SAYIN CUMHURBAŞKANIM,

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN SAYIN BAŞKANI,

SAYIN BAŞBAKAN,

YÜKSEK YARGI ORGANLARININ SAYIN BAŞKANLARI,

BAKANLAR KURULUNUN SAYIN ÜYELERİ,

SAYIN KONUKLAR,

DEĞERLİ MESLEKTAŞLARIM,

BASININ VE TRT.'NİN SAYIN MENSUPLARI.

1990 -1991 Adalet Yılını Yüce Milletimize hayırlı, uğurlu olması dileği ile açıyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım, törenimizi zatı devletlerinin yüksek huzurlarıyla onurlandırmalarından dolayı şükranlarımı arzederken varlıkları ile bizlere onur veren seçkin konuklarımızı derin saygılarımla selamlıyorum.

Geçtiğimiz adalet yılı içerisinde ebediyyen kaybetmiş olduğumuz değerli hâkim ve Cumhuriyet Savcılarımıza, diğer adalet görevlilerine, avukatlara ve özellikle Yüksek Hâkimler Kurulu eski Başkanlarından Yargıtay Onursal Dai­re Başkanı Cahit Türesay, Yargıtay Onursal Daire Başkanı Hikmet Himmetoğlu ile Tarık Başbuğoğlu, Yargıtay Onursal Üyesi Fethi Özdural ve Yargı­tay Üyeleri Haydar Karakaş ile Dinçer Özbilgin'e Allah'tan rahmet dilerim.

Gene geçen adalet yılı içerisinde, yasal yaş sınırı nedeniyle Yargıtay Dai­re Başkanları Dr. Ali Suat Dura, Zekâi Özdil, Nezihi Tankurt, Edip Şimşek, Burhan Cahit Belibağlı, Kâmil Rüştü Koksa! ile Yargıtay Üyeleri Emin Ba­şaklar, Turgut Kaya Ülkü, Sezai Aytan, Vedat Artuç, Recai Saraç, Hilmi Apaydın, Necmettin Ekrem Alpdoğan, Mebrure Gözdemir ile Semih Ökte-mer emekliye ayrılmışlardır. Kendilerine ve aynı dönemde emekliye ayrılan Yargıtay Tetkik Hâkimi ve Yargıtay Cumhuriyet Savcısı arkadaşlarıma yıl­mak bilmez çalışmaları ve engin deneyimleri ile katkılarından dolayı Şahsım ve Yargıtay adına teşekkür eder, bundan sonraki yaşamlarında sağlık ve mutluluklarla dolu uzun ömürler dilerim.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Askerî Yargıtay ve Askerî Yüksek idare Mahkemesi ile Sayıştay'dan emekliye ayrılmış bulunan çok değerli meslekdaşlarıma da yeni yaşamlarında mutluluklar, sağlıklı uzun ömürler di­lerim.

ADALET YILI AÇILIŞ TÖRENİ

Geçen adalet yılı içerisinde kamu oyunu, yargı açısından, meşgul eden ve sürekli sıcak tutulmak istenilen sorunlardan biri "adalet yılını açış töreni" olmuştur.

Adliye mahkemeleri yasa gereği her yıl 20 Temmuz'Ia 6 Eylül arasında tatile girmekte, 6 Eylül gününden itibaren yeni çalışma dönemine başlamak­tadırlar. Bu düzen genellikle diğer yargı yerlerince de benimsenmiş bulun­maktadır. Hâkimlik çok yorucu bir meslektir. Mesleğin en ağır ve yorucu yü­kü yerel mahkemeler üzerindedir. Yargıtay'ın yükü ise bilinmektedir. Bu yük altında dimağları aşırı derecede yorulan hâkimlerimizi dinlenmeye en fazla ihtiyaç duydukları yazın en sıcak günlerinde yasa ile önceden belirli bir za­manda dinlendirmek çok yararlı olmakta ve bu durum yılın diğer aylarında verimli bir çalışma düzeninin gerçekleşmesi sonucunu doğurmaktadır.

Gerek adlî tatil ve gerekse adlî yılın açılış töreni Fransa'dan alınmış bu­lunmaktadır. Fransa'da, adlî tatilden sonra Yargıtay'ın Büyük Genel kurul halinde toplanarak bir törenle yeni adlî yıla girmesi öteden beri mevcut olan bir usuldür.

Bizde yasada hüküm olmamakla berabar ilk defa 1943 yılında, 6 Eylül günü yeni çalışma yılına Temyiz Mahkemesi Birinci Reisi Halil İbrahim Özyörük'ün verdiği bir söylev ile girilmiş, zamanın Adliye Vekili Ali Rıza Türel bu törenlerin gelecek yıllarda da tekrarlanmak suretiyle yararlı bir meslek an'anesi haline gelmesi dileğinde bulunmuştur. Bu törenlere 1956 yılında ara verilmiş 1960'ta yeniden başlanmış; 1961, 1965, 1973, 1975 ve 1979 yıllarında seçim dönemlerine rastlaması nedeniyle tören yapılmamıştır.

Törenin amacı, adalet mekanizmasını denetleme yetkisini haiz bulunan Yargıtay adına Yüce Milletimizin huzurunda yargı işlerini ele alıp gözden ge­çirmek, içtihatlar hakkında gereken açıklamaları kısaca yapmak, önemli yar­gı sorunlarını dile getirmek ve mahkemelerimizin yeni «çalışma yılına daha büyük azimle ve şevkle girmelerini kutlamaktır. Yıllardan beri süregelen tö­renin amacını bir kere daha böylece tanımlayıp, belirlemede büyük yarar görmekteyiz.

Adlî yıl açılış töreni ilk defa 1730 sayılı Yargıtay Kanunu'nda düzenlen­miştir. Yasanın 52. maddesi şu hükümleri getirmiştir: "Her adlî yıl, Ankara'da Yargıtay Birinci Başkanının söylevi ile açılır. - Açılış söylevinin metni üzerinde daha önceden Başkanlar Kurulu'nun düşüncesi alınır".

Yasa koyucunun amacını açıkça meydana koymak için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki görüşmelere, hazırlık çalışmalarına eğilmekte yarar var­dır. Bu görüşmelerde dikkati çeken husus söylevin metni üzerinde Başkan­lar Kurulu'nun düşüncesinin alınması keyfiyeti olmuştur. Söz alan milletvekil­leri Yargıtay Başkanlığı'na kadar gelen bir kimsenin konuşmasının, Başkan­lar Kurulu'ndan geçirilmesinin yersiz olduğunu, tarihi değer taşıyan konuşmasını yaparken Başkanın zaten Başkanlar kurulu'nun düşüncesini alacağı­nı, ancak maddeye bu yolda âmir bir hüküm konulmasının isabetsiz olacağı­nı, daha önceki Başkanların konuşmalarından doğan rahatsızlığın bu hük­mün konulmasına neden olduğunu, konu üzerinde çok iyi düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşler; Komisyon adına yapılan açıklamada konunun reaksiyoner bir hüküm olarak mütalâa edilmemesi gerektiği.nutkun yargı görevini ifa eden Yüce Mahkemenin tamamını ilgilendirdiği, siyasi bir nutuk ol­mayıp tamamen teknik mahiyette; hukukçulara, tatbikatçılara ışık tutacak ni­telikte kamu oyuna sunulacak bir konuşma olup Başkanlar Kurulu'ndan geç­mesinin istişari yönden ve müessesenin ahengi bakımından isabetli olacağı belirtilmiştir. Aynı doğrultuda görüş belirten bir milletvekili de kamu oyunun konuşmayı tamamen müesseseye maledeceğini, bu itibarla düşünce alın­masının isabetli olacağını savunmuştur. Neticede madde metni yukarıdaki gibi kabul edilmiştir.

2797 sayılı Yargıtay Kanunu da aynı konuda düzenlemede bulunarak 59. madde ile şu hükümleri getirmiştir: "Her adlî yıl Ankara'da bir törenle açılır. Yargıtay Birinci Başkanı bir konuşma yapar. Açılış konuşmasının metni ve tören gündemi üzerinde daha önceden Başkanlar Kurulu'nun düşüncesi alı­nır". Bir yenilik olarak tören gündemi üzerinde Başkanlar Kurulu'nun düşün­cesinin alınması 2797 sayılı Yasa ile getirilmiş bir düzenlemedir.

Burada şu hususu da kaydetmekte yarar görmekteyiz. Tasarıda "seçim yasakları adalet yılının açılış törenlerine engel olmaz" şeklinde bir hüküm varken Millî Güvenlik Konseyi'ndeki görüşmeler sonunda metinden çıkarıl­mıştır.

Görülüyorki yasada adlî yıl açılış töreninde Yargıtay Başkanından başka bir kimsenin de konuşma yapacağı hakkında bir hüküm yoktur. Ne varki bu­güne kadar süregelen uygulamada törende Türkiye Barolar Birliği Başkanı­nın da bir konuşma yaptığı gerçektir.

Yasada kural olmayan bu gibi durumlarda uygulamayı doğuran, onu yönlendiren olaylar önem kazanacağından geçmiş olayları açıklığa kavuş­turma zorunluluğunu duymaktayız.

1730 sayılı Yargıtay Kanunu'nun kabulünden sonraki ilk törende yasa hükmü karşısında Yargıtay Başkanı açılış konuşmasını yapmıştır. Konuşma tamamlanınca törenin bittiği düşünülürken zamanın Birlik Başkanı herhangi bir suretle Yargıtay Başkanlığı'nı önceden haberdar etme gereğini duymak­sızın kendiliğinden kürsüye çıkmış ve ne olup bittiği anlaşılmadan konuşma­sına başlamış ve bitirmiştir, işte ilk uygulama böyle başlamıştır. Takip eden yıllarda Birlik Başkanları Yargıtay Birinci Başkanlarından sonra bir konuşma yapmışlar ve giderek yaptıkları konuşma metnine de (Adalet Yılı Açış Ko­nuşması) adını vermişlerdir.

Yukarıda kısaca açıkladığım ilk törenden sonraki yıllarda, Yargıtay Birinci Başkanları konunun hassasiyetini dikkate alarak konuşma metninin tören­den önce Yargıtay Başkanlığına gönderilmesi hususu üzerinde titizlikle dur­muşlar ve metni önceden getirtmişlerdir. Onursal Sayın Yargıtay Birinci Başkanları metnin törenden önce Yargıtay Başkanlığına gönderildiğini bana ifade buyurmuşlardır. Yukarıda açıkladığım geçmiş uygulama hakkında bizi aydınlatmak lûtfunda bulunan onursal Sayın Yargıtay Birinci Başkanlarımıza yüksek huzurlarınızda minnet, şükran ve sonsuz saygılarımı arzederim. Su­nuda belirtmeliyimki Birlik Başkanlarının zaman zaman metnin önceden gönderilmesi isteğine karşı bir direniş gösterdikleri ve fakat onursal Sayın Birinci Başkanlarımızın bunu istisnasız sağladıkları da bir gerçektir.

Yargıtay'da Başkanlık seçiminin 4 Temmuz 1989'da yapılmasını takiben 1989 - 1990 Adlî Yıl açılış töreni hazırlıkları için Temmuz 1989 ortalarına doğru Sayın Birlik Başkanına, Başkanlığımızca iki hususun hatırlatılması ge­reği duyulmuştur. Birincisi, Birlik Başkanının törende konuşmasının sürege­len uygulama halini aldığı; ancak bu konuşmanın bir açış konuşması olma­dığı, bu konuşmaya Açış konuşması denmesinin yasaya uygun düşmediği; ikincisi ise, bugüne kadar konuşma metninin önceden Yargıtay Başkanlığı'na gönderilmesinin yerleşmiş bir uygulama olduğu, kendilerinin de önce­den metni el yazısı veya basılı olarak nasıl isterlerse göndermeleri gerektiği idi. Sayın Birlik Başkanı, birinci hususun yerinde olduğunu ve katılabilecek­leri cevabını verdiler. Nitekim, Birlik Başkanının yeni konuşma metnine "Açış konuşması" denmeyerek "1989 -1990 Adalet Yılının Açılışında yaptığı ko­nuşma" denilmek suretiyle kendilerince basılıp sunulmuştur. Bu durum adlî yılın Yargıtay Başkanı tarafından açılacağı ilkesinin de doğal sonucudur, ikinci hususa katılmadıkları, Birlik Başkanlığına kadar gelen bir kimsenin na­sıl konuşulması gerektiğini bileceği ve bu sebeple metnin önceden verilme­sinin söz konusu olamayacağı ifade edilmiştir. Bu arada zaman zaman bu konuda Başkanlığımızca müteaddit teşebbüslerde bulunulmuş, olumlu ce­vap verilmemesi üzerine törenden bir gün önce metin gelmediği takdirde er­tesi günkü programa konuşmalarının alınmayacağının kesin şekilde bildiril­mesini takiben kısa bir süre içinde konuşma metni gönderilmiştir. Bu suretle metnin törenden önce gönderilmesi yolundaki süregelen uygulama geçen yılda bir kere daha benimsenmiş oldu. Ertesi günkü törende Birlik Başkanı bu defa süregelen uygulamaya aykırı olarak metin dışına çıkmak suretiyle konuşma yaptılar.

1990 -1991 Adlî Yıl açılış töreni hazırlıklarına gelince :

Önceki yıllara ilişkin olarak yukarıda açıkladığım hususları Yargıtay Baş­kanlar Kurulu'na arzettim. Yirmisekiz Sayın Başkandan oluşan Yüksek Ku­rul, son Birlik Başkanı tarafından geçen yıl metnin gönderilmesi isteğine kar­şı önceden takınılan tutum ve sonradan da gönderilen metnin dışına çıkıla­rak konuşulması karşısında uygulamanın yeni bir şekle dönüşmesinin önlen­mesi ve programın belirlenmesi amacıyla konuşma metninin 25.6.1990 gü­nüne kadar gönderilmesi yolunda oybirliği ile 28.5.1990 günlü kararı almış­tır.

Birliğin cevabı Yönetim Kurulu kararıyla olumsuz olmuştur.

Yargıtay Başkanlar Kurulu 28.6.1990 günü tekrar toplanıp geçen yıl Birlik Başkanlığınca takınılan tutum ve Birlik Yönetim Kurulu'nun az önce belirtilen kararı karşısında süregelen uygulamanın işlerliğini yitirdiği sonucuna vara­rak Birlik Başkanı'nın konuşmasına programda yer verilmemesine 28.6.1990 gününde gene oybirliği ile karar vermiştir.

Bu karar, Birlik Başkanlığı'na tebliğ edilmiştir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere geçen yıl yani 1989 -1990 Adlî Yılı açılış törenlerinin hazırlık safhasında Birlik Başkanı'na açıkça met-, nin gönderilmemesi halinde konuşmalarına törende yer verilemeyeceği bildi­rilmiş ve metni göndermişlerdir. O zaman bu yılki gibi bir tepki gösterme­mişlerdir. Bu yıl tepki gösteriliyor. Bu çelişkinin sebebi nedir? Yargıtay'ın tu­tumunda değişen hiçbir şey olmamıştır.

Yüce Yargıtay'ın her zaman koruduğu ağırlığı sebebiyle cevap vermeme­sinden yararlanılarak kamuoyu yanıltılmak suretiyle sürekli kışkırtma ve sa­taşma yolu tercih edilmiş ve sorun bu yıl derhal politik bir zemine oturtul­mak istenmiştir. Olayın bu safhaya sokulması çabalarına bazı politikacılar da destek vermekten geri kalmamışlar işi Yüce Yargıtay'ı uyarmaya kadar götürmüşlerdir. Bunu hayret ve üzüntü ile karşıladığımızı belirtmeden geçe­meyeceğiz. Biz, sarfedilen sözleri buraya alıp sizlere yeniden hatırlatmayı uygun görmüyoruz. Bu sözlere cevap verecek te değiliz. Ancak şu husus iyice bilinmelidir ki, Yüce Yargıtay kendini böyle bir uyarıya asla muhatap saymaz. Bu vesile ile tepki adı altında yaratılmak istenen hava, kullanılan dil, üslûp meselenin hangi düzeyde ele alındığının bir göstergesi olmuş ve talihsiz bir tablo oluşturmuştur, ilerde yargı tarihini inceleyecek olanlar bu talihsiz tabloyu ibretle ele alacaklar, kamuoyu ve Yargıtay yetkili organları bunu elbette gereği gibi değerlendireceklerdir.

Metnin önceden verilip verilmemesi hususu tartışma konusu yapılıp so­run bu safhaya sokulunca, Yargıtay'ca yapılacak tek iş, sadece konuşmayı programa almamaktır. Yargıtay'da bunu yapmıştır. Açılış programının düzen­lenmesi tamamen Yargıtay'ın bir iç işidir. Buna dışarıdan hiç bir kişi veya makam müdahalede bulunamaz.

Adlî yıl açılış töreninde yapılacak konuşmanın mahiyeti üzerinde biraz durmak ihtiyacı belirmiştir. Adlî yıl açılış töreninde yapılacak konuşma ser­best kürsüde yapılan bir konuşma değildir. Törenin amacı doğrultusunda, adlî üslûp içerisinde yapılması gerekli olan bir konuşmadır. Törenin amacı, yasanın esprisi içerisinde Yargıtay Birinci Başkanı'nın konuşma metni üze­rinde Başkanlar Kurulu'nun düşüncesi alınırken, Birlik Başkanı'nın konuşma­sının her türlü kayıttan azade olduğu savunulamaz. Töreni genel politikanın tartışıldığı bir ortam haline dönüştürme istidadı taşıyan bir konuşmaya bura­da asla yer yoktur. Politikanın yargıya, Yargıtay'a sokulmaması, yargı ba­ğımsızlığının teminatı ve aynı zamanda Yargıtay'ın titizlikle koruduğu temel bir ilkedir. Bu titizlik sebebiyledir ki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun da Başkanı olmalarına rağmen kendilerine güvensizlikten değil ve fakat ta­şıdıkları, politik sıfat itibariyle Adalet Bakanlarının bu törenlerde konuşma yapmaları söz konusu olmamıştır. Yargı, kutsal ve çok onurlu bir görevdir; kuşkusuz politika da Devlete, millete hizmet yolunda çok onurlu bir uğraştır. Ne varki ikisi birbirine karıştırılırsa ikiside niteliklerinden çok şey kaybederler ve geriye birşey kalmaz, işte Yargıtay hiç bir suretle fedakârlık edemeyece­ği bu prensipleri, hangi şart altında olursa olsun teminat altında tutmak için önceden metin ister. Konuşmanın sınırları törenin amacında mündemiçtir. Buna saygı gösterilmesini beklemek hakkımızdır. Bu saygı sınırlarını zorla­yan bir konuşmaya bu kürsüde yer yoktur. Adlî yıl açılış töreni hiç kimsenin politik heveslerine basamak teşkil edemez. Bu böylece bilinmelidir.

Yüce Milletimizin konuyu gerektiği gibi değerlendirdiğinden asla şüphem yoktur.

GENEL ESASLAR

T.C. Anayasası Devlet şeklini, Cumhuriyetin niteliklerini belirlemiş; Türki­ye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün ve dilinin Türkçe oldu­ğunu açıklamış; genel esaslarla ilgili değiştirilemeyecek hükümleri açıkça göstermiştir. Hiç bir düşünce, değerlendirme ve faaliyet özüyle sözüyle bu esaslara aykırı olamaz. Gene Anayasa Türk Milleti'nin bağımsızlığını ve bü­tünlüğünü, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumanın, kişilerin ve toplumun re­fah, huzur ve mutluluğunu sağlamayı, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk Devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve Sosyal engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve mânevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı Devletin genel amaç ve görevleri arasında göstermiştir. T.C. Anayasası temel hak ve ödevlere bü­yük önem vermiş bunları düzenlerken insan onuruna Yasama, Yürütme ve Yargı organlarınca saygı gösterilmesi esasından hareket etmiştir.

Devletin amaç ve görevlerinin gereği gibi yerine getirilebilmesi açısından kuvvetler ayrılığı prensibi benimsenmiştir. Kuvvetler ayrılığı bunlar arasında bir üstünlük sıralaması olmadığı gibi kavga halinde bulunmalarına da elve­rişli değildir. Devlet yetkilerinin kullanılmasında medeni bir iş bölümü amaç­lanmış olup yargı kuvveti de yerine göre diğer kuvvetlerin gereği gibi çalış­masını kolaylaştıracak bir denge ve istikrar unsuru olarak görülür.

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zo­runda olup bu organlar mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremezler ve yerine getirilmesini geciktiremezler. Bu temel esaslar yargı organı önün­de hak iddia edenlerin hakkını dokunulmaz güvenliğe kavuşturmaktadır. Hu­kuk Devleti olmanın özelliği bu.

Bugün ülkemizde yargı birliği yoktur. Yüksek Mahkemelerimizde yargı tü­rüne göre ayrılıklar göstermektedir. Bu yargı faaliyetleri, aralarında hiç bir derecelendirme olmadan yargı gücünü temsil ederler. Ayrı müessese olarak varlıkları âdeta bir bütünün kendi içerisindeki iş bölümünü ifade eder ve bir­birlerine karşı eşit hukuki durumdadırlar.

Anayasalarla yasalar arasında hiyerarşik bir düzen mevcut olup bu dü­zenin yaptırıma bağlanması ihtiyacı Anayasa yargısını doğurmuştur.

Anayasamız, yasaların Anayasa'ya uygunluğunu denetlemekle görevli özel bir Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi'ni kurmuş bulunduğuna göre Mahkemeler Anayasa Mahkemesi'nce iptal kararı verilmeden kendilik­lerinden bir yasayı Anayasa'ya aykırı bularak uygulamaktan kaçınamazlar. Haklarında Anayasa'ya aykırılık iddiasıyle Anayasa Mahkemesi'ne başvuru­lan yasalar iptal olununcaya kadar geçerli hukukî sonuçlar doğurmaya de­vam ederler; Anayasa'nın 152. maddesindeki özel düzenleme dışında mah­kemeler ve idare bu yasaların uygulanmasından kaçınamazlar.

Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı öneminden dolayı Ana­yasa ile düzenlenmiştir. Bağımsızlık ve teminat kuşkusuz keyfiliğe yol aça­cak kavramlar da değildir. Hâkimler, Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler demek suretiyle Anayasa, bağımsızlığı düzenlemiştir.

Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatını korumak amacıyla Hâ­kimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun kurulması Anayasa ile öngörülmüştür.

Bu konuda bazı düşüncelerimizi arzetmek isteriz:

1 - Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Üyeliği seçimlerinde son söz il­gili Yüksek Mahkeme Genel Kurulu'na bırakılmalıdır. Yürürlükteki usul, sis­temin gereği gibi işlemesini ve seçimden beklenen amacın gerçekleşmesini sağlayacak durumda değildir.

2 - Bağımsızlık ve teminatın korunması yürütme organı açısından özel bir önem arzeder. Bu husus yürütme organının iyi niyetli tutumuna bırakıla­maz. Hâkimler ve hak arayan kişiler bağımsızlık ve teminata objektif koşul­ları itibariyle inanmalıdırlar, Bu günkü düzende, kurula seçilen Yüksek Mah­keme üyeleri hem Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndaki, hem de Yar­gıtay ve Danıştay'daki görevlerini birlikte yürütmektedirler. Adlî ve idarî yar­gıdaki meslek mensuplarının özlük işlerinin yoğunluğu, buna ilâveten Yargı­tay ve Danıştay'daki iş hacminin ağırlığı dikkate alındığında özde bağımsız­lık ve teminatı güven altında tutan bir çalışmanın sağlanabilmesini, insan takatini aştığını söylemek zorundayız. Konu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndaki oylama yönünden bir sayı sorunu olarak asla görülmemelidir. Asıl sorun Yüksek Mahkeme üyelerinin, aslî görevleri yanında Yüksek Ku­ruldaki çalışmaları itibariyle hazırlık safhasından oylama safhasına kadar hâ­kimler için teminat verici bir düzen kurabilip kuramayacaklarıdır, işte bunu insan takati üzerinde görüyoruz ve kişisel fedakârlıklarla çözümleme yoluna da gidilemez. Bu sebeplerle Yüksek Mahkeme üyelerinin kuruldaki görevleri süresince asıl görevleri ile bağları askıya alınmalıdır.

3 - Yüksek Kurul bağımsız bir idarî yapıya kavuşturulmalı, teftiş kurulu doğrudan doğruya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na bağlanmalı; ge­rektiğinde adalet müfettişleri doğrudan doğruya kurul tarafından görevlendiril­melidirler.

4 - Hâkimler için coğrafi teminat sağlanmalıdır. Hâkimin rızası alınmadan veya yasal nedenler gerçekleşmeden yerinin değiştirilebileceği endişesi hu­zur içerisinde çalışmasını önler ve hizmette verimi azaltır.

Mevcut düzenleme içerisinde yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatının tam anlamıyla gerçekleştiğini söylemimiz çok güçtür.

Bu arada ağır bir iş yükü altında görevlerini fedakârca yerine getiren tüm yargı mensuplarının görevleri başında iken ve emeklilik dönemlerinde maddi ve manevi huzurlarının sağlanması konusunda yetkililerce gereken özenin gösterilmesinin çok yerinde olacağını belirtmek isteriz. Mesleki ihtiyaçlarımı­zı yetkililere iletmekteyiz. Her zaman yakın ilgilerini esirgemeyen Sayın Cumhurbaşkanına ve Hükümete teşekkürlerimizi sunmayı borç saymakta­yız.

LAİKLİK

Laiklik temelde din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını başka bir anlatımla dinin devlet, devletin de din işlerine karışmamasını ifade eder. Bu­nunla beraber ülkelerin içinde bulundukları koşullar laiklik ilkesinde bazı farklı anlayışların benimsenmesine yol açmıştır.

Ülkemizde geçmiş olaylar, yaşanılan acı tecrübeler laiklik ilkesinin kabu­lüne ve bu ilkenin esaslarının belirlenmesine etkili olmuş ve devletin dene­tim hakkına yer veren bir gelişme göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na göre laiklik ilkesinin nitelikleri, dinin devlet işlerine etkili ve egemen olmaması; bireylerin manevi hayatı açısından aralarında herhangi bir ayırım gözetilmeksizin sınırsız bir hürriyet tanıyarak dini anayasa teminatı altına al­ması; dinin bireyin manevi hayatını aşarak toplumsal hayatı etkileyen bö­lümlerinde kamu düzenini koruma ve dinin kötüye kullanılıp sömürülmesini önleme amacıyla sınırlamalar kabul etmesi; devlete kamu düzenini ve hak­larının koruyucusu sıfatıyla dinî hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisini tanıması olarak belirlenebilir.

Devletin buradaki denetleme yetkisi laiklik ilkesinin teminatıdır. Devlet teşkilatı içinde Diyanet işleri Başkanlığı'nın yer alışının da bu teminat kapsa­mında mütalâa edilmesi gerekir. Atatürk ilke ve inkılâplarının amacı çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ve onu geçme olup bir bütün oluştururlar. Bu se­beple Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğini koruma amacını güden inkılâp kanunları Anayasanın 174. maddesi ile Anayasa teminatı altına alınmışlar­dır, inkılâp Kanunlarından biri de 3 Mart 1340 tarih ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu'dur. Bu Yasanın 4. maddesi aynen şu hükümleri getirmiş­tir: "Maarif Vekâleti Yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere darül­fünunda bir Mâhiyet fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için ayrı mektepler kuşat edecektir". Laikliğin güven altında tutulması bu yasanın amacı doğrultusun­da titizlikle uygulanmasına bağlıdır. Medeni nikâh esası da aynı şekilde Anayasanın 174. maddesi kapsamına alınmıştır. Bu sadece sözde kalma­malı yasalar yapılıp uygulanırken Türk Toplumu'nun temeli olan aileyi koru­yucu yönde yorumlar yapılmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bütünlüğü, bölünmez­liği, dünya ölçüsündeki onuru ve gücü Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığa ve onlara içten saygı göstermeye ve her zaman dinanizmini sağlamaya bağlı olduğu bilinmelidir.

BİLİRKİŞİLİK

Uygulamada bilirkişilik müessesesi sorun yaratmaya devam etmekte, âdeta bilirkişi hegemonyasına yol açılmaktadır. Bilindiği üzere ancak hâkim tarafından bilinemeyen özel ve teknik bilgiyi gerektiren hususların çözümün­de bilirkişiye başvurulabilir. Hukukî konuların çözümü hâkime ait olduğun­dan bu hususta bilirkişi dinlenemez. Uygulama gereksiz bilirkişi incelemeleri nedeniyle davaların sürüncemede kalmasına yol açacak doğrultuda sür­mektedir. Yargıtay, çoğu kez davaların daha da uzamaması için başka boz­ma sebebi yoksa bunu bağımsız bozma sebebi yapmamaktadır.

Düzeltici yönde yeni yasal düzenlemelerin getirilmesi işlerin sür'ati yö­nünden yararlı olacaktır.

ÇALIŞMA HAYATİ

Çalışma hayatında yer altı maden ocağı işçiliği mahiyeti itibariyle işçi sağlığı açısından büyük tehlikeler doğurmakta ve işçilerin büyük bir kısmı meslek hastalıklarına yakalanmaktadırlar. Hatta denilebilirki işe girişle birlik­te İşçinin sağlığında olumsuz durumlar meydana gelmektedir. Geçmişte uzun yıllara uzanan bir araştırma yapıldığında görülecektir ki yer altı maden. ocağı işçileri zaman zaman işlerini kendi istekleri ile bırakıp bir süre sonra aynı işe dönmektedirler. Yasanın katı kuralları karşısında bu işi bırakmalar işi terk niteliğinde kabul edilmekte ve terkten önceki dönemler kıdem tazmi­natında hesaba katılmamakta idi. Bu suretle yer altı maden ocağı işçileri kı­dem tazminatında büyük kayıplara uğramakta idiler.

Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi son yıllardaki uygulaması ile yasa kurallarını bu tür işler açısından yumuşatmış ve dolayısıyla işi bırakmanın -bir yılı geçmeme kaydıyle- işi terk anlamına gelmeyeceğini benimseyerek kıdem tazminatı hesabında önceki sürelerin tümünü dikkate almıştır.

Yargıtay'ın bu ileri ve insan sağlığına önem veren kararı içtihadi bir mü­essese olarak kalmamalı yer altı maden ocağı işçileri açısından daha da ge­liştirilerek yasal düzenlemeye gidilmelidir.

işçi ile işveren arasında tabiiyet ilişkisi vardır, işçi, bir bakıma, sağlığını işverene emanet etmektedir, işveren işçinin tehlikelere karşı sağlığını güven altına alma yükümlülüğüne girmektedir. Son yıllarda iş kazaları ve meslek hastalıkları nedeniyle açılan davalarda büyük artışlar görülmektedir. Meyda­na gelen zararın giderilmesini sağlayacak yargı yollarının varlığı iş hayatı açısından yeterli bir teminat sayılamaz. Teminatın önleyici tedbirlerin, çağ­daş uygulama doğrultusunda alınmış olmasıyla gerçekleşeceği inancında­yız-

ÇEVRE SORUNU

Çevre konusu son yılların en yaşamsal sorunları arasına girmiştir. Sana­yinin gelişmesi, gereken tedbirlerin alınmaması sonucu doğal yapı ve den­genin bozulması durumuyla karşılaşılmış, fosil yakıtlarının bilinçsizce sarfedilmesi atmosferdeki kirliliği süratlendirmiş, iç sular, denizler, hava, ortamı yaşanmaz hale getirecek doğrultuda kirletilmiş ve kirletilmektedir. Yapılan hesaplara göre tedbir olarak dünyada her yıl Amerika Kıt'ası alanı kadar or­man yetiştirilmesi gerekmektedir.

1982 T.C. Anayasası konunun arzettiği büyük önemi dikkate alarak 56. maddesi ile "herkes Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir dedikten sonra çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve çevre kir­lenmesini önlemenin Devletin ve vatandaşların ödevi olduğunu öngörmüştür. Daha sonra 2872 sayılı Çevre Kanunu çıkarılmıştır. 21 Temmuz 1983 gün ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile 16.12.1960 gün ve 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun da çevre sorunları ile ilgilidir.

Yargıtay'a intikâl eden işlerden az önce belirttiğimiz kanunlara yeterli iş­lerlik kazandırılamadığı anlaşılmaktadır. Uygulamada çevre sorunları daha ziyade Medeni Kanunun komşuluk hukuku hükümlerine göre çözümlenme­ye devam edilmektedir.

Vakit geçirilmeden çevre ile ilgili yasalara işlerlik kazandırılmalı; orman­larla ilgili koruyucu tedbirlere önem verilmeli, özellikle orman vasfını kaybet­me kavramına yer verilmemeli, buraların hiçbir suretle özel mülkiyete konu teşkil edemeyecekleri yasalarla açıkça belirtilmelidir. Kıyıların önemine ge­çen yılki konuşmamızda değinmiştik. Yargıtay bu konuda büyük duyarlılık göstermekte, kıyıların korunmasında buralardan yararlanma durumunda olan herkese dava hakkı tanımıştır. Değerli hâkimlerimize de bu konuda bü­yük görev düşmektedir.

YARGITAY'IN İŞ YÜKÜ

Yargıtay'ın iş yükü, geçen adlî yıl açış konuşmamızda belirttiğimiz gibi sayıca giderek artmaktadır. Bu iş yükünün azaltılması için yıllardan beri ted­birler, çareler düşünülüp kısmen uygulanır, iş yükü sorununun temelindeki asıl konu davaların olabildiğince sür'atle sonuçlanmasıdır. Nüfus çoğaldıkça dava sayısıda artmaktadır, insanlarımızın pek çoğu ya birbirleriyle veya Devletle davacı ve davalı durumundadır. Asıl çözüm bir eğitim işidir.

Bugün için Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel Kurulları'nda birikim yoktur. Dikkati çeken birikim birkaç dairede görülmektedir. Yeni Daire kurulması ye­terli yan tedbirler alınmadıkça geçici bir ferahlama yaratacaktır. Bu arada önceki Yargıtay Birinci Başkanlarından Sayın Dr. Recai Seçkin ve Imran Öktem'le birlikte kişisel kanım olarak dairelerde beşer kişilik esas kurullar yanında üçer kişilik kurulların oluşturulması yolundaki geçen yıl yaptığım öneriyi bu yıl tekrar ederim.

Yargıtay'ın asıl görevi kuşkusuz hukukî sorunu çözmek, içtihat müesse­sesi olarak çalışmaktır.

Yargıtay'a yılda gelen işlerin çok büyük bir kısmı, birbirine benzeyen Yargıtay içtihatlarının kararlılık kazandığı konulara taallûk etmektedir. Mahke­melerce, bu tür işlerde verilen kararlarda yeterli gerekçelerle açıklama yapı­lıp Yargıtay'ın yerleşmiş içtihatları doğrultusunda sonuca varılmış olması ha­linde, Yargıtay'ca mahkeme kararındaki gerekçelerin benimsendiği açıklan­mak suretiyle karar onanmaktadır. Benimsenen ilk yerel mahkeme kararı gerekçesi dışında özel bir açıklama icabediyorsa bu zaten yapılmaktadır. .Uygulamada kamuoyuna (gerekçesiz karar) olarak yansıtılan kararlar bun­lardır, istinaf ve temyiz fonksiyonlarını birlikte ifa eden bir yüksek mahkeme için bu kaçınılmazdır ve esasen hukuka aykırı bir yönü de yoktur. Ayrıntılı gerekçe ilâve etmek mahkeme gerekçesini aynen tekrar sonucunu doğura­caktır, iş yükünün doğurduğu benzer sorunlar sadece ülkemizde değil batılı ülkelerde de vardır. Tekraren şunu belirtmek gerekirki Yargıtay'a gelen her iş içtihat yaratacak nitelikte iş'te değildir.

Yargıtay içtihat mercii olarak üzerine düşen görevi geçmişte ve halen gereği gibi yerine getirmektedir. Millî hukukumuzun oluşup gelişmesinde bü­yük rolü olan yıllardan beri çıkarılan içtihadı birleştirme kararları ve o karar­lardaki bilimsel düzey; Yargıtay Kararları Dergisi'nde yayımlanan emsal ka­rarları ve bunlara dayanılarak hazırlanan sayılamayacak kadar çok bilimsel eser bunun açık kanıtıdır. Ayrıca içtihadi birleştirme kararlarının değiştirilme­si gerekip gerekmediği icabettikçe tartışılmakta ve gerektiğinde değiştiril-x mektedir.

Zaman zaman yargının, tükenmek üzere bulunduğu yolunda ileri sürülen iddialar bilinçli veya bilinçsiz belli amaçlara hizmet etme sonucunu doğuran dayanaksız kişisel değerlendirmelerden ileri gidemez.

Kararların bilimsel düzeyde tenkidini elbette hoş karşılarız, yararlanırız, daha iyiye gitmeyi kolaylaştırırlar. Fakat tenkitleri kişisel sorun haline getir­meye, kamuoyunun yargıya güvenini sarsmaya kimsenin asla hakkı yoktur.

Hâkimin yasayı yorumlama gücünün sınırları vardır: Kanunun açık metni ve yasa koyucunun amacı. Yasa başka türlü yorumlanamıyor ve ihtiyaçları Karşılayamaz hale geliyorsa görev yasama organına düşer. Gayrimenkul Ki­raları Hakkında Kanun için durum böyledir. Tahliye sebepleri artık bazı hal­lerde mülkiyet hakkının özünü zedeler duruma gelmiştir. Kira sözleşmelerinin yapılmasından itibaren yasama organınca uygun görülecek bir sürenin geçmesinden sonra kira sözleşmesinin feshine olanak tanımak gerekir. Ay­rıca geçen yılda belirttiğimiz gibi kira paralarının belirlenmesinde kiracılarla gayrimenkul sahiplerinin karşılıklı yararlarını dengeleyen yeni bir kira rejimi kabul edilmelidir.

Davaların sür'atle sonuçlanmasını sağlayacak usulî tedbirler yasal dü­zeyde getirilmelidir.

YENİ İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARLARI

Yargıtay, geçen dönem içinde içtihadı birleştirme çalışmalarında (5) karar vermiştir. Bunlar sıra ile şu kararlardır:

1 - Kamulaştırma parasının arttırılması hakkında açılacak davalarda, mahkemece arttırılan bölüm için mülkiyetin idareye geçtiği günden itibaren faiz istenebileceği hakkında 20.10.1989 gün ve Esas: 1984/4; Karar: 19897 3 Sayılı;

2 - Türk Ceza Kanunu'nun 491 ve 492. maddelerinde sözü edilen "bi­na" kavramı ile ilgili 6.12.1939 gün ve 42/61 sayılı içtihadı birleştirme kararı­nın değiştirilmesine gerek bulunmadığına ilişkin 26.1.1990 gün Esas: 1988/ 5; Karar: 1990/1 Sayılı,

3 - 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesi­ne yer olmadığına dair 16.3.1990 gün Esas: 1989/1; Karar: 1990/2 Sayılı;

4 - Telefon hizmetinden çeşitli usul ve yöntemlerle saplama yapmak su­retiyle bedelsiz ve kaçak yararlanmanın, Türk Ceza Kanunu açısında hırsız­lık fiilini oluşturacağına dair 6.4.1990 gün ve Esas: 1989/2; Karar: 1990/3 Sayılı;

5 - 1.2.1984 gün ve Esas No: 1983/9; Karar No: 1984/2 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararının değiştirilerek, Asliye Hukuk Mahkemelerince verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesi veya temyiz kabiliyetinin bulunmaması halinde; yerel mahkemece temyiz isteminin reddi­ne karar verilmeden dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda, Yargı­tay'ca da inceleme yapılabileceğine ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanu­nu'nun 2494 sayılı Kanunla değişik 432/4. maddesine göre bu konuda bir ka­rar verilmek üzere dosyanın mahalline geri çevrilmeden doğrudan doğruya Yargıtay'ca da temyiz isteminin reddine karar verilebileceğine dair 1 Hazi­ran 1990 gün, 1989/3 E., 1990/4 K. sayılı kararları.

Sözlerime burada son verirken Sayın Cumhurbaşkanıma, seçkin konuk­larımıza tekrar şükranlarımı arzederim. Yıllardan beri görevlerini Yüce Türk Milleti'nin tam güvenine lâyık olarak yerine getiren hâkimlerimizi ve Cumhu­riyet Savcılarımızı, engin tecrübeleri ile millî hukukumuzun oluşup gelişmesi­ne katkıda bulunan Yargıtay'ın büyük hâkimlerini bu açılış gününde yeniden selâmlamaktan mutluluk duyduğumu ifade etmek isterim.

Hepinize içten saygılar sunarım.