SAYIN BAŞBAKAN,

ANA MUHALEFET PARTİSİNİN SAYIN GENEL BAŞKANI,

YÜKSEK YARGI ORGANLARININ SAYIN BAŞKANLARI,

SAYIN BAKANLAR,

SAYIN KONUKLAR,

DEĞERLİ MESLEKTAŞLARIM,

BASININ VE TRT.'NİN SAYIN MENSUPLARI.

1991 -1992 Adalet Yılını açmaktan büyük onur duyuyorum. Yüce Milleti­mize hayırlı, uğurlu olmasını ve başarılı geçmesini diliyorum.

Törenimize onur veren siz seçkin konuklarımızı, Yüce Yargıtay'ın büyük hâkimlerini derin saygılarımla selâmlamaktan duyduğum mutluluğu ifade etmek isterim.

Geçen dönem içerisinde ebediyyen kaybetmiş olduğumuz çok değerli hâkimlerimize, Cumhuriyet savcılarımıza, adalet görevlilerine, avukatlara ve adalete hizmet etmiş bulunanlara, özellikle Yargıtay Emekli Birinci Başkan-vekili Osman Fevzi Palabıyık, Emekli Daire Başkanı Dr. Abdullah Pulat Gözübüyük, Yargıtay Emekli Üyeleri Selahattin Hakalan, Cezmi Elgin ve Yargı­tay Üyesi Yalçın Aydemir'e Allahtan rahmet dilerim.

Aynı dönem içerisinde yasal yaş sınırı nedeniyle, Yargıtay Daire Başkan­ları Doç. Dr. Yavuz Nuri Okçuoğlu, Hüseyin Aydın Saraçoğlu, Nezihi Kalaycı, Cemil Sonbay, Yavuz İsmet Ayer ile Yargıtay Üyeleri Şerafettin Seyhun, Saim Olgun, Melih Haraçcıoğlu, Hikmet Özer, Nevzat Doğan, Nevin Güriz, Mustafa Sadi Irge, Esat Büyükkarakaş, İlhan Çallı, Alptekin Özhan, Mustafa Zeki Baydar ve Selahattin Yertut emekliye ayrılmışlardır. Kendilerine ve ge­ne bu dönemde yaş sınırı nedeniyle aramızdan ayrılan Yargıtay Tetkik Hâki­mi ve Yargıtay Cumhuriyet Savcısı arkadaşlarıma adalete ve hukuka büyük hizmetlerinden dolayı şahsım ve Yüce Yargıtay adına teşekkür eder, esen­likler içinde uzun ömürler dilerim.

Ayrıca; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Askerî Yargıtay ile Askerî Yük­sek idare Mahkemesi ve Sayıştay'dan emekliye ayrılmış bulunan değerli meslekdaşlarımıza mutluluklar ve ebediyyen kaybetmiş bulunduğumuz Sa­yıştay Başkanı Servet Şamlıoğlu ile Anayasa Mahkemesi Emekli Üyesi Şa­hap Arıç'a rahmet dilerim.

MİLLETLERARASI İLİŞKİLER

Geçen adalet yılı içerisinde, milletlerarası hukuku ilgilendiren çok önemli bir olay yaşadık: Kuveyt'in Irak tarafından istilâ ve sonra da ilhakı hukuka aykırılığın, zorbalığın tipik bir örneği olarak meydana çıkmıştır. Birleşmiş Mil­letler yaptırımlarının harekete geçerek, bu hukuka aykırı duruma son verme­si son derecede isabetli olmuştur. Birleşmiş Milletler bu suretle varlık ne­denlerinden başlıcasını, Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi istilâsından sonra, bir kere daha isbat etmiştir.

Devletler Hukuku, Devletlerin hukuka uygun hareket etmelerini, Devletle­rin antlaşmalara sadık kalmalarını öngörür.

Kuveyt olayları nedeniyle Kuveyt sorunu ile Kıbrıs sorunu arasında bağ­lantı kurma çabaları; hukuku çarpıtma, hukuka aykırılık ve samimiyetsizliğin örneğini vermiştir.

Kıbrıs sorununa başlangıçtan beri baktığımızda, Kıbrıs'ta iki ayrı kesim ve iki ayrı halkın mutlak eşitliğine dayalı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin etkin ve fiilî garantörlüğü altında bir çözüm yolunun Devletler Hukuku kurallarına uy­gun olarak kendini empoze ettiğini görürüz. Dileğimiz, bu gerçeğin kısa za­manda Rum tarafınca da görülüp kabul edilmesidir.

Geçtiğimiz dönemlerde Yargıtay'ı; Polonya Yüksek Mahkeme Başkanı, Pakistan ve Romanya Adalet Bakanları, Japonya, Şili, ispanya, Portekiz ve Polonya Büyükelçileri ziyaret etmişlerdir. Yargıtay Başkanı olarak biz de, Japon Yüksek Mahkeme Başkanı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yüksek Mahkeme Başkanını ziyaretle karşılıklı yararlı meslekî görüşmelerde bulun­duk.

Ayrıca Yargıtay'ımız, Washington (D.C)'da toplanan Dünya Yargıtay'ları Konferansına katılmış, Yargıtay'ların güncel sorunları tartışılmıştır. Yargı­tay'ımızın daha önce Malezya'nın Başkenti Kuala-Lumpur'da katılmış olduğu Konferans da aynı nitelikte idi.

ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ

Anayasa değişiklikleri ülkemizin gündeminde giderek yoğunlaşan bir bi­çimde yer almaya devam etmektedir.

Burada, Anayasamızın değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan hükümlerine değinmek uygun olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 1 inci maddesiyle Türkiye Devleti'nin bir Cumhuriyet olduğunu belirtmiş; 2 nci maddesiyle Cumhuriyetin niteliklerini açıklamıştır. 3 üncü maddede Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölün­mez bir bütün olduğu ilân edilerek şu hükümler getirilmiştir: 'Türkiye Devle­ti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. -Dili Türkçe'dir.- Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı "İstiklâl Marşı'dır".- Başkenti Ankara'dır".

Anayasa'nın 4 üncü maddesi "Anayasa'nın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci maddesindeki Cum­huriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştiril­mesi teklif edilemez" demiştir.

Bu suretle T.C. Anayasası, Devletin varlığı ile ilgili değişmez esasları açıkça hükme bağlamış bulunmaktadır.

Resmî dilin Türkçe oluşu onu tüm vatandaşlara öğretmeyi, geliştirmeyi Devlete bir görev olarak yükler. Tamamlayıcı nitelikte olmak üzere Anayasa ayrıca 42 nci maddesiyle Türkçe'den başka hiçbir dilin, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulmayacağım ve öğretilemeyeceğini öngörmüştür.

Atatürk ilke ve inkılâplarının benimsediği "Atatürk milliyetçiliği", Devleti ül­kesi ve milletiyle bölünmez bir bütün sayar.

T.C. Anayasası'na göre lâiklik ilkesi, dinin Devlet işlerinde etkin ve ege­men olamayacağını; bireylere manevî hayatları açısından sınırsız bir hürriyet tanıyarak, Anayasa güvencesi getirmeyi dinin bireyin manevî hayatını aşa­rak toplumsal hayatı etkileyen bölümlerinde kamu düzenini korumak ve di­nin kötüye kullanılarak sömürülmesini önlemek amacıyla sınırlamalar kabul ederek, Devlete dinî hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisini tanınması­nı ifade eder. Devlete tanınmış olan bu yetkiler lâiklik ilkesinin teminatını oluştururlar.

T.C. Anayasası, Devleti korumak amacıyla 65 inci maddesinin 4 ve 5 in­ci fıkralarıyla şu hükümleri getirmiştir: "Siyasî.partilerin tüzük ve programla­rı, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, mil­let egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz. Sı­nıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyâsi partiler kurulamaz".

Anayasa, bu suretle Anayasa'nın değiştirilemeyecek hükümlerine eylemli olarak teminat getirmiş olmaktadır. O halde Anayasa, siyasî partilerin de­mokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olduklarını açıkça ilân eder­ken, Devleti, Cumhuriyetin niteliklerini korumak amacıyla yukarıya metnini aldığımız 65. maddedeki yasaklara aykırı bulunan siyasî partilerin de vazge­çilir olduklarını hükme bağlamıştır.

T.C. Anayasası'nın getirdiği bu sistem içerisinde, yasal düzeydeki değişikliklerden hukukî sonuçlar çıkarmak, Anayasa'nın egemenliği ve kurallar hiyerarşisine aykırı düşer.

YARGI YETKİSİ VE YÜKSEK MAHKEMELERİN KARŞILIKLI DURUMU

T.C. Anayasası egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilân et­miş; Türk Milleti'nin egemenliğini yetkili organları eliyle kullanacağını öngör­müştür: Yasama, yürütme ve yargı organları. Anayasa bunlar arasında her­hangi bir üstünlük sıralamasına yer vermemiş; kuvvetler ayrılığı esasına gö­re bir denge ve işbirliği içerisinde ve işbölümü esasına göre çalışmaları ge­rektiğini benimsemiştir.

"Adalet mülkün temelidir" umdesi, Türk Devlet teamülünde yargının aldı­ğı yeri ve tarihsel önemini göstermektedir.

Mahkemeler, Türkiye Cumhuriyeti'ni hukuk yolu ile koruma misyonunu da yüklenmişlerdir. T.C. Anayasası, Türk Milleti adına egemenliği kullanan kuruluşlar arasında yargı organlarına fevkalâde müstesna ve saygın bir yer vermiştir.

Ülkemizde, yargı birliği mevcut değildir. Yargı 'türüne göre muhtelif yük­sek mahkemelerimiz hukuk düzenimizde yer almışlardır. Bunlardan herbiri Devlet yapısını hukukî denetim yolu ile güçlendiren ve hukukun egemenliği­ni gerçekleştiren kuruluşlardır. 1961 - 1982 Anayasaları ve bunlara ilişkin hazırlık çalışmaları incelendiğinde görülecektir ki, bu yüksek mahkemeler arasında hiçbir derecelendirme mevcut değildir ve olamaz da. Bunların her­biri âdeta bir bütünün kendi içerisindeki işbölümünü ifade eder ve birbirleri­ne göre eşit hukukî durumdadırlar.

Bunlardan Anayasa Mahkemesi, yasaların Anayasa'yâ uygunluğunu denetlemekle görevli özel olarak bir yüksek mahkeme niteliğinde kurulmuştur. Esasen belirtmeye dahi gerek yoktur ki, yasaların Anayasa'yâ uygunluğunu yargısal yönden denetleyecek merciin örgütsel açıdan mutlaka bir yüksek mahkeme (yargı organı) hüviyetinde kurulması zorunludur. Aksi halde dene­timin yargısal niteliği tartışmalı hale gelir.

Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşunda 1961 Anayasası, yargı dalları ara­sında sayısal oran gözeterek üyelerin men'şe itibariyle seçileceği yerleri be­lirlemişken, 1982 Anayasası bu esastan Yargıtay aleyhine ayrılmış ve ge­nelde yargı ağırlığını zedelemiştir. Yargıtay'a bu konuda zorunlu ağırlık veril­melidir.

Burada bir konu üzerinde özellikle durmak istiyorum: Zaman zaman üstü örtülü ve giderek açık bir biçimde Yüksek Mahkemelerin Başkan, Başsavcı ve Daire Başkanlarının Anayasa Mahkemesi üyeliğine gelmelerini teşvik et­mek için Anayasa Mahkemesi üyelerinin özlük haklarının üyeliğe özendirici nitelikte, cazip hale getirilmesi yolunda düşünceler ileri sürülmektedir.

Yüksek Mahkemelerimizin fonksiyonları, Başkan, Başsavcı, Daire Başka­nı ve Üye olarak aralarında tam bir hukukî eşitlik esasına dayalı çalışma dü­zeni dikkate alındığında, ileri sürüldüğü gibi, aralarından bazılarının Anayasa Mahkemesi üyeliğine özellikle getirilmelerini haklı gösterir hiçbir hukukî ne­denin mevcut olmadığı; bu yolda özendirici tedbirlere asla gerek bulunmadı­ğı; aksine özlük haklan yönünden yapılacak ayırımın büyük sakıncalar doğu­racağı ve her türlü hukukî dayanaktan yoksun olacağı sonucuna varılır.

Esasen cazip hale getirilmesi arzu olunacak husus, Yüksek Mahkemele­re temel kaynak oluşturan genelde hâkimlik mesleğidir.

YARGITAY

Kuruluşunun 123 üncü yılını kutladığımız Yargıtay, Türk yargı sisteminde fevkalâde müstesna bir yere sahiptir.

Yargıtay'da son zamanlara kadar 9 Ceza, 16 Hukuk olmak üzere toplam 25 Daire mevcut iken, 30.5.1991 gün ve 3749 sayılı Yasa ile 1 Ceza ve 4 Hukuk Dairesi daha eklenmek suretiyle toplam daire sayısı 30 ve toplam üye kadrosu da 236'ya yükselmiştir. Almanya'da 120, Fransa'da 84 Yargı­tay üyesi vardır. Unutmamak gerekir ki bu ülkelerde ayrıca istinaf teşkilâtı da mevcuttur.

Burada bir noktayı özellikle vurgulamak isterim. Yeni kurulan Yirminci Hukuk Dairesi, esas itibariyle orman hukuk davalarına bakmakla görevlen­dirilmiştir. Yargıtay'da halen orman ceza davalarına bakan Üçüncü Ceza Dairesi'ne paralel olarak orman hukuk davalarına bakmakla görevli ayrı bir dairenin kurulmasını ormanlara verilen büyük önemin bir göstergesi olarak görmekteyiz.

3749 sayılı Yasanın Geçici 1 inci maddesinin 2 nci fıkrası: "Bu kanunla ihdas edilen üye kadrolarına, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı­nın teklifi üzerine, ilgili kanun hükümleri uygulanmak suretiyle üye seçimi yapılır" şeklinde hüküm getirmiştir.

Bu konudaki düşüncemi de kısaca açıklamakta yarar görmekteyim:

Yeni ihdas olunan üye kadroları için seçim ile yeni dairelerin faaliyete geçirilmesi konularını birbirinden ayırmak gerekir.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu hiç bir zaman Yargıtay'ın belli bir dairesi için üye seçimi yapamaz; ancak Yargıtay üyesini seçer ve Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu veya yasada öngörülen acele hallerde Yargıtay Bi­rinci Başkanı, seçilen Yargıtay üyelerini dairelerde görevlendirir. Yasa koyu­cu yeni ihdas olunan üye kadrolarına seçimde, insiyatifi Hâkimler ve Savcı­lar Yüksek Kurulu Başkanına bırakmıştır.

Yargıtay'da yeni daire kurulması işi ise Anayasa emri uyarınca doğrudan doğruya yasa konusudur. Yasa çıkarılmış ve yeni daireler kurulmuş olduğu­na göre bu daireleri faaliyete geçirme yetki ve görevi, muhatabı olan Yargı­tay'a aittir. Bu konudaki yetki yargı organına bırakılmıştır. Kurulan yeni dai­relerin olanaklar değerlendirilmek suretiyle en uygun bir zamanda faaliyete geçirilmesine çalışılacaktır.

Ancak, daire sayısı artık burada dondurularak diğer tedbirlerin alınmasına vakit geçirilmeden başlanılmalıdır. Aksi halde bu yolun sonu gelmeyecektir.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 15/8/1991 günü yeni ihdas olunan 35 üyelik kadrosu ile münhal bulunan 20 üyelik için seçim yapmış, bunun sonucu olarak Yargıtay bünyesine 55 yeni sayın üye katılmış bulunmaktadır. Değerli hâkim ve saçılarımızı Yargıtay çalışmalarına güç katacakları inancı içerisinde yeni görevleri dolayısıyla kutlar, adalete hizmet yolunda üstün ba­şarılar dilerim. .                    ,

Bir yüksek mahkemede üyelerin dörtte birine yakın bölümünün değişme­sinin yerleşik içtihatlarda büyük değişiklikleri beraberinde getirebileceği ve dolayısıyla sosyal yaşamda dalgalanmalara yol açılabileceği ilk bakışta akla gelebilirse de Yargıtay'ın görevi, niteliği ve işlevi dikkate alındığında bu endi­şenin yerinde bulunmadığı kolaylıkla görülür. Zira, Yargıtay'ın başlıca varlık nedenlerinden biri de ülke çapında içtihat istikrarını gerçekleştirerek hukuk uygulamasında eşitliği sağlamaktır; içtihat istikrarı düşüncesi karşısında ku­ral olarak kişisel hukukî zevk ve görüşlerin, gerektiğinde görev gereği ola­rak feda edilmesi durumu ile karşılaşılacaktır. Aksi halde, her an içtihat birli­ğinin ve dolayısıyla hukuk düzen ve güvenliğinin bozulması tehlikesi meyda­na gelecektir. Elbette bu demek te değildir ki, yerleşik içtihatlar dokunula­maz, değiştirilemez. Bu içtihatlar hâkimlerin kişisel görüş ve hukukî zevkleri­ne göre değil, toplumda oluşan objektif koşullara göre gerektiğinde her za­man değiştirilebilir. Başka bîr deyişle yerleşik içtihatlardaki değişiklik ihtiya­cını toplumda oluşan objektif koşullar belirler.

ADALETİN GERÇEKLEŞMESİNİN SÜR'ATLENDİRİLMESİ

Bu konu açıldığında ilk akla gelen istinaf mahkemeleri olmuş, Yargıtay'ın iş yükünün hafifleyeceği ve bu suretle içtihat mahkemesi olarak çalışmasına olanak sağlanacağı, adaletin gerçekleşmesinin sür'atleneceği ve yargılama­da daha fazla güven sağlanacağı yolunda düşünceler ileri sürülmüştür.

Son Hükümet programında açıkça istinaftan söz edilmemekle beraber, takibeden günlerde Sayın Adalet Bakanı yaptığı açıklamalarla konuya açıklık getirerek istinafın kurulması düşüncesinde olduklarını kamuoyuna duyur­muştur.

Bu açıklamalar bize göre, konuyu yeniden bir kısır döngüye dönüştürme eğilimi göstermektedir. 1944 - 1945 Adalet Yılı Açış Konuşmasında Sayın Halil Özyörük'ün istinaf mahkemelerinden söz etmesi ile tartışmalar başla­mıştır.

Bu tartışmalar arasında Yargıtay'ın görüşü şudur dememiz mümkün de­ğildir. Leh ve aleyhte düşünceler elbette vardır.

Bu konularda kişisel görüşümü çok kısa olarak arzetmeye çalışacağım:

Önce, Yargıtay'ın iş yükünü hafifleterek Yargıtay'a içtihat mahkemesi olarak çalışma olanağı vermek amacıyle istinaf mahkemelerinin kurulması düşünülüyorsa, bu düşünceye katılmadığımı derhal belirtmeliyim. Önceki açış konuşmalarımda ve müteaddit bilimsel toplantılarda defaatle açıkladı­ğım üzere Yüce Yargıtay, içtihat mahkemesi olarak geçmişte olduğu gibi halen de bilimsel görüşleri de izleyerek görevini gereği gibi yerine getirmek­tedir. Aksini söylemek Yargıtay'a haksızlık olur; büyük bir özveri ve başarı ile bu görevi yerine getiren büyük hâkimlere haksızlık olur. Unutulmamalıdır ki, Yargıtay'a bir yıl boyunca gelen işlerin tümü içtihat yaratacak nitelikte değildir; bu işler % 10 oranını dahi geçmez. O halde, ülkemizde istinaf mahkemelerinin kurulmasını sağlayacak koşullar oluşmadıkça, yalnızca Yar­gıtay'ın iş yükünü azaltmak amacıyle istinafı kurmak isabetli bir hareket ol­mayacaktır.

ikinci nokta olarak, adaletin gerçekleştirilmesinin sür'atlendirilmesi vası­tası olarak istinaf düşünülüyorsa bu düşüncede de isabet olduğu söylene­mez, istinaf, gerekli koşullar oluşmadan kurulursa işler Yargıtay yerine isti­nafta kısa zamanda birikecek, vatandaşın davasının görülmesinde sür'at sağlanmış olmayacak, sadece merci değiştirilmiş olacaktır. O halde, adale­tin sür'atlendirilmesinin çaresi de istinaf değildir.

Bu sebeplerle "geciken adelet adaletsizliktir" düşüncesinden hareketle herşeyden önce ceza ve hukuk usullerinde davaların uzamasına yol açan hükümler üzerinde durularak gereken tedbirler sür'atle alınmalı; hak arama özgürlüğünün Anayasal esaslarını, bozmaksızın, bu özgürlüğün özüne dokunmaksızın yargı ve Yargıtay'a gelecek işlerin kaynağında sınırlandırılması çalışmalarına başlanılmalıdır.

istinafa gelince: istinafın, teorik olarak bir güven sağladığı düşüncesi doğru ise de bizde, istinafın bulunduğu ülkelerden farklı olarak güven sağla­yıcı başka müesseseler mevcuttur: Karar düzeltme, direnme, itiraz, v.s. Ay­rıca, unutmamak gerekir ki, Yargıtay maddî vakıaları da denetlemektedir.

istinaf, Osmanlı adliyesinde 19. yüzyılda kabul edilmiş iken, Cumhuriyet döneminde büyük bir devrimle, işlevini yitirmiş olan bu teşkilât ortadan kal­dırılmıştır, istinafın kaldırılmasını gerektirir sebepler asla unutulmamalıdır. Bugün Almanya'da ceza kararnameleri genişletilmiş olup, istinafın tamamen kaldırılması lehinde güçlü bir akım bulunmaktadır.

Bugünkü koşullar altında istinaf kurulduğu takdirde davalar Yargıtay yeri­ne istinafta birikecek, içtihat aykırılıkları ülke çapında büyük boyutlara ulaşa­cak, hukuk uygulamasında eşitliğin bozulması sonucu doğacaktır, istinafın bölgesel olarak kısmen, tedricen kuruluşu ise gene eşitliğin bozulmasına neden olacaktır.

Şu halde, öncelikle adaletin gerçekleşmesinin sür'atlendirilmesini sağla­yacak tedbirler alınmalı; istinafın kurulabilmesi için gereken koşullar ileride gerçekleşirse konu o zaman tartışılıp değerlendirilmelidir.

YARGITAY ÇALIŞMALAR!

Yargıtay'da 1950'li yıllardan yani iş yükünün yakınılır derecede artışından bu yana uygulanmakta olan bir inceleme usulü vardır. Bir kere; görev, yetki gibi bazı usul sorunu oluşturan davalar tetkik hâkimleri tarafından önincele-meye tâbi tutularak, esası incelenerek 0osyalar!a birlikte gecikmesi önlen­mektedir. Bu usul sonradan yasallaştırılmıştır. Daire kurulları bir başkan ve dört üye olmak üzere beş kişiden oluşmakta, ancak iş yüküne göre bazı da­irelerde üye sayısı sekize kadar artabilmektedir. Dosyaların temyiz incele­mesinde üyelerin doğrudan doğruya dosya okuma zorunluluğu yoktur. An­cak, bir üye dosyayı doğrudan doğruya okumak isterse buna da elbette en­gel bulunmamaktadır. Özellikle işi çok olan dairelerde iki veya üç üye önce­den öninceleme şeklinde inceleme yapmakta ve bu inceleme sonunda da elbette bir kanaate varmaktadırlar, içtihat meselesi teşkil eden bir durum sözkonusu olduğunda dairede 7 veya 8 üye varsa hepsi birlikte toplanıp, konuyu inceleyip tartışmakta fakat neticede her iki halde de karar o gün da­irede görevli beş kişilik kurulun oyu ile oluşturulmaktadır. Bu şekildeki ince­leme ile kuşkusuz bir sür'at sağlandığı gibi içtihatların oluşmasında da gü­venli bir yol izlenmiş bulunmaktadır. Bu inceleme usulünün müesseseleştirilmesi fevkalâde yararlı olacaktır.

Yargıtay idarî kurullarına katılacak üye sayısı mutlaka azaltılmalıdır. Tet­kik hâkimliği çekici hale getirilmelidir; tetkik hâkimleri Yargıtay'a gelen işleri sadece okuyup kurula nakletmekle görevli olmayıp, dosya hakkında hukukî görüşlerini, kararlara ilişkin düşüncelerini de açıklamak zorundadırlar. Başka bir anlatımla onlar bir Yargıtay Hâkimidirler. O halde, tetkik hâkimliğinde üs­tün başarı gösterenler Yargıtay kadrosuna alınarak "Yargıtay Hâkimi" sıfatı verilmeli ve Yargıtay üyeliği seçiminde başlıca kaynak olarak gözetilmelidir. Kuşkusuz, Yargıtay Cumhuriyet Savcıları için de aynı düşünceler geçerlidir.

Defi yolu ile yasaların Anayasa'ya uygunluğunun yargısal denetimini ha­rekete geçirmeye yetkili olan ve bu itibarla bir Anayasa hâkimi gibi çalışma durumunda olan yüksek mahkeme üyeliğine seçilmeye hak kazanmış olan tüm hâkim ve Cumhuriyet Savcılarına Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçile­bilmeleri için bir kontenjan tanınmalıdır.

YÜCE DİVAN

Yüce Divan, bazı yüksek Devlet görevlilerinin görevlerinden doğan suç­larından dolayı yüksek dereceli ve ceza dalında ihtisaslaşmış hâkimler tara­fından yargılanmalarını sağlama ihtiyacından doğmuştur. Burada kamu hiz­metinin gereği gibi işleyebilmesi için âdeta bir teminat sistemi öngörülmüş bulunmaktadır.

Yüce Divan görevi, 1961 Anayasası ile Anayasa Mâhkemesi'ne verilmiş­ti. 1982 Anayasa Tasarısı'nda isabetli bir gerekçe ile Yüce Divan'ın Yargı­tay'ın ceza daireleri başkanlarından teşkil olunması prensibi kabul edilmiş ve gerekçede şöyle denilmişti: "Yüce Divan eskiden beri hem ceza hukuku dalında ve hem idare hukuku bilimlerinde uzmanlaşmış hâkimlerden kurul­maktaydı. Yüce Divan'da bakılması gereken dava konusu olayların işlenme­sinden sonra Yüce Divan kurulması tabiî hâkim ilkesine aykırı görüldüğün­den önceden kurulmuş bir kuruluş haline getirilmesi gerekli görüldü. Burada bakılacak davaların konusunu teşkil edecek eylemlerin pek seyrek vukua geleceği mülâhazası ile müstakil bir kuruluştan ziyade Yargıtay'ın ceza daj-releri başkanlarından teşkil olunması prensibi kabul edildi".

Anayasa Tasarısının, Yüce Divan'ın kuruluşu ile ilgili olarak kabul ettiği metin şu şekilde idi: "Yüce Divan, Yargıtay Birinci Başkanının Başkanlığın­da, Yargıtay'ın ceza işlerini görmekte olan Birinci Başkanvekili ile Yargı­tay'ın Ceza Daireleri Başkanlarından oluşur".

Bu düzenleme Millî Güvenlik Konseyi'nce değiştirilerek, Yüce Divan gö­revi tekrar Anayasa Mâhkemesi'ne verilmiştir. Bu değişiklik yanlış olmuştur. Bu yanlışın mutlaka düzeltilmesi gerekir.

HÂKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU

Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatını korumak amacıyla ku­rulması Anayasa ile öngörülmüş bulunan Yüksek Kurul hakkındaki düşün­celerimi şöylece sıralayabiliriz:

1)  1961 Anayasası, Yüksek Hâkimler Kurulu'na yasama organı tarafın­dan üye seçilmesini öngörmüş; yararlı sonuçlar vermemesi sebebiyle 1488 sayılı Anayasa değişikliği ile bu usule son verilmişti. Böyle bir düzenlemeye yeniden yer verilmemesi gerektiği gibi; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuru­lu'na hâkimlik mesleği dışından hiç bir kuruluştan üye alınmamalıdır. Hâkim­lik mesleğinin kaderi, memleket gerçekleriyle bağdaşmaz çözüm yollarının dalgalanmalarına asla bırakılamaz.

2)  Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay ve Danıştay ve mensup oldukları yargı dalları arasında bir oran gözetilerek seçilecek üyelerden oluş­malıdır. Yargıtay ve Danıştay Başkan ve Başsavcıları Kurul'un tabiî üyesi ol­malıdırlar.

Kurul, adlî ve idarî yargı olarak iki bölüm halinde çalışmalı; ancak bölüm­lerden verilen kararlar itiraz yolu ile Büyük Genel Kurul'da incelenmelidir.

3)  Bugün Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Üyeliği seçiminde olduğu gibi, Anayasa Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi üyelikleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilliği seçimlerinde de Yargıtay son söz sahibi değildir. Yüksek Öğretim Kurulu üyeliği seçimi Yargıtay'da fiilen işlemez duruma gelmiştir. Bu seçimlerin tümünde son sö­zün Yargıtay'a -ve ilgili olduğu yerde- Danıştay'a bırakılması zorunluluğu­nun kabulü gerekir.

Öte taraftan, her ne kadar mevcut sistemi tasvip etmiyorsak da, Yargı­tay'ın yukarıdaki Anayasal kuruluşlara üye seçiminde aday belirleme konu­sunda Anayasa'nın yüklediği sorumlulukların bilincinde olduğunu, Yargıtay'ın aday belirlemedeki iradesinin ve Yargıtay yetkili organlarının aldığı kararların her türlü değerlendirmenin üzerinde bulunduğunu da açıklamaktan büyük bir onur duymaktayım.

4)  Kurul, Adalet Bakanlığı'ndan bağımsız bir idarî yapıya kavuşturulmalı; adalet müfettişliği doğrudan doğruya Kurul'a bağlanmalıdır.

5)  Kurul'da görev alacak Yargıtay ve Danıştay üyelerinin Yargıtay ve Da­nıştay'daki görevleri ile ilişkileri, Kururdaki görevleri süresince fiilen kesilme­lidir.

6)  Hâkimlik mesleği için, mesleğin gerekleri dikkate alınarak coğrafî te­minat getirilmelidir.

DAVALARA BAKAN HÂKİMLERİN ANAYASA'YA UYGUNLUK

DENETİMİ KONUSUNDAKİ GÖREVLERİ

Hukuk sistemimizde, yasaların Anayasa'ya uygunluğunu denetleyip, ge­rektiğinde iptal kararı verebilecek tek merci Anayasa Mahkemesi'dir. Ne varki bu Yüksek Mahkememiz kendiliğinden denetim sistemini harekete ge­çirmeye yetkili değildir. Denetim yollarından biri olan defî yolunu harekete geçirmeye diğer Yüksek Mahkemelerle, yerel mahkemeler yetkilidirler.

Defî yolu ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilmek için taraflarca ileri sürülen aykırılık iddiasının mahkemece ciddi görülmesi veya mahkemenin re'sen bu kanıya varması gerekir.

Hâkim bu sonuca giderken, tıpkı bir Anayasa hâkimi gibi davranmak zo­runda olup Anayasa ve yasayı yorumlayacaktır. Görülüyor ki, Anayasa'yı yorumlamakta ve korumakta tüm mahkemelerimize önemli görevler düş­mektedir.

Yapılacak incelemede yasa kuralı Anayasa'ya uygun biçimde yorumlanamıyorsa ancak o zaman Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilecektir. Bir yasa muhtelif şekillerde yorumlanabiliyorsa, hâkim bunlardan Anayasa'ya uygun olanını tercih etmek zorundadır.

Bir yasa, Anayasa'ya hepsi de uygun olmak kaydiyle birden fazla şekil­de yorumlanabiliyorsa, bunlardan hangisinin daha isabetli olacağını tâyin yetkisi Anayasa Mahkemesi'ne değil, yerel mahkemelere ve nihaî safhada diğer Yüksek Mahkemelere aittir. Anayasa ve yasalar, maddî olayları ince­leyip, değerlendirecek olan dava mahkemelerinin yorumlarıyla memleket ih­tiyaçlarına uygun anlam kazanacaklardır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Anaya­sa Mahkemesi'nin yerindeliği denetleme yetkisi yoktur.

Ancak, Anayasa Mahkemesi denetim sırasında belli bir yorumun Anaya­sa'ya aykırı olduğunu belirterek, Anayasa'ya uygun yorum ile Anayasa'ya aykırılık iddiasını reddederse başka hiç bir mahkeme Anayasa Mahkemesi kararında açıklanan, Anayasa'ya aykırı düşen yorumu Anayasa'ya uygun bularak buna göre hüküm tesis edemez.

Gelişi güzel iddialarla, konu bir kere de Anayasa Mahkemesi'nden geç­sin düşüncesiyle bu Yüksek Mahkememize başvurulması, davaların sürün­cemede kalmasına yol açacaktır; ayrıca, yeni çıkarılan bir yasa, Anayasa Mahkemesi'nin daha önceki bir kararı ile çelişiyorsa, kural olarak, sadece bu sebeple Anayasa'ya aykırı sayılamaz. Yeni yasanın Anayasa'ya aykırı olup olmadığı Anayasa esasları açısından yeni baştan değerlendirilmeli, bu inceleme sonunda Anayasa'ya aykırı görüldüğü takdirde Anayasa Mahke­mesi'ne defî yolu ile başvurulmalıdır. Bu, kuvvetler ayrılığı prensibi ve Ana­yasa'ya uygunluk denetiminde Anayasa hükümlerinin ölçü olarak alınacağı yolundaki esasın doğal bir sonucudur.

ÖZLÜK HAKLARI

Burada, öncelikle parasal açıdan herhangi bir konuyu gündeme getirme amacında olmadığımızı ve böyle bir düşünceden sıkıntı duyacağımızı açıkla­mak isterim.

Ancak, prensibe taallûk eden bir iki noktaya değinmekle yetineceğim.

Hâkimlerin özlük hakları belirlenirken, Millet adına egemenlik hakkını kul­lanan üç organdan biri olan yargının önemi gözetilip, üç organın mutlak eşit­liği ilkesinden hareket edilmesi ve yasa ile düzenleme getirilmesi zorunlu­dur.

Özlük haklarıyla ilgili olarak son defa 433 sayılı Kanun Hükmünde Karar­name çıkarılmış bulunmaktadır.

Bu Kararnamede:

Yüksek Mahkeme Başkan, Başsavcı ve Daire Başkanlarının görevlerini ifa ederken eşit ve aynı hukukî durum içerisinde bulundukları esası gözetil­memiş, aralarında fark yaratılmıştır.

Kamuya hizmet yolunda her meslek, kuşkusuz Devlet düzeninde çok onurlu bir yer tutar. Ne varki, yıllar boyu geçirilen deneyimlerle varılan so­nuç, hâkimin özlük haklarının özel bir durum arzettiğini göstermektedir. Tüm uygar ülkelerde tartışılarak varılan bu sonuçları yeni baştan tartışma konusu yapmak yarar yerine zarar getirir.

Yerel mahkeme hâkimleri ve savcıları açısından getirilen düzenlemeler, Anayasal esaslar açısından incelenip gereken kıyaslama yapıldığında, bu esaslarla bağdaşır ve hâkimlik mesleğinin çekiciliğini sağlar nitelikte bulun­madığı; ayrıca, Yüksek Mahkeme Üyeliğine seçilmeye hak kazanan Hâkim ve Cumhuriyet Savcıları ile Yüksek Mahkeme Üyeleri arasındaki farkın da çok«açıldığı görülmektedir.

16/1/1991 gün ve 3698 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun Bir Madde­sinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, yeni getirdiği (G) bendi ile Adalet Hizmetleri Tazminatını kabul ile Adalet yardımcı personeline % 25 oranları­na kadar bir tazminat öngörmüş; bu tazminat % 16 oranlarına kadar, perso­nele 15/6/1991'den itibaren ödenmeye başlanmıştı. 433 sayılı Kanun Hük­münde Kararname, bir ay gibi kısa bir süre dahi geçmeden (G) bendini yü­rürlükten kaldırarak yeni düzenleme getirilinceye kadar üçte ikisinin öden­meye devam olunacağını öngörmüştür. Görülüyor ki, bu konuda kazanılmış haklar zedelenerek yardımcı personel mağdur edilmiş olmaktadır. Durumun düzeltileceğini ümit ediyoruz.

Hâkimlik mesleğinin çekici hale getirilmesi ve meslekte iken gördükleri işin tevkalâde yıpratıcı niteliği ve mesleğin önemi gözetilerek, belirlenecek asgari bir süre hâkimlik mesleğinde çalışıp da yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılan hâkim ve savcılara, emekliliklerinde başka görev almamaları kaydıy­la, görevde iken almakta oldukları paranın aynen ödenmesine devam olun­ması esası getirilmelidir.

BİNA SORUNU

Yargıtay'da bugün, yeni kurulan daireler faaliyete geçmediği halde bina sorunu vardır. Üç veya beş Yargıtay Tetkik Hâkimi ve Yargıtay Cumhuriyet Savcısı elverişsiz koşullar altında bir odada veya evlerinde çalışmak zorun­da kalmaktadırlar. Ayrıca, idarî personel 8 -10 ve hattâ bazen daha fazlası bir arada çalışmaktadırlar. Bunun, adalet hizmetlerinin gereği bir yana insan sağlığı ile bağdaşmayacağı açıktır. Yeni 35 Üyemizin ve beş yeni Dairemi­zin huzur içerisinde çalışmalarını sağlayacak olanaklardan tamamen yoksun bulunmaktayız.

Yakında boşaltılacağı bilinen Dış Ticaret Müsteşarlığı binasının bilgisayar sistemi ile birlikte Yargıtay'a tahsisi tüm ihtiyacı karşılayacaktır. Adalet hiz­metlerinin bina sorunu çözümlenirken diğer genel büro hizmetleri metrekare hesabı ile konunun değerlendirilmeyeceğini ümit ediyoruz.

Bu suretle Yargıtay, pek uzun yıllar boyunca ihtiyacı karşılar bir ek bina­ya ve bilgisayar sistemine kavuşmuş olacaktır.

YENİ İÇTİADI BİRLEŞTİRME KARARLARI

Geçen dönem içerisinde:                                     :            '

1) Yargıtay içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu'nca;

21.6.1987 gün ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun yürürlüğe girmesin­den sonra yeni yasal düzenlemeye dayanılarak imar ihya nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davalarında, kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılıp da reddedilerek kesinleşmiş bulunan tapu iptal ve tescil davalarına ilişkin kararların, o kararlarda imar ihya olgusu sabit görülmüş olsun veya olmasın kesin hüküm oluşturacağına, 19.10.1990 gün ve E. 1990/3, K. 1990/5 sayı;

2) Yargıtay içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu'nca;

Antalya ili Özel idaresi tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden satın alınarak, ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasının sağlanması amacıyle Valilik ile Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü arasında düzenlenen protokol gereği Ofis'e devredilen arsaların Ofis'ce kooperatiflere devri ve kooperatif ortaklarına da­ğıtımını takiben 1164 sayılı Arsa Ofisi Kanunu'nun 11. maddesi uyarınca ta­pu kayıtlarına konulan satış şartlarına uygun inşaat ikmâl edilmedikçe üçün­cü şahıslara satılamaz, bağışlanamaz veya haczolunamaz yolundaki şerhin hüküm ve sonuçlarının sözleşme ile ortadan kaldırılamayacağına, değiştirile­meyeceğine ve süre sonunda da şerhin hükümsüz hale gelmeyeceğine, 30.11.1990 gün ve E. 1990/2, K. 1990/6 sayı;

3) Yargıtay içtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nca;

Müşterek veya iştirak halindeki mülkiyette şuyuun giderilmesi sonucu el­de edilen satış bedelinden muhdesatı yapan paydaşa ödenecek miktarın muhdesatın vücuda getirildiği tarihte bunun yapılması için harcanan parayla sınırlı bulunmadığına, 22.2.1991 gün ve E. 1990/1, K. 1991/1 sayı;

4) Yargıtay içtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nca;

14.2.1951 gün ve 1949/17 E., 1951/1 K. sayılı içtihadı Birleştirme Kararı­nın değiştirilmesine gerek olmadığına, 17.5.1991 gün ve E. 1991/1, K. 1991/2 sayı;

İle karar verilmiştir.                             ,                   '

Sözlerime son verirken bir hususu özellikle belirtmek isterim:

Nitelikleri Anayasa'mızın 2 nci maddesinde belirtilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık temelleri üzerine oturtulan Anayasa'nın değiştirilemeyecek hü­kümleri ile getirilen esasları kollamada, korumada, yasama, yürütme ve yar­gı organlarına, diğer kuruluş ve kişilere büyük görevler düşmektedir; içinde bulunduğumuz koşullar bu görevlerin ağırlığını her zamandan daha fazla hissettirmektedir.

Anayasa'nın değiştirilmesi tartışmaları, Anayasa'nın değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek esaslarını asla tartışma konusu haline getirmemelidir.

Temel hak ve özgürlüklerle Devlet düzenini; demokratik parlamenter re­jimle Devletin kendini koruma gerçek ve zorunluluğunu birbiriyle bağdaş­maz esaslar olarak görüp, bunlardan birini tercih durumunu empoze etmek­ten kaçınılmalıdır. Bunlar bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır.

Bu düşünceler üzerine hukuk yolu ile Devletimizi korumada, hâkimlerimi­zin sorunun tüm hassasiyetinin bilincinde olduklarını belirtmek isterim.

Adına görev yaptıkları Yüce Türk Milleti'ne lâyık olma amacı içerisinde, üzerlerine düşen görevleri büyük bir özveri ile yerine getirmekte olan hâkim ve savcılarımızı, yeni adalet yılında tekrar saygı ile selâmlamaktan mutluluk duyuyorum.

En derin saygılarımı ve şükranlarımı sunarım.