[1]1992 - 1993 Adalet
Yılını Yüce Türk Milleti'ne hayırlı uğurlu olması ve yargı için başarılı
geçmesi dileğiyle açmaktan büyük mutluluk duymaktayım.
Törenimizi yüksek huzurlarıyla onurlandıran siz seçkin
konuklarımızı, Yargıtay'ın büyük hâkimlerini, tüm hâkim ve Cumhuriyet
Savcılarımızı saygıyla selâmlıyorum.
Önceki dönemde yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılmış olanlara
ilâveten ilhan Çallı, Mustafa Sadi İrge ve İbrahim Çakıroğlu'ndan sonra
geçtiğimiz dönem içerisinde de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili Hakkı Yaşar;
Daire Başkanları Hamdi Özgüç, ismet Yanıkömeroğlu, Saim Talû, Abdullah Berksun,
Ömer Feyzi Yöndem, İbrahim Hakkı Güroğlu, Kılınç Gündüz Yelço; Yargıtay Üyeleri
İbrahim Polat, Mustafa Kaya, Yusuf Ziya Tanrıbilir, Mehmet Emin Olcay, Ahmet
Öğütçü, Ruhi Özüarı, Cemâl Can, Selim Sırrı Binici, Seyfettin Karaaslan, Cahit
Nalba.^toğlü, Ahmet Yüksel, Aslan Özaslan ve Muammer Yula yasal yaş sınırı;
Namık Kemâl Yalçınkaya ile Süleyman Şenoğlu da kendi istekleri üzerine emekliye
ayrılmış bulunmaktadırlar. Yıllarca bu yüce çatı altında birlikte çalışmaktan
onur duyduğumuz değerli arkadaşlarımıza ve aynı dönemde emekliye ayrılmış
bulunan değerli tetkik hâkimi ve Cumhuriyet Savcılarımıza hukuka ve adalete
hizmetlerinden dolayı Yargıtay adına teşekkür eder, muhterem aileleriyle
birlikte esenlikler içinde uzun ömürler dilerim.
Ayrıca yaş sınırı nedeniyle Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Askerî
Yargıtay, Askerî Yüksek idare Mahkemesi ve Sayıştay'dan emekliye ayrılan değerli
meslekdaşlarımıza ve özellikle Askerî Yargıtay Başkanı Hâkim Tuğgeneral ilhan
Şenel ile Askerî Yüksek idare Mahkemesi Başkanı Hâkim Tuğgeneral Hikmet
Burat'a da mutluluklar dilerim.
Geçtiğimiz Adalet yılı içerisinde ebediyyen kaybettiğimiz
hâkimlerimize, Cumhuriyet Savcılarımıza, adalet görevlilerine, avukatlara ve
özellikle emekli Yargıtay Daire Başkanları Hasan Sabri Tırpan, Cemil Sonbay;
Emekli Yargıtay Üyeleri Hikmet Yaveroğlu, Nedim Öztan, Hayri Çalgüner, Fethi
Özdural, Mustafa Gürsel ile Yargıtay Üyeleri Yalçın Aydemir, Kenan Fahri
Çavga'ya ve ayrıca Yargıtay Üyesi olarak ta uzun yıllar hukukumuza hizmet etmiş
bulunan Anayasa Mahkemesi Emekli Üyeleri Şahap Arıç ve Lemi Özatakan'a Allah'tan
rahmet diliyorum.
ÖNEMLİ İÇ VE DIŞ OLAYLAR
20 Ekim 1991 tarihinde ülkemiz diğer uygar ülkelere örnek olacak
şekilde barış içerisinde bir milletvekili genel seçimi geçirmiş; siyasi
partiler tüm yurtta aynı meydanları uygarca paylaşarak yarışmışlar, kan dökülmeden
seçim tamamlanmıştır. Bu, ülkemiz için gerçekten büyük mutluluktur. Yüksek
Seçim Kurulu kuruluşundan beri tarafsız seçimin güvencesi olmaya devam
etmektedir. Bu da kuşkusuz yargı adına gurur kaynağımızdır.
Geçen dönem içerisinde ülkemiz büyük felâketlere de maruz
kalmıştır. Arka arkaya meydana gelen büyük çığ olayları, Karadeniz
Bölgesi'ndeki grizu faciası ve Erzincan Depremi büyük can kayıplarına yol
açmıştır. Ebediyyen kaybettiğimiz vatandaşlarımıza rahmet, Aziz Milletimize ve
muhterem ailelerine başsağlığı diliyorum.
Diğer taraftan, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne
karşı terör örgütlerinin havan topu ve roketatarla acımasızca, çoluk, çocuk,
kadın ve yaşlı farkı gözetmeksizin giriştikleri alçakça saldırılar sonucunda
birçok yurttaşımızı; bütün varlığını ortaya koyarak terörün kökünü kazımaya
çalışan şanlı Türk Silâhlı Kuvvetleri, güvenlik güçleri mensuplarımızı da
kaybetmiş bulunuyoruz. Şehitlik mertebesine erişen bu kahramanlarımızı da
rahmetle, saygıyla, minnetle anıyorum.
Vatandaşlarımızın başta yaşama hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerine
karşı terörist örgütlerin saldırılarını durdurmak ve faillerini cezalandırmak
Devletin, Devlet olmak hüviyetinden doğan başta gelen görevlerindendir.
Devletin bu yoldaki davranışını içerde ve dışarda insan haklarına
aykırı bir tutum olarak görmek veya göstermeye çalışmak Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'ne ve vatandaşlarına karşı doğrudan doğruya düşmanca bir yaklaşım olup
hiçbir suretle hukuksal himayeye mazhar olamaz. Terör örgütlerinin işledikleri
cinayetler birer insanlık suçudur ve bunlar lâyık oldukları cezayı elbette
göreceklerdir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm organları ile tam bir uyum
içerisinde, hiçbir ayırım söz konusu olmaksızın vatandaşlarının yanındadır.
Milletlerarası düzeyde, huzursuzluk sınırlarımızda bitmek tükenmek
bilmemektedir. Sovyetler Birliği'nin, komünist blokun çökmesinden sonra kurulan
bağımsız Devletlerden bir kısmına karşı saldırılar başlamış ve devam etmektedir.
Karabağ'da, Bosna-Hersek'te soykırım uygar dünyanın bakışları altında sürüp
gitmektedir. Sırp'ların Bosna-Hersek'te Müslüman Boşnakları Nazi Almanyası
metotları ile imha plânları acımasızca uygulanmaktadır.
ikinci Dünya Harbi'nin pek acı tecrübelerine ve milletlerarası
alandaki gayretlere rağmen batı dünyasının çifte standart uyguladığı açıkça
görülmektedir. Birleşmiş Milletlerin Kuveyt'te gösterdiği hassasiyetten eser
yoktur. Sadece bir iki cılız iyi niyet gösterisi. Öyle görünüyor ki soykırım
olaylarının faili ve mağduru bir an için yer değiştirseler utanç dünyası
derhal ayağa kalkacak. Karabağ, Bosna-Hersek ve Kıbrıs'taki durum
Milletlerarası iliş kilere orta çağın din ayrımına dayanan görüşünün egemen
olduğunu göstermektedir. Genel Sekreter Butros Gali'nin sözde uyuşmazlığın çözümü
yolundaki faaliyeti Milletlerarası düzeyde uyuşmazlıkların çözümünde takınılan
yeni bir tutumun utanç verici örneklerini oluşturmaktadır.
Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Asya Türk Cumhuriyetleri
bağımsızlıklarına kavuşmuş bulunmaktadırlar. Bu bizim için fevkalâde mutlu bir
olaydır. Bağımsızlıklarına yeni kavuşan Türk Cumhuriyetleri ile yakınlaşmayı
sağlayacak unsurlar arasında hukuk birliğinin gerçekleşmesini de dikkate almak
gerekir. Unutulmamalıdır ki, Amerika Birleşik Devletleri bu yönde kendi
açısından Asya Türk Cumhuriyetleri yetkililerini VVashington'da bir araya getirmiştir.
Dinin bir ihtiyaç olduğu gözetilerek ve yabancı güçlerin bu
boşluğu doldurma bahanesiyle istismar etmelerine fırsat verilmemesi için
Tevhidi Tedrisat Kanunu hükümleri uyarınca Devlet okullarında yetişen din
adamlarının bu Devletlere gönderilmesi olanakları üzerinde durulmalıdır. .
Bu yıl dinleri sebebiyle İspanyol zulmünden kaçan Musevilerin
Türkiye'ye kabul edilişlerinin beşyüzüncü yıldönümü kutlanmış bulunmaktadır.
Uygar geçinen ve her fırsatta menfaatleri nedeniyle bazı
vatandaşlarımızı tahnkten geri durmayan sömürücüler, Yüce Türk Milleti'nin
insanlık adına gösterdiği bu asil davranışından ders almalıdırlar.
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
Anayasa değişikliği gündemdeki yerini korumaya devam etmektedir.
Yeni Anayasa etki-tepki ilişkisi dışında hazırlanmalı; somut tasarı hakkında
yargı kuruluşlarının, üniversitelerin ve diğer kesimlerin düşünceleri alınmalıdır.
Somut metin olmadan düşünce sorulmasını ve Anayasa değişikliği sorununun
sadece Siyasi Partiler düzeyinde ele alınıp sonuca gidilmesini yararlı
görmemekteyiz.
Anayasa'da yer alan Anayasamızın değiştirilemeyecek hükümlerinde
öngörülen Cumhuriyetin nitelikleri Devlet geleneğimiz haline gelmiştir. Anayasa'da
belirlenen değiştirilemeyecek nitelikleriyle birlikte Devlet te tektir,
Cumhuriyet te tektir, Millet te tektir, halk ta tektir ve bu da Türk Milleti,
Türk halkıdır. Birinci Cumhuriyet, ikinci cumhuriyet gibi heveslere kapılmamak
gerekir. Anayasa'daki her değişiklik büyük kapsamlı olsa veya yeni bir Anayasa
yapılsa dahi Cumhuriyet değişiklikleri olarak nitelenemez. Cumhuriyetin
nitelikleri ise asla değiştirilemez. Bu sebeplerle işi sayıya dökmek Devletin
tekliğine (üniterliğine), ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik
özel bir kasta dayanmıyorsa sadece bir özentiden ibarettir.
T.C. Anayasası'nın 1, 2 ve 3. maddeleri hükümlerinin
değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğine ilişkin
4. maddesi hükümleri bir temenni niteliğinde olmayıp meşruiyetin dış
sınırlarını belirleyen buyurucu hükümlerdir. Başlıca teminatı ise, Yüce Türk
Milleti'nin sarsılmaz iradesidir.
DEVLETİN TEMEL DÜZENİ
T.C. Anayasası Türkiye Devleti'nin bir Cumhuriyet olduğunu ve
Cumhuriyetin niteliklerini açıklayarak Türkiye Devleti'nin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütün oluşturup dilinin Türkçe olduğunu hükme
bağladıktan sonra Millî Marş ve Başkentini belirlemiştir.
Burada iki nokta üzerinde kısaca durmak istiyorum:
Devletin ülkesi bir bütündür ve asla bölünemez; tüm yurttaşlar bu
ülkenin her yerinde eşit koşullar altında yaşama ve maddî, manevî varlıklarını
sürdürme ve geliştirme hakkını hâizdirler. Üniter Devlet niteliğinde bulunan
T.C. Devleti, ülkesinin bölünmez bir bütün oluşturan her karış toprağında
mutlak bir egemenlik hakkını hâizdir; bu egemenlik hakkını da asla paylaşmaz.
Bunun gibi Devletimizi oluşturan unsurlardan Millet te tek bir bütün olan Türk
Milleti'dir.
T.C. Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.
Kökeni ne olursa olsun tüm Türk vatandaşları Türklük onur ve gururunu aynı
şekilde paylaşırlar. Farklı kökenden gelenlere hiç kimse Türk kimliğinden
başka bir kimlik izafe edemez. Milliyetçilik, Türk Milliyetçiliği ile ifade
olunan her türlü ırkçılığı reddeden Türk dil ve kültürü etrafında toplanan
birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçiliktir. Bu itibarla Devlet
milletiyle de bölünmez bir bütündür.
Türk Milleti değişik halklardan değil, ortak özelliklere sahip,
ortak değer sistemlerini paylaşan tek bir halktan, Türk halkından ibarettir. Bu
Türk halkı ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Devletini kurmuştur.
Bu nedenlerle, Anayasamız da Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyelerinin, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün
Milleti temsil ettiklerini öngörmüştür.
insanları günümüzdeki uygarlık düzeyine getiren ve daha ilerilere
götürecek etkenlerin başında dil gelir.
Devletin dili Türkçe'dir. 1961 Anayasası'nda "Resmî dil
Türkçe'dir" hükmü varken, her türlü kötüye kullanmalara yol açacak bir
yorum kapısını kapamak için 1982 Anayasası'nda fevkalâde isabetle "Dili
Türkçe'dir" hükmüne yer verilmiştir. Devlet Türkçe'yi tüm vatandaşlarına
öğretme ve geliştirmekle yükümlüdür. Gene Devlet vatandaşlarına Devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ve Devletin tekliğini temsil eden
Türkçe'den başka bir dille hitabedemez. Türkçe'den başka hiçbir dil, eğitim ve
öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve
öğretilemez.
Türkçe'nin tek bir bütün oluşturan Türk halkının tümünün dili
olarak ülkenin her karış toprağına yayılması Devletin tekliği ilkesinin doğal
sonucudur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yurttaşlarını Türk dil ve kültürü
etrafında birleştirip onları Atatürk ilke ve inkılâplarının hedefi olan çağdaş
uygarlık düzeyine ulaştırma amacındadır.
Türk dil ve kültürü etrafında birleşmeyi amaç edinen ve kendini
Türk sayan herkes Türk'tür[2].
İşte kapsamı Türk Milliyetçiliği ile belirlenen "Ne Mutlu Türküm
Diyene" sözünü her Türk'ün göğsünü kabartarak, içine sindirerek
söylemesinin bir sırrı da buradadır.
Türkiye'de Müslüman azınlık yoktur. Sadece Lozan Barış
Antlaşması'nda belirtilen gayrî müslim azınlık vardır ki laiklik ilkesi ve
diğer Cumhuriyet kanunlarıyla da bunun bir anlamı kalmamış ve Lozan
Antlaşması'yla tanınan azınlıklar bu antlaşmanın kendilerine verdiği
teminattan vazgeçtiklerini de ilân etmişlerdir. Türkiye her Türk vatandaşının
insan hak ve özgürlüklerinden serbestçe ve aynı koşullar altında
yararlandıkları bir ülkedir. Kökenine bakılarak bazı vatandaşların
yararlandırılmadıkları hiçbir temel hak ve özgürlük asla yoktur.
Anayasamızda ve yasalarımızda vatandaşlar arasında kökenlerine
göre ayırım yapan hiçbir düzenleme de mevcut değildir. Her Türk vatandaşı kökeni
ne olursa olsun hiçbir ayırım söz konusu olmaksızın her türlü kamu görevine
gelme hakkına da sahiptir[3].
İçeride ve dışarıda çeşitli saiklerle bazı vatandaşlarımızın
Devlet düşmanlarınca kışkırtıldıktan bir gerçektir. Bu kışkırtıcılar arasında yer
alan Fransa resmî makamlarına yakın çevrelerin gayretkeşlikleri konusunda s
Fransız Anayasa Konseyi'nin bir kararını hatırlatmak isteriz. Bir Fransız kanununda
"Fransız Milleti'nin bir parçası olan Korsika halkı" şeklinde yer
alan ibarenin Anayasaya aykırılığı konusunda Anayasa Konseyi "Fransız
Milleti'nin bir parçası olduğu vurgulansa bile, Fransız Milleti'nin değişik
halklardan değil, tek bir halktan kurulu olduğu" gerekçesiyle iptal kararı
vermiştir[4]
.
T.C. Anayasası Devleti koruma konusunda fevkalade hassas davranmıştır.
68. maddesinin 2 nci fıkrası siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmez unsurları olduklarını açıkladıktan sonra bazı siyasi partilerin kurulamayacaklarını
öngörmüş ve ayrıca siyasi partilerin uyacakları esasları da hükme bağlamıştır.
Siyasi partilerle ilgili bütün bu esaslar, Anayasa'nın değiştirilemeyecek olan
hükümlerini teminat altına alıcı düzenlemelerdir. Zaman zaman yasal düzeyde
yapılan düzenlemelerle bazı eylemler suç olmaktan çıkarılmaktadır. Geçen yılki
Adalet yılını açış konuşmasında şu açıklamayı yapmıştım: "T.C.
Anayasası'nın getirdiği bu sistem içerisinde, yasal düzeydeki değişikliklerden
Anayasal düzeyde sonuçlar çıkarmak Anayasa'nın egemenliği ve kurallar
hiyerarşisine aykırı düşer". Şunu eklemek isterim ki: Yasal
değişikliklerin siyasi partilerle ilgili Anayasal yasaklara hiçbir etkisi
olamaz. Esasen şunu da hatırdan çıkarmamak gerekir. Devleti koruma amacıyla
getirilen kurallar Anayasa'nın değiştirilemeyecek hükümlerinde öngörülen
esaslarda esasen mündemiçtir. Anayasa bir yasak getirmişse onun yaptırımı da
bünyesinde mevcuttur. Bu sebeplerle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne aykırı amaçlara yönelik bir siyasi partinin kuruluşuna cevaz
verilemez. Yasaklara ilişkin hükümlerin kaldırılması veya değiştirilmesi
yoluyla da buna cevaz aramak yukarıda açıkladığımız nedenlerle mümkün değildir.
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün oluşunun teminatı
Türk dil ve kültürü etrafında Devletleşen Yüce Türk Milleti'nin sarsılmaz iradesi
başta olmak üzere tüm Devlet güçleridir.
Gerektiğinde istiklâl Savaşı ruhu içerisinde bu prensipler elbette
korunacaktır. Türk Milleti'nin en güç zamanlarda neler yaptığına tarih
tanıktır. Bugün uygar camiada güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır.
Herkes ona göre, içeride ve dışarıda neyi göze alabileceğini geç kalmadan öğrenmelidir.
Hiçbir Devlette kendi düzenini başka bir Devlete kabul ettirme
hakkını haiz değildir. Bu, milletlerarası uygar dünyaca benimsenen ahlâki bir
kuraldır.
Son zamanlarda toplumun her kesiminden bazı kişiler
her fırsatta Devleti kötüler ve küçümser bir tutum sergilemekte adeta
kötülüklerin kaynağı olarak Devleti gösterme gayretine girmektedir. Sanki
Devletle birey birbirleriyle bağdaşmaz, birbirine karşı varlıklarmış gibi yeni Anayasa yapılırken bunlardan birine
öncelik verme gereğini savunmaktadırlar. Devlet ve hukuk elbette toplum için,
bireyin mutluluğu için vardır. Ancak toplum ve bireyin yaşaması ve mutluluğu
için de Devletin varlığı zorunludur ve Devlet te elbette görevlerini gereği
gibi yerine getirebilmesi için korunacaktır. Devleti koruma, terörün kökünü bir
an önce kazıma açısından mevzuatta yeni hükümler getirilmesi gerekiyorsa bu da
yapılmalıdır. Bunun yapılmaması sorumluluğu gerektirir bir durum meydana getirir.
Burada şunu da belirtmeliyim ki yeni C.M.U.K. tasarısı, özellikle içinde
bulunduğumuz ortamda Devletin durumu açısından üzerinde fevkalâde hassasiyetle
durulması gereken düzenlemeler getirmektedir. Yeni düzenlemeleri Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü koruma açısından büyük kaygı ile
karşıladığımı da ifade etmek isterim.
Bu gibi konular millî birer dava olarak ele alınıp, siyasi parti
disiplini dışında ve kişisel itibar sorunu olmaktan çıkarılarak çözüme
kavuşturulmalıdır.
LAİKLİK
T.C. Anayasası'na göre laiklik, dinin Devlet işlerinde etkili ve
egemen olmamasını, bireylere Anayasa güvencesi altında manevi hayatları yönünden
sınırsız bir özgürlük tanımayı ifade etmekle beraber; dinin bireyin manevi
hayatını aşarak toplumsal hayatı etkileyen alanlarda kamu düzenini korumak ve
dinin kötüye kullanılıp sömürülmesini önlemek amacıyla Devlete, dini hak ve
özgürlükler üzerinde denetleme yetkisini vermeyi de kapsar. Devlet Teşkilâtı
içerisinde Diyanet işleri Başkanlığı'nın yer alması bu denetleme ve Anayasal
teminatı sağlama amacına yöneliktir. Yeni Anayasa hazırlanırken Diyanet işleri
Başkanlığı'nın yeri özenle korunmalıdır.
Diyanet işleri Başkanlığı dinsel bir örgüt olmadığı gibi orada
kamu hizmeti görenler de din adamı değil, Devlet memurudurlar. Bu itibarla,
vatandaşların eşit vergi yükümlülüğü altında bulundukları açısından hareketle
din ve mezhep ayırımı yapılmak suretiyle Diyanet işleri Başkanlığı'na
yöneltilen eleştirilerin hiçbir hukukî dayanağı bulunmamaktadır.
Devlet memurluğuna girenlerin din ve vicdan özgürlüğü açısından
diğer vatandaşlardan farklı kısıtlayıcı bir düzenlemeye tâbi olmadıkları da
Anayasal bir gerçektir.
Ülkemizde laiklik ilkesi bazılarınca dinsizlik olarak telâkki
edildiği gibi, diğer bazılarınca da samimi olarak dinine bağlı olup gereklerini
yerine getirenlerin de gericilikle itham edildikleri de görülmüştür. Bu yanlış
anlayışlar beraberinde bitmeyen bir kavgayı da getirmiştir. Laiklik ne
dinsizliktir, ne de dinî inançlarını yerine getirenler gericidir ve İslâm Dini
de gericiliği asla telkin etmez. O halde Anayasa ve yasalarda yerini
bulamayacak olan bu yanlış anlayışlar bertaraf edilerek, laikliğin herşeyden
önce bir eğitim işi olduğu gözetilip eğitim ve öğretim kurumlarında laikliğin
ifade ettiği gerçek anlam gereği gibi öğretilmeli ve Tevhidi Tedrisat Kanunu
titizlikle uygulanmalıdır.
Millî bütünlüğümüzün de teminatını teşkil eden laiklik ilkesi
dinin politik alanlarda faaliyet göstermesine izin vermez. Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nde hiçbir din kendini bu temel kuralın dışında asla tutamaz. Bu
böylece bilinmelidir.
YARGISAL SORUNLAR - YARGI ERKİ VE KONUMU
Hukuk Devletinin teminatını kuvvetler ayrılığı prensibi
oluşturmaktadır. Başarısı ise bu prensibin titizlikle uygulanmasına bağlıdır.
Kuvvetler ayrılığı, ne kuvvetlerin birbirine düşman oluşunu ve ne de birinin
diğerine tâbi bulunuşunu ifade eder. Bu kuvvetlerden hiçbiri diğerinin gücünü
paylaşmaz; aksi halde, Anayasa'nın aralarında aradığı denge bozulmuş olur.
T.C. Anayasası'nın Başlangıç bölümünde kuvvetler ayrılığına
değinilirken "Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük
sıralaması anlamına gelmeyip Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve
bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak
Anayasa ve kanunlarda bulunduğu" açıklanmıştır.
Egemenlik kayıtsız şartsız Milletin olup, Türk Milleti bu
egemenliğini Anayasa'nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle
kullanır. Vargı yetkisi de egemenliğin bir tezahürü olup Türk Milleti adına
bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Hâkimlerin görevlerinde bağımsız olmaları, mahkemelerin
bağımsızlığı ve hâkimlik teminatının güven altında bulunabilmesi, hâkimlerin
özlük hakları konusunda karar vermeye yetkili bağımsız bir kurulun kurulmasını
zorunlu kılmıştır. 1961 Anayasası'na göre Yüksek Hâkimler Kurulu; 1982
Anayasası'na göre ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kurulmuştur.
1961 Anâyasası'na göre Yüksek Hâkimler Kurulu tamamen hâkimlerden
oluşmakta idi.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ise öncekine göre bağımsızlık
açısından geriye gidiş olarak tezahür etmiştir. Önceki açış konuşmalarımda bu
kurulun tam bağımsız olmadığını ileri sürmüştüm. Bu defa yargıya asla yakışmayan
bir şekilde nitelenen 25.6.1992 gününde çıkarılan 3825 sayılı Yasa ile Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsızlık açısından daha da geriye götürülmüş,
Bakan'a daha çok bağımlı müsteşarlık ihdas olunarak, belki istenmeyerek te
olsa, Kurul'a bu müsteşarın katılması sağlanmıştır. Sorun, kişilerin güven
verip vermemesi değil, müessese olarak bağımsızlık esaslarına uygun olup
olmamasıdır.
Hâkim ve Savcıların özlük hakları konusunda karar vermeye tek
yetkili organ olarak kurulacak yeni kurula şu esaslar egemen olmalıdır: (Bu
esaslar Yargıtay görüşü olarak belirlenmiştir).
- Adlî ve idarî yargı mutlaka ayrılmalıdır.
- Hâkim ve Cumhuriyet Savcıları gene aynı Kurula bağlı
tutulmalıdır.
- Kurula hâkimlik mesleği dışından üye alınmamalıdır.
Bazı Siyasi Partilerce hazırlanan Anayasa tasarısında Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu'na Barolardan temsilci alınmasının öngörüldüğü söylenmektedir.
Bu konuda da görüşümüzü açıklamak isterim.
Avukatlık mesleği fevkalade onurlu bir meslek olup güçlü bir
savunma mesleğinin hukukumuzun gelişmesine, adaletin gerçekleşmesine büyük ölçüde
katkıda bulunacağı ve bu itibarla da mesleğin bağımsızlığının hizmetin
başarısının önkoşulu olduğu inancındayız.
Avukat, meslekî bakımdan bağımsız olmakla beraber yargılamada
taraf vekili olarak yer alır; yargı organının bir unsuru değildir ve böyle de
görülemez; Vatandaşlar da davalarında kendilerini bir avukatla temsil ettirme
zorunda da değildirler.
Savunma mesleğinin özellikleri dikkate alındığında Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu'na Barolardan temsilci alınması Anayasa'nın "Hâkimler
görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa'ya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî
kanaatlerine göre hüküm verirler" kuralını ciddi şekilde zedeler.
Anayasalar bu kuralın zedelenmemesi için son derece hassasiyet göstermişlerdir.
Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkim teminatının tanınması dahi bu kuralın
teminat altında bulunması amacını gütmektedir.
Neticeten, hâkimler Anayasa eliyle savunma mesleğinin etkisi
altına sokulmuş olacaklardır. Savunma mesleğinin etkisi altına sokulan yargı
organına vatandaşın güven duyması, hâkimin tarafsızlığından kuşku duymaması mümkün
değildir. Kendisini yargılayan hâkimin özlük hakları konusunda taraf vekilinin
karar verebileceğini duyan vatandaştan başka türlü bir düşünce beklenmesi
olanaksızdır. Bundan toplum fevkalâde büyük zararlar görür. Hâkimlik mesleğinin
gelecekteki acı tecrübelere tahammülü olmadığı bilinmelidir.
Bütün bu sebeplerle hâkimlerin özlük hakları konusunda karar
vermeye yetkili, görevli Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun sadece
hâkimlerden oluşması gerektiğinin kabulü bir zorunluluk olarak görülmelidir. Bu
zorunluluğu gerek hâkimlik ve gerekse avukatlık mesleklerinin itibarlarının
korunması bakımından belirtmeyi mesleki bir görev saymaktayım.
Yüksek Kurul'a Adalet Bakanı veya müsteşarın katılması da
benimsenemez. 1961 Anayasası'na göre Adalet Bakanı Kurul toplantılarına
katılabilmekte ancak oylamaya katılamamakta idi. 1982 Anayasası bir geriye
gidiş olarak Adalet Bakanına Yüksek Kurul'da yer vermiş ve oy hakkı da
tanımıştır. Getirilen düzenleme itibariyle Bakanın Kurul toplantılarına
katılması zorunlu bir durum değildir. Bakanın katılmaması halinde Yargıtay veya
Danıştay'dan seçilen kıdemli üye ile Yüksek Kurul toplanabilmektedir. Bu olanak
ve mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatının taşıdığı büyük önem dikkate
alınarak Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun faaliyete geçmesinden itibaren
Adalet Bakanlarının törensel toplantılar dışında Kurula katılmamaları yolunda
bir gelenek oluşturulsaydı fevkalâde isabetli bir uygulama yerleştirilmiş
olurdu. Bu fırsat halen de kaçmış değildir. Yeterki mahkemelerin bağımsızlığı
ve hâkimlik teminatına yürekten inanılsın.
- Kurula seçilecek yüksek mahkeme üyeleri nihaî safhada ait
bulundukları yüksek mahkemelerin genel kurullarınca dört yıllık bir süre için
seçilmeli; aradan bir dönem geçmeden yeniden seçilme olmamalı; Kurul üyelerinin
yarısı iki yılda bir yenilenmeli; Kurula seçilebilmek için belirli bir süre
yüksek mahkeme üyeliğinde bulunma koşulları getirilmelidir.
- Kurula seçilen üyelerin
yüksek mahkemelerdeki aslî görevleri ile ilişkileri geçici olarak
kesilmelidir.
- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Adalet Bakanlığı'ndan ayrı
bir idarî yapıya, sekreteryaya sahip olmalıdır.
Yüksek Kurul'un bağımsız bir idarî yapıya, sekreteryaya sahip
olmaması Kurul işlerinin doğrudan doğruya Adalet Bakanlığı'na bağlı idarî
birimlere gördürülmesi Yüksek Kurul'un bağımsızlığını etkileyen hâkimlerin
özlük hakları konusunda girişimi Bakana bırakan bir düzen olup bir an önce
kesinlikle terkedilmelidir. Bunun sakıncaları son olarak süresi biten Devlet
Güvenlik Mahkemeleri Hâkim ve Savcılarının atama kararnameleri ile yaz
kararnamelerinin, Yüksek Kurul'a rağmen, hazırlanmasındaki gecikmelerde açık
olarak meydana çıkmıştır.
-Teftiş Kurulu doğrudan doğruya Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu'na bağlanmalıdır.
HÂKİMLERİN ÖZLÜK HAKLARI
Hâkimlik mesleği büyük özveri isteyen bir meslektir. Yüce Türk
Milleti adına egemenlik hakkına dayanan yargı yetkisini kullanan hâkimlik
mesleğine ilişkin düzenlemelerde bulunulurken gereken, önem verilip özen
gösterilmelidir.
Ülkenin sadece ahlâki bakımdan kalkınması için değil aynı zamanda
ekonomik bakımdan kalkınmasının temel şartı sağlam bir adalet mekanizmasına
sahip olması ile mümkündür. Bu da hâkimlerin özlük haklarının Anayasal
güvenceye ulaştırılmasını gerektirir.
Hâkimlerin özlük hakları belirlenirken yasama ve yargının eşitliği
ilkesinden hareket olunmalı ve özlük hakları konusunda yasa ile düzenlemede
bulunulmalıdır.
Anayasamızın emri bu olmakla beraber ülkemizde çok uzun bir zamandan
beri olağan hale gelmiş bulunan yaygın bir uygulama ile karşı karşıya
bulunmaktayız: Hâkimlerin özlük hakları, aylık ve ödenekleri kanun yerine kanun
hükmünde kararnamelerle düzenlenmektedir. Bu yol yürütmenin yargı üzerinde
etkin olmasına kapıyı açık tutan bir yol olup Anayasa'nın korumak istediği
amaçla asla bağdaşır görmemekteyiz.
Bu düzen içerisinde hâkim ve Cumhuriyet Savcılarının da sorunlarını
yürütmeye duyurma ihtiyacında bulunmalarını doğal karşılamak lâzımdır. Ama bunu
yaparken asla hâkim olduklarını hatırdan çıkarmamaları gerekir.
Hâkim vakurdur, hâkim her haliyle vakurdur. Bunu unutma yolunda
olan bir hâkim bilmelidir ki muhatabı bu niteliği daha çabuk unutacaktır. Hâkim
kamuoyu karşısında gösteri niteliği taşıyan bir tutuma asla giremez. Mesleğe
saygı duygusu bunu gerektirir.
Bunu böylece belirttikten sonra önemli gördüğüm bir iki hususu
açıklamak istiyorum:
Öncelikle hâkimlere, milletvekillerine ve memurlara yapılacak her
türlü ödemelerde Devletin bu konudaki malî gücünün dikkate alınması gerekir.
Devletin ödeme gücünü dikkate almadan yapılacak belirlemeler sonuçta tüm
milleti sıkıntıya sokar. Esasen Devlet hiçbir alanda genel olarak milleti
sıkıntıya sokacak hiçbir ücret politikasına kayıtsız kalamaz.
Konu Devlet içerisinde, organların bir özlük hakları yarışı olarak
mütalâa olunmamalıdır. Burada açıklamak istediğimiz husus bu işin, prensibi
meselesi olup bunu da yaparken bir kıyaslamaya girmemiz doğal karşılanmalıdır.
Hâkimlik mesleğinin gelmiş bulunduğu nokta beni bu konulara girme zorunluluğu
ile karşı karşıya bırakmıştır. Hâkimlik mesleğinde (bunu söylerken Savcıları da
kastetmem doğaldır) özlük hakları diğer organlar karşısında lâyık olduğu düzeye
getirilmeden hukuk devletinin tam anlamıyla gerçekleştiğinden asla söz
edilemez. Mesleğin itibarı, çekiciliği özlük hakları dışlanarak sağlanamaz.
Bunun içindir ki bu konuları dile getirmek zorunda kalıyoruz.
Çok partili demokratik düzene geçilmeden hâkim ve Savcıların özlük
hakları açısından mesleğin büyük önemi ve diğer memurlarla birlikte mütalâa
olunamayacağı dikkate alınarak, hâkim tazminatı adı altında ek bir ödeme kabul
edilmiş ve 1961 Anayasası'nda da milletvekilliği aylık ve ödeneği belirlenirken
hâkim aylığı ölçü olarak kabul edilmişti. Bugün için diğer memurlarla kıyas
edildiğinde hâkim tazminatının özel bir öneminin kalmadığı kolaylıkla
görülecektir. Özellikle son yıllarda yapılan düzenlemelerle yargı organı mensuplarının
malî ve sosyal hakları yasama ve yürütme organı mensuplarına göre çok gerilerde
kalmıştır. Kuvvetler ayrılığı dengesi içerisinde yargının yeri gereği gibi
değerlendirilememiş, hâkimlik mesleği ihmale uğramıştır.
Bugün meslekte önemli oranda açık bulunmaktadır, mesleğin
çekiciliği kalmamıştır. Bunun sebebini hâkimlerin Özlük haklarındaki
düzenlemelerde aramak gerekir. Mesleğe adaylık döneminden sonra yeni atanan bir
hâkimin eline ayda tüm ödemelerle birlikte üçbuçuk milyon lira; mesleğin en
yüksek kademesi olan yüksek mahkeme üyesinin eline ise dokuzbuçuk milyon lira
civarında; (görev başındaki milletvekili değil) milletvekilliğinden emekli olan
bir kimsenin eline ise onbeş milyon lira civarında para geçtiğini söylersek
yargının bulunduğu yer daha kolaylıkla anlaşılır.
Günümüzde yüksek mahkeme üyelerinin özlük hakları bazı bâtılı
ülkelerde parlamento üyelerinin özlük hakları ile bir denge içerisinde
otomatik hale getirilmiş; bazılarında ise üstünde tutulmuştur. Bu konularda
yasama ve yargının eşitliği ilkesinden hareketle dengeli bir düzen getirmek
Anayasal bir zorunluluktur.
Bu konuyu tamamlamadan Yüksek Mahkemelerin kendi aralarındaki
hukukî duruma da kısaca değinmekte zorunluluk görmekteyim.
25.6.1992 gün ve 3825 sayılı Yasada, Anayasa Mahkemesi için özlük
hakları yönünden farklı bir düzenleme getirileceği izlenimini veren bir düzenleme
şekli yer almıştır.
Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşundan beri Yargıtay Başkanlarınca ısrarla
dile getirilen bir hususu tekrarlamak isterim: Yüksek Mahkemeler birbirlerine
karşı eşit hukukî durumdadırlar. Birinin diğerinden üstün veya aşağı durumda
olduğu söylenemez. Hepsi de teknik anlamda yargılama yapmaktadırlar, yargı
görevi ifa etmektedirler. Anayasaya uygunluk denetimi, yasama organı ile yargı
organı arasında yüksek mahkemelerle yerel mahkemeler arasında olduğu gibi
denetleyen- denetlenen ilişkisine olanak vermez. Yasama organı da elbette
doğrudan doğruya yüce Türk Milleti adına görev ifa eden bağımsız bir kuvvettir.
Anayasa Mahkemesi'nin kuvvetler ayırımı yelpazesinde paylaştığı güç yasama
kuvveti olmayıp, yargı gücüdür; bu yüksek mahkememiz bir yüksek yargı organı
olup, işlevi de tamamen yargısaldır; kararlarının politik sonuçlar doğurması,
yasaların varlığını etkilemesi, ona yasama organı veya politik bir organ vasfı
izafe edemez. Tıpkı kararları tamamen politik sonuçlar doğuran Yüksek Seçim
Kurulu gibi. Bilindiği üzere Yüksek Seçim Kurulu'da tamamen yargısal bir
kuruluştur.
Bu gerçeklerden hareket edildiğinde aynı eşit hukukî durumda
bulunan yüksek mahkeme hâkimlerinin de -Anayasa Mahkemesi de dahil olmak üzere-
özlük hakları yönünden eşit hukukî düzenlemelere tâbi bulunmaları gerektiğinin
kabulü zorunludur. Anayasa Mahkemesi için farklı bir durum getirilmesi yargısal
faaliyeti, mahiyeti ile bağdaşmayan bir değerlendirmeye tâbi tutma sonucunu
doğurur. Bunun yanında kuvvetler ayrılığı düzeninin etkinliği zaafa uğrayacağı
gibi, memleketteki siyasi rejim bakımından da tehlikeli sonuçlar doğar.
Anayasa Mahkemesi'ni eş değerdeki diğer yüksek mahkemelerden ayırarak,
özlük hakları yönünden savunduğumuz yasama, yargı dengesini sadece Anayasa
Mahkemesi açısından kurma gayretleri, mevcut hukuk sistemimiz içinde sağ
duyunun, hukuk mantığının kabul edemeyeceği; ancak görünüşü kurtarma
çabasından ibaret hukuk tarihinin ibretle kaydedeceği bir çözümden ibaret
olacaktır.
Yargıtay Birinci Başkanlarından Sayın İmran Öktem geçmişte,
Anayasa Mahkemesi yararına kısa bir süre hasıl olan farklı durumun
yanlışlığının anlaşılması ile bu yanlışlık düzeltilerek getirilen eşitliği
memnuniyetle karşılarken şöyle diyordu:"... Bu suretle Yargıtay hâkimleri
ile Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Sayıştay Başkan ve Üyeleri arasındaki
ahenksizlik giderilmiştir. Bu iki kanunun hazırlanmasında ve çıkarılmasında
emek ve yardımları geçen muhterem zevata burada teşekkür etmek benim için bir
borçtur"[5].
iki önemli meslek vardır ki bunların ihmali neticede gene topluma
zarar verir: Biri hâkimlik, diğeri ise öğretmenlik meslekleridir. Üzülerek
söylemeliyim ki her ikisi de ihmale uğramıştır.
Hâkimlerin özlük hakları konusu tüm hâkimler yönünden bir bütün
olarak ele alınıp mesleğin özelliklerinden hareket etmek suretiyle adalete
uygun bir çözüm getirilmesi gerekirken yürütme organı, Adalet Bakanlığı
teşkilâtını ilgilendiren idarî ve politik yönü ağır basan başka bir sorunu ön
plâna almış ve bu arada meslekte sadece birinci sınıfa ayrılmış hâkimler
yönünden bir düzenleme hazırlanmış ve sonuçta 25.6.1992 gün ve 3825 sayılı
Yasa çıkarılmıştır.
Yüksek yargının varlık ve görev alanını ilgilendiren bu konuda
Adalet Bakanlığı'nca mutad olduğu üzere yüksek yargıdan düşünce alınması uygun
bir yol olduğu halde ancak Başbakanlık nezdindeki girişimlerimiz sonucu Başbakanlıkça
düşünce sorulmuştur.
Bu yasa hakkındaki görüşlerimizi açıklamak istiyorum. Burada yargı
yönünden iki temel esas getirilmiştir: Birincisi, birinci sınıfa ayrılmış olup
ta bu tarihten itibaren yüksek mahkeme üyeliğine seçilme niteliklerini
kaybetmemiş olmak kaydıyla altı yılını dolduran hâkim ve savcıların birinci
sınıf olmaları kabul edilmiş; diğerinde ise şu hükme yer verilmiştir:
"Birinci sınıf hâkimler Yargıtay ve Danıştay Üyelerinin istifade
ettikleri her türlü malî hak ve ödemelerden yararlanırlar".
Bu esaslarla, söz konusu hâkim ve savcılarla, Yargıtay ve Danıştay
Üyeleri arasında statü ve her türlü malî hak ve ödemeler açısından neticeten
eşitlik sağlanmıştır. Getirilen düzenleme ile öngörülen süre tasarıda on yıl
iken, sekiz yıla ve sonrada altı yıla indirilmiştir. Bu sürenin mantıkî bir
esasa dayandığı ileri sürülemeyeceği gibi beraberinde de yargı düzeni
içerisinde bir çelişiklik getirmiştir. Örneğin, birinci sınıfa ayrılışından
itibaren dört yıl geçen bir hâkim veya savcı yüksek mahkeme üyeliğine
gelebilecek, ama altı yıl dolmadan birinci sınıf olamayacak.
Özlük hakları yönünden Yargıtay ve Danıştay Üyelerine göndermede
bulunulmakla beraber Anayasa Mahkemesi Üyelerine değinilmemiştîr. Bunun
ileride yüksek mahkemeler arasında farklılık yapılacağı izlenimi verdiği ve sakıncaları
üzerinde yukarıda ayrıntılı olarak durulmuştur.
Önce, birinci sınıf hâkimlerimizin maddi durumlarının düzeltilmesi
çabalarını memnuniyetle karşıladığımızı belirtmek isterim. Sadece birinci
sınıf hâkimlerin değil, daha güç durumda bulunan mesleğe yeni girenlerle
beraber tüm hâkim ve Cumhuriyet Savcılarımızın özlük haklarının da
olabildiğince iyileştirilmesi gerekir. Mesleğin itibarının korunması bakımından
bu bir zorunluluktur.
Yargıtay Üyelerinin ve geniş kapsamda tüm yüksek mahkeme üyelerinin
durumuna gelince:
T.C. Anayasası'nın 154. maddesi hükmünce Yargıtay, adliye mahkemelerince
verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve
hükümlerin son inceleme merciidir. Yargıtay, ülkede sadece içtihat birliğini
sağlama amacıyla kurulmuş olmayıp aynı zamanda bireylere davalarının ilk
derece mahkeme kararlarından sonra bir kere daha incelemesi ve dolayısıyla
temel hak ve özgürlüklerinin etkin biçimde korunmasına olanak verme amacıyla da
kurulmuştur.
Cumhuriyetin kuruluşundan beri getirilen bu sistemle Yargıtay'la
yerel mahkemeler arasında organik yönden bir denetleyen-denetlenen ilişkisi kurulmuş
ve bu durum Adlî mekanizmada bir Devlet prensibi olarak titizlikle korunmuştur.
Yüksek Mahkemeler ile ilk derece mahkemeleri ve bu yargı yerlerinde
görevli yargı mensupları arasında bir statü farkı olduğu gibi, yargıda hizmet
yılı, liyakat, başarı ve benzeri esaslara göre bir hizmet hiyerarşisi de mevcuttur.
Hâkimlik ve Savcılık meslekleri kendi aralarında sınıflandırılmıştır. Bu durum
meslekî kıdemin doğal sonucu olarak kabul edilmelidir. Anayasa'da yüksek yargı
organları üyeleri hakkında ayrı düzenlemede bulunulmuştur. Bu görevler meslekte
aşamalar izlenerek gelinen en yüksek mevkilerdir. Aralarında statü farkı
bulunduğunun kabul zarureti vardır. Bu statü farkını bozmak yargının uyum
içerisinde çalışması bakımından son derece sakıncalıdır.
O halde, yüksek mahkeme üyeliğinin özellikleri dikkate alınarak
onların özlük haklan da statülerine uygun olarak düzenlenmelidir.
Bir ara 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun kabul edildiği
sıralarda bir çok alanlarda yapılan yanlışlar yanında, birinci sınıfa ayrılmış
olan hâkimlerle yüksek mahkeme üyeleri arasında hukukî statüye dokunulmamakla
beraber özlük hakları açısından eşitlik hasıl olmuş; bu durumun Yargıtay'ın
varlık ve görev alanında meydana getirdiği olumsuz sonuçlar zamanın Yargıtay
Başkanı Sayın Imran Öktem tarafından Adalet Yılı Açış Konuşmasında dile
getirilmiş ve bir süre sonra Devlet Personel rejiminin bir çok alanlarında
olduğu gibi bu yanlış ta düzeltilmişti. Sayın Başkan Öktem şöyle diyordu:
"İller teşkilâtında çalışan değerli hâkim ve savcılardan bir
kısmına kadro aylığı bakımından yükselme imkânı verilmiş olması bizi sevindirecek
bir olaydır. Fakat bu durum Yargıtay üyeliğine rağbete menfi tesir yapacaktır.
Bana öyle geliyor ki, yurdun suyu ve havası lâtif bir köşesinde ve işleri yolunda
bir mahkemede 2000 lira kadro aylığına kavuşmuş olan bir hâkim, bir 'mahkeme
üyesi, bir icra hâkimi, bir sorgu hâkimi, bir Cumhuriyet savcısı, Cumhuriyet
savcı yardımcısı Yargıtay üyeliğine, savcılığına rağbet etmeyecek, Ankara'nın
sert iklimi içine ve Yargıtay'ın ezici yükü altına girmek istemeyecektir. O
zat ne kadar değerli olursa olsun kendisinin bilgi, tecrübe ve değerinden
Yargıtay'da, yurt ölçüsünde istifade edilemiyecektir. Hâkimlik ve savcılık
kademesi içinde bir birinci sınıf hâkimlik ve savcılık kademesi mevcut ise de
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Yüksek Mahkemeler unvanı altındaki
paragrafında yer alan bir Yargıtay ve bir de Yargıtay'ın Yüksek Hâkimleri
vardır. Anayasa bunların iller teşkilatlarındaki hâkimlerden ayrı bir rejime
tâbi tutulmasını öngörmüştür. Kadro aylıkları bakımından da farklı bir sistem
kurulması Yargıtay üyeliğine rağbeti artıracak, üye seçimlerini
kolaylaştıracak, değerli hâkimlerin Yargıtay bünyesi içine alınmasını
sağlayacaktır. 884 sayılı Kanunun ortaya koyduğu bu yanlış durum en yakın bir
zamanda düzeltilmelidir"[6].
Evet, Sayın Başkan Öktem'in değindiği yanlış o zaman
düzeltilmiştir.
Vaktiyle yapılan yanlışları emsal olarak almak suretiyle yeni
yanlışlara basamak yapmanın hukuksal mantığını bulmak gerçekten olanaksızdır.
Yüksek Mahkeme Üyeliği seçiminde usul yönünden eksiklikler
olabilir; tunları düzeltmek yerine statü bakımından birleştirme isabetli
olmamıştır.
Son düzenleme yargı sistemini bozmuştur. Danıştay Birinci Dairesi
de düzenlemelerin Anayasa güvencesi altında görev ifa eden yüksek hâkimliğin
özellikleri dikkate alınarak yapılması gerektiği görüşünde bulunmuştur.
Şunu ifade etmek istiyorum: Yargının yerleşmiş müesseseleri
üzerinde Yüksek Mahkemelerin varlık ve çalışma alanını ve hâkimleri
ilgilendiren konularda sorun partilerüstü millî bir dava olarak ele alınıp,
yasa çıkarılırken üzerinde dikkatle durulmalıdır. Fevkalâde hassas ve ihtiyatlı
davranılması, hukukî mülâhazaların dışına çıkılmaması gerekir. Bu yasa
çıkarılırken Yargı için gereken hassasiyet ve özen gösterilmemiştir; yargıda
huzursuzluğa yol açılmış, bağımsızlık ve teminat müesseseleri neticeten
zedelenmiştir.
Durumun, yüksek hâkimliğin özellikleri dikkate alınarak
düzenlenmek suretiyle düzeltileceğini ümidetmekteyiz.
YASALARIN ANAYASA'YA UYGUNLUĞUNUN YARGISAL DENETİMİ
Anahukuk esasları içerisinde ele aldığımızda yasaların Anayasa'ya
uygunluğunu incelemenin tüm mahkemelerin aslî görev ve yetki alanları içerisinde
olduğunu görürüz. Tüm mahkemeler Anayasa ve yasaları yorumlayarak
uygulayacakları yasanın Anayasa'ya uygun olup olmadığını görevden ötürü
öncelikle inceleme durumundadırlar.
Esasen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 11. maddesi muvacehesinde
yasama, yürütme ve yargı organları ile idare makamları gerektiğinde uygulama
durumunda kalacakları Anayasa hükümlerini yorumlama yetkisini hâizdirler;
hiçbir mülâhaza onların bu yorum yetkisini ortadan kaldıramaz.
1961 ve 1982 T.C. Anayasaları da Anahukuk kurallarından hareketle
getirdikleri sistem içerisinde Anayasa Mahkemesi ile diğer bütün mahkemelerin
bu konudaki görev ve yetkilerini kurallaştırmışlardır.
Ancak, sadece Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa'ya uygunluk denetiminde
iptal kararı verme konusunda münhasır yetkisi vardır. Diğer Yüksek Mahkeme ve
yerel mahkemeler de Anayasa'ya uygunluğu defi yoluyla incelerken yasayı
Anayasa'ya uygun buldukları takdirde sorunu kendi bünyelerinde
sonuçlandıracaklar veya Anayasa'ya aykırı bulurlarsa iptali sağlama amacıyla
Anayasa Mahkemesi'ne başvuracaklardır.
Anayasa'ya uygunluk denetimi teknik anlamda tamamen yargısal
nitelikte bir denetim olup, yasanın yerindeliğini takdire olanak vermez.
Anayasa'nın getirdiği sistem içerisinde yasaların Anayasa'ya
uygunluğunun yargısal denetiminin defi yolu gerçekleştirilmesini Anayasa Mahkemesi
ile diğer mahkemeler arasında bir bütün olarak ele alıp doğacak hukuksal
sorunları bu açıdan çözümlemek gerekir.
Örneğin, İtalyan mevzuatında İtalyan Anayasa Mahkemesi'nce bir yasanın
Anayasa'ya uygun olup olmadığı incelenirken Anayasa'ya aykırı olduğu ileri
sürülen yasaya yerel mahkemece verilen anlam altında Anayasa'ya aykırılık
sorununun çözülmesi gerektiği esası benimsenmiştir. Ülkemizde de sorunun
objektif kurallarla bu yolda çözümlenmesi isabetli olacaktır[7].
Bir yargı organı olarak aslî görevimizi yakınen ilgilendiren çok
önemli gördüğümüz bu konuda Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşu ile ilgili olarak yeni
Anayasa hazırlıklarının başladığı bir sırada görüşlerimizi ifade etmeden
geçemeyeceğim.
Öncelikle yargı dalları arasında kapsamı dikkate alınarak
kuruluşta Yargıtay'a 1961 Anayasası'nda olduğu gibi daha fazla ağırlık
verilmesi gerektiğini ifade etmek isterim.
Bazı yabancı Anayasa Mahkemelerinde olduğu gibi Anayasa Mahkemesi
üyeliği makûl bir süre ile sınırlandırılmalı ve yeniden seçilme de caiz
olmamalıdır.
Bilindiği üzere Leon Duguit[8]
ve Georges Burdeau[9] gibi bazı ünlü kamu
hukukçuları yasaların Anayasa'ya uygunluğunun yargısal denetimi konusunda özel
bir yüksek mahkemenin kurulmasını, bu organın zaman içerisinde politik bir
otorite haline gelebileceği düşüncesiyle endişe ile karşılandığı konusunu dile
getirmişlerdir. Kuşkusuz bu nitelikteki bağımsız özel bir organ tam anlamıyla
yargı organı niteliğini korudukça böyle bir endişeye uygulamada yer olamaz,
işte bu endişeler ve Anayasa Mahkemesi Üyelerini pek uzun süre genel
yargılamadan uzak tutmanın yaratacağı sakıncalar üyelik süresinin sınırlanmasına
yol açmıştır.
Yedek üyelik sistemi kaldırılmalıdır.
Yargıtay ve Danıştay Üyeliklerine seçilme niteliğini kazanan hâkim
ve savcıların da Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçilmeleri sağlanmalıdır.
Yüksek Mahkemelerin kendi varlık ve görev alanlarını ilgilendiren
konularda Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açma hakkı tanınmalıdır.
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı özellikle iptal
kararları açısından fevkalade önemlidir. Anayasa Mahkemesi bir yasa hükmünü
Anayasa'ya aykırı bularak iptal ettiği takdirde yasama, yürütme ve yargı organları
ile idare makamları, gerçek ve tüzel kişiler bu iptal kararını yok sayarak
herhangi bir işlem yapamazlar. Ancak, şunu belirtmek zorundayız ki yasama
organı benzer yasayı yasama prosedürüne uyarak yeniden çıkarabilir. Anayasa
buna asla engel değildir ve bunu mutlaka yasama-yargı çatışması ve çekişmesi
yolunda yorumlamamak gerekir. Her organ gibi bir yargı organı olan Anayasa
Mahkemesi de hata edebilir; konuyu mutlaka bir Anayasa değişikliği ihtiyacı
içerisinde çözümlemek Hukuk Devleti ilkelerini de zedeler. Anayasa Mahkemesi
önüne getirildiği takdirde konuyu elbette yeniden bir Anayasa'ya aykırılık
çerçeve ve usulü içerisinde çözümleyecektir. Uzun Anayasa Mahkemesi uygulaması
olan İtalya'da da konu bu esaslar içerisinde ele alınmış, yasama organı iptal
olunan üç yasayı yeniden çıkarmış, İtalyan Anayasa Mahkemesi iki yasa için
Anayasa'ya aykırılık sorununun esasını yeniden inceleyerek sonuca gitmiş;
diğer bir yasada ise Anayasa Mahkemesi, Yasama organının sadece iptal kararını
etkisiz bırakma amacıyla yeni yasayı çıkardığı inancına vararak yeni yasayı
işin esasına girmeden yalnızca bu sebepten iptal etmiştir[10].
Anayasa Mahkemesi'ne, siyasi parti kapatma davalarında
gerektiğinde dava sonuna kadar faaliyetten men kararı verme yetkisi tanınmalı;
ayrıca Anayasa Mahkemesi, Anayasa yargısı ile hiçbir ilgisi olmayan Yüce Divan
ve Siyasi Parti hesaplarını denetleme görevlerinden kurtarılmalıdır.
Bu yıl ülkemizde Anayasa Mahkememizin kuruluşunun otuzuncu yılını
kutlamamız gerçekten hukuk düzenimiz açısından kıvanç verici bir olay olmuştur.
Ayrıca şunu belirtmek isterim ki, Anayasa Mahkemesi'nin Devletin ülkesi ve
milleti ile bölünmezliği konusunda gösterdiği büyük hassasiyet her türlü
övgünün üzerindedir.
YARGITAY
Yargıtay'da, 30.5.1991 gün ve 3744 sayılı Yasa ile kurulan 17, 18,
19 ve 20. Hukuk Daireleri ile 10. Ceza Dairesi görevlerine başlamış bulunmaktadırlar,
iş birikimi, Hukuk ve Ceza olmak üzere sadece bir kaç dairede mevcuttur. Hukuk
ve Ceza Genel Kurulları işleri olabilecek en kısa sürede çıkarmaktadırlar.
Yargıtay tetkik hâkimi ihtiyacı karşılanabildiği takdirde iş birikimi ortadan
tamamen kalkabilecektir. Bunun için de tetkik hâkimliğinin cazip hale
getirilmesi zorunludur.
Kişisel kanıma göre, kuruluş itibariyle daireler esas itibariyle
beşer kişiden oluşmakla beraber, her dairede ayrıca yeteri kadar üye
bulunacağından daireler üçer kişilik kurullarla çalışmalı; üç kişilik kurulda
oybirliği sağlanamazsa veya içtihadı bir problem teşkil eden konularda iş beş
kişilik kurulda görüşülüp karara bağlanmalıdır.
Yargıtay'da yapılması gereken, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu,
Uyuşmazlık Mahkemesi Üyeliği seçimleri ile Cumhuriyet Başsavcı ve
Başsavcıvekilliği, Anayasa Mahkemesi Üyeliği seçimleri doğrudan doğruya Yargıtay
yetkili kurullarınca yapılıp bitirilmelidir. Bu sadece bağımsızlığın değil,
hizmetin de en iyi şekilde yürümesinin bir gereğidir.
İstinaf Mahkemeleri hakkında Yargıtay'a maledilebilecek bir görüş
mevcut değildir. Benim, bundan önceki konuşmalarımda istinafın kurulmasına
gerek bulunmadığı doğrultusunda açıkladığım görüşte kişisel kanımdan ibarettir.
Bu görüşümü Devletin ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğünü korumada da
yararlı olacağı düşüncesiyle muhafaza ettiğimi beriltmek isterim.
BİNA SORUNU
Yeni bir bağımsız binanın Başbakanlığın 10 Ekim 1990 günlü yazısı
ile tahsisi ile birlikte Yargıtay'ın zorunlu bina ihtiyacı karşılanmış
olmaktadır[11]. Yeni binanın tahsisinde yakın
ilgilerini esirgemeyen Sayın Cumhurbaşkanı'na ve Cumhuriyet Hükümetlerine
şükranlarımızı ifade etmeyi yerine getirilmesi zorunlu bir görev saymaktayım.
Yargıtay Eğitim ve Dinlenme Tesisleri 27 Temmuz 1992 tarihi
itibariyle faaliyete geçmiş bulunmaktadır. Tesisin yapılmasında ve hizmete
açılmasında tüm emeği geçenlere tebrik ve teşekkürlerimizi sunarız.
Mensuplarımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.
Yargıtay'da önümüzdeki günlerde ihaleye çıkarılacak olan
bilgisayar sisteminin Ekim veya Kasım ayından itibaren faaliyete geçeceğini
ümit ediyorum. Böylece Yargıtay kararlarının kısa sürede hukuk dünyasının
hizmetine zamanında sunulması olanağı hasıl olacaktır.
Yargıtay Başkan ve Üyelerinin sicil işlemlerinin tümünün
Yargıtay'da işlenmesi ve sicil dosyalarının Yargıtay'da muhafazası zorunludur.
Bu-konuda gereken girişimlerde bulunulacaktır.
Yargıtay Üyelerinin lojman sorunu çözümlenememiştir. Yargıtay
Birinci Başkanı ile Cumhuriyet Başsavcısına yasa uyarınca alınması ve tefrişi
için bütçeye konulmuş bulunan parayı da, üyelerimizin ihtiyacı karşılanmadığından
bu bölüme aktarmak suretiyle üyelerimize tahsis olunan Devlet Mahallesi'ndeki
lojmanlar için Bayındırlık ve iskân Bakanlığı'na 7 Haziran 1991'de devrettik;
fakat inşaat durdurulduğu gibi özellikle Ankara dışından Yargıtay Üyeliğine
seçilerek gelen arkadaşlarımıza hiç olmazsa geçici bir süre için lojman tahsisi
konusundaki Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı nezdindeki müteaddit
girişimlerimiz sonuçsuz kalmıştır. Adalet Bakanlığı'na ait olupta Yargıtay
Üyelerine vaktiyle tahsis olunan lojmanların da emeklilik nedeniyle boşaldıkça
yeniden Yargıtay Üyelerine tahsis olunması geçici bir çözüm olacakken
başvurumuza rağmen bu yola da gidilmemiştir.
Devlet Mahallesi inşaatı bitinceye kadar gerçekten fevkalade
sıkışık durumda olan ve bazıları da geçmişteki görevleri itibariyle özel
koruma altında bulunması gereken arkadaşlarımızın sorununa Bakanlıkça geçici
bir çözüm bulunacağı ümidini taşımaktayım.
Yargıtay ve diğer yüksek mahkemelerimizin bütçelerinin yasama
organına doğrudan doğruya sunulması ve "olur'la harcama yapılması
usulünün kaldırılması bir zorunluktur. Yasama organının yasa ile uygun bulduğu
bir ödemeyi kuvvetler ayrılığı içerisinde yürütme organının iznine tâbi
kılmayı haklı gösterir hiçbir neden mevcut değildir.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri hukuk düzenimizde varlığını
sürdürmelidir.
Askerî yargı, yargı sistemimizin ayrılmaz ve köklü bir
kuruluşudur. Askerî hâkimlerin görev yaş sınırı, yargı mesleğinin özellikleri
ve müessesenin emir komuta zinciri ve etkisi dışında bağımsız görev ifa ettiği
dikkate alınarak, diğer hâkimler gibi altmışbeş olarak belirlenmelidir.
BAZI ÖNEMLİ KONULAR
1- En yetenekli elemanların
yargı mesleğine çekilmesi için gereken tedbirler bir an önce alınmalı ve meslek
lâyık olduğu düzeye kavuşturulmalıdır. Mesleğin ifa ettiği önemli görev ve
yıpratıcılığı dikkate alınarak hâkimlik mesleğinde 65 yaşına kadar çalıştıktan
sonra emekli olanlara, başka iş yapmamaları kaydıyla meslekte iken aldıkları
özlük haklarının aynen ödenmesine devam olunmalıdır. Adalet binaları hizmete
elverişli ve mesleğin onuruna yakışır hale getirilmeli; araç gereç ihtiyacı
karşılanmalıdır.
Tüm yargı organları mensuplarının Devlet protokolündeki yeri
hâkimlik mesleğinin niteliğine uygun olarak yeniden düzenlenmelidir.
2- T.C. Anayasası'nın 41. maddesi, ailenin Türk toplumunun temeli
olduğunu buyurmuş "Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın
ve çocukların korunmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır"
demiştir. Serbest seks ve nikâhsız mutluluk adı altında aile yapısı ve millî
gelenek, göreneklerimize, ahlâki telâkkilerimize karşı girişilen yıkıcı
propagandaların etkilerim önlemek ve kaldırmak için aileyi koruyucu, gençliğin
millî, ahlâki telâkkilerimize uygun millet ve memleket sevgisiyle dopdolu
olarak yetişmesini sağlayacak doğrultuda gereken tedbirleri almalıdır.
Unutulmamalıdır ki, yargıya intikâl eden işlerin temelinde bu ihtiyacın
karşılanmasının ihmale uğraması yatmaktadır. Türk toplumunu ayakta tutan ortak
değer yargısı olarak başta gelen faktörler arasında Türk aile yapısı ve ahlâki
değerlerimiz gelmektedir. Bu değer yargılarının kaybolması Devletin
parçalanması, yıkılması konusunda faaliyet gösterenlerin işlerini
kolaylaştıracaktır.
3- Türk Ceza infaz Sistemi cezanın ibreti müessire olmasını,
caydırıcılığını zayıflatacak ve hatta ortadan kaldıracak bir düzeye gelmiştir.
Bu durum sosyal yaşamda da bir çok problemleri beraberinde getirmiştir. Her
infaz sisteminde temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması doğaldır. Bu nedenlerle
ceza infaz sistemimiz cezaya caydırıcılık niteliği etkili bir biçimde kazandırılarak
sür'atle yeniden gözden geçirilip düzenlenmelidir.
4- Davaların olabildiğince
sür'atle çözümlenebilmesi açısından yapılan çalışmalar bir bütün olarak ele
alınıp, yeterince olgunlaştıktan sonra gereken düzenlemeler getirilmelidir.
Uygulamada basına yansıyan vatandaşın hakkını aramak için mahkemelere
başvurma yerine yasal olmayan yollara başvurması ihkakı haktan başka bir şey
değildir ve bunu mevzuattaki noksanlıklar yerine yargının zaafı olarak
gösterme çabaları hiçbir haklı nedene dayanmamaktadır.
5- Ülkemizde çevre sorununun temelinde orman sorununun bulunduğu
Devletçe ve tüm yurttaşlarca dikkate alınmalıdır. Türkiye topraklarının %
25'inin ancak orman niteliğinde olduğu; gerçek anlamda orman niteliğini taşıyan
kısmın ise % 9 oranını geçmediği gözönünde tutulursa sorunun önemi kolaylıkla
meydana çıkar. Bir milletlerarası kuruluşun erozyonun ülkemizdeki etkisinden
hareketle ülkemiz topraklarının 25-30 yıl içerisinde çölleşeceği yolundaki
tesbiti bir uyarı olarak kabul edilip sür'atle gereken tedbirler alınmalıdır.
6- Çevre kirliliği
konusunda T.R.T. ve değerli basınımız son derece hassas davranmakta, gereken
uyarılarda bulunmaktadır. Son zamanlarda kıyı balıkçılığı adı altındaki
girişimlerle kıyıların ve oralardaki ormanların bu defa da bu yoldan sömürülüp
tahrip edildiği yolundaki basının uyarıları üzerine titizlikle durulmalıdır.
Cezai tedbirlerin hiçbir etkisi ve yararı olmadığı gözönünde tutularak ormanlar
ve çevre kirliliği konusunda önleyici tedbirlere gecikilmeden ağırlık
verilmelidir. "Pamukkale'yi kurtaralım" temennileri, "Eber,
Eğridir, Manyas, Beyşehir Gölleri can çekişiyor" yakınmaları aşılarak
gereken hukukî tedbirler süratle alınmalıdır. Bu konuda malesef koruyucu hukukî
yapı henüz kurulamamıştır.
YENİ İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARLARI
Geçen dönem içerisinde Yargıtay içtihadı Birleştirme Büyük Genel
Kurulu'nca dört karar çıkarılmıştır[12].
Konuşmamı tamamlarken şu hususları bir kere daha vurgulamakta
yarar ve zorunluluk görüyorum:
Büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurmuş; Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve Cumhuriyetin nitelikleri, değişmez
esaslar olarak hükme bağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 1, 2 ve 3.
maddelerinde öngörülen değişmez esasların hiçbir zaman, hiçbir zemin ve hiçbir
ortamda ve hiçbir yöntemle asla tartışma konusu yapılamayacağı da kesinlikle
bilinmelidir.
Tüm vatandaşlarımız, kökenine bakılmaksızın, temel hak ve özgürlüklerden
eşit şekilde yararlanırlar. Kökenlerine göre ayırım yapılarak bazı vatandaşlarımızın
yararlandırılmadıkları hiçbir temel hak ve özgürlük mevcut değildir. Köklerini
tarihten alarak kader birliği ve kardeşlik duyguları ile barış içerisinde
birlikte yaşayan yurttaşlarımızı, güçlü bir Türkiye'nin varlığını kendi
yararlarına uygun bulmayan dış güçler ve teröristler bölmek istemektedirler.
Yurttaşlarımızın onların tuzaklarına düşmemeleri gerekir.
Devletin görevi elbette Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine,
üniterliğine, vatandaşlarımızın başta yaşama hakkı olmak üzere temel hak ve
özgürlüklerine yönelik saldırıları.durdurup faillerini sür'atle cezalandırmak
ve terörün kökünü kazımaktır. Devletin bu yolda en azından teröristlerin kullandıkları
vasıta ve yöntemleri kullanması demokratik hukuk Devleti kurallarına tamamen
uygundur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür ve elbette terörün kökü
kazınıp, teröristlere lâyık oldukları ceza verilecektir. Devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve Devletimizin üniterliğine karşı yöneltilen
hareketler asla emeline ulaşamayacaktır. Devletimizden koparılabilecek bir
karış toprak asla yoktur, olamaz.
Tüm vatandaşlarımızın Devlete bu konuda yardımcı olmaları, destek
vermeleri, Devletin yanında tereddütsüzce yer almaları bir vatandaşlık borcu;
vatan topraklarının kazanılıp Devletimizin kurulmasında katlanılan fedakârlıklara
karşı yerine getirilmesi zorunlu bir vefa ve minnet borcudur. Üniter Devlet
içinde bir ve beraber olmamız hepimizin ve gelecek kuşakların teminatıdır.
Tüm hâkimlerimizin ve Cumhuriyet Savcılarımızın Devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünün ve Cumhuriyetin nitelikleri İle Devletin
üniterliğinin korunmasında Yüce Türk Milleti'nin hizmetinde olduklarını ifade
etmekten gurur duyuyorum.
Bu duygu ve düşüncelerle siz seçkin konuklarımızı, sevgili
meslekdaşlarımı derin saygılarımla selâmlıyorum.
[1] Not: Bu konuşma metni; 5.9.1992 günü (1000), 10.9.1992 günü (1000), 25.9.1992 günü (2000) ve 6.10.1992 günü (1000) adet olmak üzere toplam 5000 adet basılmış, ayrıca 1992 yılı Yargıtay Kararlan Dergisinin 10. (Ekim) sayısının 1491-1517. sayfalarında yayınlanmıştır.
[2] Türk hafif müziği okuyan bir sanatçı, Bayan Mana Rita Epik Televizyonca "Dedem İtalya'dan gelip Türkiye'ye yerleşti; babam Türkiye'de doğdu ve büyüdü. Ben de Türkiye'de doğup büyüdüm. Görüyorsunuz ben her halimle bir Türküm" diyordu. Evet o her haliyle bir Türk'tür.
[3] Bu durum geleneksel yapımızda da mevcuttur. Onaltıncı Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun doruk noktasında Avusturya Elçisi bir mektubunda şöyle yazıyor: ".... Bu koca mecliste hiçbir adam yoktur ki haiz olduğu mevki ve rütbeyi kendi şahsi liyakat ve cesaretine borçlu bulunmasın. Hiç kimse sırf filanın neslinden gelmiş olmak dolayısıyla diğerlerinden mümtaz bir mevkie çıkmaz. Her adama uhdesindeki vazife ve memuriyete göre hürmet edilir... Herkese bizzat sultan vazife ve memuriyetleri tevcih eder. Bunu yaparken ne zenginliğe ehemmiyet verir ne boş rica ve davalara... Yalnız liyaka-ta bakar, seciye arar, fıtrî kabiliyet ve istidadı düşünür... Türkiye'de herkes kendi mevki ve ikbalinin hamişidir.....Türklerde şeref ve makam, idari mevkiler liyakat ve maharetin mükâfatıdırlar.... Türklerin hâkim bir ırk haline gelmelerinin hikmeti bundadır. Bizim tatbik ettiğimiz hükümler ise bütün bütün başkadır. Böyle liyakat ve iktidara yer ayrılmamıştır. Biz de herşey doğuşa bağlıdır. Yüksek mevkilere çağrılacak adamların kimin neslinden geldiklerine bakılır". (Zikreden: Hüseyin Cahit Yalçın'dan naklen Prof. Dr. Ahmet Mumcu - Atatürk'ün Kültür Anlayışında Vicdan ve Din Özgürlüğünün Yeri, Ankara - 1991, Sh: 18).
[4] Zikreden: A. Coşkun Kırca: Neden Millî Devlet? Neden Tekil Devlet? (Karşılaştırmalı geniş inceleme).
[5] Imran Öktem: Adlî Yıl Açış Konuşması, 1967-1968.
[6] Imran Öktem: Adlî Yıl Açış Konuşması, 1967-1968.
[7] Prof. Dr. Crisafiılli : Le Systeme de Controle de la Constituonnalite deş Lois En ttalie - Revue de Droit Public et de la science politique, 1968.
[8] Leon Duguit: Leçons de Droit Public.
[9] Georges Burdeau : Trait6 de Science Politique.
[10] Prof. Crisafulli: s.g.e.
[11] Yargıtay bugün için üç binada yerleşmiş bulunmaktadır. İlk ana bina 1933-1935 yıllan arasında Avusturyalı Mimar Prof. Clemens Holzmeister tarafından onaltı lira birim fiyattan yapılıp altıyüz bin liraya malolan ve Alman Neo-Klâsizmine yaklaşan binadır. Özelliklerinden biri, bir kaç defa Yüce Divan yargılamasının yapıldığı kubbe altı denilen salondu. Bu kısım sonradan maalesef yıktırılmıştır, ikinci bina, bir zamanlar Enerji Bakanlığı binası olarak kullanılan ve ana yapıya sonradan ilâve olunan bir üst geçitle bağlı binadır. Bu kısımda halen sonradan kurulan beş yeni daire ile idarî bölümlerden bazıları bulunmaktadır. Üçüncü bina ise 1934-1935 yıllarında gene Prof. Clemens Holzmeister'e, onaltı lira birim fiyattan yaptırılıp yediyüzellibin liraya malolan binadır. Vaktiyle Ticaret Bakanlığı, sonra Millî Eğitim Bakanlığı ve daha sonra da Hazine ve Dış Ticâret Müsteşarlığı binası olarak kullanılmıştır. Halen Yargıtay tetkik hâkimleri ile Cumhuriyet Savcılarına tahsis olunmuştur.
Her üç bina yapı özellikleri itibariyle bir bütünlük ve uyum göstermektedir.