(2000-2001)
Doç.Dr.Sami SELÇUK
Yargıtay Birinci Başkanı
6 Eylül 2000
Gerçek
bilinç tedirgindir; bildiklerini durmadan sorgular.”
DUVIGNAUD
“Yanlış, karşıt gerçeğin unutulmasıdır.”
PASCAL
“Tek başına kalmaktan korkanlar, hiçbir zaman kendileri
kalamazlar.”
A.GIDE
“Önyargı yeryüzünde hep iktidar sahibi/Körün başka
körlere kılavuzu gibi.”
Samumel
BUTLER
“En yanlış düşünceler, en çok vazgeçemediğimiz düşüncelerdir.”
NIETZSCHE
“Bilgisini artıran, acılarını artırır.”
HİNT
ATASÖZÜ
“Düşünceyi suçlamayalım. Anlayalım.”
SPINOZA
“Konuşup anlaşalım/Yoktur sözle çözülmeyecek
düğüm/Davaları halletmez ölüm/
Hayatı paylaşalım.
N.HİKMET
“Zamanından önce gerçeği ortaya atanlar. Alışılan yoldan
çıkmakla suçlamayı göze alanlardır.”
Theilard
de CHARDIN
“Ben yanmasam/Sen yanmasan/Biz yanmasak/Nasıl
çıkar/Karanlıklar aydınlığa”
N.HİKMET
Sayın konuklar,
Yeni adli yılı açıyorum.
Açılışımıza onur veren sizlere, yüce adli yargı adına gönül borcumu öderken; yeni yılın, insanlığa, ülkemize, yurttaşlarımıza adalet, barış, mutluluk getirmesini dilerim.
Geçen adli yıl içinde birçok meslektaşımızı yitirdik, birçoğu da emekli oldu. Ölenlere rahmet, emekliliğe ayrılanlara sağ esen bir yaşam dilerim.
Herkese meydan okuyan küreselleşme ve postmodernizmle yeniden biçimlenen ve karmaşık yapıların geniş ufuklarla büyük düşünen beyinler beklediği bir dünyada, Türkiye bir yol ayrımındadır.
Ya günübirlik öykülenmelerle (taklitlerle) yetinecektir ya da demokrasiyi özümseyip içselleştirecektir.
Birincisi, kimliksizliğin, kişiliksizliğin, yalnızlığın yoludur. Bu yolu elbette reddediyoruz.
İkincisi, insan odaklı bir bakıştır; onurun, özgürlüğün, eşitliğin insanlığın yoludur. Kuşkusuz bu yolu seçiyoruz.
İsteğimiz masum, ama amacımız büyüktür: Optimal demokrasi.
Türk halkı, işte buna hazırlanıyor.
Bunda başarılı olursak, 21. yüzyıl bizim yüzyılımız olacaktır.
Zengin deneyimlerin örsünde şekillendik. Dünyada demokrasinin güzel örnekleri yaşanıyor. İnsanlığın düşünsel birikiminden evrensel deneyiminden yararlanabilir, kanımca bunları Türkiye’nin gerçeğiyle, yerellikle bağdaştırabiliriz.
Eğer özgür kafayla, doğru bilgilerle, tutarlı amaçlar saptayamazsak, yalnızca duruşumuz/yerimiz değil, göğüsleyeceğimiz ip de yanlış olur. Başka yönlere savrulabiliriz.
Böylesine önemli kararlar arifesinde, kimsenin kımıldamama, susma hakkı yoktur. Herkes ayağa kalkmalı, bilimin ışığında düşünceler üretmelidir.
Böyle bir dönemde, kimsenin sloganlarla, basmakalıp uygitsinci söylemlerle vakit yitirme hakkı da yoktur.
Düşündüğümüz gibi konuşursak, konuştuğumuz gibi düşünerek çağın ruhunu yakalamalı ve çareler bulmalıyız.
İnsanlar, genelde sekter bir anlayışla, kendi düşüncelerinden yana olanlara, kendi önyargılarını doyuma ulaştıracak ve kendilerini rahatlatacak görüşlere eğilim gösterirler.
Düşün özgürlüğünün yetersiz olduğu bir toplumda tartışma kültürü gelişmez Orada Sokrates, Descartes, Voltaire, Spencer, Durkheim, Heidigger açığı yaşanır, hep.
Duygu-Yoğun bir toplumdan akıl-yoğun bir topluma geçememenin hala sancısını yaşayan bir ülkede, yalınkat yargılarla ideolojik biatler ve etiketleme ucuzlukları boldur. Görüş üretenin zayıf yönleri araştırılır ve bundan görüşler sorumlu tutulurlar. Önyargılar hiç paranteze alınmazlar. Sıradanlaşmış bu önyargılarla bilimsel gerçekler ve yeni düşünceler, geri püskürtülmeye çalışılır.
Bilim zar atmaz. Bilimle inatlaşılmaz.”Öğreti başka, uygulama başka” safsatasıyla[1] yıllardır aynı safta savaşanlar arasında bile, bilimsel görüşler karşısında “Burası Türkiye, yok öyle” sloganına sarılanlar, saf değiştirenler, Türkiye’yi yalnızlaştırmak isteyenler de olacaktır, elbette.
Evet, demokrasinin yeterince kurumsallaşmadığı toplumlarda, düşünce/tartışma alanını, sivil alanı sınırlayan anlayışlar, bu tür tutukluklar, her zaman olmuştur, olacaktır da.
Bu görüşte olanları da hoşgörelim. Onlara da özgürlüklerini tanıyalım. Hepsini rahat, kendi hallerine bırakalım. “Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım” anlayışla, uzun vadeli düşünerek kapımızı kendilerine açık tutalım.
Onların özgürlüklerini kısma tuzağına düşerek demokrasiye kıymayalım. Çünkü demokrasinin lanetlediği öz, tam bu noktadadır.
Evet, yolumuz bellidir ve şudur: Bilincimizi uyanık tutan ve tedirgin eden diyalektikle, ideolojik parantezlerden arınmış analitik yaklaşımlarla, bilimin ve evrensel bildirilerin ışığında demokratik değerlerle demokrasiyi inşa etmek ve demokrat insanları çoğaltmak.
Biz çok güçlüyüz. Çünkü tem dayanağımız bilimdir. Bilim teslim alınmaz. Ona teslim olunur.
Üzerinde yoğunlaşacağımız konu bellidir: Var olan düzen artık hem yetmiyor, hem de yeniyi üretmiyor. Öyleyse çözüm, üretmekte kısırlaşan ve kendi yeniliklere uyarlayamayan sistemi düzeltmekte odaklaşıyor[2].
DEMOKRASİ,
ATATÜRK VE ATATÜRKÇÜLÜK
“Benim
halkım, demokrasi ilkelerini, bilim öğretilerini öğrenecektir.”
Özgürlük
olmayan bir ülkede ölüm ve yıkım vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası
özgürlüktür.”
ATATÜRK
“Dünyanın
herhangi bir yerinde insan hakları çiğnendiği sürece, yeryüzünde barış
olmayacaktır.”
Rene
CASSIN
“Her
solukta, yeni bir dünya kurulur.”
“Dün
dünle birlikte gitti cancağzım/Bugün yeni şeyler söylemek lazım.”
MEVLANA
“Değişimden
korkmanın nedeni, onun karşı konulmazlığıdır.
Samuel
JOHNSON
“Değişimlere
öncülük edenler, önderdirler, uyanlar çağcıldırlar; karşı çıkanlar yok olmaya
yargılıdırlar.”
NAPOLEON
Bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Yirminci yüzyıl, en kanlı yüzyıldır. Derslerle doludur.
Bunun temel nedeni, totaliter rejimlerin “hiç kimse”lere (O.Paz) indirgenmiş tek tip insanlardan oluşan pastörize bir toplum yaratma girişimleridir.
Oysa doğa da, toplum da özde çoğulcudur. Tek tipe izin vermezler. Üstelik doğa, tek tip insan üreten bir klinik değildir (isaiah Berlin). Doğanın çoğulculuğuna dokunulursa, yaşam alt üst olur. Toplumun çoğulculuğuna dokunulursa, toplam yaşanılması güç bir cehenneme döner. Çünkü insan, başkalarıyla benimsenmesini ister. Ötekilerle berikiler, yarışan eşit özneler ve nesnel gerçeklerdir. Eşitlik birlikteliği sağlar. Eşitsizlik; yabancılaştırır (alienation), ayrıştırır, çatıştırır. Başlıkları yok etmek ise, kültürel soykırımdır. Yanakları kızaran onurlu bir yaratıktır insan. Başkalıklarının örselenmesine katlanamaz. Çünkü insan bebekken bile aslında bebek değildir, bir hukuk öznesidir.
Mussolini, Hitler, Stalin, Salazar, Paul Pot, Mao deneyimlerinin sonucu açıktır. Totaliter düzen süresince insanlar yüzlerine peçe takarak sahte kimlik kartlarıyla dolaşmışlar; özgürlüğe kavuşur kavuşmaz, maskelerini atmışlar, maske taktıranları dışlamışlardır[3] (3). “Öteki”ni kazımak için yapılan her şey, ötekinin yok edilemezliğini kanıtlamıştır” (J.Baudrillard). insanın devletleştirilemeyeceği anlaşılınca, devlet insancılaştırılmıştır.
Oysa, aynı dönemde Atatürk, bütünüyle demokrasinin önsözü olan devrimini yürürlüğe koyuyor, yerleşik yargaları yıkan bir sanatçı (artiste demolisseur) gibi, tek biçimli insan üretme girişimlerini reddediyor ve şöyle diyordu: “Ben manevi miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum (...) Zaman sür’atle ilerliyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek düsturlar getirdiğini ileri sürmek, aklın ve bilimin gelişmesini yadsımak olur. Benim manevi mirasçılarım, yalnızca aklın ve bilimin rehberliğini benimseyenlerdir.
Çünkü Atatürk, kendi çağının Bismarck’ın çağı, Bismarck’in çağının da Napoleon’un çağı olmadığını biliyor ve gelecek kuşaklara da, temel değerleri gözeterek, bilimin gösterdiği yolda ilerlemelerini öğütlüyordu.
Çünkü Atatürk, tek değişmezin, değişim olduğunu biliyordu.
Çünkü Atatürk, her gün yeniden inşanın sloganlara/fragmanlara, ucuz öykünmelere indirgenmesine karşıydı.
Çünkü Atatürk, görünüşün öykünülmesini değil, değerlerin özümsenmesini istiyordu. Biliyordu ki her öykünmenin gerisinde yenik düşmüş bir kimlik vardır[4].
Çünkü Atatürk, tek biçimliliğin ve, son çözümlemede, toplumun kendisini yineleyip duran renksizliğin, toplumsal yaşamı yoksullaştıracağını ve çölleştireceğini biliyordu.
Gerçek eşitliğin ve demokrasinin özü, başkalıkların onaylanmasındaydı (Kanada Yüksek Mahkemesi). Çünkü “Demokrasi, bireyselliğe saygı duyulmasını sağlayan ve azınlık biçimini almış olanlar da dahil olmak üzere farklılığı, çeşitliliği koruyan kuralları ve ilkeleri kurumlaştırır. Dolayısıyla onu çoğunluk yasasına indirgemenin olanağı yoktur. Demokrasi zorunlu olarak her çeşit azınlığın (bu azınlık tek bir birey de olabilir.S.S.) var olma ve kendini ifade etme hakkını içerir. Demokrasi ancak farklılıklarla, karmaşıklıklarla yaşar. Çatışma ve aykırılıkların olmayışı üzerine değil, tam tersine onların varlığı ve etkinliği üzerine kuruludur. Demokrasi, söz konusu çatışma ve aykırılıkların ifadelendirilmelerine olanak tanıyan ve bunu bir düzene koyan oyunun kurallarından oluşur. Onları; meclisler, seçim kampanyaları, referandum oylamaları çerçevesinde dile getirilen söylevlere ve karşılıklı görüş ve kanıt alışverişlerine kanalize ederek düzene koyar.”[5]
Böylece geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü kuruluyor; bir uygarlık tasarısı” olan Atatürkçülüğün “di’li geçmiş zamana mıhlanmış katı bir ideoloji değil; tam tersine, dokunduğu her şeyi bilim testinden geçirerek kendini durmadan yeniden kuran bir kalkınma yöntemi olduğu vurgulanıyordu. Unutmayalım, Atatürkçülüğün ilkelerinden biri de devrimciliktir[6].
Atatürk’ün “öğreti istemem, donar kalırız” sözü, iki şeye; zihinsel patinaja ve şimdiki zamanın avucumuzdan kaçırılmasına açık ve kesin bir rettir.
Atatürkçülüğün yakın amacı çağla bütünleşmek; uzak amacı çağın ötesine geçmektir.
Öyleyse şu noktalarda birleşmeliyiz.
Atatürk Cumhuriyeti kurmuş, demokrasiyi gelecek kuşaklara bırakmıştır. Bu bir.
Atatürk, değişmezliği reddetmiş, Batı demokrasilerinin temel değerlerini benimseyerek durmamacasına yürümemizi istemiştir[7]. Atatürkçülük katı ve gerçeküstü (sürrealist) bir ideoloji değil, bilime dayanan bir çağcıllaşma yöntemidir. Bu iki.
Atatürk, bağlılık, saygı ve sevgiyle yumaklaşan ve yasa koyucunun ulusal bir değer olarak korunduğu bir kavramdır. Bu üç.
Bu üç noktada birleştiğimiz takdirde, asıl paydamızı kolaylıkla saptayabiliriz: Bu; özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı demokrasidir.
Uzun soluklu düşündüğümüzde, Türk halkı demokrasiye dönüşümü ileri ülkelere oranla, Ortaçağ artığı yargıları yenerek, kanımca daha kısa sürede başaracağını kanıtlamıştır.
Kuşkusuz önümüzde yürüyeceğimiz uzun bir yol var. Atatürk’ün yapmak istediklerinin henüz çok uzağındayız. Ektiklerini bile tam biçemedik. Düşündüklerini ise hala aşamadık. Ama umutluyuz. Umutsuzluk Türklüğe aykırıdır.
Karar verirsek, zamanı kısaltabiliriz.
Zamanı kısaltırsak, Türk insanı demokrasiye kavuşacaktır.
Bunun bir de yan ürünü olacak: Türkiye Avrupa Birliğine girecektir.
Ancak, Türk halkı bu Birliğe girmek için değil, kendisinin kalkınması, mutluluğu için kesintisiz bir demokrasi istiyor.
Bu bağlamda Avrupa Birliğinin kodlarıyla Türk halkının iradesi kesişiyor.
Bu yüzden Türk halkı, Avrupa Birliğine sıcak bakıyor.
Peki Avrupa Birliği nedir ve ayrıntıda ne istiyor? Bunu iyi bilmek zorundayız.
Bulunduğumuz yeri bilirsek gideceğimiz yolu daha kolay bulabiliriz.
AVRUPA BİRLİĞİ
“Büyük
Kara Avrupası Kıt’ası istiyoruz. Avrupa Birleşik Devletleriistiyoruz. Özgürlük,
barıştır. Barış, sonuçtur.”
Victor
Hugo
(21.8.1969
Paris ve 4.9.1869 Lozan Barış Kurultayları konuşmalarından)
“Birleşik
Avrupa, yalnız siyasal ve ekonomik bir çözüm değil, aynı zamanda bin yıldan
beri ileriyi görmüş olan yetkin beyinlerin ortaya koyduğu bir ülküdür.
Denis
de ROUGEMONT
“Eğer
kaptan gideceği yolu bilmiyorsa, hiçbir rüzgar doğru rüzgar değildir.”
SENECA
Türkiye tartışılıyor. Türkiye’yi, biz Türkler tartışıyoruz. Türkiye’yi, Amerika, Avrupa tartışıyor, Asya Türkleri tartışıyor. Pakistan, Hindistan, Çin, Japonya tartışıyor. Kanada, Latin Amerika tartışıyor. Ortadoğu tartışıyor.
Geçen yüzyılda güney Amerika’nın Washington’u sayılan Karakas’lı büyük devlet adamı Simon Bolivar (1783-1830) döneminde Latin Amerika da tartışılmıştı.
Bu yüzyılın ilk yarısında, Batı emperyalizmini yenerek kurtuluş savaşını zafere ulaştıran, padişahlığı ve halifeliği yıkarak laik Cumhuriyeti kuran, çağcıl (modern) Avrupa’nın yasalarını alarak Batı uygarlığıyla halkını bütünleştiren Mustafa Kemal Atatürk döneminde de Türkiye tartışılmıştı.
Ancak bugünkü tartışmanın nedenleri büyük önderlerle ilgili değil.
Nedenlerden birincisi, bilgi çağında küreselleşerek küçülen dünyada Türkiye’nin yerinin ve gücünün herkesçe daha iyi fark edilmesidir.
Dünya, dünkü dünya; Türkiye, dünkü Türkiye değildir. Dünya küçülmüş, Türkiye büyümüştür.
İkincisi, Atatürk devriminin alt yapısını hazırladığı demokrasi, Türkiye’nin yeğlediği tek rejimdir. Halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında laiklik ilkesini benimsemiş bir ülkedir, Türkiye. Dinamik halkıyla sanayileşmeye duran ve yirmibirinci yüzyıla demokrasi tercihiyle giren bir Türkiye ile karşı karşıyayız.
Avrupa Birliğinin kapısına dayanmış ve tartışılan Türkiye, işte bu Türkiye’dir.
Türkiye, Avrupa Birliğine girdiği takdirde; toprak yüzölçümü açısından Birliğin en büyük; nüfus açısından ikinci büyük ülkesi olacak. “Haç’ın yanına “Hilal” gelecek. Birlik; kültür zenginliğiyle çoğalacak ve Avrupa; Yunan, Roma ve Hıristiyanlığa yaslanan cemaatleşmeden ve içe kapanma sinizminden uzaklaşacak[8]. Böylece Avrupa Birliği, demokrasi cephesinde çok önemli bir siper ve egemen bir tepe kazanacak ve bu stratejik siper ve tepeden Müslüman ülkelere, Asya Türklerine kapısını açacaktır.
Bu olguları, Avrupa ve biz Türkler iyi değerlendirmeliyiz[9].
Çoğulcu, özgür ve demokrat, ama barış içinde bütünleşmiş bir Avrupa, bugün dokunabilmeğimiz kadar bize yakındır. Türkiye Demokrasi küresinde yer almak istiyor. Halkımızda bu yolda ortak bir bilinç ve irade var. Bu bilinç ve irade halkımızda esasen iki yüzyıldan beri var. Cumhuriyetle ivme kazanmış, güçlenmiştir. Bugün en hızlı noktadadır. Avrupa Konseyi[10] ve Avrupa Birliği, bir kavramlar değerler ve ilkeler manzumesi olan Avrupa uygarlığının[11] somut ürünleridir Ruh aynıdır.
Avrupa Birliği sürecinin bugün ulaştığı son nokta, bütünleşmiş bir “Avrupa Birleşik Devletleri’nin yapısının ne olacağıdır.
Bütünleşme yolundaki en tartışmalı konu “ulus-devlet” sorunudur. Avrupa Konseyinde ve Avrupa birliğinde, “ulusal egemenlik ve eşitlik” kavramlarının gittikçe aşındığı, “uluslar üstülük” (supranationalite) kavramının, bütünleşmeyi sağlayacak bir boyuta ulaştığı kesindir.
Avrupa Birliğinin kendine özgü ve ulusal hukukların ayrılmaz bir parçası olan, doğrudan ve öncelikle uygulanması zorunlu uygulanmaması yaptırımı gerektiren bir hukuku vardır. Bu hukukun uygulanması için, üye devletler, yasama, yürütme ve yargıya ilişkin egemenlik yetkilerini, anayasalarına koydukları hükümlerle, uluslar üstü Avrupa Birliğine kısmen devretmişlerdir. Fransa Anayasanın 54, 55, İtalyan Anayasasının 10. 11, Alman Anayasasının 24,25, Belçika Anayasasının 25/bis, Hollanda Anayasasının 93, 94 Lüksemburg Anayasasının 49/bis, Danimarka Anayasasının 20, Yunanistan Anayasasının 28, İspanya Anayasasının 93, 96, Portekiz Anayasasının 8. maddelerine göre, ya egemenlik ya da öncelikle ve doğrudan uygulama yahut da her üç yetki birden Avrupa Birliğine aktarılmıştır[12].
Belki de temel ilişkin, dünya ve hukuk küreselleşirken hükümetlerin ulusal boyutta kalıp, kendilerini uyarlayamadıklarından çözüm önerilerinin yavaş üretilmesidir. Çabuk uyarlanan ülkeler, bugüne değin benimsenmiş politikalar, uygulamalar ve ölçütler bütünü olan kazanımları iyi değerlendirmişler, egemenliği paylaşmışlar, momentumu yakalayarak öne geçmişlerdir.
1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşması özgürlükçü demokrasiyi benimsemiş 1 Mayıs 1999’da yürürlüğe g iren Amsterdam Antlaşmasının 6. maddesi şu temel ilkesi koymuştur:”Avrupa Birliği, özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine kurulmuştur”. Kopenhang’da ise, bunları güvence altına alarak kurumlaştırmış olan devletlerin üye olabilecekleri vurgulanmıştır[13].
Atatürkçülüğün ve Türk halkının yürüdüğü yol da esasen budur. Nitekim Aralık 1999 Helsinki’de, halkımızın bu isteği somut olarak belgelenmiştir[14].
Çünkü Türkiye, Faşist İtalya ve Japonya, Nazi Almanyası gibi, savaşı yitirdiği için değil, kendi istediği için demokrasiyi seçmiş, ekonomik atılımını kendi olanaklarıyla başarmıştır.
Üstelik, Türk’ün tarihinde, ırk ayrımı yoktur. Yahudilik düşmanlığı yoktur. Engizisyon, Saint-Barthelemy (24.8.1592) yoktur. Bacalardan duman tütüp tütmemesine göre karar veren Yargıç Torquemado’lar, 20.000 insanı ölüm cezasına hüküm giydiren Yargıç Carpzov’lar yoktur.
Avrupa Birliği de bunları iyi değerlendirmeli, bezdirme karmaşası (Aristeides kompleksi) yaratacak nazlanmalardan kaçınmalıdır.
Türkiye ise, Batıya yürüyüşünü hızlandırmalıdır. Türkiye Avrupalıdır. Avrupa denince, ortak, evrensel bir eğilim dile getirilir[15].
Üniter bir devlet ve bölünmez bir ülkede yaşamak isteyen Türk ulusunun önünde, Avrupa Birliğine girmek için kanımca hiçbir engel yoktur[16]. Yeter ki, Birliğin tam haklara sahip özgür ve onurlu bir üyesi olalım. Yeter ki, içe dönüklük açmazını aşalım ve Birliğin temel değerlerini benimseyelim. Avrupa Birliğine ve kendimize hem içerden, hem dışardan bakalım.
Türkiye Dünyaya kapalı değil, açık olduğu ve ortak değerlerinin kökleşmesine katkıda bulunduğu oranda gelişir. “Çağın kenar mahallesinde yaşamamak” (Y.Afanasyev) için uygar dünyayla tanışmalı ve bütünleşmeliyiz.
Demokrasi evrenseldir. Onu derinleştirmek, eylemli biçimde tehdit ediliyorsa savunmak gerekir. İnsan hakları ve özgürlükleri, bugünün dünyasında, ulusal bir kale sorunu
değil, uluslar arası bir konudur. Ulusal egemenlikten üstündür. İnsan Hakları Dünya Konfederasyonu, “bütün insanların haklarının korunması ve geliştirilmesi, uluslar arası toplumun meşru ilgi alanıdır” diyerek bu ilkeyi belgelendirmiştir. Bugün 900 milyon Avrupalı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ve Avrupa Birliği Mahkemesine Başvurabiliyor. Konseye ve Birliğe üye devletler, artık bireylerce yargılanıyor[17].
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, artık bugün bütün Avrupa’nın Anayasasıdır. AB parlamentosu Avrupa’nın vicdanıdır. Bu Anayasa ve bu vicdan, derinleşmesine ve genişlemesine yaygınlaşmaktadır. Üye devletler, kaynaklarını barış ve özgürlük için birleştirmişlerdir. Ulusal sınırlar genişlemiş, iç sorun alanları daralmıştır. Eski Yöntem ve davranış kurallarının yerini, yeni yöntem ve davranış kuralları almıştır. “Biz bize benzeriz” anlayışını bırakmak, küresel değerleri benimsemek zorundayız [18]
Öte yandan, uluslar arası kamu düzeninin ve barışın ihlali kavramlarından yola çıkılarak, mahkemeler kurulmuştur. İlk Uluslararası mahkeme, 1674’te Almanya’nın Breisach kendinde kurulan özel görevli (ad hoc) Roma Germen İmparatorluk Mahkemesidir. Bu öldürttüğü ve yağma ettirdiği için onu mahkum etmiştir. 1919 Versailles Antlaşmasında (md.227) ve Milletler Cemiyetinde (1919-1939) bu eğilimler belirmiş ve en sonra da 8.8.1945’te Londra Antlaşmasıyla kurulan uluslar arası Nüremberg ve Tokya Mahkemeleri, hükümlülük kararları vermişlerdir. Birleşmiş Milletlerce 22.2.1993’te (Karar no.808) eski Yugoslavya ve 8.11.1994’te (Karar no.955) Rwanda için uluslar arası mahkemeler kurulmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 11.12.1995 tarihli toplantısında bir uluslar arası ceza mahkemesi önerilmiş ve 120 devletçe Temmuz 1998’de bu konudaki anlaşma imzalanmıştır [19].
Suçlulukla daha iyi savaşmak için çeşitli Avrupa devletlerinin ortak ceza normlarına Avrupa ceza hukuku denilmektedir. Ulusal egemenlik ve özellikle yargılama hukukundaki başkalık gibi engeller, “suç evrensel olduğundan hukuk da evrenseldir” ilkesiyle aşılmaktadır. Bugün artık Avrupa (ceza) hukuku üç ayaktan oluşuyor. Ceza konusunda devletlerarası birlik, insan hakları ve Birlik hukuku Giscard d’estaing, 1977’de “Avrupa yargı alanı” derken bunu vurguluyordu [20]
Roma (md. 189/2) ve Amsterdam (md.249/2) antlaşmalarına göre, Avrupa Birliğinin ürettiği “hukukun (kuralların), bütün öğelerine uyulması zorunludur ve bunlar her üye devlette doğrudan uygulanırlar”. Burada dikkati çeken nokta şudur: Roma Antlaşmasının 189. maddesi “her üye devlet içinde uygulama” zorunluluğundan söz ediyor, “her devlet tarafından” değil. Yani hukuk kuralı, doğrudan doğruya devletlerin yurttaşlarını muhatap alıyor, devletleri değil. Nitekim, Lüksemburg Adalet Divanı, Birliğin hukukunun kaynaklar sisteminde, doğası ve işlevi gereğince hukukun doğrudan sonuçlar doğurduğunu belirtmiş, ulusal yargılarını korumakla yükümlü oldukları hakları bireylere vermeyi “uygun” bulmuş, ünlü Costa kararıyla (15.7.1964) birlik hukukunun üstünlüğünü benimsemiş ve onun hemen ve doğrudan uygulanacağını vurgulamıştır [21]
Maastricht Antlaşmasıyla açıklığa kavuşturulan Avrupa Birliği Sözleşmesine göre, Avrupa Parlamentosu, ulusal parlamentoların önündedir. Avrupa Birliği dış politika, güvenlik ve hukukta ortaklığa, ulusal yurttaşlıktan Avrupa yurttaşlığına doğru yürümektedir.
Ortak hukuka doğru yürüyen Avrupa’da hukuk alacalığı yakın bir gelecekte bitecek gibi görünüyor.
İşte, bu çoğulcu, karmaşık ve pragmacı hukuk ve Avrupa Birliğinin oluşturduğu güç (Eurocratie), insan haklarına saygıyı sağlamaktadır.[22]
Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, özgürlükçü Avrupa kültürünün ortak mirası sayılmaktadır. Sözleşmeye göre, üye devletler, sözleşmeyi uygulamak gibi bir pozitif, onu çiğnememek gibi bir de negatif yükümlülük altına girmekle kalmamışlar, ayrıca kişilere sözleşme çerçevesinde etkili başvuru yolları sağlamayı da taahhüt etmişlerdir (md, 13). Avrupa Konseyi bünyesinde, Strasburg yargıçları, Avrupa insan hakları sözleşmesini yorumlama tekelini ellerinde tutmaktadırlar. Yargıçlar, amaçsal yoruma bağlı dinamik bir politika izlemekte, “yapıcı bir dinamizm”le (P.Rolland), insan hakları anlatımının kapalı ve savaşımcı karakterini gözeterek, üç anlayış sergilemektedirler: Kavramlara özerk anlamlar vermek, hakları somut yaşama kavuşturmak ve dolaylı yollarla hakların kapsamını genişletmek [23]. Çünkü 1950 doğumlu sözleşme günümüzün optimum demokrasisini değil, demokrasinin en az koşullarını içirmektedir. Öyleyse demokrasiyi, yüzyılımıza denk düşüren kimliğine kavuşturmak gerekir.
İç hukuka göre verilen bir karar sözleşmeye aykırı ise, yakınana uygun bir ödence verilir.Sözleşmeye göre, hak öznesi ve davacısı insandır/bireydir. Davalısı ise, hakların/özgürlüklerin potansiyel ihlalcisi devlettir. Sözleşmenin1, 19, 32, 46. ve 53. maddeleri uyarınca, Strasburg yargıçlarının kararlarına uyulacak ve, hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda, uygulama denetlenecektir. Ancak, bu kararlar yapıca değildir. Bildirici sonuçlar doğururlar. Mahkeme hukuksal aykırılığı saptar. Olabilirse eski durumun geri getirilmesi (restitutio in integrum) istenir. O kadar. Mahkemenin kararını yürütecek ne ordusu, ne de yaptırım gücü vardır.
Özellikle ceza adaletinde ulusal egemenlik kavramı ön plana çıkmasına karşın, Avrupa’yla bütünleşmeyi hızlandıran ülkeler çeşitli yöntemler geliştirmişlerdir.
Kimi devletler, sorun Mahkeme önüne geldiğinde, dava sonuçlanmadan yazılı hukuklarını değiştirerek, “dostça çözüm”e başvurmakta; kimileri de, Mahkemenin kararlarını ciddiyetle izleyerek, iç hukuklarına çeki düzen vermekte, bu evrensel hukukun çoğulculuk ve saydamlık boyutlarının bir sonucu olarak görmektedirler. Bunun adına “engelleyici uyumluluk” denilmektedir.
Üçüncü yöntemi benimseyen ülkeler ise, hukukun üstünlüğünü ulusal egemenliğe yeğleyerek, Mahkemeyi iç hukukta en üst merci olarak görmüşler, Mahkeme, bir kararı hukuka aykırı bulmuşsa yeni baştan yargılama yolunu açmışlardır. Norveç, Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere, İspanya, İsveç ceza; Finlandiya, Fransa, İrlanda, Slovekya, Özel ve İdari Hukuk davalarında bunu yapmıştır.İsviçre Federal Adli Örgütlenme Yasasının 1139, Lüksemburg Ceza Yargılama Yasasının 443. maddesi bu yolu öngörmüştür. Marksist sistemin kaskatı kıskacından “insan hakları silahıyla yıkılarak” demokrasiye yeni geçmiş ülkelerden biri olan Polonya da bunu yapmıştır. 1 Eylül 1998’de yürürlüğe giren Ceza Yargılama Yasasının 540/3. madde ve paragrafına göre hukuka aykırı karar, yeni baştan yargılama konusu yapılacaktır[24]
Son çözümlemede, Anayasaya karşın yürürlükte kalan (Anayasa, md.90) ve hükümleri uygulanacak olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, tıpkı Batıdan aldığımız T.Yurttaşlar Yasası, T.Ceza Yasası, yargılama yasaları gibi, bizim özgür irademizle benimsediğimiz bir yasadır. Hükümleri de elbette bu anlayışla uygulanacaktır [25]
İşte, insan hak ve özgürlüklerini demokrasinin sert çekirdeği yapan, her tür davranış ve işlemleri, her şeye üstün kıldığı hukukla denetleyerek bu hak ve özgürlükleri koruyan uygar Avrupa ve Birliği budur.
Birliğin üyeleri de, bu ortak hukuku yaratmak için ortak çaba içindeler. Niçin? Kendi insanlarını daha onurlu, daha mutlu kılmak için.
Tercih bizimdir.
Ben kendi tercihimi yapıyorum.
Katı egemenlik anlayışının küreselleşme doğrultusunda yumuşatılmasında bir sakınca görmüyorum.
Bu bir teslim olma değil, kimliğini koruyarak özgür iradeyle ekonomide, politikada, hukukta buluşmadır, ortaklıktır.
Akıllıca yaklaşırsak özgürlükçülüğün, çoğulculuğun, gönül birliğimizi ve bütünlüğümüzü pekiştireceğini; farklılıkların ortak ve bir arada yaşama paydasında ve “biz” iradesinde uzlaştırılarak sağlanacağını, çoklukta birliğin (unitas multiplex) bizi güçlendireceğini düşünüyorum.
Avrupa Birliğine girmek şöyle dursun, orada olsaydık, neler yapmamız gerekirdi diye düşünmek bile, insanımıza, toplumumuza ülkemize inanılmaz katkılar sağlayacaktır.
Bir dizi haklar, ete kemiğe bürünecektir. En azından hukuk alanında, deyiş yerindeyse, “Çiçekler, tomurcukların umduklarından daha güzel olacak”tır (F.Villon).
Yarını kurmak, kimileyin düş kurmaktan daha güçtür. Ama Avrupa Birliği düş değildir. Kopenhag ölçütleri, anlaşılması güç, doğaötesi kurallar değildir. Küreselleşmeye uyum, insan hak ve özgürlükleri, devletin değil, bireyin önceliği; özgürlükçülük, çoğulculuk, her güçlüğün demokrasi içinde çözülmesi, saydamlık, halkın katıldığı iyi yönetim, devletle sivil toplum arasında eşgüdüm isteklerinin hiçbiri, Tür insanına ne karşıdır ne de yabancıdır. [26] Bu tam demokrasidir. Tam demokrasiye geçin için geçmişten ders almak ve onu geride bırakmak; geleceğe yoğunlaşmak zorunludur [27]
Avrupa Birliği, değişmezlerini (sabite) ortaya koymuştur. Yanılmayalım ve kuruntularla avunmayalım. AB kendini değiştirmeyecek. Kendini a’dan z’ye yeniden yapılanarak değiştirecek olan Türkiye’dir. [28] Bu büyük bir dönüşüm tasarımıdır.
Bu köklü değişimde; yanlışta direnmek ve/ya da kararsızlık, yerimizi başkalarına kaptırmak demektir; gelecek kuşaklara karşı ağır sorumluluğu ve vebali göze almak demektir[29]
Türkiye bu değişimi gerçekleştirecektir. Esasen bu değişim, “geleceğe maruz kalmamak, onu inşa etmek” (G.Bernanos) için zorunludur.
Türkiye, çağını izleyen değil, çağında izlenen ülke olmak istiyorsa “reform” anlayışını değiştirmeli, geleceği önceden okuyarak öncü olmalıdır. Bugüne değin, bütün reformlar, bir vesileyle ortaya çıkan olayların ardından gelen baskılarla yapılmış, olumsuzluklar günübirlik, aspirin türü çözümlerle aşılmaya çalışılmış, hep geç kalınmış, çağın peşinden gidilmiştir. Reformlar konusunda ancak proaktif, erken davranan bir Türkiye, çağın öncüleri arasında girebilir.[30]. Yeter ki, evrensel gerçekleri dayatan dünyayı sonradan acıyla yaşayarak değil, önceden düşünerek görelim. Sürgit çalar saatin çalmasını beklemeyelim. Çalar saat kendiliğinden uyanamayanlar içindir.
Bu konuda yanılma hakkımız yoktur.
Türk halkının pek çok istekleri var. Türkiye’nin içinde kımıldayan asıl Türkiye budur. Bunlar demokraside kullanılacak gereçlerdir.
İlkin, Türk halkı demokrasinin katılımcı boyutunun gerçekleşmesini istiyor.
HALK
VE KATILIM
“Ben,
ulusun vicdanında ve geleceğinde sezinlediğim büyük gelişme yeteneğini, bir
ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak, yeri geldikçe bütün topluma uygulamak
zorundayım.”
ATATÜRK
“Herkes,
en sıradan insanlar, devlet yönetimine katılmıyorsa, ben de katılmam.”
MİCHELET
“Toplumun
en üstün gücünün emanet edilmesi için halkın kendisinden daha emin bir yer
bilmiyorum. Eğer kendi denetimlerini sağlıklı bir akılla uygulayacak kadar
aydınlanmamış olduklarını düşünüyorsak, bunun çaresi denetimi halkın elinden
almak değil, onu bilgilendirmektir.”
Thomas
JEFFERSON
“Her
an yeniden doğarız/Bizden kim usanası”
YUNUS
EMRE
Cumhuriyet, adı üstünde, “cumhur’un, halkın yönetimidir.
Yoğun ve yetkin tanımıyla çağcıl demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesine ve sivil toplumun özgürlükçülüğe, çoğulculuğa ve katılımcılığa yaslanan kurallarına göre, odağında hak ve özgürlüklerle donatılmış özerk ve eşit bireyler bulunan ve bu bireylerden oluşan doğru bilgilendirilmiş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetilmesidir. Demokrasi, halkın otağ kurduğu uygar toplumun soy kütüğüdür.
Rejimin kurumsal yapısı ne olursa olsun, halk bu rejimin ve yapının temel dayanak noktasıdır. Eğer halk, doğru bilgilendirilir, yaşananları önemser ve böylelikle etkin biçimde tutum takınarak karar mekanizmalarını etkileyebilirse orada demokrasi vardır (Robert Dahl) [31]
Demokraside, yukarılarda alınan kararlar, halkın titreşimlerini, eğilimlerini gözetmek durumundadır.
Sivil toplum örgütleri, baskı grupları ve halk, kararlar ve karar alma erkinin sahipleri üzerinde etkili olamıyorsa, sözde seçimlerle (pseudo-election) [32]yetiniliyorsa, demokrasi bunalımı var demektir.
Çoğulca demokraside, çoğulculuğun sonucu olan siyasal partiler, özlerinde bürokratikleşmiş oligarşik yapıya eğilimlidirler [33]. Bir de hukuksal açıdan katılımcılığa izin veren bir yapıda değillerse, halkın tercihleri girdiler olarak kararlara yansıtılamayacağı için, demokrasinin katılımcı boyutu yok demektir. Orada, küçük bir azınlık her tür kararı alır ve uygular. Halk siyasetten uzaklaşır, yönetimden dışlanır ve sessiz bir çoğunluğa dönüşür.
1983-2820 sayılı Siyasal Partiler Yasası, oligarşik yapıyı aşacak çözümler getirmemiş, onu pekiştirmiştir [34].Sivil toplum isteklerine kapalı parti ve bürokratik yapı, halkı yönetimden koparmıştır. Demokrasilerde sivil toplum, dinamiklerin odağıdır; düzeni tehdit eden bir öğe değildir.
Her şeyden önce siyasal parti içindeki mekanizmaya etkili bir halk katılımı sağlanmalıdır.
Demokrasilerde halk, yönetenlerin müşterisi ve sağa sola savrulan sayısal insanlar yığını değil; özgür ve eşit öznelerden/bireylerden oluşan bir topluluk, ülkenin gerçek sahibi ve yöneticisidir; demokrasinin en doğru bekçisi, nöbetçisidir. Seyirci ve edilgin bir yığın değil, etkin bir aktördür.
Bu nedenle demokrasilerde halk, her erkin etkinliklerine; yalnızca yasama ve yürütme değil, yargı erkinin karar mekanizmasına (jüri) da katılır (Örneğin, Rusya Federasyonu Anayasasına göre, ağır ceza mahkemelerinde jüriyle yargılanma, bir insan hakkıdır (md.47/2, 123/4).
Ama demokrasi hiçbir yerde altın tepsiyle halka verilmez.
Bireysel girişimlerle elde edilir.
Ancak sistem buna izin vermelidir.
Vermiyorsa halk ne yapsın?
Her şeye karşın Türk toplumu, tarihte bir kez daha bu denli güçlü olarak ortaya çıkıyor.
1982 Anayasası ve Siyasal Partiler Yasası nedeniyle ortaya çıkan yapay ve biçimsel demokrasi bir türlü gerçek temsili demokrasiye çevrilmediği için, halk hiçbir kararda söz sahibi olamamaktadır. Siyasetçi bile, partisini aşamadığı için kendisi olamıyor.
O zaman ikiyüzonbir yıl önce Sieyes’in ünlü sorusunu, “Tiers-Etat”ın yerine “halk”ı koyup, soralım: Demokraside “Nedir halk? Her şey! Nedir şimdiye kadar siyasal düzendeki yeri? Hiçbir şey. Ne olmak istiyor? Bir şey”
“Cumhuriyette (demokraside) insanlar her şey olmak açısından eşittirler. Despotizmde insanlar hiç olmak açısından eşittirler”(Montesquieu) ve Octavio Paz’ın deyişiyle “hiç kimse”dirler.
Evet, Türk halkı demokraside yerini almak istiyor. Haklıdır. Hem de bunu, halka yasa önerisi getirebilme yetkisinin tartışıldığı bir çağda istiyor. O zaman daha çok haklıdır.
Eski Roma’dan beri bilinen bir özdeyiş vardır. Halkın sesi, Hakkın sesidir. Vox populi, vox Dei. Burada “Hak” kavramı, kuşkusuz Tanrı’dan çok, Tanrı’nın atalete ve gerçeğe ulaşmak için insanın donattığı “sağduyu” anlamına gelmektedir.
Eğer cumhur cumhuriyette, halk demokraside yerini alamıyorsa, “inceliği/zarafeti terzilere bırakarak çıplak/yalın doğruyu açıkça söyleyelim” (Einstein). Acaba böyle bir yönetimin adı “cumhursuz cumhuriyet”, rejimin adı “halksız demokrasi” (M.Duverger) mi dir? Bu söylenenlerin bileşkesini alırsak ortaya çıkan tablo, nasıl bir resim olur? Bunu hepimiz içtenlikle düşünmeliyiz.
Türk halkı, halkın iktidarının gerçekleştirilerek, yönetilen demokrasiden yöneten demokrasiye geçmek [35] ve devletiyle bütünleşmek istiyor.
Demokrasimiz premature değildir. Ancak halk kayıt dışı kaldığı sürece prefabrike kalmaya yargılıdır.
Burada özellikle bir şeyi anımsatmak isterim. Her gün Atatürk’e yollama yapmak hüner değildir. Hüner, Atatürk gibi, Atatürk’çe düşünebilmekte ve davranabilmektedir. O Atatürk ki, en dar zamanlarında bile “benim en büyük yapıtım” dediği Meclisle çalışmış, Türk kadınına neredeyse okur yazarlık oranı sıfırlara yakın bir dönemde, İsviçre’lerden, Fransa’lardan önce seçme ve seçilme hakkı tanımış, ona güvenmiştir.
Demokrasimizi, karar mekanizmalarına halkı katarak, ayakları üzerinde oturtmak ve kararların inandırıcılığını güçlendirmek zorundayız.
Türk halkı özgürlük istiyor. En çok gereksinme duyduğu özgürlüklerin aşında da düşün özgürlüğü geliyor.
DÜŞÜN
ÖZGÜRLÜĞÜ VE DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA SUÇLARI
“Konuşan
ülkelerde zafer, susan ülkelerde utanç vardır”.
Georges
CLEMENCEAU
(4.6.1888)
“İçinde
iyi bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur.”
BALZAC
“Hep
gerçeği söylemedim mi kitaplarımda? / Şimdiyse bir yalancıymışım gibi
davranıyorsunuz bana / Emrediyorum size: / Yakın beni (kitaplarımı)!”
B.BRECHT
“...Anayasa
yapıcılar, bizim adımıza doğru ve yanlış arasında bir ayırım yapmak için hiçbir
yönetime güvenmediler. Doğruyu aramakta her bireyin yol gösterenin, yine
kendisidir.”
(ABD
Federal Yüksek Mahkeme kararından, 1945)
“İnsanlar,
düşüncelerini içlerinden geldiği gibi açıkladıklarında uygarlığın sürmesi için
hem bireysel kişiliklerini, hem de toplumun evrimini sürdüren belli bir gücü
kullanmış olurlar. Buna engel olunduğunda ise, bireye yönelik baskıdan çok daha
fazlası gerçekleşmiş olur, O da şudur: Evrim gücü, devlet tarafından gasbedilerek durdurulmakta ya da
yok edilmektedir.
Arthur MİLLER,27.3.2000
(Düşünceye
Özgürlük, İstanbul, 2000, s.11)
“İnsan
doğanın ve geleneğin kurulu düzenine karşı ayaklandığı an insan olmuştur (...)
Tek ülkümüz insan olmak (...)Bu ülkünün ilk temsilcisi, Prometheus’tur.”
Azra
ERHAT
“Buralarda
/ Sus sus sus sus / Dan başka bir ses duyulmuyor/ Yazanlar ozanlar kardaşlar/
Niye, biz ölmüş müyük.”
Gülten
AKIN
“Düşüncesin
donma noktası yoktur.”
Memet
FUAT
“Düşünce
suçu; Sokrates’i yargılayan yargıçlarla başlayıp, Galileo’yu yargılayan
yargıçlarla süren, oradan günümüze G.Lombardi’ye dek uzanan gericilerin
(gericilik dramınının S.S). öyküsüdür.”
Umberto
ECO
İnsanın gelişimi için demokratik toplumun, kendini devletten yararlanmaya adayan uslu yurttaşlara değil, her şeyi, bu arada kurulu düzeni yüksek sesle Sokrates’çe sorgulamayı alışkanlık edinen ve ödev bilen, kendini ciddiye alan onurlu bireylere gereksinmesi vardır. Demokratik rejim, rejimlerin en yüreklisidir. Yalnızca ilgi uyandırmayan, tedirgin etmeyen değil, tersine toplumu inciten ve sarsan görüşlerin de sergilenmemesine izin verir [36] Düşünceler karşısında yan tutmaz, hiyerarşi gözetmez. İyi/kötü, yanlış/doğru seçimini bireye bırakarak halkın değerlendirme hakkını teslim eder; gelecek kuşakları bağlamaz. İnsan onuruna, birey sayısınca gelişme odağı bulunduğuna, tartışılan düşüncenin gerçeğe en yakın olduğuna ve de insana/halka inanır. Halkı bön, bilgisiz yerine koymaz [37] Halkın dinleme ve değerlendirme hakkını tanır [38]
İşte ancak halkına güvenen ve korkuları yenen böyle bir Türkiye sorunlarını çözebilir.
Türkiye; beyin [39] düşünceyi içinde tutma [40] ve düşünceyi açıklama özgürlüklerini sağlayarak ve her şeyin aklın mahkemesinde sorgulayan, ama insan aklını mahkemede sorgulamayan ve Prometheus’ları zincire vurmayan bir ülke olarak üçüncü bine girmelidir. Bu; onun insanının gelişmesi ve mutluluğu, özetle kendisinin ilerlemesi için olmazsa olmaz koşuludur.
Yazılı hukukumuzda, hala düşünce özgürlüğünü tehdit eden, ülkemizi uluslar arası ve AB düzleminde zor durumlara sokan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince tek bir günde bile onbir kez hüküm giymemize yol açan, hukukumuzda “kötülük çiçekleri” gibi duran kötü huylu maddeler var [41]
Ceza yasalarında suçlar tanımlanırlar. Yasada öngörülmeyen suçtan dolayı kimseye ceza verilemez. Çünkü yasalara göre insanlar, hangi eylemin suç sayıldığını önceden bilmek durumundadırlar. Bu yüzden ceza yasaları suçsuzların “magna Carta”sıdır. Yasallık ilkesi (nullum crimen sine lege poenali scripta, stricta et previa) de ceza yasalarının karkasıdır (Anayasa, md. 38; T.C. Yasası, md 1).
Yasallık ilkesinin alt ilkelerinden biri de, kullanılan sözcüklerin, deyişlerin belirginliği, açıklığı, kesinliğidir (Nullum crimen sine lege poenali certa ya da kısaca lex certa). Herkese göre değişen anlatımlar, suçluların keyfi olarak cezalandırılmalarına yol açar. Hukuk güvenliğini sarsar. Bu yüzden yasa koyucular, suç sayılan eylemi kapalı anlatımlarla tanımlayarak, suçların yasallığı ilkesini, yasal görüntü verme kurnazlığıyla dolanamazlar. Dolanmak, iptal nedenidir [42]
Düşün özgürlüğünün sağlanabilmesi için yalnızca iki seçenek vardır. Bu maddeleri ya kaldırmak ya da, suçların yasallığı ve kesinliği ilkelerine göre, genel geçer kesinlikte sınırlarla yeniden düzenlemek
Türkiye’nin gündeminde T.C.Yasasının 312. maddesinin 2. fıkrası vardır.
Madde, Kaynak İtalyan Ceza Yasasından (md. 247) olduğu gibi alınmış, 1981-2370 sayılı Yasa ile değiştirilmiştir.
Maddedeki cürüm, bir zarar suçudur; korunan değer, kamu düzenidir. Bu yüzden suçun oluşabilmesi için, düşmanlığa kışkırtma eyleminin, kusurlu hukuka aykırı ve tipe uygun olmasının, yani suçun nitelik açısından yeterlilik boyutuna ulaşmasının, biçimsel hukuka aykırılık öğesinin yanısıra; kamu düzenine fiilen zarar verebilir boyutta olması, yani suçun nicelik açısından yeterlilik eşiğini de aşması maddi hukuka aykırılık öğesinin bulunması da zorunludur[43] Uygulamada bu esasen gözetileceğinden, ayrıca madde metnine “kamu düzenine bozacak biçimde” diyerek değerlendirici (normatif) bir öğe eklemeye gerek yoktur [44]
Ancak maddede kullanılan terimler, özellikle “halk” ve “sınıf” terimleri, keyfiliğe yol açabilecek nitelikte çok boyutlu ve görecedirler. Bunların yerine daha somut olan “kişi ya da grup” denilmeli ve madde yeniden düzenlenmeli, çağına uydurulmalıdır[45]
“Kafka’nın yapıtı tükenmez, açık olarak kalır. Çünkü açık anlamı yoktur” (Umberto Eco)
Yasa koyucular, Kafka’ya özenmekten kaçınmalı, açık ve tüketilebilen ceza normları getirmeli, zihinsel emeği ve ürünü cezalandırmadan vazgeçmelidirler.
Bu tür suçlar nedeniyle verilen kararlar, kural olarak yasaları, kurum olarak en çok yargıyı yıpratıyor; yargıya siyasallaşmış görüntüsü veriyor ve gereksiz suçlamalara yol açıyor. Devlet de yıpranıyor. Düşün özgürlüğü de, yargı da, devlet de birer değerdir. Hep birlikte ve dengeli biçimde korunmalıdırlar.
Oysa, haksız ya da ulaştığı sonuç sevimsiz de olsa, hukuk ve vicdan spazmına da yol açsa, yargıç yasayı uygulamak zorundadır. Yeter ki, yorum bilimin kurallarına uyarak yasal tipi doğru yorumlasın.
Kişisel görüşlerle, inançlarla, sözgelimi ölüm cezasına karşıysa bu görüşle maddeyi ve cezayı uygulamaktan kaçamaz yargıç. Kaçarsa, yargıç, yasalara göre hüküm vermiş olmaz; hükümet etmiş, hatta rol yapmış olur. Bu ise erkler ayrılığı ilkesini çiğnemek demektir.
Yasa maddesi çağ gerisi ve adalete aykırı ise yargıç ne yapabilir ki?
Maddeyi ancak yasama organı düzeltebilir.
Yasa hükmü düzeltilmedikçe yargı da onu uygulamak zorundadır.
Ömrümce düşün özgürlüğünü savunmuş bir hukukçu olarak basınımızla ili sözüm var.
Basın özgürlüğünden vazgeçilemez.
Ancak basın, “haber” kavramını “yorum” kavramıyla karıştırır, insanları koşullandırmaya kalkarsa, bu hem etik kurallara hem insanların değerlendirme haklarına, hem de insan onuruna aykırı olur.
Özellikle yargıya yansıyan konularda, adaletin yörüngesinden sapmaması için, duyarlı olunmalı, kesin yargılarda ve yorumlarda bulunulmamalı, Basın Yasasındaki yasağa uyulmalıdır (Basın yasası, 30) [46]
Türk halkı, geniş anlamda düşün özgürlüğünün bir başka türevi olarak laikliği ve dinin sömürülmemesi için devletinin laik olmasını istiyor.
LAİKLİK
“İntisap
etmekle bahtiyar olduğumuz islam dinini, asırlardan beri aşılmış olduğu üzere
bir siyaset vasıtası mevkiinden kurtarmak ve yükseltmek elzemdir.”
ATATÜRK
“Bana
öğretildiği gibi; bir zamanlar ben de, adlandırma sorununu küçümser geçerdim.
Şimdiyse, sözcüklerin/terimlerin değerini hergün gittikçe daha çok anlıyorum.”
Francesco
CARNELUTTI
(Questioni
sul processo penale, Bologna, 1950, s.31)
“Yanlış
bilgi, bilgisizlikten daha tehlikelidir.
G.Bernard
SHAW
Geçen yıl yaptığım vurguyu yineliyorum. Türkiye’nin bırakınız laiklikten vazgeçmeyi, onu kırılmalara uğratma lüksü bile yoktur. Olamaz da.
Türkiye, laiklik ilkesini Anayasasına geçirmiş az ve mutlu ülkelerden biridir (md.2,10).
Ne ki, bir bünye sağlamsa, sessiz çalışır. Eğer laiklik gibi çok yaşamsal bir konu bir ülkede her gün tartışılıyorsa, onun en azından sakıntılı bir yönü var demektir. [47] Öyleyse, iyileştirmede tutarlı olabilmek için, tanıyı (teşhisi) doğru koymak; laikliğin ortak evrensel tanımından kırılmalara uğramamış yerel uygulamaya ulaşmak zorundayız.
Demokraside devlet, toplumun çoğulcu yapısını benimser ve onu özendirir. Avrupa Konseyinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ve düşünürlerin ortak görüşleri budur. Gerçekten Avrupa Konseyine göre, çoğulcu demokraside, “din çeşitliliği zenginliktir (...)
Bu yüzden bütün dinlere eşit gelişme koşulları sağlanarak çoğulculuk korunmalıdır (...) Demokrasi çoğulcudur ve gerçeklerin çeşitliliği üzerine kurulmuştur (...) Çoğulculuk korunmalı ve her dine gelişme olanağı sağlanmalıdır[48] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, “Yüzlerce yılda güçlükle kazanılmış olan ve demokratik toplumda bütünleşen çoğulculuk konusunda yetkililerin görevi, çoğulculuğu yok ederek gerginlik nedenini (kolay yoldan) ortadan kaldırmak değil, (dinsel) toplulukların birbirlerine karşı hoşgörülerini artırmaktır”. “Zira demokratik toplumun temeli çoğulculuktur[49]
Çoğulculuk, düşünce ve inançlar karşısında devletin yansızlığını gerektirir. Devletin bu konuda ne dayatacağı resmi bir görüşü ne de bir dini vardır. Bunlar özgür yurttaşların özgür tercihlerine bırakılmıştır. Böylece çoğunluk, devletin yansızlığını, yansızlık da laikliği gerektirir [50] Devlet, düşünceler karşısında yansız olursa, düşünce özgürlüğü; dinler karşısında yansız olursa, laiklik sağlanmış olur. Laik devlet, hiçbir dine karşı değildir; hiçbir dine karşı değildir. Hiçbir dini kayırıp korumaz; belli bir iyiyi, yaşam biçimini hiç kimseye zorlamaz. Belli bir dünya görüşünü ve/ya da dini resmileştiren bir devlet, bunların dışındakileri önceden mahkum etmiş ve bir noktada bunlara karşı zor kullanması kaçınılmaz hale gelmiş olur [51] Böyle bir devlet totaliterdir, tekilcidir; eşitliği çiğnemek, yurttaşları sınıflara bölmek durumundadır. Oysa, demokratik devlette yurttaşları sınıflara bölmek durumundadır. Oysa, demokratik devlette yurttaşlık bir öğretiye ya da dine bağlılığı gerektirmez [52] Bu yüzden, laik devlet, halka, özellikle gençliğe belli bir ideoloji aşılmaya (endoctrinement) kalkışamaz; bir devlet dini yaratamaz [53] ve dinsizlik de aşılayamaz [54]
Devlet, bir dine yaslanır, hukuku, buna göre kotarır ve dini devlete egemen kılarsa, teokrasi; devlet dine egemen olur ve onu güdümlerse laisizm [55] sözkonusu olur. Teokrasi de, laisizm de dinle rarası ve devletle dinler arası çatışmalara yol açmışlardır. O nedenle laiklik de çoğulcu olmalı, laisizme dönüşmemelidir. Laiklik bireyi değil, devleti sınırlar [56]
Teokrasi, laikliğin karşıtı ve düşmanıdır; demokrasinin seçeneği değil yadsınmasıdır [57]
Nasıl şovenizm ulusçuluğun yozlaşmış biçimiyse, laisizm de laikliğin yozlaş(tırıl)mış biçimidir [58]
Laiklik, tarih, kültür, toplum, uygarlık olgusu olan dinin varlığını benimseyerek yola çıkar. [59]
Yasalarda tanımı olmasa bile, laikliğin içeriği belli, hukuksallığı kesindir. Bir ülkede laiklik varsa, devlet hiçbir biçimde dinsel iktidarı, din de hiçbir biçimde siyasal iktidarı kullanmayacak, kutsal ile kutsal olmayan alanlar ayrılacak; devletle din ve kurumları birbirlerinden bağımsız; devlet dinsel yansımalara karşı eşit uzaklıkta, kimileyin, istisnalar (okul, cezaevi, ordu, hastane gibi alanlarda isteğe uygun olarak din adamları görevlendirilebilir) dışında, bunlara ilgisiz, hatta bilinçli olarak onlar hakkında bilgisiz olacak, dinleri kayırmayacak, onlara karşı çıkmayacaktır. Hukukun kaynağı insan aklı ve iradesi olacak, devlet de bu hukukla yönetilecektir. [60]
Bu durumuyla laiklik dört amacı birden gerçekleştiren bir teknik araç değerdir[61].
Birincisi, din ve vicdan özgürlüğünü sağlar[62]
İkincisi, dinler arasında devletle din arasında barışı sağlar. Çoğunlukta birliğin çimentosu budur[63].
Üçüncüsü, eleştirel düşünceli ve akılcı bireyleri yetiştirir, çoğaltır.
Dördüncüsü, düşünceler arasında yarışı sağlayarak, toplumun dinamiklerini harekete geçirir ve toplumsal gelişmeyi kışkırtır[64]
Yeter ki devlet, yansızlık ve çoğulculuk ilkelerini yaşama geçirsin.
Laiklik bu tanımdan saptığı, siyasal iktidar kendi amaçları için dinden yararlandığı ya da dini güdümlemeye giriştiği, yahut da din siyasal iktidarı ele geçirmeye kalkıştığı anda sorunlar çıkmakta[65] , kökten dinci akımlar ve uğursuz din sömürüsü harekete geçmekte[66] ve bundan geçinmektedirler.
Teokrasi kavgasıdır; Laisizm kargaşadır; laiklik barıştır. “İtfaiye ile ateş arasında yansızlık olmaz”. Devlet elbette itfaiyeden yana olacak, laiklikte karar kılacaktır.
Demek ki demokrasinin ürünü çoğulculuk ve yansız devlet, bunların doğal izdüşümü de laikliktir. Cumhuriyet Demokrasiyle, demokrasi de laiklikle tamamlanır[67] beslenir ve güçlenir.
Gökkuşağına sekizinci bir renk eklenemez.
Bu nedenle eksiksiz demokrasiyi, laikliği, toplumsal barışı, akılcı toplumu gerçekleştirmek, kesin, kalıcı ve örnek sonuçlara ulaşmak, laikliği türev sorunlar doğuran bir sorunsal olmaktan çıkarmak istiyorsak, laikliğin tanımını iyi yapmalı ve onu yaşama geçirmeliyiz. Bu konuda esinlendiğimiz Fransız laikliğini[68], Osmanlı ve yetmiş yıllık deneyimimizi[69], Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını [70], dünya ülkelerinin yanı sıra Avrupa ve özellikle girmeyi beklediğimiz Avrupa Birliği ülkelerini, tarihsel gelişim, yasal kaynaklar, sistemlerin temel ilkeleri, dinlerin konumları, örgütlenme, dinsel kültür, parasal durum, din adamlarının hukuksal konumları ve benzerleri açılarından değerlendirir ve laikliğin her ülkede başka başka uygulanma sınırlarının teokrasi ve laisizm olduğunu gözetirsek, kalıcı sağ esen sonuçlara ulaşacağımızı; Avrupa Birliğine adaylık statümüzü tartışılır kılan etkenlerden birisini de böylelikle aşacağımızı vurgulamakla yetiniyorum [71]
Yeter ki, din-devlet ilişkilerinde, insan ve din öğeleri değişmediğinden ibretlerle dolu insanlık tarihinin bizim de tarihimiz ve kronojimiz olduğunu unutmayalım. Ondan dert alalım.
Yeter ki ileri ülkelerde eleştirileri değerlendirelim, hastalıklı yönlerini ayıklayalım, dışlayalım.
Yeter ki, “bize özgü laiklik” anlayışında, laikliğin özünün örselenmesine izin vermeyelim. Verirsek laiklik, bize cömertçe sunduğu özgürlüğü barışı, akılcılığı, dinamikleri tümüyle geri alır. Türkiye’de yaşanan olay budur.
Türk halkının ezici çoğunluğu, laikliği benimsemiştir; onun laiklikle bir sorunu yoktur. Sorun, zaman zaman, laiklik ilkesinin sapmalara, kırılmalara, hatta başkalaşıma uğratılmasından kaynaklanmaktadır.
Türk halkı, yeni bir anayasa istiyor. Anayasasını ve, anayasalı değil hak ve özgürlüklerini teslim eden “anayasal devleti”ni geri istiyor.[72]
ANAYASA
“Kötü bir düzen, doğal bir felaket
değildir; düzeltilebilir”.
Athol
FUGARD
Anayasalar, devletin gücünü sınırlayan, bireylerin hak ve özgürlük alanlarıyla bunların çiğnenmelerine karşı denetim yollarını belirleyen, her türlü hukuk dışılığı dışlayan ve iktidarın tek elde toplanmasını engelleyen, gelişmeyi kurumsallaştıran metinlerdir.
Demokrasilerde devlet birey içindir, birey devlet için değil, Zira demokraside birey öznedir, yüklem değil, Bunu sağlamak için anayasalar, insanlığın evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinirler. Anayasa, amaç –değer değil, araç-değerdir.
Anayasa, vazgeçilmez değerler ve gelecekteki ortam yaşam konularında bir tür uzlaşmadır. Toplum anayasa üzerinde tartışır, temsilciler onu kaleme alır ve o özgür iradeyle benimsenir. Özgür iradeye yaşlanan bir hukuk düzeninde[73]anayasa bu düzenle çatışamaz ve boşlukta kalamaz.
Bir yazarımızın dediği gibi “Strasburg’da mahkum edilen; Türkiye’nin mücadeleci (...) demokrasi anlayışıdır” [74]
Bu anlayışla yapılan anayasalar, kolay kolay yaşayamazlar.
Özürlü doğan 1982 Anayasası yürürlükte kaldığı sürece tartışma rejim içinde kalmayacak, hep rejim üzerinde olacaktır [75]. Bir “Polis tüzüğü”nü andıran bu Anayasanın kaldırılması ya da temelden değiştirilmesi konusunda toplum söz birliği içindedir [76]
18 yılda günü kurtarmak için bir çok kez değiştirilen, 90 maddesi değiştirilmesi bekleyen [77] 1982 Anayasasının yürürlükte kalmasının nedeni, toplumca ve özgürce benimsendiğinden değil, yasama organının yapılacak düzenlemelerde uyuşmamasındandır. Uzlaşmazlık, ne yazık ki, 1981Anayasasının yaşamda kalma koşulu olmuştur.
Türkiye 21. yüzyıla özgürlüklerin ve hakların nasıl sınırlanacağı kaygısına dayanan, Anayasaya aykırı yasaları bile kollayan (geçici md.15), güdümlü ve demokrasinin”ethos”una aykırı bir anayasayla giremez. Girmemelidir. “Bunalımların artmasıyla istisnalar (nasıl) olağanlaşırsa” [78] istisnalardan yola çıkan bir Anayasanın bunalımlar yaratması da o denli doğaldır.
Türk ulusu, yürürlükte kaldığı sürece bu anayasaya uyacaktır, uyulmasını da istiyor.
Ancak, yepyeni bir anayasa da istiyor.
Özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı demokrasi, iktidar ve özgürlük dengesi ve temiz toplum ortamı özlemlerini bütün boyutlarıyla, gerçekleştiren, insan onuru ve hukukun üstünlüğünü temeline oturan katı ideolojik doğmalardan arınmış, değişime açık, esnek, toplumun değerleriyle tümleşik, “normlarla ne buyurulacağını değil, normların nasıl yaratılacaklarını gösteren” (Sartori), temelden yola çıktığı için toplumun devingen yapısına ve dokusuna uygun ilkelerle yol gösterici, çatışmacı değil, uzlaştırıcı yepyeni bir anayasanın yapılması zorunludur. Birey, toplum ve devlet ilişkileri ancak böyle bir anayasal düzende sağlığına kavuşacaktır.
Çünkü, demokrasi birey özgürlüğü için vardır. Hukuk özgürlüklere güvence için vardır. Anayasa da, bu güvenceleri devlete karşı korumak ve onu taahhüt altına sokmak için vardır [79]. Anayasaların özü, kolaylıkla kaleme alınan metinde değil, metinle sınırlasalar, deyiş yerindeyse, hukukun çek valfıdır.
Kısacası halk, kendi anayasasını istemektedir ve bu doğrultudaki arayışlar yoğunlaşmıştır.
Telaşa, kaygıya gerek yok.
Böyle davranan, böylesine haklı ve demokratik bir dileğin gerçekleşmesini isteyen bir ulus, ne istediğini bilen bir ulustur. Büyük bir ulustur. Onunla övünç duymalıyız, kıvanç duymalıyız, isteğine saygı duymalıyız.
Bu fırsat iyi değerlendirilmelidir.
Ancak bugünkü koşullarda, 1982 Anayasasının değiştirilebileceği bile kuşkuludur. Yasama organının ve özellikle siyasal partilerin yapıları, buna izin vermemektedir.
Birçok maddesi değiştirilen, yarıdan çok maddesi değiştirilmek istenen bir Anayasa ile bu değişikliğe bile izin vermeyen siyasal bir yapı karşısında bulunduğumuza göre, çare nedir?
Herkesi bu sorunun üzerinde yoğunlaşmaya ve ülke için özveride bulunmaya çağırıyorum.
Yalnızca beni bağlayan kişisel kanımı eklemeden de edemiyorum.
Acaba halkın bütün kesimlerini temsil eden katılımcı bir kurucu meclisle yepyeni bir anayasa yapılamaz mı?
Bence yapılabilir.
Ancak burada üç noktanın altını çizmek isterim.
Birincisi, kurucu meclisin yapısıyla ilgilidir. Meclis; üniversitelerin, meslek kuruluşları, sendikalar gibi sivil toplum örgütleri