
Enstitü şekline dönüştürülmelidir.
Hakim
ve Cumhuriyet savcıları, mesleğin üst kademelerinde dahi daima araştırmak,
incelemek, bilgilerini yenilemek ve geliştirmek zorundadırlar. Lisans ve lisans
üstü hukuk eğitimine gereken özen gösterilmeli, hakim ve Cumhuriyet savcılarına
zaman zaman meslek içi eğitim ve seminerler verilerek, Yargıtay’da kurslara
tabi tutularak, bilgi ve deneyimleri geliştirilmelidir.
Küreselleşme
ve Avrupa Birliğine girme yönünde çok hızlı gelişmeler mevcuttur. Bilgisayar ve
iletişim tekniği hızla gelişmektedir. Uluslararası hukukun iyi takip edilmesi
için, hakim ve Cumhuriyet savcılarının yabancı dil bilmeleri, bilgisayar
tekniğini öğrenmeleri artık zorunlu hale gelmiştir. Hakim ve Cumhuriyet
savcılarının yabancı dil öğrenme olanakları hızla geliştirilmelidir.
Bağımsız
Adalet Akademisi en kısa zamanda kurulmalı, belirli bir kıdeme erişmiş meslek
mensupları arasından bu Akademiye sınavla öğrenci kabul edilmeli, eğitim süresi
sonunda üstün meslek, bilgi ve deneyimini kanıtlayarak mezun olan hakim,
Cumhuriyet savcısı ve öteki meslek mensuplarına, mesleklerinde yükselme ve
kıdem almaları yönünde öncelik ve avantaj sağlanmalıdır.
Yargıtay
üyeliği seçimlerinde, hakim ve Cumhuriyet savcılarının tüm bu nitelikleri ve
kazanımları gözönünde tutulmalı ve Yargıtay seçimleri mutlaka ilkelere
bağlanmalı, böylece Yargıtay üyeliği seçimlerindeki tutarsızlık ve ilkesizliğe
son verilmelidir.
Yargı;
sav, savunma ve karar mekanizmalarından oluşan bir bütündür. Avukatların da,
yargının olmazsa olmaz unsurlarından biri olduğunda kuşku yoktur. Hakim ve
Cumhuriyet savcıları için gerekli olan meslek öncesi ve meslek içi eğitim
mutlaka avukatlara da verilmeli, özellikle avukatlığa başlamak isteyen her
hukukçu, hakim ve Cumhuriyet savcıları gibi ciddi bir sınavdan geçirilmeli ve iki
senelik ücretli staja tabi tutulmalıdır.
ALTYAPI
VE FİZİKİ KOŞULLARIN YETERSİZLİĞİ
Adliye
binalarının ancak onda biri kadarı Adalet Bakanlığına ait olup, adliyelerin
büyük bir kısmı, hükümet konaklarının bir katına sığınmış durumdadır. Diğerleri
ise kiralanmış binalardır. İlçe mahkemelerinin ekseriyeti çok üzülerek
belirtmek gerekir ki, basit, elverişsiz hatta ilkel binalarda görev
yapmaktadırlar. Batı devletleri görkemli adliye sarayları ile övünürken, Türk
yargısı son derece elverişsiz binalarda adalet dağıtmaktan büyük rahatsızlık
duymaktadır. Düzenli ve düzeyli hukuk uygulaması olanağı bulunmayan böyle
binalarda görev yapan adliyelere, halkın güven ve saygısı gittikçe
azalmaktadır. Başka kuruluşlara çok güzel bina yapmaları için ödenek
ayrılabildiği halde, yargıdan bu olanağın esirgenmesi hakikaten düşündürücüdür.
Türk yargısı çağın teknolojisinden, iletişim araç ve gereçlerinden yoksun
bırakılmıştır. İlkel araçlarla ve ilkel koşullarda çalışmak, Türk yargısının
değişmez kaderi olmuştur. Hukukun, Anadolu’nun her köşesinde gereği gibi
uygulanması için; gerekli zemin hazırlanmadıkça, merkezde hukukun felsefesini
yapmanın, hiçbir anlamı ve önemi yoktur.
Seneler
geçtikçe yeni
adliyeler açılıp, hakim, Cumhuriyet savcısı ve personel kadroları genişlemesine
karşın, genel bütçeden Adalet Bakanlığı’na ayrılan pay, artacağına daha da
düşmektedir. O
kadar ki, 2001 yılı bütçesinden Adalet Bakanlığına ayrılan pay yüzde birin
altına düşmüştür. Adaletten tasarruf olamayacağı, adalette yapılan her
tasarrufun bedelinin, sosyal ve ekonomik hayatta meydana gelebilecek çok daha
büyük zararlar olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Adalete, soyutluğun belirsiz
ortamında anlam arayacağımıza, adaleti somutlaştırıp hayata yansıtmak zamanı
çoktan gelmiştir.
Hak
ve adalet uğruna son sözü söyleyecek yegane kuruluş yargıdır. Çağdaş,
demokratik Türkiye Cumhuriyetinin devlet sistemi hak ve adalet üzerine
kurulduğuna göre, kuruluşunun gereği olarak yargıya hak ettiği ilgi ve özen
gösterilmelidir.
Adaletin
vazgeçilmez elemanı olan eğitimli personelin yeterli sayıda yetiştirilmesi
için, Adalet Meslek Liselerinin ve Adalet Yüksek Okullarının sayıları
çoğaltılmalıdır. Adaletin ağır yükü ve elverişsiz koşullarında çalışan adalet
personeline hak ettiği ücretin ödenmesi; adaletin, etkin, güvenli ve zamanında
yerine getirilmesi yönünden büyük önem taşımaktadır.
HAKİM
VE CUMHURİYET SAVCISI ÜCRETLERİ, SİYASİ ORGANIN TAKDİRİNE GÖRE DEĞİL, SABİT
ESASLARA BAĞLANARAK, GÖRÜLEN İŞİN NİTELİĞİNE VE ÖNEMİNE UYGUN OLARAK
BELİRLENMELİDİR.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi, hukuk
devletinin, çoğulcu demokrasinin en başta gelen özelliğidir. Bu özellik,
yasama, yürütme ve yargının birbirine; özellikle yargının yasama ve yürütme
organına karşı bağımsız olmasını ve eşitliğini ifade eder. Bağımsızlığın sadece
mesleğe alınma, tayin, terfi ve karar vermede gerçekleşmesi yeterli değildir.
Aynı zamanda hakim ve Cumhuriyet savcısı ücretlerinin belirli kriterlere
bağlanması gerekir. Hakim ve Cumhuriyet savcısı ücretlerinin yasama ve yürütme
organının takdirine bırakılması, ücret yönünden yargıyı yasama ve yürütmeye
bağlı kılmakta ve onun bağımsızlığını zedelemektedir. Önemle belirtmek gerekir
ki, hakim astı ve üstü olan bir memur ve bir bürokrat olmayıp, Türk Milleti
adına yasalara ve vicdanına göre karar veren kimsedir. Bu itibarla,
hakim ve Cumhuriyet savcısı ücretlerinin; öteki meslek mensuplarının
ücretleriyle kıyaslanması sakıncalar doğurmaktadır.
Hakim
ve Cumhuriyet savcısının ücret ve özlük haklarının iyileştirilmesi yönünden
yasama ve yürütme nezdinde yaptığı her başvuru, onun bağımsızlığına ve
saygınlığına gölge düşürmektedir. Öte yandan kuvvetler ayrılığı ve denkliği
gözetildiğinde yargı organında en son kıdemini almış olan yüksek mahkeme
üyelerinin, yasama meclisi üyeleriyle denk ücret almaları gerekmektedir. Ancak
sabit kriterler getirilmeyip hakim ücretleri yasama ve yürütme organının
takdirine bırakıldığından, durum daima yargı mensuplarının aleyhine gelişmekte,
yüksek dereceli bir hakim, bir milletvekilinin ancak yarısı kadar ücret
alabilmektedir. Bu eşitsizlik hem kuvvetler ayrılığı, hem de hakim bağımsızlığı
ilkesine ters düşmektedir. Bu yönde Hakimler ve Savcılar Yasasında gerekli
değişiklik bir an önce yapılmalıdır.
Yargının
inandırıcılığını yitirdiği yönünde, kimi kişi ve kuruluşlarca yerli yersiz
söylemler üretilmektedir. Bu herkesten önce, tüm olumsuzluklara karşın var
güçleri ve onurla savaş veren yargı mensuplarını üzmekte, derinden
yaralamaktadır.
Her
şeye rağmen yargı, ana yapısındaki sağlamlık, açıklık, şeffaflık, çeşitli
denetim ve kontrol mekanizmaları ile en inandırıcı devlet erki olmaya layık
aynı zamanda zorunludur.
Yargıda
bir zaaf varsa bunun nedenlerini içerisinde değil, dışarısında aramak gerekir.
Yargıyı olumsuz yönde etkileyen bu dış etkenler ortadan kaldırıldığında, yargı
başvurulabilecek son merci olduğunun bilinci içerisinde onurlu ve kutsal
görevine daha büyük bir şevk ve gayretle devam edecektir.
ÜST
MAHKEMELER (İSTİNAF) SORUNU
Türk
hukuk sisteminde, 05.06.1295 (1879) tarihinde Mehakimi Nizamiyenin Teşkilatı
Kanunu Muvakkati ile ilk derece mahkemeleri ile temyiz mahkemesi arasında
istinaf mahkemeleri kurulmuş, günün koşulları ve hakim yetersizliği nedeniyle
24 Nisan 1924 tarih 469 Sayılı Yasayla Şer’iye Mahkemeleri ile birlikte
kaldırılmıştır.
Üst
mahkemelerin kaldırılmasından hemen sonra tekrar kurulması gerekip
gerekmeyeceği Türk hukukunda tartışılmaya başlanılmış, 1932 yılından itibaren
bu yönde çeşitli yasa tasarıları hazırlanmış, üst mahkeme sorunu yargı yılı açılış
konuşmalarında, kalkınma planlarında, yıllık programlarda yer almış, ne var ki,
üst mahkemelerin kurulmasından ne vazgeçilmiş ne de kurulabilmiştir. Yargıtay’a
temyizen incelenmek üzere yılda ortalama 400 bini aşkın dava dosyası gelmekte,
Yargıtay 250 üyesi ile 21 hukuk, 11 ceza dairesi olarak çok yoğun ve özverili
bir çalışma ile bu ağır görevin altından kalkmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda,
Yargıtay bir içtihat mahkemesi olarak görev yapması gerekirken verilen
kararları, hem maddi olaylara, hem de yasalara uygunluk yönünden denetleme
görevini üstlenmek zorunda kalmıştır. Bu kadar işi ve üyesi bulunan bir yüksek
mahkeme hiçbir çağdaş hukuk devletinde yoktur. Üye ve daire adedinin
artırılmasının çözüm getirmediğini, mevcut uygulama göstermiştir.
Zamanımızda ise koşullar değişmiştir. Yargı sistemimizin,
mutlaka Yargıtay ile ilk derece mahkemeler arasında üst derece mahkemelerin
kurulmasına ihtiyacı vardır. Ancak Adalet Bakanlığınca son kez hazırlanan ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevkedilen Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri
İle Bölge Adliye Mahkemeleri Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Yasa
Tasarısı, üst mahkemelerin kurulmasına ilişkin tüm sakıncaları bünyesinde
toplamaktadır. Bu yasa tasarısı yasalaştığı takdirde, Yargıtay’ın aşırı iş
birikimi, bu kez üst mahkemelerde başlayacak bölge üst mahkemeleri tıkanacak,
çalışamaz hale gelecek ve Türk adaleti büyük zarar görecektir.
Bu
tasarıda, Türkiye’nin koşulları ile onbeş ayrı bölgeye yetişmiş, deneyimli
hakim bulunamayacağı göz önünde tutularak; üst mahkemelerin öncelikle pilot
bölge olarak seçilecek, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde
kurulması, iş devrinin kontrollü yapılması, üst mahkemelerin yeniden tahkikat
yapma alanlarının kısıtlanması, davaların uzamasına engel olabilecek etkili önlemlerin
alınması gerekmektedir.
ADLİ KOLLUK
KUVVETİ
Ceza
hukukunda adil hüküm kurulabilmesi, tam ve doğru hazırlık soruşturmasına
bağlıdır. Tam ve doğru bir hazırlık soruşturması için de; konusunda uzman,
hukuku, soruşturma, delil toplama, teknik ve taktiklerini iyi bilen, delil,
eser ve emarelerden suçluya ulaşabilen, idari ve siyasi organlara karşı
bağımsız bir kolluk kuvvetine ihtiyaç vardır. Bunun adı Adli Kolluk
Kuvveti’dir. Adli Kolluk Kuvvetinin gerekli olduğu, tüm hukuki zeminlerde dile
getirilmesine karşın henüz gerçekleştirilememiştir. Bunda, İçişleri ve kolluk
mercilerinin adli kolluğun kurulması ile önleyici kolluk ile adli kolluğun
bütünlüğünün bozulacağı, ekonomik olmayacağı gibi itirazlarının rolü olmuştur.
Adli
ve idari kolluk ayırımı yapılmayan ülkemizde; kolluk kuvvetinin, adli görevinin
dışında pek çok görevi bulunmaktadır. Bu ise adli görevde ihtisaslaşmayı ve
odaklaşmayı önlemekte, en önemlisi kolluk kuvveti her türlü özlük haklarıyla
idareye bağlı olduğundan, doğal olarak yansız görev yapamayacağı kuşkusunu
doğurmaktadır. Adli görev üstlenen kolluk kuvvetinin; yargı gibi, idari organa
karşı bağımsız olması zorunludur. Bazı şehirlerde olduğu gibi genel kolluk
içerisinde, yalnızca yargısal işlevlerle yükümlendirilmiş özel bir birim
oluşturulması yeterli sayılamaz.
Örgütlü,
planlı, teknolojik aletlerle işlenen suçların, faili meçhul olayların gittikçe
artması, adli kolluk kuvvetinin kurulmasını daha da gerekli kılmaktadır.
Adli
bilimler konusunda yeterli eğitime tabi tutulmuş, meslek içi eğitimle bilgi ve
becerisi daha da geliştirilmiş, konusunda uzman, yeterli araç ve gereçle
donatılmış, insan haklarına saygılı, tek amir olarak Cumhuriyet savcısına bağlı
bir kolluk kuvveti, bir yandan kişilerin kolluk kuvvetine ve adalete güvenini
ve saygısını artıracak, öte yandan işkence ve insan hakları ihlalleri yönündeki
iddia ve suçlamaları sona erdirecektir.
Temel
insan hak ve özgürlüklerin korunması, adaletin sağlanması gibi hayati önem
taşıyan konularda; yapılacak harcamalar ve başka nedenler, adli kolluğun
kurulmamasına gerekçe gösterilemez.
Cumhuriyet savcısının yönetim ve denetiminde, siyasi gücün
etkileyemeyeceği, güvenceli adli kolluk kuvvetinin bir an önce kurulmasında
zorunluluk vardır.
YARGIDA İŞ
MİKTARININ AŞIRI OLARAK
ARTMASININ NEDENLERİ
VE İVEDİLİKLE ALINMASI
GEREKEN ÖNLEMLER
Yargıtay
ve yerel mahkemeler aşırı iş yoğunluğu altında ezilmektedir. Hiçbir hukuk
devletinde yargıya bu kadar iş yüklenmemektedir. Bu denli iş yükü, davaların
sağlıklı incelenmesini tehlikeye düşürdüğü gibi, adaletin gecikmesine de neden
olmaktadır. Geciken adaletin adaletsizlik olduğu bir söylem değil,
yaşanan ve bilinen bir gerçektir.
Yargı
üzerindeki iş yükünün azaltılabilmesi, ancak bu iş yüküne neden olan sorunların
tespiti ve çözümlenmesi ile olanaklıdır. Yargı reformu diye kimi usul
hükümlerinde dağınık, münferit yapılan, yüzeysel değişiklikler iş yükünün
azalmasına fazla bir katkı sağlamamıştır.
Sosyal
ve ekonomik yapıdaki aşırı değişme ve bozulma, hızlı nüfus artışı, kırsal
kesimden şehirlere nüfus akışı, çarpık kentleşme, enflasyonun hızla yükselmesi
gibi nedenler uyuşmazlıkların artmasına neden olurken; ayrıca yargı
sistemindeki eksiklikler ve aksaklıklar nedeniyle davaların zamanında çözüme
kavuşturulamaması, yargıda büyük iş birikimine neden olmaktadır.
Bunun
yanında, Türk Hukuk Sisteminde tüm uyuşmazlıkların mutlaka yargıda çözümlenmesi
gerekir şeklindeki alışkanlık da, her uyuşmazlığın hakim önüne getirilmesine
yol açmaktadır. Öyle ki, hakim ciddiyeti ile bağdaşmayacak bir kısım işlerin
çözümü dahi hakime bırakılmıştır. Bu durum işlerin aşırı artmasına neden
olmakta, asıl çözümlenmesi gereken önemli davaların çözümünü geciktirmektedir.
Demokrasi
kurumlar rejimidir. Kimi kurum ve kuruluşlara, dava açılmadan da çözümlenecek
olayları sonuçlandırmaları için yetki verilmelidir.
Yargıya
gelen iş miktarının azaltılması, davaların makul olan sürede çözüme
kavuşturulması; kısa, orta, uzun vadede alınması gereken önlemlerle
sağlanabilecektir. Hukuk ve yargı reformu bölümünde sayılan, orta ve uzun
vadeli önlemler dışında; ivedilikle yapılması gereken işlemleri ve alınması
gereken önlemleri şöyle sıralamak mümkündür:
1-Mahkemeler,
çağın bilim ve iletişim teknolojisi ile donatılmalıdır. Mahkemelerde en kısa
zamanda bilgisayar uygulamasına geçilmeli, Başbakanlık mevzuat bilgi sistemi ve
Yargıtay bilgi sistemi ile bağlantı kurulmalıdır. Böylece kütüphanesi ve
yeterli bilgi kaynağı bulunmayan mahkemelerde görev yapan hakim ve Cumhuriyet
savcılarına, mevzuat ve içtihatlar yönünden gereken kaynak sağlanmalıdır.
Bilgisayar bir yandan hukuki bilgiye ulaşma imkanı sağlarken, öte yandan
mahkemelere gerekli öteki bilgilerin de çeşitli kurum ve kuruluşlardan süratle
toplanması olanağını sağlayacak, davaların makul olan süre içerisinde doğru ve
adalete uygun şekilde çözüme kavuşturulmasında büyük etken olacaktır.
2-Kaynak
Usul Hukukunda toplu mahkemeler olarak düşünülen asliye hukuk mahkemesi öteden
beri Türk hukuk uygulamasında tek hakimli olarak görev yapmaktadır. Asliye ve
sulh hukuk ayrımı, fonksiyonunu yitirmiş durumdadır. Bu ayrım, pek çok davanın
görevsizlik sebebiyle uzamasına neden olmaktadır. Ayrıca, asliye mahkemelerine
denk görev yapan asliye ticaret mahkemelerinin, 3 hakimle çalışmasını
gerektiren geçerli bir neden bulunmamaktadır. Tüm bu mahkemeler, Hukuk
Mahkemeleri ismi altında birleştirilmeli ve uzmanlaştırılmalıdırlar.
3-Pek
çok davanın açılmasına ve yargının gereksiz olarak tıkanmasına neden olan,
kişiler veya kişiler ile kamu kurum ve kuruluşları arasındaki özel hukuk ilişkilerinden
doğan ve tarafların iradesi ile çözümlenebilecek uyuşmazlıkların, öncelikle
uzlaşma kurullarında çözüme kavuşturulması yönünde maddi ve usul hukukunda
gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
4-Çağdaş
toplumlarda suç olarak kabul edilmeyen, ancak bizim yasalarımızda suç sayılan
eylemler artık suç olmaktan çıkartılmalı; buna karşın, idari para cezası verme
yetki ve sınırları genişletilmelidir.
5-Cumhuriyet
savcılarının yetkileri artırılmalı, yeterli kanıt toplanmadan kamu davası
açmaları önlenmeli, kanıtı bulunmayan olaylarda kamu davasını erteleme yetkisi
verilmeli; öte yandan, kanıtı olmayan davalarda, mahkemelere iddianameyi
reddetme olanağı tanınmalı, mahkemelerin boş yere meşguliyetleri önlenmelidir.
6-Mahkemelerin
kesin karar verme sınırları genişletilmeli, enflasyon nedeniyle para
değerindeki düşme göz önünde tutularak, kesin karar verme sınırının belirli
zamanlarda kendiliğinden artması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
7-Büyük merkezlerde hakim ve
Cumhuriyet savcısı sıkıntısı çekilmekte iken, yeni kurulan ilçelerde açılan
adliyelere çok az iş gelmekte, hakim ve Cumhuriyet savcıları yeterli iş
geçiremediklerinden terfi sıkıntısı çekmektedirler. Ayrıca bu küçük ilçelerde,
yargının önem ve saygınlığına yaraşır adliye binası bulunmadığından hakim ve
Cumhuriyet savcıları ilkel koşullarda çalışmaktadır. Bu adliyelerin iş yükü
fazla, yakın daha büyük merkezlere kaydırılması halinde hakim ve Cumhuriyet
savcısı israfı önlenecek hakimlerin daha iyi koşullarda daha verimli çalışmaları
sağlanacaktır.
8-Davada
uygulanacak yasa hükmünü ve kuralı en iyi bilecek kişi hakimdir. Esasen, bu iş
hakimin görevidir. Hakim, ancak kendi mesleki bilgisi dışında kalan teknik
konularda bilirkişilerin bilgisine başvurmalıdır. Hal böyle iken pek çok hakim
mesleki bilgisi ile çözümleyebileceği konularda dahi bilirkişilerden rapor
almaktadır. Yetki devri niteliğinde bu tür işlemler, hukuk usulüne aykırı
olduğu gibi davaların uzamasına neden olmaktadır. Öte yandan bilirkişilik
kurumu, yargıya güveni ve saygıyı azaltacak düzeye inmiştir. En kısa zamanda
bilirkişilik kurumunun düzeltilip, belirli ilkelere bağlanması için yasal
düzenlemeler yapılmalıdır.
9-Gerek
hukuk gerekse ceza davalarında aşırı artışa neden olan çek hukukunda, acilen
radikal önlemler alınmalı; Çek Yasası bir an önce kabul edilerek yürürlüğe
konulmalıdır.
10-Yerel
Mahkemelerde ve Yargıtay’da işin aşırı artmasına neden olan kira tespitleri
için kira tespit komisyonlarının oluşturulması, çok istisnai durumlarda
mahkemeye başvurulması yönünde, Kira Yasasında gerekli değişiklik yapılmalıdır.
11-Devlet
bütçesine fazla yük getirmeyen kadastro işlemleri yurt çapında bir an önce
tamamlanmalı ve böylelikle pekçok hukuk ve ceza davalarının açılması
önlenmelidir.
12-Yargıtay’a
gelen iş miktarının azalması, Yargıtay’ın esas görevi olan içtihat mahkemesi
sıfatını kazanabilmesi için, üst mahkemeler bir an önce kurulmalıdır.
LAİKLİK
Laiklik
günümüzde halen en çok tartışılan konu, bir demokrasi kavramı, insan hak ve
özgürlüğüne ilişkin bir hukuk sorunu olarak güncelliğini korumaktadır.
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyetinin; demokratik, laik,
sosyal bir hukuk devleti olduğuna işaret ettikten sonra, 10. maddesi herkesin
felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin yasa
önünde eşit olduğunu hükme bağlamıştır. 13. maddesinde ise temel hak ve
özgürlüklerin, demokratik toplum düzenine ve laik cumhuriyetin gereklerine ve
ölçülülük ilkelerine aykırı olarak sınırlandırılamayacağını kabul etmiştir. 14.
maddede de, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, demokratik ve
laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde
kullanılamayacağını açıkça vurgulamıştır. 24. maddenin 1. fıkrasında herkes
vicdan, din ve inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine
aykırı olmamak suretiyle ibadet, dini ayin ve törenler yapmakta serbesttir
hükmünü koymuş, son fıkrada da kimse devletin sosyal ekonomik ve siyasi veya
hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma, siyasi veya
kişisel çıkar yahut nüfus sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dini
veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve
kötüye kullanamaz hükmünü koymuştur. 68. maddede de siyasi partilerin laik
cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını, 196. madde ise Diyanet İşleri
Başkanlığının nasıl görev yapacağını belirtmiş ayrıca Türk Ceza Yasasında bu
hükümlere yaptırım getirilmiştir.
Hukuk
yönünden, kısaca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak
tanımlanan laikliğin, tüm anlamını Anayasanın yukarıda değinilen ayrıntılı
hükümlerinde bulmak mümkündür.
Gerçekten
laik devlette herkes dini seçmekte, ibadetini yapmakta, inançlarını açığa
vurmakta serbesttir. Ancak bu özgürlük öteki tüm hak ve özgürlüklerde olduğu gibi
başkalarının yasal hak ve özgürlükleri ile sınırlıdır. İnanç özgürlüğü,
başkasının inancına zarar verme, kamu düzenini bozma noktasına geldiği, daha
başka bir anlatımla tanrı ile insan arasındaki inanç ilişkisi sınırlarından
çıkıp, devlete egemen olmaya başladığı andan itibaren hak ve özgürlük olma
niteliğini kaybeder ve önlenmesi gereken bir eyleme dönüşür. Laik düzende,
hiçbir kimse dinsel hak ve özgürlüğünü, başkasının inancına karşı baskı unsuru
olarak kullanamaz. Bunun doğal sonucu olarak, dinsel hak ve özgürlüklerden yola
çıkarak laik devlet düzenini bozmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
Tüm
hak ve hürriyetler başkalarının hak ve hürriyetleri ile sınırlıdır. Bu
sınırı koruyan da devlettir. Laik devlette dinsel hak ve hürriyetlerin
sınırsızlığı ve devletin bu hak ve hürriyetlere hiçbir surette müdahale
edemeyeceği kabul edildiği taktirde, orada önce dinsel kargaşa başlar, sonra da
çoğunluğun taassubu azınlığı boğar, din kuralları devlet düzenine hakim olur.
Tarih ve geçmişteki olaylar bu tehlikeyi bize daima hatırlatmaktadır.
Yüce
islamiyet dinine göre hiçbir sıfatları ve yetkileri bulunmayan kimi kişilerin,
kendilerini tarikat ve mezhep lideri gibi gösterip toplumun saf ve temiz inancı
ile oynayarak; milleti bölmeye, parçalamaya, kendi etraflarında toplamaya
çalıştıkları, bilinen ve yaşanan gerçeklerdir.
Laiklik,
Cumhuriyetin ve demokrasinin temelidir. Laiklik olmadan en önemli hak olan
vicdan özgürlüğünden ve buna bağlı olarak demokrasiden söz edilemez.
Laiklik
hakkında teorik alanda kavram kargaşası yaratılıp, din ve vicdan özgürlüğüne
sığınmış görünerek, bu özgürlüğün ortadan kaldırılmasına ve dinin
siyasallaştırılmasına laik düzenin tehlikeye düşürülmesine asla göz yumulamaz.
Laiklik,
din ile ahlakın en iyi uzlaştığı yegane düzendir. Ancak laik düzende; “fikri
hür, irfanı hür, vicdanı hür” aydın kafalı ve aydın yüzlü çağdaş bir gençlik
yetiştirilebilir. Uhrevi alemin değişmez din kurallarını, o kutsal yerlerinden
indirip; devamlı değişen dünyevi hayatı onlarla idare etmeye kalkışarak,
dünyevi emel ve çıkarları uğruna dinin yıpranmasına yol açanlar dine en büyük
saygısızlık eden kişiler olarak kalacaklardır.
21.
Yüzyılın laik, uygar, çağdaş, üstün insanlık değerlerini kabul etmiş büyük
Türkiye Cumhuriyetinde, sorun en son ve en ileri yüce islamiyet dininde
değil, onun istismarındadır. Artık din istismarına son verilmesinin
zamanı gelmiştir.
Türkiye
Cumhuriyetinin, Cumhuriyet savcıları ve hakimleri laik düzenin korunması
yönünde yasaların kendilerine verdiği görevleri tam bir kararlılıkla ve eksiksiz
olarak yerine getireceklerdir.
İLETİŞİM
ÖZGÜRLÜĞÜ VE YARGI
İletişim özgürlüğü, demokratik, çağdaş, özgürlükçü, insan haklarına
saygılı toplumun vazgeçilmez koşullarından birisidir. İletişim özgürlüğü, aynı
zamanda kişinin temel hak ve özgürlüklerinden olan düşünceyi açıklama ve yayma
özgürlüğünü tamamlayıp onunla bütünleştiği için daha büyük bir önem ve içerik
taşımaktadır. İletişim özgürlüğü bulunmayan bir toplum, tüm duyu
organlarını yitirmiş ferde benzer. Göremez, duyamaz ve algılayamaz. Bu
nedenle iletişim özgürlüğü, özgürlükçü demokratik ülkelerde teminat altına
alınmış ve bağımsız yargının güvencesine terkedilmiştir.
İletişim
özgürlüğü, bir yandan anti demokratik, yapay engeller olmaksızın habere ve
toplumu ilgilendiren haber ve bilgi kaynaklarına ulaşmak; öte yandan da alınan
bilgi ve haberi topluma ulaştırmak, halkı aydınlatmak, bilinmeyen gerçekleri
ortaya çıkarmak, yorum yapmak, eleştirmek, tartışma açmak, halkı düşünmeye
sevketmek, buna bağlı olarak da kamuoyunu oluşturmak, şekillenmesini sağlamak
gibi tüm faaliyetleri içerir.
Ne
var ki, iletişim özgürlüğü ile bireylerin temel hak ve özgürlükleri arasında
hassas bir denge vardır. Bu iki temel özgürlükten iletişim özgürlüğünün, kişi
hak ve özgürlüklerini zedelememesi için, bu dengenin iyi korunmasının önemi
büyüktür.
Tüm
hak ve özgürlüklerde olduğu gibi, iletişim özgürlüğü de sınırsız değildir.
İletişim özgürlüğünün kamuya dönük niteliği ağır bassa da, ferdin vazgeçilmez
kişilik hakları ile sınırlıdır.
Gerek
habere ve bilgiye ulaşmada, gerekse bunları topluma ulaştırıp yayınlamada,
kişilerin temel hak ve özgürlüklerini, şeref ve haysiyetlerini örseleyip,
zedelememek zorunluluğu vardır. Özellikle topluma ulaştırılan bilgi ve
haberlerin doğru olması; yorum ve eleştirilerin objektif, dengeli, uygun bir
amaç ve araç ilişkisi içerisinde bulunması gerekir. Haber ve yorumun sınırları
ayrılmalı, haber tarafsız verilmeli, haber ile yorum ve eleştiri birbirine
karıştırılmamalı, haber olduğu gibi nakledilmelidir. Ayrıca yargıya
intikal eden olaylarda mahkemeleri etkileyecek yayın yapılmaması yasa gereğidir.
Ne
var ki, kimi yazılı, görsel ve işitsel yayın organlarının her zaman bu ilkelere
uydukları söylenemez. Objektif olmayan, haber sınırını aşan, kişilik haklarına,
özel yaşama, mesleki ve ticari saygınlığa saldırı teşkil eden sansasyonel ve
abartılı yorumlara zaman zaman rastlanılmaktadır. Bunun yanında yargıya intikal
eden olaylarda kamuoyu oluşturacak, yargıyı etkileyecek hatta baskı altında
tutacak yorumlar, eleştiriler, açık oturumlar yapılmaktadır. Bu yönde yargıya
intikal eden davaların sayısı oldukça kabarıktır.
Medyamız
tarafından fazla özgürlüğün, daha fazla sorumluluk getirdiği gözden uzak
tutulmamalı, iletişim özgürlüğü amacına uygun kullanılmalıdır. Bunun yanında
Devletçe bağımsız, yansız yayıncılığın sürdürülmesine, basın yayın tekelinin
oluşmasına engel olacak gerekli önlemler alınmalıdır.
TÜRKİYE
AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ
Türkiye’nin,
öteden beri Avrupa ile var olan sosyo-ekonomik ilişkileri 12 Eylül 1963
tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması ile yeni bir boyut ve içerik kazanmıştır.
Ankara Anlaşmasından sonra 40 yıla yakın uzun süreç içerisinde, Türkiye ve
Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler istenilen düzeyde ve süratte gelişmese dahi
hazırlık ve geçiş dönemleri geride kalmış, 6 Mart 1995 tarihinde Gümrük Birliği
kararı alınmış, 1996 tarihinden itibaren Avrupa Birliği’nde tam üyelik yolunda
son döneme girilmiştir.
10-11
Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki Zirvesi’nde ise Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne tam üyelik adaylığı kesinleşmiştir.
Türkiye
kabul ettiği yasalar, gerçekleştirdiği yapısal reformlarla, özellikle Türkiye
Büyük Millet Meclisince 03.08.2002 tarihinde kabul edilen Çeşitli Yasalarda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin 4771 Sayılı Yasa ile Kopenhag Kriterlerinin
gerçekleştirilmesi yönünde çok cesur adımlar atılmıştır.
Hemen
belirtilmelidir ki, tüm aday ülkelerin uymak zorunda olduğu Kopenhag
Kriterleri, Avrupa’nın Türkiye’ye bir dayatması olarak değil; ilerici, çağdaş,
hukukun üstünlüğüne inanan, çoğulcu demokrasiyi içten benimseyen Türk
toplumunun öncelikli isteği olarak değerlendirilmelidir.
Önemle
vurgulanmalıdır ki, Türkiye kabul ettiği yasalar ve gerçekleştirdiği yapısal
reformlarla Avrupa Birliği’ne aday ülkelerin birçoğuna göre daha avantajlı
duruma gelmiştir. Artık Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik
müzakerelerinin başlamasına engel hiçbir neden kalmamıştır.
Türkiye’nin
siyasal, sosyal, ekonomik alanlarda daha çıkarması gereken yasalar,
gerçekleştirmesi gereken yapısal reformlar bulunabilir; ancak bunlar tam üyelik
müzakerelerinin başlatılmasına engel teşkil edecek noksanlıklar olarak kabul
edilemez.
Türkiye’nin
gözü ve gönlü Avrupa’ya yönelik olsa dahi Avrupa Birliği ile olan
müzakerelerinde ve ilişkilerinde ulusal çıkarlarını ve bölünmez bütünlüğünü ön
planda tutması en doğal hakkıdır.
Avrupa
Birliği’nin üyelik müzakerelerini geciktirmeden başlatmak suretiyle bu yöndeki
iyi niyetini ve içtenliğini göstermesi zamanı gelmiştir.
Tam üyelik
müzakerelerinin zamanında başlatılmaması veya gereksiz yere uzatılması, Avrupa
Birliği’nin Türkiye’nin tam üyeliğe kabulü hakkında samimi olmadığı yönündeki
görüşlere güç ve haklılık kazandıracaktır.
DÜNYA
VE TÜRKİYE
Türkiye, teröre ve sonu gelmeyen uluslararası sıcak çatışmalara sahne
olan, jeopolitik ve jeostratejik yönden fevkalade önemli bir bölgede
bulunmaktadır. Bu bölgesel özellik Türkiye’ye bazı avantajlar sağlamakta ise
de, dünyada pekçok ülkede bulunmayan büyük sorunlarla da karşı karşıya
bırakmaktadır. Kafkas ülkelerinin ve Türkî devletlerin toprak bütünlüğü,
istikrarı, bunalım odaklarının ortadan kaldırılması, İsrail ve Filistin
arasındaki savaşın bir an önce barışçı yollardan halledilmesi, Türkiye için
büyük önem arzetmektedir. Türkiye, Yunanistan ile sorunlarının barışçı ve kalıcı bir biçimde
çözüme kavuşturulması için her türlü gayreti göstermektedir. Kıbrıs’ın iki devletin siyasi
eşitliğine dayanan ve iki toplumun barış ve güvenlik içerisinde yaşamasını
sağlayacak, gerçekçi ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasını her zaman
desteklemiştir. Tüm bunlara rağmen, karşı tarafın uzlaşmaz tutumu ile olumlu
sonuçlara henüz ulaşılmış değildir. Güney komşumuz Irak’ta devletler arası
sıcak bir savaş ihtimali gün geçtikçe artmaktadır. Böyle bir savaşın, Türkiye’yi
sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan etkileyeceği kuşkusuzdur. Irak’ın toprak
bütünlüğünün korunması, Türkiye için hayati önem taşımaktadır. Bu yönde Türkiye Cumhuriyeti
Hükümetinin zamanında gerekli önlemleri alacağından hiçbir kuşkumuz yoktur. Devletlerarası
hukukta, kuvvet haktır düşüncesi yerine; hukuk kuvvetten üstündür ilkesinin
yerleşmesi gerektiğine inanıyoruz.
Terör
eylemlerinin, uluslararası savaşların, çeşitli huzursuzlukların yaşandığı
bölgemizde; Türkiye Cumhuriyeti, büyük önder Atatürk’ün kurduğu sağlam temeller
üzerinde ve onun “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi doğrultusunda saygın ve
güçlü bir konuma sahiptir ve bunun bilincindedir. Bu güçlü konumunun
gereğini her zaman yerine getirmeye de muktedirdir.
Sayın Cumhurbaşkanım, Değerli
Konuklar,
Türkiye
bir taraftan içten ve dıştan desteklenen bölücü terör olayları nedeniyle büyük
zarara uğramış, binlerce şehit vermiştir. Öteki taraftan, köktendinci terörün
insanlığın vicdanını sızlatacak karanlık yüzüyle karşılaşmıştır. Aynı zamanda Türkiye
Cumhuriyeti tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşamaktadır. İşsizlik, gelir
darlığı ve dağılımındaki dengesizlik toplumun dayanma gücünü zorlamaktadır.
Ağır terör belası başta silahlı kuvvetler ve emniyet güçleri olmak üzere
milletçe yapılan top yekûn bir savaşla ortadan kaldırılabilmiştir. İrtica, laik
düzene karşı tehdidini halen sürdürmektedir.
Yolsuzlukla mücadelede henüz tatminkar sonuca ulaşılmış değildir. Bu üç
büyük tehlike yanında; depremler, sel felaketleri, trafik kazaları büyük maddi
ve manevi zararlara neden olmaktadır. Ancak, Büyük Türkiye Cumhuriyeti Devleti;
etkin, yönetsel ve yasal koşulların oluşturulması halinde tüm bu olumsuzlukların üstesinden en kısa
zamanda gelecek güçtedir. Gerek bölücü, gerek şeriat yanlısı terörün sürekli izlenmesi
ve gereken sosyal, ekonomik ve yasal önlemlerin anında alınması, yolsuzlukla
gerçekçi ve kesin sonuca götüren mücadele yapılması gerekmektedir. Olası
depremlerin en az zararla atlatılması için, uzmanlarca öngörülen önlemler henüz
tam olarak hayata geçirilememiştir. Bunların bir an önce uygulamaya sokulması,
yasalarımızda yeni değişiklikleri zorunlu kılmaktadır.
Türkiye Avrupa Birliğine üye
olma kararında ve yolundadır. Çok yoğun ve özverili çalışma ile pek çok önemli
yasaları çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisi, erken seçim kararı aldıktan
sonra; çağdaş, demokratik hukuk devletine yakışan son uyum yasalarını kabul
etmek suretiyle, yasama dönemindeki çalışmalarını taçlandırmıştır. 21. Yüzyıla
başlarken Yüce Türk Milleti, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki dinamizm ve atılım
ruhuyla hukuk ve yargı reformu ile birlikte yapısal reformlar istemekte,
bağrından çıkacak yeni Türkiye Büyük Millet Meclisinden bunu beklemektedir.
Yapılacak hukuk ve yargı
reformu, içte huzur ve güveni pekiştirecek, hukukun üstünlüğünü, temel hak ve
özgürlükleri sağlayacak ve toplumun hak ettiği demokratik, laik, çoğulcu,
katılımcı demokrasiyi, tüm kurum ve kurallarıyla daha sağlam temellere
oturtacaktır. Dışta ise, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin daha güçlü, daha
saygın, gıpta ile izlenen bir dünya devleti olmasına ve çağdaş medeniyetleri
aşma yolunda emin adımlarla ilerlemesine büyük katkı sağlayacaktır.
Her zaman, her yerde, herkesin
hakka ve adalete ulaşması dileklerimle,
Hepinizi en içten sevgi ve
saygılarımla selamlıyorum.