TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN SAYIN BAŞKAN VEKİLİ,
ANA MUHALEFET PARTİSİNİN SAYIN BAŞKANI,
YÜKSEK YARGI ORGANLARININ SAYIN BAŞKANLARI,
SAYIN BAKANLAR,
SAYIN KONUKLAR,
SEVGİLİ ARKADAŞLARIM,
BASININ VE TRT.'NİN SEÇKİN TEMSİLCİLERİ.
Türk Yargısı için artık bir simge durumuna gelen ve her defasında
biz yargıçlara, yeni bir coşku ve sevinç veren bu anlamlı güne katılmakla
bizleri onurlandıran siz değerli konuklarımızı ve sevgili meslekdaşlarımı Yüce
Yargıtay adına saygı ile selâmlıyor ve 1988 -1989 Yargı Yılını; ulusumuza ve,
devletimize yararlı olması dileği ile açıyorum.
Bu arada ve öncelikle bir önceki yargı yılı içinde vefat eden
yargıç ve Cumhuriyet Savcılarına, avukat meslekdaşlarıma ve yargının diğer
görevlilerine Ulu Tanrı'dan rahmet diliyor, emekli olan değerli
arkadaşlarımıza hukuka ve adalete olan unutulmaz katkılarından dolayı
şükranlarımı ve gelecek içinde sağlık, mutluluk ve esenlik dileklerimi
sunuyorum.
ATATÜRK VE HUKUK
Konuşmama Büyük Atatürk'ün, 1925 yılında o tarihteki adıyla Ankara
Hukuk Mektebi'nin, şimdiki adıyla Ankara Hukuk Fakültesi'nin açılışı nedeniyle
yaptığı çok çarpıcı konuşmasından aldığım bazı bölümler ile başlamak istiyorum
:
"Sayın Dinleyenler,
Cumhuriyetin yönetim merkezinde bir hukuk okulu açmak vesilesi bugünkü
toplantımızı hazırlamış bulunuyor. Bugün tanık olduğumuz olay yüksek memur ve
uzman bilginler yetiştirme girişiminden daha büyük bir öneme sahiptir.
Yıllardan beri süren Türk devrimi; varlığını ve zihniyetini, toplumsal yaşamın
temeli olan yeni hukuk esaslarında saptamak ve güçlendirmek çaresine
inanmıştır.
Türk devrimi nedir? Bu devrim, kelimenin ilk önce işaret ettiği
ihtilal anlamından başka ve ondan daha geniş bir değişmeyi ifade etmektedir.
Bugünkü devletimizin şekli yıllardan beri gelen eski şekilleri bir yana iten en
gelişkin biçim olmuştur.
Ulusun varlığını sürdürmesi için bireylen arasında düşündüğü ortak
bağ, yüzyıllardan beri gelen biçim ve niteliğini değiştirmiş, yani ulus, dinsel
ve mezhepsel bağ yerine Türk Ulusçuluğu bağı ile bireylerini toplamıştır.
Ulus, uluslararası genel savaşım alanında yaşama ve güç nedeni
olacak bilim ve aracın ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini bir değişmez
gerçek olarak ilke saymıştır.
Kısacası Baylar, ulus, saydığım değişiklik ve devrimlerin doğal ve
zorunlu gereği olarak, genel yönetimin ve bütün yasaların, ancak dünyasal
gereksinimlerden esinlenmek ve gereksinmenin değişmesi ve gelişmesiyle durmadan
değişmesi ve gelişmesi esas olan dünyasal bir anlayışı, yaşamı yöneten neden
saymıştır
…………………………...
Sözünü ettiğim büyük devrim yolunda Türk Ulusu'nun şimdiye kadar
sarf ettiği çalışma, içteki ve dıştaki kötü niyetlilere karşı yorulmaz, yıpranmaz
savaşımlar içinde ve doğrudan doğruya ulusal iradenin karşı gelinemez
uygulaması alanında ve hukukçular elinde bulunan yasaların ve diğer kuralların
varlığından bilinçli olarak habersiz gibi gözükerek, herşeyden önce Türk Ulusu
ve devletinin yeni varlık biçimini uğraşarak ortaya çıkarmak uğrunda geçmiştir.
Şimdi ortaya çıkan bu büyük eserin anlayışım, gereksinimlerini tatmin edecek
yeni hukuk esaslarını ve yeni hukukçuları varetmek için girişimde bulunma
zamanı gelmiştir. Sanırım ki, Ankara Hukuk Okulu ile Cumhuriyet Hukukunu yalnız
dış görünüşü ve kelime anlamı biçiminde değil; fakat bilinçsel ve anlamsal niteliği
ile, yasaları ile, hukukçuları ile açıklayacak ve savunacak tedbirleri almaya
girişmiş bulunuyoruz.
…………………………...
Ulusumuzu düşünmeye mahkum etmiş ve ulusumuzun verimli bağrında
dönem dönem eksik olmamış girişim sahiplerini, çaba ve çalışma sahiplerini en
sonunda bıktırmış ve bozguna uğratmış, olumsuz ve yok edici güç şimdiye kadar
elimizde bulunan hukuk ve onun içten izleyicileri olmuştur. Belki ağır ve
cesurca olan tarihsel gözlemimin, seçkin kurulunuz içinde ve Cumhuriyet
Hükümeti'nin bugün hizmetlerinden yararlanmakta bulunduğu değerli memurlar ve
yargıçlarımız içinde, kimsenin hayretini gerektirmeyeceğine eminim. Bununla
birlikte biraz daha içimden tasarladıklarımı açıklamak için izin vermenizi
rica edeceğim. Uluslararası genel tarihin akışında Türklerin 1453 zaferini,
İstanbul'u sonsuzluğa değin Türk topluluğuna kazandırmış olan güç ve kudret,
aşağı yukarı aynı yıllarda kurulmuş olan basımevinin yandaşı ya da karşıtı
olarak pek çok güç ve kudret sarf etmelerini gerektirmiştir.
Eski hukukun çok uzak ve çok eski ve yeniden ortaya çıkacak gücü
olmayan bir dönemi ve dönemin hukukçuklarını seçtiğim kanısına kapılmayınız.
Eski hukukun ve hukukçularının yeni devrim dönemimizde doğrudan doğruya bana
çıkarttıkları zorluklardan örnek getirmeye kalksam başınızı ağırtmak tehlikesi
ile karşılaşırım. Fakat bilseniz ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluş
anlarında, onun bugünkü nitelik ve durumunu hukuk ve bilim esaslarına aylan
sayanların başında ünlü hukuk bilginleri bulunuyordu. Büyük Mecliste
egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğunu belirten yasayı teklif
ettirttiğim zaman, bu esasa Osmanlı Anayasasına aykırılığından dolayı karşı
çıkanların başında yine eski ve bilimsel hünerleriyle ulusu aldatan tanınmış
hukuk bilginleri bulunuyordu.
Sayın Baylar,
Hatta Cumhuriyetin ilânından sonra olan feci bir olayı da uyanık
bakışlarınızın önünde canlandırmak isterim. En büyük kentimizin, bu yurtta belki
Avrupa'da öğrenim görmüş yüksek uzmanlarında oluşan baro kurulu, açıkça
halifeci olduğunu duyuran ve duyurmakla öğünen birisini seçip kendisine başkan
yapmıştır. Bu olay eskimiş hukuku izleyen eskimiş hukukçuların Cumhuriyet
anlayışına karşı içten ve gerçek olan durum ve eğilimini belirtmeye yetmez mi?
Bütün bu olaylar devrimcilerin en büyük fakat en sinsi düşmanının
çürümüş hukuk ve onun düzeltilmez hukukçuların olduğunu gösterir. Ulusun
ateşli devrim atılımları sırasında sinmek zorunda kalan eski yasa hükümleri,
eski hukukçular, iyilik yolunda gidenlerin etkisi ve ateşi yavaşlamaya başlar
başlamaz derhal canlanarak, devrim esaslarını ve onun içten izleyicilerini ve
onların değerli ülkülerini mahkum etmek için fırsat beklerler. Bu fırsat eski
yasaların varlığı ve eski hukuk esaslarının yürürlüğü ile ve eski anlayışını
içten ve yürekten olarak korumada inatçılıkla direnen yargıçların ve
avukatların varlığı ile sağlanır.
Bugünkü hukuksal etkinliklerimizin nedenlerini açıklamış olduğum
umudundayım.
Büsbütün yeni yasalar yaparak eski hukuk esaslarım temelinden
ortadan kaldırmak girişimindeyiz. Ve yeni hukukun esasları ile alfabesinden
öğrenime başlayacak yeni bir hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumu açıyoruz.
Bütün bu uygulamalarda dayanağımız ulusun ise yatkınlığı ve yeteneği ve kesin
iradesidir. Bu girişimlerde arkadaşlarımız, yeni hukuku bizimle birlikte sözünü
ettiğim nitelikte anlamış olan seçkin hukukçularımızdır.
Öğrenci Baylar,
Yeni Türk toplum yaşamının kurucusu ve güçlendiricisi olmak sam
ile öğrenime başlayan sizler, Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri
olacaksınız. Bir an önce yetişmenizi ve ulusun isteğini eylemsel olarak tatmine
başlamınızı ulus sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlerin
üzerlerine düşen görevi hakkı ile yerine getireceklerine eminim.
Cumhuriyetin yaptırımı olacak bu büyük kurumun açılışında duyduğum
mutluluğu hiçbir girişimde duymadım ve bunu açığa vurmakla ve belirtmekle
hoşnutum."
Konuşmamı; Yüce Atatürk'ün bu çok
özgün, çok çarpıcı, her bölümü, bölümü ne kelime her tümcesi ile önemli ve
bugün için dahi güncel olan; dahası bizlere uyarıcı mesajlar sunan bu söylevi
ile girişimin nedenlerini açıklamakla sürdürmek istiyorum.
Osmanlı İmparatorluğu'nun gerek
toplumsal, kültürel ve ekonomik alanda, gerekse siyasal ve askeri tabanda bir
çöküş ve çözülüş süreci içine girmesi ile birlikte yaklaşık 18. yüzyılın
başında yeni bir arayış döneminin başladığını ve tarihçilerin bu dönemi
Tanzimat biçiminde adlandırdıklarını hepimiz biliyoruz.
Ne var ki imparatorluğun çökmesine ve giderek
yok olmasına, ne yeni teknikler elde ederek batıyı yakalamak çabasından ibaret
olan Tanzimat dönemi, ne de Jön Türkler ile başlayıp ittihat ve Terakki ile
süren ve kuşkusuz dönemine göre ilerici bir eylem oları Meşrutiyet dönemi
engel olabilmiştir.
Öylece başlayıp süren çökme ve dağılma
giderek ülkenin dış güçler tarafından eylemli biçimde paylaşılmasına kadar
varmış ve hemen ardından çok güç koşullar altında başlatılan ve sürdürülen ve
nihayet kesin bir yengi ile noktalanan Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında Türk
Ulusu'nun önünde yepyeni bir ufuk açılmıştır.
Bu ufuk, toplumun ve devletin bütün kurumları ve değerleri ile
yeni baştan örgütlendiği, somut çıkış noktalan ve hedefleri olan, itici gücünü
halkın istek ve iradesi ile sağduyusundan ve yine çağdaşçılık, akılcılık,
köktencilik ve bilimden alan bir dizi devrimi gündeme getirmiştir.
Cumhuriyet devrimleri olarak tanımlanan
ve adlandırılan bu değişim süreci içinde ve toplumda; hukuk, eğitim, yazı,
dil, yaşam ve kültür alanında yeni oluşumlar gerçekleşmiş, aynı dönemde ve
sonrasında bu temel değişiklikleri tamamlayan, başka alanlara genişleten,
gerek toplum gerekse bireylerin yaşantısında bu değişiklikleri yerleştirmeyi
amaçlayan yasalar, girişimler ve kuruluşlar oluşmuştur.
Duraksamadan ve hemen vurgulamak gerekir
ki; Cumhuriyet döneminde çağdaşlaşma doğrultusundaki en önemli ve köktenci
değiştirmeler hukuk alanında gerçekleştirilenlerdir. Bu alana öncelikle ve
özellikle el atılıp yeni bir yapılanmanın başlatılmış olmasının en başta gelen
nedeni ise, hukuki yapıdaki değişir? ve düzenlemelerin çağdaşlaşma sürecinin
özünü oluşturmasıdır.
Çağdaş toplumlarda ve çağın devlet
anlayışında; anayasalar, yasalar, tüzükler, yönetmelikler, idarî nitelikteki
eylem ve işlemler ile yargı kararları gibi devletin temel faaliyetleri, ancak
ve ancak hukuka dayanılarak ve hukuksal kurallara bağlı kalınarak yerine
getirilebilir.
Devletin eli, kolu, ayağı ve kafası olan
siyasal iktidarı örgütleyen, kurumlaştıran ve en önemlisi yasallaştırıp
meşrulaştıran ve toplum yaşamı içinde bireyi bireye ve devlete; devleti de
bireye ve devlete; devleti de bireye karşı koruyan ve onların haklarını güvence
altına alıp karşılıklı olarak edimlerini düzenleyen de yine hukuktur.
Devletin benimsediği ve uygulamakta
olduğu toplumsal, siyasal ve ekonomik model ne olursa olsun, hukukun işlevi ve
toplumsal yeri hep aynıdır. Hukuk, hemen hemen her çağdaş toplumda, eyleme
geçen ile karşı koyan arasındaki güçler dengesinin bir bileşkesi olup, her
koşulda ve her değişik toplumsal örgütlenme biçiminde, öğretisel bilinç ile
deneysel uygulama arasında değiştiricime işlevini görür. Dahası hukuk gerçeği değiştiren, bir anlamda ondan bağımsız ama yine de
gerçeğe bağlı olan bir somut etkendir. Ne kaba kuvvet, ne de soyut bir etkidir.
Ama ikisinin arasında yer alan ve istenilen ile olabilen arasındaki çelişik
ilişkileri düzenleyen bir yaptırım aracıdır.
Hiç kuşkusuz hukuk, toplumsal ilişki ve gelişmelerin nesnel bir
unsuru olduğu kadar gerçek bir toplumsal olgudur da. Onun varlığı ve gücü
elbette her sorunu çözmeye yetmez. Esasen hukukun böyle bir işlevi de yoktur. Ama onun yokluğu, bilinmemesi ya da
bilinmezlikten gelinişi ve kimi zaman uygulanılmıyor oluşu veya sağlıklı bir
yapıya ve işlerliğe kavuşturulamaması pek çok toplumsal, siyasal ve ekonomik
rahatsızlığın doğmasına, toplumsal barışın bozulmasına, giderek toplumda bir
güven bunalımının ve kaba kuvvetin yerleşip yaygınlaşmasına ve eninde sonunda
pek çok değerin ve bu arada toplum düzeninin alt üst olup yıkılmasına neden
olur.
Bu nedenle, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte girişilen, yeni ve
çağdaş yapılanma ve örgütlenme sürecinde, önce hukuk alanındaki değiştirme ve
düzenlemelere yer verilmiş olması bir rastlantı değil, konunun önemini ve
anlamını kavrayan bilinçli ve sağlıklı bir adımdır.
Daha o aşamada Büyük
Atatürk'ün bildiği, kendi kişisel deneyimleriyle görüp saptadığı ve
konuşmamızın en başında okuduğumuz söylevlerinde vurgulandığı üzere; hukukun tümü ya da herhangi bir kuralı,
çağının gerisinde kalmış, yaşadığı toplumun değişmek gereksinimi içinde olduğunu
kavrayamamış kimi hukukçuların elinde ilerleme ve değişmeye karşı sürdürülen
savaşımda kullanılan bir araçtır. Ama diğer yandan hukuk bir başına gericiliğin
karşısında aşılmaz bir duvar, caydırıcılığı olan bir yaptırımdır.
Yine hukukun biçimlendirilmesinde ve kurumlaştırılmasındaki
sağlıklılığa bağlı olarakda olsa, yapısından gelen eyleme geçirici bir etkisi
ve işlevi de vardır. Ne var ki, bütün
bunlar, yani özelde bir hukuk kuralının, genelde hukukun bütününün gücü onu
ileri iten veya ona direnen maddi güçlere ve bu güçlerin niteliğine bağlıdır.
Zira hukuk, yapısı ve niteliği gereği tarihin Hiçi gücü değil, sadece onun bir
ürünü ve yansımasıdır. Onun içindir ki hukuk; toplumsal ilişkilerin eyleme dönük
düzenlenmesi ve öğretiler ile eyleme dönüşen toplumsal olgu arasındaki
çatışmaların, etki ve tepkilerin, çelişkilerin, karşılaşma, buluşma ve
kopmaların bir odak noktası toplumsal ideoloji ile toplumsal pratik arasındaki
savaşımın en etkili ve uygun alanıdır.
İmdi, bütün bunların ve Atatürk'ün sizlere aktardığım söylevindeki
anlam ve amacın daha iyi kavranabilmesi için hukuk alanındaki değiştirmelerden
önceki aşamaya, yani Cumhuriyet öncesi duruma bakmak gerekir.
Osmanlı devlet geleneği ve yapısında din, yani İslamlık sadece bir
inanç olayı değil, aynı zamanda devletin ve toplumun örgütlenme biçimi ve hukuk
kurallarının dayanağıdır. Her ne kadar toplum ve hukuk bilimcilerin görüşlerine
göre Osmanlı hukuku tam bir teokrasi hukuku değil ise de; şeriat, Müslüman olan
Osmanlı halkının toplumsal yaşamının bütününü kapsayan ve düzenleyen bir
hukuktur. Ne var ki o dönemde bununla bile yetinmeyen, gücünü giderek artıran
ve bütünü ile bir din devleti kurmayı amaçlayan kişiler ve çabalar da eksik
değildir.
İşte Cumhuriyet
döneminin gerçekleştirdiği hukuki değişme; bu tutucu ve çağ dışı yapıyı bütünü
ile tersine çeviren bir devrimdir. Ancak bu devrim iledir ki şeriatçılık
eğilimleri hukuk ve toplum alanının dışına çıkarılabilmiş ve toplumun bütün
hukuksal yapısını ve ilişkilerini sağlıklı, çağdaş, akla ve bilime dayanan bir
hukuk dizgesi içinde bütünleştirerek devletin; yine aynı ölçü ve özelliklere
uygun düşen yapısını oluşturabilmek olanağı doğmuştur.
Kuşkusuz, hukukun Cumhuriyet dönemi içinde yeniden ve tam bir devrimci
anlayışla değiştirilip yeni bir yapıya kavuşturulmuş olmasının en önemli
belgesi, bu dönemde yürürlüğe konulan Türk Medeni Yasası'dır. Her ne kadar
Medeni Yasa temelde bir toplumun siyasal, ekonomik ve toplumsal varlığının
bütününü içeren ve düzenleyen bir yasa değil ise de, işlevi ve kapsadığı alanın
özelliği gereği, toplumsal yaşamı çağın anlayışına uygun biçimde çerçeveleyen,
toplumun bütünlüğünü sağlayan, kadının toplum yaşamındaki yerine ve konumuna
çağdaş bir açıklık ve yasallık getiren, miras, kişilik hakları, eşya hukuku
gibi toplum yaşamında ve çağdaş uygarlıkta önemli ve özellikli yer tutan
konularda çağa uyan, ulusa ve uygar devlet anlayışına yakışan düzenlemeler
getirmiştir.
Geride kalan günlerde boşanma ve kişilik hakları ile ilgili bir
bölümü değiştirilen ve diğer kimi bölümlerinin değiştirilmesi de gündemde olan
Türk Medeni Yasası'nın değiştirilmesinde, Yüce Parlamentoya ışık tutması dileği
ile bu yasanın gerçekten çok etkileyici, özgün, dahası bir devrim belgesi niteliğinde
olan gerekçesinden bir bölümü aktarmak istiyorum :
"... Mecelle'nin kuralları ve temel çizgileri dindir. Oysa
ki toplum yaşamı, her gün, hatta her an temel değişikliklerle karşı
karşıyadır. Bu değişikliklerin ve bunların yürüyüşünü hiçbir zaman bir nokta
etrafında saptamak ve durdurmak olanaklı değildir. Yasaları dine dayalı olan
devletler, kısa bir zaman sonra ülkenin ve ulusun isteklerini tatmin edemezler.
Çünkü dinler, "Layetegayyer - değişmez" kurallar ifade ederler. Yaşam
yürür, gereksinimler hızla değişir, din yasaları mutlaka ilerleyen yaşamın
önünde biçimden ve ölü sözcüklerden fazla Ur değer, bir anlam ifade etmezler.
Değişmemek dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle dinlerin sadece bir vicdan
işi olarak kalması çağdaş uygarlığın en önemli ayırmaçlarından birisidir.
Temelini dinlerden alan yasalar, uygulanmakta oldukları toplumları geldikleri
ilkel devirlere bağlarlar ve gelişmeye engel olan belli başlı etken ve nedenler
arasında bulunurlar.
…………………………...
Çağdaş uygarlık ailesinin içinde yer alan ulusların gereksinimleri
arasında temelli farklar yoktur. Sürekli toplumsal ve ekonomik ilişkiler
insanlığın büyük ve uygar bir yığınını bir aile durumuna getirmiştir.
…………………………...
Türk Ulusu'nun çağdaş uygarlığı, onun yaşayan ilkelerini olduğu
gibi kabul etmek kararını verdiğini unutmamak gerekir. Çağdaş uygarlıkta Türk , toplumuna uymayan
yanlar varsa bu, Türk Ulusu'nun uygarlığa kendini uydurmak yeteneğinden
yoksunluğunu göstermez; onu alışılmamış ve görülmemiş biçimde saran ortaçağ
kurallarının, din kurallarının örgütlerinden ileri geldiğini gösterir. Çağdaş
uygarlığa katılma onu benimseme yolunda kesin bir kararlılıkla yürüyen Türk
Ulusu çağdaş uygarlığı kendine uydurma değil, her ne pahasına olursa olsun o
uygarlığın gereklerine uyma zorunluğundadır. Bu yasanın amacı din kurallarını
ya da alışılmış gelenekleri tutmak değil bütün siyasal, toplumsal, ekonomik ve
ulusal eylemleri güvence altına almakdır..."
Cumhuriyet ile birlikte başlayan çağdaşlaşma ve uygarlaşma süreci
içinde, Türk Ulusu adına yargılama yapma ve karar verme yetkisine sahip olan
Türk yargısı ve yargıcı ile kamu adına ve kamu hukukunun korunması doğrultusunda
görev yapan Cumhuriyet Savcıları; gerek rejimin yerleşip oturması konusunda,
gerekse Cumhuriyet yasalarının uygulanması ile bu yasaların ülkenin ve
dünyanın değişen toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulları ile gereksinimlerine
ayak uydurmasında çok başarılı sınav vermişlerdir.
Bu nedenle Büyük Atatürk'ün genelde hukukçuları, özelde yargıç ve
Cumhuriyet Savcılarını Cumhuriyet yaptırımı olarak görmesi boşa gitmemiş, bir
umut ve beklenti noktasında kalmamış, eyleme dönüşerek somutlaşmıştır.
Bu aşamada ve yeri gelmiş iken vurgulamak gerekir ki; yarım
yüzyılı azıcık aşan bir tarihi olan Cumhuriyet rejimi; Türk Toplumu'nu, Osmanlı toplum ve devlet düzeninin tam tersi olan bir
yöne çevirmenin kesin başlangıcıdır. O başlangıç noktasından sonra atılan her
adım daha ileri bir asamaya ulaşmak içindir. Nasıl tarihin ileriye dönük
tekerleğini geriye çevirmek ve aynı suda iki kez yıkanmak olanaklı değil ise,
Türk Toplumu'nu Cumhuriyet ile birlikte geldiği noktadan geriye götürmek de
olanaklı değildir. Bu nedenle, laik devlet ilkesinden sapma ve ödün verme
çizgisinde olanlar ile kendilerini Osmanlı ve İslamcı nostaljisine kaptırıp
çağdaş Türk toplumunu geriye götürme hevesi ve hesabı içinde olanları Türk
yargısı adına uyarmayı görev sayarız. Bu konumda olanlar çok iyi bilsinler ki
kendilerini yalnızca tarihin yanılmaz sağduyusu yargılayıp mahkûm etmeyecektir.
Tarihten daha önce ve daha etkin biçimde Türk yargısı onları gerektiğinde hak
ettikleri cezaya çarptıracaktır.
EĞİTİM ÜZERİNE
Üzerinde duyarlılıkla durduğumuz ve Cumhuriyet ile birlikte
başlayan çağdaşlaşma sürecinin özünü oluşturduğunu vurguladığımız Türk Hukuk
Devrimi kadar önem taşıdığına inandığımız devrimsel değişikliği içeren diğer
bir alan da eğitim alanıdır. Her iki alanda yapılan değişiklikler
karşılaştırmalı olarak incelendiğinde uygulanan yöntem ile bağlı kalınan
ilkelerin benzer ve hana aynı nitelikte olduğu saptanacaktır. Öyle ki hukuk alanında olduğu gibi eğitim
alanında da yapılan köklü değişikliklerin dayandığı temel ilke çağdaşlaşmaya,
bu zemin içinde birleştirmeye ve bütünleştirmeye yöneliktir. Eğitim ile
ilgili olarak Atatürk'ün değişik
zamanlarda ve değişik koşullarda yaptığı tüm konuşmalarında işlediği ana tema eğitim programlarının hem ulusun
koşullarına ve hem de çağın gereklerine uygun olması yönündedir. O'na göre ulusun geri kalmışlığının temel
nedeni; eksik, yetersiz, çağdışı, geleneksel eğitim yöntem ve tekniklerinin
uygunamış olmasıdır. ATATÜRK ulusal
eğitimin gerekliliğine inanır ve "ulusal
eğitimden söz ettiğim zaman bütün geleneksel inançlardan, doğudan ya da batıdan
gelen bütün yabancı etkilerden arınmış, ulusal niteliğimize uyan eğitimi
anlıyorum" der ve benzeri konuşmalarında, ulusal ahlâkın uygarlık ilkelerine ve özgür düşünceye göre
desteklenmesinde ve gelişip güçlenmesinde hep eğitimin payından, öneminden,
etki ve işlevinden söz eder. Bütün bu konuşmalarda ortaya konulan görüş ve
düşüncelerin ATATÜRK'ün sağlığında ve gelen zamanla birlikte eyleme dönüştürüldüğü
hepimizin bildiği bir olgudur. Salt bu nedenler ile 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat, yani bugünkü adı ile
Eğitim Birliği Yasası yürürlüğe
konulmuş; eğitimin birliği ve laik eğitimle ulusun tüm bireylerinin aynı
doğrultuda ve eşitlik içinde yetiştirilmesi amaçlanmıştır. Gelin görün ki,
gelen zaman içerisinde ortaya çıkan sosyo-ekonomik çalkantıların ve siyasa!
gücün etkisi ile bu ilkeden geri dönülmüş ve ortaya tam bir kargaşa çıkmıştır.
Şimdi toplumca bu konuda yeni arayışlar içinde olduğumuzu söylemek
yanlış bir saptama olmasa gerekir.
Bu arayış içerisinde kimlerin neyi amaçladıklarını toplumca
görmemize olanak sağlaması yönünden, altı yıl aradan sonra toplanan 12. Millî
Eğitim Şûrası önemli ve ilginç bir platform olmuştur. Şöyle ki; Öğretim
Programları Komisyonu'nun Millî Eğitim Şûrası'nın önüne getirdiği "Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi
Derslerinin kapsamı yeniden gözden geçirilmelidir. Batı ülkelerinde olduğu gibi,
uygulamaya ilkokul birinci sınıftan başlanılmalıdır.
Mecburi Din Kültürü ve
Ahlâk Bilgisi Derslerinin yanında Anayasa'nın 24. maddesinde yer aldığı
şekilde, isteyene seçmeli ve uygulamalı din eğitimi ve öğretimi dersi
verilmelidir” biçimindeki önerisi ibretle değerlendirilmeyecek ve şaşkınlıkla
karşılanılmayacak gibi değildir. Cumhuriyet Hükümetimin değerli ve seçkin
Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı'nın karşı koyması ile rapordan çıkartılan
bu ve benzeri düşünce ve görüşlerin yargı olarak karşısında olduğumuzu, laik
eğitimden geri atılacak her adımın Cumhuriyet rejimini geriye götüreceğinden
kuşkumuz olmadığını vurgulamak ve bu kargaşadan çıkışın ancak laik eğitim
ilkesinde ısrar etmekle, eğitim ve öğretimde birliğin, bütünlüğün ve
birleştiriciliğin yeniden sağlanması ile olanaklı olduğunu belirtmek isterim.
Bilinmelidir ki; özgür düşünceli,
bilimin ve aklın değerine ve yol göstericiliğine, inanmış, her türlü inanca ve
görüşe kesinlikle saygılı olan insanların yetiştirilebilmesi ancak, Cumhuriyetin
niteliklerine uygun bir felsefeye göre eğitim yapan, laik içerikli bir eğitim
ile gerçekleşebilir.
Ancak, laik nitelikteki bir eğitim sürecinden geçen ve yetişen kuşaklara;
bilimsel ve özgür düşünceye ve demokrasiye dayanan, yaşamın ve insanî
faaliyetlerin bütün yönlerini kapsayan gerçeğin, tam ve eleştirmeli bir
bilgisini vermek olanaklı olur.
Çağı yakalayabilmek ve ona ayak uydurabilmek, dahası çağı
atlayabilmek ancak, bu kapsamda ve bu nitelikte bir eğitim ve öğretim
sürecinden geçen insanların yönetimde ve üretimde görev almaları ile
olanaklıdır. Zira ve ancak iyi yetişmiş insanla daha az yanlış yapılarak, daha
hızlı ve güvenli yol alınır. O nedenle, geleceğimizin güvencesi olan
gençlerimizin yetiştirilmelerinde Cumhuriyetimizin de temeli olan bu ilkeleri
gözardı etmememiz gerektiği inancındayım.
ATATÜRK'ÜN BIRAKTIĞI MİRAS - ÇAĞDAŞ UYGARLIK
Hepimizin bildiği üzere Cumhuriyet rejiminin oluşturduğu toplumsal
yapı çağdaş uygarlığın öngördüğü ilkeler üzerine kurulmuştur. Bu yapı içinde temel
alınan her ilke ve oluşturulan her kurum uygarlığa giden yolun sıçrama
tahtalarıdır.
Salt bu amaçla gelenekçi yapıdaki tutucu, gelişmeye ve değişmeye
karşı koyucu ve engel olucu her birim yıkılarak yerine yenisi konulmuştur. Bu bağlamda din devleti - mezhepçilik -
ırkçılık ve ümmetçilik görüşüne karşı ulus devleti - laik devlet - ulusçuluk;
şeriat hukukuna karşı laik hukuk; dış kaynaklı - dine dayalı eğitim öğretimin
karşısına özgür düşünceye açık - laikliğe dayalı - ulusçu ve birleştirici
nitelikteki eğitim çıkartılmış ve latin harflerine geçiş ile birlikte bütün bu
yenileştirmelerin çağdaş uygarlıkla bütünleşmesi ve daha kolayca iletişim
kurması sağlanmıştır. Hiç kuşkusuz, bütün bu yenileşme ve değiştirmeleri
gerçekleştiren Büyük ATATÜRK'ün erişilmez dehası, yürekliliği, ulusuna olan
sarsılmaz inancı ve güvenidir. O,
yalnızca bir devlet ve Cumhuriyet kurmakla kalmamış, Türk Ulusuna ve gelecek
kuşaklara çağdaş dünya çerçevesi içinde, sivil toplum anlayışını ve geleceğin
bütün özgürlük kapılarını açan bir miras bırakmıştır. Bize göre O'nun bıraktığı
bu miras; kurduğu biçimlendirdiği, ilkelerini belirlediği Cumhuriyetten daha
önemli ve daha yol göstericidir. Zira, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve
Türk Ulusu'nun yükselmesini, yücelmesini ve çağdaş uygarlığın gerektirdiği
bütün değerleri ve nitelikleri yapısında toplamasını sağlayacak olan bu mirastır.
Nitekim, onun ölümünden sonra tek parti döneminin geride bırakılıp
yerı-. ne çok partili demokratik bir yapının oluşturulması, O'nun
bıraktığı bu mirasın somut ürünlerinden sadece bir tanesi ve belki de en
önemlisidir.
Bu nedenle Türkiye'nin zaman zaman kendisini gözden geçirip devlet
ve toplum olarak çağdaş uygarlığın ne kadar uzağında veya yakınında olduğunu
belirlemesinde ve bu belirlemeye göre de eksikliklerini giderip aradaki farkı
kapatma çabası içine girmesinde yarar ve hatta zorunluluk vardır. Nitekim,
çağdaş uygarlığın yaratıcısı olan uluslar bile, ulus olarak varlıklarıyla
çağın dünyası arasındaki farkı ve bu dünya ile olan ilişkilerinin anlam ve
kapsamını sık sık gözden geçirmek sureti ile kendilerini yenilemek
gereksinimini duyuyorlar.
İmdi, bu gözden geçirmede saptadığımız ve önemli bulduğumuz kimi
eksiklikleri açık yüreklilikle ve giderilmesi dileği ile ortaya koymaya
çalışacağız. Ama önce en büyük ve en önemli eksiklik olarak saptadığımız ve demokrasimizin
gelişmesine engel saydığımız kurumlaşamamak
üzerinde durmak istiyoruz. Bilinir ki; çağdaş toplumu ayakta tutan en önemli
öğe, o toplum içerisinde yer alan kurumlardır.
Nasıl ki hücreler, insan vücundaki organları ve dokuları oluşturan
temel canlılar ise; kurumlar da, topluma kan ve can veren, öylece onu besleyen
ve yine özde onu oluşturan ana birimlerdir. Kurumların her birinin tek başına
ve bir bütün olarak sağlıklı bir yapıya ve işlerliğe sahip olabilmeleri durumunda;
toplumun ve toplumun örgütlenmiş biçimi olan devletin ayakta kalıp varlığını
sağlıklı olarak sürdüreceğinden kuşku olmasa gerekir. Yine toplumda
devingenliği ve sürekliliği sağlayan, toplumun çağdaşlık ve uygarlık içindeki
yerini belirleyen ya da bunun ölçütünü veren de kurumlardır. Kurumlaşmada
kuşkusuz her şeyde olduğu gibi insanın payı büyüktür. Zira, kurumları
oluşturan, çalıştıran ve yönlendiren insan aklı ve yeteneğidir. Ama kurumlaşma
olgusunda kurumlar kalıcı, insanlar geçicidir. Bu bağlamda, değişen kişiler
ile birlikte kurumların da değiştirilmeye çalışılması, kurumların kurum
olmaktan çıkarılıp kişileştirilmesi durumunda, özelde kurum bazında, genelde
toplumun bütününde sürekliliği sağlamak olanaksızdır. O zaman kurumlar da,
toplumlar da hep sil baştan olgusu
ile karşılaşmaktan kurtulamazlar. Bütün bu açıklamalar ile kurumların hiç bir
zaman ve hiç bir koşulda değiştirilmemeleri gerektiği gibi durgun ve gelenekçi
bir görüş içinde olmadığımızı, ama demokrasinin bir devamlılık süreci
olduğunu, bu sürecin de ancak kurumlaşma ile sürekli ve kalıcı olabileceğini
vurgulamak istediğimizi belirtmek isterim.
Hem sivil toplum anlayışı ve çağdaş devlet tipolojisi ile, hem de
bu değerlerin oluşturduğu çağdaş hukuk anlayışı ile bağdaşmaşan bir diğer olgu
da, sivil ve askeri olmak üzere iki başlı bir yargının Anayasamızın ve
dolayısı ile devletimizin örgütlenmesi içinde yer almasıdır.
Hepimizin bildiği üzere, askerlik ve yargıçlık birbirlerinden
tamamen farklı yapıda ve birbirleri ile hiçbir biçimde bağdaşmayan iki ayrı ve
saygın meslek birimidir. Askerliğin özünü nasıl bir emir - komuta ilişkisi
oluşturur ise, yargıçlığın özünü de hiç bir yerden, hiç bir kuruluştan ve kişiden
emir almamak oluşturur. Yani birisinde bağımlılık diğerinde ise bağımsızlık
esastır.
Gerek bu yönleri ile gerekse adını demokrasi diye koyduğumuz sivil
toplum yapısı ve örgütleniş! içinde ve geleceğin Türkiye'sinde bir askerî yargı
birimine gerek ve gereksinme olup olmadığının şimdiden düşünülmesi gerektiği
inancındayız.
Hiç kuşkusuz bu kuruluşlar, ülkemizin çok yakın bir geçmişte
yaşadığı buhranlı dönemlerde ve özellikle devletin, yolunu ve çizgisini
şaşırmış, yurtseverliğini yitirmiş kişilerden ve düşüncelerden korunmasında
çok önemli, yapıcı, etkin ve yararlı işlevlerde bulunmuşlardır. Bütün bunların
bilincinde olmakla, dahası kabul ve takdir etmekle birlikte; bu yargının özellikle 1402 sayılı
Sıkıyönetim Yasası ile getirilen düzenlemelerinde yer alan doğal yargıç
ilkesiyle çatışır görünen yapısını; sivil devlet, sivil toplum ve çağdaş
demokrasi anlayışı ile bağdaşır bulmak pek olanaklı değildir.
Bu çerçevede üzerinde durulması gereken bir diğer önemli konu da Devlet Güvenlik Mahkemeleri'dir.
Hep bildiğimiz üzere çağımızda toplumlar ve toplumlardaki kurum ve
kuruluşlar işbölümü ile uzmanlaşma esası üzerine kurulmuşlardır. Toplumların
ve toplumu oluşturan bireylerin değişen ve artan sorunlarının çözümlenebilmesi,
gereksinimlerinin karşılanabilmesi ancak böylece olanaklıdır. Kuşkusuz bu
durum yargı için de böyledir. Salt o nedenle yargılama faaliyetleri içinde de
icra - iş - ticaret - ceza - hukuk gibi değişik uzmanlık dallarında görev yapan
mahkemeler kurulmuştur. Bu çerçevede "Devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri
Anayasa'da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin
iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli" Devlet
Güvenlik Mahkemeleri'nin kurulmuş olması yerinde olduğu gibi, gereksinmelere
de karşılık veren bir düzenleme olmuştur.
Bu düzenlemede yanlış
olan yön, bu mahkemelerde görev yapacak yargıç ve savcıların arasına askerî
yargıç ve savcıların katılması ile, yine bu mahkemelerin yargı çevresine giren bölgelerde
sıkıyönetim ilân edilmesi halinde, bu bölgeler ile sınırlı olmak üzere, bu
mahkemelerin Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi'ne dönüştürülmeleridir.
Dileğimiz; çağdaş bulmadığımız, doğal yargıç ilkesine, yargıçlık
güvencesine, demokrasinin bütün kurum ve kuruluşları ile bir siviller yönetimi
olması nedeni ile, demokrasiye aykırı bulduğumuz bu ve yine yaşanılan yakın geçmişteki
tehlikelerden korunmak amacı ile getirilen diğer olağanüstü düzenlemelerin
geleceğin Türkiye'sinin yapısında yer almamasıdır.
Ancak, bu nitelikteki
değiştirme ve düzeltmeler ile, hem Yüce Atatürk'ün bıraktığı en önemli miras
olan çağdaş uygarlığın özgürlük kapıları toplumumuza biraz daha açılmış, o
uygarlığa ve sivil toplum olgusuna biraz daha yaklaşılmış ve hem de içinde yer
almak için başvuruda bulunduğumuz Avrupa Topluluğu ile uyum içinde
bütünleşmemiz olanaklı olur inancındayız.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE YARGIÇ GÜVENCESİ
Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi Türkiye'nin çok uzun
zamandan bu yana gündeminde olan bir konudur.
Geçmişteki yargı yıllarının açılışı nedeni ile düzenlenen
törenlerdeki Yüce Yargıtay'ın değerli ve bilge Başkanlarının konuşmaları
incelendiğinde, bu konunun hep gündemde olduğu, bıkılmadan ve usanılmadan
üzerinde durulduğu saptanacaktır.
Nitekim, geçen y ı iki konuşmamda bu konu üzerinde ben de durmuş;
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun şimdilerdeki yapısının yargı bağımsızlığı
ve yargıç güvencesi ile bağdaşmayan yönlerine değinmiş, Hâkim ve Savcılar
Yüksek Kurulu'nun kendisine ait bir binasının olmaması nedeni ile Kurul
toplantılarının Adalet Bakanlığı binasında yapılmasını, kurulun kendisine
bağlı bir sekreteryasının, özerk bir bütçesinin bulunmamasını ve özellikle
Kurul üyelerinin aslî görevleri ile ilişkilerinin kesilmemesini, yargıçların denetlenmelerinde
görev alan müfettişlerin doğrudan Adalet Bakanlığı'na bağlı olmalarını
eleştirmiş ve bütün bu düzenlemelerin yargı bağımsızlığına ve yargıç
güvencesine gölge düşürecek nitelikte düzenlemeler olduğunu belirtmiştim.
Bizim, gerek kişisel gerek yargı adına dileğimiz ve beklentimiz bütün bunların
giderilmesi doğrultusunda idi. Ne var ki aradan geçen süre içerisinde konunun
bir çözüme ulaştırılmamış olması bizi aynı konu üzerinde yeniden durmak zorunda
bıraktı.
Bu nedenle, attım çizerek ve yaşamsal önemini vurgulayarak diyoruz
ki; yargıç güvencesi ve yargı
bağımsızlığı, yargıdan ve yargıçtan önce devletin, toplumun ve bireyin
güvencesidir. Bu bir siyasal tercih sorunu değil, aksine olması gerekendir;
hukuk devletiyim diyebilmenin en az koşuludur. Soruna bu çerçevede
bakılması ve bir gün belki hepimizin gereksinim duyacağı bu güvencenin
sağlanması dileğimizdir.
Bununla birlikte Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun
oluşumundaki sayısal ağırlığın yargıçlar lehine olmasına karşın bu ağırlığın
Kurul'uh kimi tasarruflarına yansımadığı da yargı çevrelerinde egemen olan bir
görüştür.
Bu olgu karşısında Kurul'un
oluşum biçimini yanlış bularak eleştiren biz yargıçların, öncelikle kendimizi
sorgulamamız gerektiğini özellikle belirtmek, özgür olmayı isteyen insanın önce kendisine egemen olmayı bilmesinin
şart olduğunu anımsatmak ve kendi
kusurlarımızı yürürlükte olan bir yasanın yanlış bulduğumuz örtüsü ile
gizlemenin de bir başka yanlışlık olduğunu vurgulamak isterim.
Yine eylemli olarak görev yapan yargıç ve savcıların nerede ise
dörtte birine yakın bir bölümünü kapsayacak biçimde atamalar yapılmasının,
yargı yerlerinde uzun süreli görev yapmanın atama nedeni olarak sayılmasının
mantığı ve ne yarar sağlayacağını anlamak olanaksızdır.
Bu ve benzeri
nitelikteki tasarrufların yargıç ve savcılar üzerinde tedirginlik ve
güvensizlik yaratacağının ve hatta yarattığının, meslekten kaçışı
hızlandıracağının bilinmesini isterim.
Bu konu ile doğrudan ilgisi olmamakla birlikte bu çerçevede ele
alınması gereken bir diğer yön de; Uyuşmazlık Mahkemesi Üyelerinin Yüksek Mahkeme
Genel Kurullarının gösterecekleri adaylar arasında Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu tarafından seçilmesinin ve yine Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu üyeliklerine, Yüksek Mahkeme Genel «Kurullarının
gösterecekleri adaylar arasından Sayın Cumhurbaşkanı'nca seçilmesinin doğru
olmadığı, bu seçimlerin Yüksek Mahkemelerin kendi genel kurullarına
bırakılmasının daha yerinde ve demokratik olacağı noktasıdır. Yine Yüksek
Öğretim Kurulu'na Yargıtay'ca yapılan üye seçiminin, Yargıtay Büyük Genel
Kurulu'na bırakılmayıp Yargıtay'ca gösterilecek üç aday arasından Yüksek
Öğretim Kurulu'na bir görev olarak verilmiş olması da kanımızca hatalıdır.
Aynı konuda Genel Kurmay Başkanlığı ile Millî Eğitim Gençlik ve Spor
Bakanlığı'na doğrudan üye seçmek olanağı tanınırken, aynı olanağın yargıdan
esirgenmiş olması, eğer yargıya olan güvensizliğin ya da bir siyasal tercihin
ifadesi değil ise, her halde olağan karşılanması ve demokratik kurallarla bağdaştırılması
olanaksız bir düzenleme biçimidir.
Dileğimiz; bu ve benzeri nitelikteki demokratik ilke ve kurallar
ile bağdaşmayan ve ayrıca yargının onuruna da dokunan düzenlemelerin kaldırılması
doğrultusundadır.
CEZA HUKUKUNUN YENİLENMESİ GEREKSİNİMİ
Bugün Türkiye'de değiştirilmeye en çok gereksinimi olan ve artık
bilinen yapısı ile çağın ve toplumun gereksinim ve beklentilerinin gerisinde
kalan diğer bir alan da ceza hukukuna yöneliktir.
Öyle ki; toplum değişmiş, klasik suç tipleri varlığını korumaya devam
ederken, toplumun değişen değer yargıları ve yapısı ile birlikte ekonomik
suçlar gibi yeni suç tipleri ceza hukuku terminolojisine girmiş, düşünce suçu
var mıdır, yok mudur konusu toplumda hukukçular, aydınlar ve politikacılar
arasında tartışılır duruma gelmiş; insanın çağımızda kazandığı özel önem ve
değerle birlikte infaz hukukunun yapısı değişmiş, bu bağlamda cezalandırmanın
eğitici ve kazandırıcı yanları gelişmiş, suçlama ve savunma sistemleri çağın
getirdikleri ile birlikte köklü değişikliklere uğramıştır.
Gerek açıklanan bu nedenler, gerekse şimdilerde uygulanmakta olan
ceza hukuku mevzuatının, tek parti döneminde ve Türkiye'nin o günkü sosyo
ekonomik yapısı ile siyasal ve kültürel ortamında yürürlüğe konulduğu, aradan
geçen süre içinde toplumdaki kültürel, siyasal, ekonomik değerlerin hızlı bir
ivme ile yerini yenilerine bıraktığı gözönünde tutulursa, değindiğimiz bu
değişikliğin gerekliliği daha iyi kavranır inancındayız.
Bilindiği üzere, ayrı yasalar ile düzenlenmiş olmakla birlikte
Türk Ceza Yasası, Ceza Yargılamaları Usulü Yasası ve infaz Yasası birbirlerini
tamamlayan bir bütündür.
Bu nedenle, anılan yasaların bir bütün olarak ele alınmaları ve
birbirleri ile olan organik bağları koparılmadan yapılacak değişikliklerin
tasarlanması ve öylece somutlaşması gerekmektedir.
Yapılmasını öngördüğümüz değişiklikleri kısa başlıklar altında
ifade etmeden önce, bu konuda çok önemli bulduğumuz bir hususa öncelikle değinmek
isteriz ki, bu da adlî kolluk ile
ilgilidir.
Çağımızın bir uzmanlar çağı olduğu, günümüzde çok yeni ve çok
ilginç uzmanlık birimlerinin ortaya çıktığı bilinen bir gerçektir. Hiç kuşkusuz
suç ve suçluyu saptamak ve bütün kanıtları ile ortaya çıkarmak bir uzmanlık
işidir ve bu işin uzmanı da sadece yargıç değildir. Zira, suçun ve suçlananın
yargının önüne gelmesine kadar geçen bir süreç vardır. Bu süreçte görev yapan,
kanıtları toplamak ve yargının önüne duruşma öncesi hazırlıkları tamamlayarak
çıkmakla yükümlü olan en etkin kişi de kuşkusuz savcıdır. Ancak, çoğu zaman
savcılarımız gerek yasaların koyduğu engeller nedeni ile kolluk güçleri
üzerinde otorite kuramadıklarından, gerekse adlî konularda yetişmiş ve
uzmanlaşmış bir kolluk gücü olmadığından ötürü, duruşma öncesindeki soruşturma
aşamasını sağlıklı biçimde yürütememekte ve bu nedenler ile hem davaların kısa
sürede sonuca bağlanmaları olanaklı olmamakta ve davalar yetersiz kanıtlarla
açılmakta, kimi zaman gerçek suçlular cezasız kalmakta, suçsuz kişiler ise
haksızlığa uğrayıp mağdur olmaktadırlar. İşte
bunun en kesin, en sağlıklı, en çağdaş, en hukuka uygun çözümü; Cumhuriyet
Savcılarına doğrudan bağlı, hukuk nosyonu gelişmiş, suç bilimi konusunda
uzmanlaşmış, tarafsız, siyasî otoriteden bağımsız bir adlî kolluk gücü
oluşturmaktır. Bu konunun artık daha fazla zaman geçirilmeden çözüme
bağlanması gerekir düşüncesindeyiz ve bunun gerçekleştiğini görmek istiyoruz.
Ceza Hukuku mevzuatında yapılmasını öngördüğümüz değişikliklere gelince;
· Günümüzde artık bütün
çağdaş devletlerin terk ettiği hazırlık soruşturmasının gizliliğine ilişkin
yargılama yönteminden vazgeçilmesi ve hazırlık aşamasından itibaren
avukatların görev yapmak Özere devreye sokulmaları,
· Zorunlu savunuculuk
kurumuna işlerlik kazandırmak yönünden Adlî Yardım Kurumunun yeni baştan
düzenlenmesi ve bu kuruma kesin işlerlik kazandırılması,
· Tutuklama işlemi ile
tutuklunun durumunun yeniden düzenlenmesi,
· Kabahatlerin suç
olmaktan çıkartılması, düzene aykırılık biçiminde düzenlenip idarenin yetkili
kılınması ve bunlara karşı idarî yargıya başvurma yolunun açılması,
· Ceza kararnamesinin
uygulama alanının genişletilmesi,
· Cezada bilirkişilik
kurumunun sınırının çizilmesi,
· Ceza yargılamasında
gerekli ve zorunlu hızın sağlanabilmesi amacı ile yargıcın reddi, mahkemeler
ile mahkemelerin bilgi istediği birimler arasındaki iletişimin kurulması gibi
konuların yeniden ele alınıp düzenlenmesi ve bu konuda çağdaş teknolojinin
getirdiği olanakların kullanılması,
· Ağır cezalık suçların
yeniden sınıflandırılması ve ağır ceza mahkemelerinin verdikleri kararlara
karşı Yargıtay'ın, gerektiğinde ve gereksinme duyduğunda, suça konu maddi olayı
en geniş biçimde incelenmesine olanak sağlayacak genişletilmiş Wr temyiz yolunun
açılması,
· Siyasal suç kavramına
açıklık getirilmesi ve bunun sınırlarının daraltılması,
· Eyleme dönüşmemiş
düşüncenin suç niteliğinin ortadan kaldırılması, bu amaçla eylem kavramının
ölçü ve sınırlarının belirlenmesi,
· Ekonomik suçların somut
bir tanımının yapılması ve bu konudaki yaptırımların günün koşullarına ve
eylemin niteliğine göre yeniden düzenlenmesi,
· Ceza ve tutukevlerinin
insan onuruna ve sağlığına yakışır bir yapıya kavuşturulması,
· Hücre cezasının
kaldırılması veya hiç olmazsa bir ceza olarak değil, sadece bir önlem olarak
yerine getirilmesinin sağlanması,
· Açık ve yarı açık
cezaevlerinin sayısının artırılması,
· Cezanın eğitici ve
öğretici yanlarına üstünlük sağlanması, bu amaçla cezaevlerinin birer üretim
birimleri durumuna getirilmesi.
ADALET TEŞKİLÂTINI GÜÇLENDİRME FONU
Son zamanlarda Barolar ile Adalet Bakanlığı'nı karşı karşıya
getiren "3454 sayılı Adalet Teşkilâtını Güçlendirme Fonu Kurulmasına Dair
Kanun" hakkındaki görüşlerimizi de bu vesile ile ifade etmek isterim.
Toplumbilimcilere göre, modern toplumların insan tipi hemen
herşeye katılmak isteyen bir yapıdadır.
Yine aynı bilimciler insanının siyasal,
ekonomik, kültürel bütün toplumsal etkinliklere katılmak istemesinin ardında,
insanın kendisini başkasının yerine koyabilme yeteneğinin, yani empatinin
yattığını belirtirler. Zira empatiye sahip olan insan, benzemek istediği
kişileri ve kendisine benzeyenleri belirleyebilen, onlarla birleşe-bilen,
böylece hayat görüşünü genîşletebilen insan demektir, işte modern toplum, bu
insanların her türlü toplumsal etkinliklere katılmaları sonunda geliştirdikleri
fikir birliğine, yani consensusa
dayanır.
Eğer böyle bir consensus
her türlü toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik etkinliklerde, insan ve
toplum yaşamını düzenlemek amacı ile ya da özelde herhangi bir kurumun ve
kuruluşun genelde toplumun bütününün gereksinimini karşılamak üzere bir yasanın
yürürlüğe konulmasında aranmıyor, bunun sağlanması gerektiği düşünülmüyor ve
ilgili kuruluşlar ile bu kapsamda bir iletişim kurulmuyor, dehası konu ile
ilgili diğer kurum ve kuruluşlar bu süreçte dışlanıyorlar" ise, o zaman
bir karşı karşıya gelme ve dolayısı ile çatışma kaçınılmaz demektir.
Bizde, genellikle uyulmayan ve o nedenle de pek çok çatışmayı
doğuran olgu budur. Yani toplumsal her türlü etkinlikte önce bir consensus sağlama düşüncesinin
olmamasıdır. Benzeri pek çok etkinlikte olduğu gibi aynı alışkanlık sözünü
ettiğimiz bu yasanın yürürlüğe konulmasında da kendisini göstermiştir. Adalet
Bakanlığı ile Baroların bu Fon Yasası nedeni ile çatışmasının temel nedeni
budur. Oysaki bu yasa, özde çok olumlu özellikleri olan bir yasadır. Bu yasaya
yönelik olarak getirilen temel eleştiri, anılan
yasa ile devletin adaleti pahalılaştırdığı dahası sattığı noktasındadır.
Oysa, artık günümüzün devlet anlayışında kutsal
devlet ilkesinin yeri yoktur. Sosyal
devlet anlayışı ise yerini giderek teknik
devlet anlayışına bırakmaktadır. Bu anlayış içerisinde üretimin yeri vardır, her türlü hizmetin
bir bedeli olduğu düşüncesi vardır, kaynak yaratma ve yaratılacak bu kaynağa
bireylerin katılması zorunluluğu ve toplumun homojenliği ilkesi vardır. Bu
bağlamda, sözü edilen ve temelde vurguladığımız "ölçüler içerisinde
yürürlüğe konulan ve kaynak yaratmayı, yarattığı bu kaynak ile de yargının
sorunlarını çözmeyi amaçlayan Fon Yasası yerindedir. Yeter ki yaratılan kaynaklar amaca uygun biçimde kullanılsın, yeter ki
toplumdan almanlar hizmet olarak yine topluma geri dönsün.
Duraksamadan belirtelim ki; Adalet hizmeti devletin temel ve
vazgeçilmez görevleri arasındadır. Hiç kuşkusuz bu nitelikteki bir hizmetin teknik devlet kavramı içindeki yeri,
anlamı ve işlevi de aynıdır. Elbette ve hiç bir koşulda adalet hizmetlerinin metalaştırılmasını öngören bir yasal düzenleme
benimsenemez Nitekim; dün de, bugün de yargı faaliyetlerinin karşılığı olarak
alınan harçlar, yapılan hizmetin maliyetine eşit değildir. Doğrusu ve olması
gereken de budur. Fon Yasası ile getirilen düzenleme de özde bu temel ilkeye
aykırı sayılamaz. Dahası fonun gelirleri arasında bağışa yer verilmiş olmasının
bağışın toplanılmasında ilkeli
davranılması, zora başvurulmaması, savcı ve özellikle yargıçların bu konuda bir
etkinlikte bulunmamaları durumunda ne gibi bir sakıncası olduğunu anlamak
da olanaksızdır. Fon Yasasına gerek bu
yönü ile gerekse yargı tarafından hükmedilen para cezalarının fona gelir
olarak aktarılmasının doğru olmadığına yönelik getirilen eleştirileri romantik
bulduğumuzu ve ayrıca yargıya karşı da güvensizlik olarak kabul ettiğimizi
özellikle vurgulamak isterim.
Bizim sözünü ettiğimiz bu yasaya, yürürlüğe konulması ile ilgili
olarak getirdiğimiz eleştiri dışında getireceğimiz bir diğer eleştiri de şudur;
yasanın "amaç" başlığını
taşıyan birinci maddesinde; Yargıtay,
Danıştay, Anayasa Mahkemesi, Barolar ve Türkiye Barolar Birliği gibi yargıdan
ve adalet teşkilâtından soyutlanması mümkün olmayan kurum ve kuruluşların
dışlanmış olması, fonda toplanacak kaynaklardan sözünü ettiğimiz bu kurum ve
kuruluşların pay almalarının öngörülmemiş ve fonun yönetiminde bu kuruluşlara
söz hakkı verilmemiş bulunması kanımızca yerinde değildir.
Bu nedenle dileğimiz; özde olumlu bulduğumuz bu yasada yalnızca eksikliğine
değindiğimiz yönlerin kısa zamanda giderilmesidir.
YARGININ ÖZELEŞTİRİSİ
Kabul etmek gerekir ki, Cumhuriyet ile birlikte toplum yaşamına
egemen olan yeni hukukun uygulanmasında, yerleştirilmesinde, kurumlaştırılıp
geliştirilmesinde yargıcı ile, savcısı ile, öğretim üyeleri ve avukatları ve
de adalet personeli ile Türk Yargısı; gerçekten çok başarılı ve yararlı
hizmetler vermiştir, vermektedir ve hiç kuşkusuz gelecekte de vermeye devam
edecektir.
Bununla birlikte ve zaman zaman yargının da kendisini gözden
geçirmesinde, eksikliklerini, yetersizliklerini ve yanlışlarını saptamasında
ve bu amaçla kendi özeleştirisini yapmasında yarar ve hatta zorunluluk vardır.
Zira özelde bireyin veya herhangi bir meslek biriminin, genelde toplumun bütününün
daha iyiye, daha güzele ve daha mükemmele ulaşabilmesinin en az koşulu başarılı
ve başarısız, yeterli ve yetersiz, aksayan ve aksamayan yönleri ile ve özetle
kendisini tanımasına bağlıdır. Bu da ancak o kişi veya kuruluşun kendi
özeleştirisini yapması ile ya da kendi dışındakilerin eleştirilerine kulak
vermesi ile olanaklıdır.
Salt bu nedenler ile yargı olarak kendi eleştirimizi yapmakta
yarar olduğunu düşündük. Şöyle ki; özellikle
günümüzde yargıya yönelik eleştiriler içerisinde en ağırlıklı olanı yargının
ağır işlediği noktasında toplanmaktadır ki, bu eleştiriler haklıdır ve
yerindedir.
Her ne kadar bu ağır işleyişte yargının dışındaki nedenler,
örneğin; sosyo-ekonomik etkenler,
kadroların eksik, iş sayısının olağanın üstünde fazla, kimi yasalardaki
düzenlemelerin yetersiz, araç ve gereçlerin eksik olması gibi nedenler daha
ağırlıklı biçimde etkili iseler de kanımızca bu aksamada biz yargıçların da
payı ve kusuru vardır.
Nitekim, Yargıtay denetimi aşamasında incelenen dosyalarda
saptandığı ve yine vatandaşların yakınmalarından öğrenildiği üzere; yargılama süreci içinde kimi yargıçların
gereksiz biçimde ertelemelerde bulundukları görülmektedir. Hiç bir kabul
edilebilir neden olmaksızın yapılan bu ertelemelerin davaların geç
sonuçlanmasında etkili olduklarında kuşku yoktur. Bu nedenle,
yargıçlarımızın vurguladığımız bu yönlere özen göstermelerinin gerekli ve
yararlı olacağı inancındayız.
Yakınmalara neden olan ve gerçekten haklılık payı da bulunan bir
diğer konu da, kimi yargıçlarımızın gerekli gereksiz hemen her konuda, bu anlamda
hukuki konularda dahi bilirkişi incelemesine gitmeleridir. Usûl hükümlerine
aykırı olan, davaların gereksiz yere uzamasına, dava giderlerinin boş yere
artmasına ve vatandaşa yük olmasına, giderek bir bilirkişilik saltanatının
oluşmasına yol açan bu hatalı uygulamadan kesinlikle kaçınılmasını, yalnızca
yargıcın uzmanlık alanını aşan sorunların çözümünde bu yönteme başvurulmasını,
bilirkişilerin özenle seçilmesini salık verir ve her davanın en iyi bilirkişisinin yargıç olduğu ilkesini değerli
yargıçlarımıza anımsatmak isterim.
Hiç kuşkusuz kadroların sayıca yetersiz, araç ve gereçlerin eksik,
iş sayısının fazla olması gibi sorunların çözümü yargıç olarak bizlerin elinde
değildir. Ama yargıç olarak bizler, kendi üzerimize düşen yükümlülükleri
tam bir sorumluluk ve görev aşkı ile yerine getirir isek, hem ağır işleme
olgusundaki sorumluluktan ve buna yönelik eleştirilerden yargı olarak kurtulmuş
ve hem de geç sonuçlanan dava sayısındaki azalmalara bir ölçüde katkıda
bulunmuş oluruz.
Bu arada konu ile ilgisi olması nedeni ile üzerinde durmak
istediğimiz bir diğer yön de son günlerde toplumun gündemine bir sorun olarak
gelen senet mafiası olgusudur.
Hiç kuşkusuz adına senet mafiası denilen yasa dışı örgütlenme biçiminin
ortaya çıkmasının temel nedeni sosyo-ekonomik kaynaklıdır. Bu arada yargısal
faaliyetlerin, bu anlamda yargının ağır işlemesi de sorunu besleyen bir diğer
nedendir. O nedenle, sorunun üzerine ivedilikle ve en caydırıcı yöntemler
ile gidilmesi kuşkusuz tutulması gereken ama kısa vadeli olan bir yoldur. Uzun
vadede ama zaman geçirilmeksizin sosyo-ekonomik sorunların çözümlenmesi,
eksik olan yargıç ve savcı kadrolarının hem sayı ve hem de nitelik bazında
giderilmesi, yargının araç-gereç gereksinimlerinin karşılanması, yargısal
faaliyetlerin hızlandırılmasının sağlanması amacı ile yasalarda ve özellikle
Hukuk Yargılamaları Usûlü Yasası ile İcra iflâs Yasası'nda gerekli düzeltme ve
değişikliklerin yapılması gerekmektedir.
Yargıçlara yönelik yakınmalara konu olan bir diğer yön de kimi
yargıçların gerek vatandaşa gerekse avukat meslekdaşlarına karşı kırıcı ve
hırçın bir tutum içinde oldukları doğrultusundadır. Öyle ki; pek çok avukat
meslekdaşım ve vatandaşımız bu konuda isim belirtmek ve olguları açıklamak
sureti ile yakınmalarda bulunmaktadırlar.
Yaygın olmamakla birlikte, az da olsa kimi yargıçların belirttiğim
biçimde yakınmalara neden olan davranışlar içinde olmaları - bu davranışlarının
özrü her ne olursa olsun - olağan karşılanacak ve hoşgörü ile yaklaşılacak
bir-durum değildir. O nedenle, yargıçlarımızın gerek avukat meslekdaşları
ile, gerekse vatandaşlarla olan ilişkilerinde davranış bilimlerinin öngördüğü
incelik içinde ve Türk Ulusu adına yargılama yaptıklarının bilincinde olmaları
gerekir. Bunu özellikle belirtmek ve yargıçların meslekiçi eğitimlerinde bu
konuların da üzerinde durulmasının, yargıçların davranış bilimleri konusunda
bilgilendirilmelerine ve eğitilmelerine özen gösterilmesinin yararına işaret
etmek isterim,
GEÇEN YILDAN BU YILA
Konuşmamın çok uzadığının ve siz değerli konuklarımız ile sevgili
meslekdaşlarımın dayanma ve hoşgörü sınırlarını epeyce aştığımın bilincindeyim.
Ama hoşgörünüze ve sabrınıza sığınarak bir kaç noktaya daha değinmeden
geçemeyeceğim.
Geçen yargı yılının açılışı nedeni ile yaptığım konuşmamdan dolayı
çok olumlu eleştiriler aldım. Öyle ki; çok değerli bir kuruluşumuz beni Yılın
Hukukçusu seçmek inceliğinde bulundu. Binlerce yurttaşımız, dahası hiç
tanımadıklarım, ama aynı özlem ve dilekler ile dolu olduğumuza inandığım ve
anladığım dostlarımız mektup ve telgraf göndererek, telefon ederek ya da
gelerek duygu, düşünce, kutlama ve sevgilerini bildirdiler. Kuşkusuz bütün
bunlardan dolayı her insan gibi birey olarak mutlu oldum, onur duydum. Bütün
bunlar için huzurunuzda bu yurtsever insanlara ve dostlarıma yeniden
teşekkürlerimi bildirmek isterim.
Ama önemle belirtmek isterim ki; ben geçmiş yıldaki konuşmamla,
sorumluluk bilinci içerisinde olan her insan gibi sadece görevimi yaptım. 43
yıldır Türk Yargısının içinde eylemli olarak görev yapmış bir kişi olarak,
deneyimlerimi, birikimlerimi, gözlemlerimi biraraya getirmek sureti ile
saptadığım ve çözümünde toplum adına yarar gördüğüm sorunları tek tek
belirterek somut çözümler önerdim. Bir aydın, Atatürk'çü ve demokrasiye gönül
vermiş bir yurtsever olarak ülkenin sorunlarına yönelik görüş ve düşüncelerimi
bildirdim. Bunun ötesinde ne dün ne de bugün için hiç bir konuda hiç bir
iddiam, beklentim ve isteğim yoktur. Dün de, bugün de tek dileğim; tarihinde
çok büyük zenginlikler, yengiler yaşamış, ama çok sıkıntılar çekmiş, çok
yoksulluklar da görmüş bu Büyük Ulusun, bütün sorunlarını aşıp çağdaş uygarlıktaki
hakkı olan yere ulaşmasıdır.
Geçen yargı yılının başında yaptığım o konuşmamda sorun olarak
ortaya getirdiklerimin tümünün çözümlenmemiş olması tek üzüntümdür. Bu üzüntülü,
Cumhuriyet Hükümeti'nin aştığı ve çözdüğü pek çok sorun gibi, bir gün mutlaka,
bunları da aşıp çözeceğine olan umudum ve inancımla birlikte belirtmek
isterim.
Nitekim, görev yaptığım süre içinde Cumhuriyet Hükümeti'nin gerek
Sayın Başbakanı, gerekse diğer Sayın Üyeleri yargının kendilerine iletilen sorunlarını
dinlemekte çok duyarlı, çok ilgili davranmışlar, bu sorunların pek çoğuna çözüm
de bulmuşlardır. Az önce vurguladığım inancımın ve umudumun kaynağı bu
duyarlı, ilgili ve çözüm bulucu eylemler ve yaklaşımlardır.
Bu nedenle, Yargıtay ile olan ilişkilerinde, Yüce Yargıtay'ın ve
yargının kendilerine iletilen hemen hemen tüm sorunlarının büyük bir kısmının
çözümünde; Sayın Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere, Sayın Başbakanımız,
Cumhuriyet Konseyi'nln Sayın Üyeleri, Sayın Adalet Bakanımız, Cumhuriyet
Hükümeti'nin diğer Sayın Üyeleri, Devlet Plânlama Teşkilâtı, Çankaya
Belediyesi'nin Sayın Başkan; ve diğer kamu görevlileri çok anlayışlı, çok
sabırlı ve çok yapıcı davranmışlardır. Bunu özellikle vurgular, bu
anlayışlı, sabırlı, çözümleyici davranışların, yargıya olan çok olumlu, çok
sıcak ilgi ve katkıların hep sürmesini dilediğimi belirtir, bütün bunlar için
kendilerine Yüce Yargıtay adına en içten teşekkürlerimi sunarım.
Sözlerime son verirken, beni ilgi ve sabırla dinlemek inceliğinde
bulunan siz seçkin konuklarımıza, bana her zaman ve her koşulda omuz veren,
beni yüreklendiren ve yönlendiren çalışma arkadaşlarıma, özverili çalışmaları
ile Türk Hukukunun gelişmesine ve ilerlemesine paha biçilmez katkılarda bulunan
değerli yargıç ve Cumhuriyet Savcılarımıza, savunma mesleğinin değerli üyeleri
avukat meslektaşlarıma ve özverili adalet personeline saygı ve sevgilerimi
sunuyor, hepsini ve hepinizi saygı ile selamlıyorum.