AHMET COŞAR, (11.11.1986
-1.7.1989)
1924 yılında Çumra
ilçesinin Akören Kasabası'nda doğmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi'ni 1945 yılında bitirdikten sonra, 1948 Eylül’ünde Vezirköprü Hâkim
Yardımcısı olarak mesleğe başlayan Coşar, daha sonra sırasıyla; Seydişehir
Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı ile Konya Sulh Hâkimliği ve Konya Asliye Hukuk
Hâkimliği görevlerinde bulunmuştur.
18 Eylül 1967 günü
Yargıtay üyeliğine seçilen ve çeşitli meslek dergileri ile günlük gazetelerde
güncel konulu yazılan yayımlanan Ahmet Coşar, Birinci Hukuk Dairesi üyesi
iken, Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından aynı, Dairenin Başkanlığına
14.9.1979 günü ilk kez, 22.9.1983 gününde de ikinci kez seçilmiştir.
Yargıtay Büyük Genel
Kurulu tarafından 11.11.1986 günü Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen Ahmet
Coşar, bu görevinden 1.7.1989 tarihinde yasal yaş sının nedeniyle emekliye
ayrılmıştır.
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN SAYIN BAŞKANI,
CUMHURBAŞKANLIĞI KONSEYİ'NİN SAYGIDEĞER ÜYELERİ,
YÜKSEK YARGI ORGANLARININ SAYIN BAŞKANLARI,
SAYIN BAKANLAR,
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİNİN SAYIN BAŞKANI,
DEĞERLİ KONUKLAR,
SEVGİLİ ARKADAŞLARIM,
BASININ VE TRT.'NİN SEÇKİN TEMSİLCİLERİ.
Önceleri güzel bir gelenek olarak sürdürülmekle iken, 1973
yılından bu yana yasallaşan ve böylece daha önemli bir gün durumuna gelen yeni
bir yargı yılını daha iyi dilekler ve güzel umutlarla açıyorum.
Yargı için gerçekten anlamı büyük olan bu mutlu günümüzü yüksek huzurları
ile onurlandıran ve bizleri sevindiren Saygıdeğer Konuklarımızı ve Sevgili
Meslekdaşlarımızı Yüce Yargıtay adına en derin saygılarımla selâmlıyor ve 1987
-1988 Yargı Yılının Ülkemize, Ulusumuza ve Devletimize hayırlı olmasını, yeni
güzellikler ve ufuklar getirmesini diliyorum.
Yine kurumların, kalıcı; o kurumlara hizmet veren insanların
geçici olduğunun bilinci içerisinde; Türk Yargısına nice yıllar sabır özveri
ve yürekle hizmet veren ve böylece kurumlarının yücelmesine katkıda bulunan,
ama hep gölgede kalan vefat etmiş yargıç ve Cumhuriyet savcılarına, savunma mesleğine
emek ve gönül vermiş avukat meslekdaşlarıma, yargının diğer görevlilerine Ulu
Tanrı'dan rahmet diliyor, emekli olan değerli arkadaşlarımıza geçmişteki
onurlu ve özverili hizmetlerinden dolayı şükranlarımı ve bundan sonrası için
de sağlık, esenlik ve mutluluk dileklerimi sunuyor, hepsini sevgi ve saygı ile
selâmlıyorum.
insan
ve hukuk
Hepimiz biliriz; tarih insan ile başlamaz, ama tarihe insan ile
gireriz. Çünkü; tarihi kendi bilgi birikimi, kendi bilinci, kendi aklı, istemi
ve sağduyusu ile değiştirip yönlendiren ve yine belirttiğimiz ortam ve
yetenekleri ile önceden sezilmeyen ve denetlenemeyen kendi dışındaki güçlerin
tarih üzerindeki etkisini azaltan insanın kendisidir.
İnsanın başta gelen niteliği, onu tüm canlılardan ayıran ve tüm
eylemlerinin maddi temelini oluşturan uğraşısı; "Yaşamı için gerekli
olan bütün gereksinimlerinin üretimi"dir.
Hukuk ise; varlığına insanoğlu tarafından hemen her toplumda ve
çağda gereksinim duyulan ve o nedenle yine insan tarafından yaratılan,
geliştirilen ve giderek kurumlaştırılan bir toplumsal olgu, bir insani ve
tarihsel uğraşın ürünüdür.
Kuşkusuz hukuk diye isimlendirdiğimiz ve altını önemle çizdiğimiz
bu toplumsal ve tarihsel ürün, insanlık tarihinin hiç bir evresinde yer ve
zaman yönünden bir ve tek olmamıştır.
Nasıl ki; tarihte tanıdığımız bütün uygarlıklar, zaman içerisinde
birbirlerinden çıkarak ve birbirlerini yadsıyarak tam bir diyalektik akış ve
karşılıklı etkileşme sonucu gelişmiş ise; hukuk da ilkel toplumdan günümüz
toplumuna kadar, doğal hukuk ilkesinden çağdaş hukuk anlayışına değin aynı
biçimde değişmiş ve gelişmiştir.
Öyleki; toplum ve toplumsal yapı değişip geliştikçe, toplumun ve
onu oluşturan bireylerin gereksinimleri arttıkça, egemen üretim biçimi ile
ekonomik, siyasal ve toplumsal örgütlenme modeli yapısal değişikliğe
uğradıkça, hatta kabuk değiştirdikçe, hukuk da değişmiş, özelliklerini
yenilemek sureti * ile kendisini geliştirmiştir.
Ama, sözünü ettiğimiz bu değişim, gelişim ve yenileşme süreci
içerisinde dahi hukuk her zaman, her toplumda ve her devlet anlayışı
içerisinde evrensel nitelikteki temel içeriğini ve kapsamını korumuştur.
Gerek günümüzde, gerekse gelecekte ve her şey gibi evrimini,
gelişmesini sürdürecek olan hukukun değişmez niteliği ve kalıcı yapısının
temel içeriği ise: "evrensel, herkes için, bağımsız, tarafsız,
eşitlikçi, özgürlükçü, âdil, haksızlığa karşı ve vazgeçilmez" oluşudur.
İşte hukukun vurguladığımız bu özellikleri ve temel içeriği, bizi;
çoğumuza soyut gibi görünse de gerçekte çok somut, çok işlevsel olan ve uygulandığı
her topluma ve devlete saygınlık, işlerlik, devamlılık kazandıran, bireyler
için yaşamsal bir güvence oluşturan "adaletin gerekliliği" ile "hukukun üstünlüğü" ilkesine
götürmektedir.
Bu nedenle, artık günümüzde ve çağımızın devlet anlayışında egemen
olan ve özde hukuk üstünlüğünden başka kural ve koşul tanımayan, temel hak ve
özgürlükleri güvencesi altına alan, yasaların Anayasaya uygunluğunu, yönetimin
hukuka bağlılığını ve yargı bağımsızlığı ile güvenilirliğini sağlayacak
koşulların yerleşmesini amaçlayan bir hukuk devleti olgusu vardır ki; övünerek ifade ediyoruz, bizler de Büyük
ATATÜRK'ün kurduğu ve temel ilkelerini belirlediği bu nitelikteki bir devletin
yurttaşlarıyız.
Duraksamadan ve önemle vurgulamak gerekir ki; gerek ülkemizde, gerekse
dünya genelinde, kazanılması için onca uğraş ve kayıp verilen ama yine de
ulaşılan bu onurlu ve saygın çizgide zaman zaman aksamalar, önemli önemsiz
sapmalar, sistemden ya da sistemin uygulanmasından doğan ve özde hukuk devleti
ve hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı olan ve özellikle ülkemiz yönünden
Kemalist doğrular ile bağdaşmayan olumsuzluklar da yok demek mümkün değildir.
İşte Türk Yargısının bu önemli ve anlamlı gününde "Yargıç bir pozitif hukuk uygulayıcısıdır
ve ancak kararlarında konuşur" biçimindeki benimsemediğimiz, dahası
eskimiş bulduğumuz koşullanmanın dışına çıkarak yargıcın da bir aydın, bir
yurtsever olduğunu; bu nitelikleri gereği hemen her konuda sorumluluk
taşıdığını düşündük. Bu düşünce ile yargıcın yalnızca bir pozitif hukuk
uygulayıcısı olmadığının, aksine ideal hukukun ve toplumun gerçekleri bulması
konusunda düşünce üretmekle yükümlü bulunduğunun, özeleştiri yapmanın, bireye
ve topluma çok şey kazandıracağının bilinci içerisinde Önemli gördüğümüz bazı
konulardaki görüşlerimizi açıklamayı gerekli ve hatta toplumsal ve tarihsel bir
görev bildik.
BATILILAŞMA OLGUSU
Büyük Önder ATATÜRK'ün bizlere hedef gösterdiği pek çok doğru
arasında "Batılılaşmak" olgusu gerçekten çok önemli bir yer tutar.
ATATÜRK'ün "Batılılaşmak" ile amaçladığı ve bizlere
gösterdiği hedefin ise; pek çoklarının sandığı gibi "bir batı
taklitçiliği olmadığı" aksine "batılı gibi olmak, batılı gibi
düşünüp batılı gibi davranmak" olduğu, özellikle O'nun hukukçuları olan
bizlerin çok iyi bildiği bir olgudur.
Bu bağlamda, Ülkemizin Avrupa
Topluluğu'na tam üyelik konusunda yaptığı başvuru, gerçekten "batılı
gibi olmak, batılı gibi düşünmek, batılı gibi davranmak" konusunda
ortaya konmuş çok önemli ve ciddi bir tavırdır.
1958 yılında Roma'da tam üye statüsündeki altı Batı Avrupa Devleti
arasında kurulan Avrupa Topluluğu, hiç kuşkusuz özellikle ikinci Dünya Savaşı
sonrasında uluslararasında başlayan bir bütünleşme ve dayanışma gereksiniminin
ürünüdür. Zira; dünya ekonomi tarihinde çok özel ve değişik bir yer tutan
çağımız, çok taraflı dış ticaretin geliştirilmesi, uluslararası ekonomik
ilişkilerin zenginleştirilmesi konusunda çok yoğun, çok somut uğraş ve sonuçlara
sahne olmuştur.
İlk kez 1959 yılında, ama daha çok duygusal düzeyde, anılan
ortaklığa katılmak konusunda istek belirten ülkemiz; bu isteğini önce 25
Haziran 1963 tarihinde Brüksel'de imzalanan ortaklık andlaşması ile eyleme
dönüştürmüş, ardından imzalanan Ankara Andlaşması, bu andlaşmanın katma
protokolü ve ekleri, malî protokol ve 23 Kasım 1970'de imzalanan son senet ile
somutlaştırmış ve böylece bugün gelinen önemli ve olumlu aşamanın köprülerini
kurmuştur.
Dileğimiz; Cumhuriyet
Hükümeti'nin bu önemli, gerekli ve Ulusumuz için gerçekten yararlı sonuçlar doğuracak
olan adımının, Ülkemizin tam üyeliğe kabulü gibi başarılı bir noktaya ulaşması
ve böylece Büyük ATATÜRK'ün Ulusumuza hedef gösterdiği Batı topluluğu içerisinde
Türkiye'nin hak ettiği ve layık olduğu yeri almasıdır.
Şu kadar ki; Avrupa Topluluğu da dahil olmak üzere katıldığımız ve
katılacağımız her türlü uluslararası ilişki içerisinde kendi ulusal
değerlerimizi, politikamızı, laik yapımızı, ekonomik, toplumsal ve askerî
programımızı uygulayabilme, eylem serbestliğimizi koruyabilme ve Yüce ATATÜRK'ün "bağımsızlık benim
karakterimdir" biçiminde ifadesini bulan temel ilkesine her zaman ve
her koşulda sadık kalabilmemiz gereğini de hiç bir zaman aklımızdan
çıkartmamalıyız. Dileğimiz ve beklentimiz budur ve böyledir.
Bu kapsamda olumlu ve önemli bulduğumuz bir diğer husus da, Cumhuriyet Hükümeti'nin Türk vatandaşına
Avrupa insan Hakları Komisyonu'na başvurma hakkını tanıması ve bu yolu
açmasıdır. Öyle inanıyoruz ki, açılan bu yol, Avrupa Topluluğu'na girmeyi
sağlamak gibi özel bir amaçtan doğmamıştır. Bu yol, kalıcı ve işlevsel olacak,
umulan ve amaçlanan yararı sağlayacaktır. .
DEMOKRASİ VE SİVİLLEŞME
Avrupa Topluluğu'na tam üyelik için yapılan başvuru öncesinde ve
özellikle sonrasında Türkiye'nin gündeminde olan ve çözüm bekleyen pek çok
sorun içerisinde belkide en önemlisi ve gerekli olanı; kuşkusuz demokrasimizin
her yönü ile işlerlik kazanması, toplumun, yasaların ve yönetimin tam anlamı
ile sivilleşmesidir.
Gerçekte demokrasi; hukuka dayalı sivil bir yönetim biçimi olup,
özde ulaşma ve hoşgörü esasına dayanan ve yine değişik ve karşıt düşüncelerin
özgürce ve barış içerisinde açıklanıp tartışılmasına imkân veren, bireylere
hemen her konuda anlatım, siyasal ve toplumsal örgütleme özgürlüğü ve bu
özgürlükleri genişletme fırsatı tanıyan, halkın siyasete etkin biçimde katılabilmesinin
yollarını açan, halkın kendisini kendi özgür iradesi ile yönettiği bir rejim ve
bir devamlılık sürecidir.
Dahası demokrasi; hukukun ve yasaların öngördüğü bir çerçeve
içerisinde herşeyin açıkça tartışılmasına, eleştirilmesine, öğrenilmesine,
herkesin hemen her konudaki görüş ve düşüncelerini özgürce ortaya koyabilmesine
olanak sağlayan bir yönetim tarzıdır.
Bu nitelikteki bir yönetim biçimi içerisinde gizlilik ve suskunluk
yoktur. Aksine "vatandaşların
herşeyi bilmek ve herşeyi söylemek" anayasal haklarıdır. O nedenle
diyebiliriz ki; demokrasi, yönetenler ile yönetilenler arasında bir açıklığın
ve iletişimin kurulmasını ve kesintisiz olarak sürdürülmesini gerektirir.
Bireyleri arasında,
bireyleri ile yönetenleri arasında iletişim kuran, açıklığı her türlü
kapalılığa yeğ tutan, suskunluğu konuşmaya dönüştüren, uzlaşmanın, hoşgörülü
olmanın erdemlilik olduğunu kavrayan ve nereden gelip nereye gittiğini anlayan
toplumlar, başarılı demokrasiler kurabilmekte ve demokrasilerini
yaşatabilmektedirler.
Geride kalan günlerde
Ülkemizde; yukarda en az koşullarına değindiğimiz anlamda demokrasinin
kurulması, işlerlik kazanması ve sivilleşmesi konusunda çok önemli adımlar
atılmış, hiç de azımsanmayacak güzel sonuçlar elde edilmiştir. Ama yine de kendimizi
sorguya çekip bir özeleştiri yaptığımızda, amaçlanan, özlenilen ve ulusumuzun
gerçekten hak edip layık olduğu demokratik bir çizgiye ulaşıldığından herhalde
rahatça söz etmek kolay değildir.
Bu tespit ve gözlemimizi herhangi bir kişiyi veya kuruluşu
eleştirmek anlamında veya o amaçta ifade etmiyoruz. Esasen önemli olan da bu
değildir, önemli olan; eksiklikleri ve yanlışlıkları korkmadan, çekinmeden
ortaya koymak, eksik ve yanlış olan şeyleri kabul etmek ve bunları düzeltip
değiştirmektir.
Yaratıcı olmak, doğruları yakalayabilmek için, hukukun
üstünlüğünden öte bir kural ve koşul tanımayan, daha sağlıklı, mutlu ve güven
dolu bir toplumsal yapıyı oluşturmak, demokrasiyi bütün kurum ve kuralları ile
işler bir duruma getirebilmek, dahası "güçlü
devlet - mutlu toplum ülküsüne" ulaşabilmek için herhalde yapılması
gereken öncelikle budur. O nedenle, Büyük
ATATÜRK bizlere "gerçekleri
konuşmaktan çekinmeyiniz" sözünü öğütlemiş; onun için ünlü düşünür Goethe "konuşulmayan şey tam olarak düşünülemez"
demiştir.
Gerçekleri düşünüp konuşmaktan kaçan ve çekinen bireylerden oluşan
bir toplumun doğruları bulamayacağı kuşkusuzdur. Bizce bütün sorun, kimi
değerlerle ilgili çağdaş uygulamaları bilemememizden, içimizdeki çelişkilerden
kaçmamızdan, gerçeklerin ortaya konmasından ve eleştirilmekten korkmamızdan
kaynaklanıyor. Oysa; ilerleyen ve gelişen teknolojinin bizlere sunduğu
araçların sağladığı olanaklardan yararlanarak görüyoruz ki; demokrasilerin
gelişip yerleştiği toplumlar, bu toplumların içindeki tüm kurum ve kuruluşlar
ile bireylerin büyük bir çoğunluğu eleştirilmekten, eksik ve yanlış
yaptıklarının ortaya konmasından korkmuyorlar. Kendilerini, toplumları
düzeltmek ve yeniden yaratmak için kendi özeleştirilerini, şaşılacak, imrenilecek
ve saygı duyulacak biçimde yapıyorlar.
Bu bağlamda kabul etmek gerekir ki; ilerlemeyi sağlayan
gerçeklerdir, gerçeklerin ve yanlış olanların ortaya konmasıdır. Ancak
eleştiriye açık, sabırlı ve hoşgörülü, özeleştiri yapmaya alışkın olan
toplumlar çağdaş anlamda ilerleme sağlamışlardır. Gerçeklerin konuşulmasından
korkmak ve kaçmak hiç bir ilerlemenin ve olumlu değişmenin kaynağı değildir ve
olamazda. O; olsa olsa bizi birbirimize yabancılaştırır ve hedefimizden
saptırır.
Bir toplumun içerisinde elbette çok
değişik yapıda ve düşüncede insanlar olacaktır. Nihayet karşıtların varlığı ve
dengesi bir bakıma yüksek kültürün işaretidir. Tek boyutlu olmak, tek yönlü
kalmak ve bizim gibi düşünmeyenlere yaşama hakkı tanımamak ise ilkelliktir,
gelişememenin, ilerleyememenin nedenidir.
Onun için; hem uygarlık, hem hukuk ve hem de hukukun üstünlüğü,
özgürce düşünme ve konuşma, demokrasi ve Cumhuriyet bizim için gereklidir.
Zira; biri olmadan ötekini yaralamayız, yaratsak da yaşatamayız.
O nedenle, bu kapsamda ifade edip eleştiri konusu yaptığımız ve
yapacağımız yönler; demokrasiye ve demokrasinin faziletine, hukuka ve hukukun
üstünlüğü ile adalete, bilime, bilimin ve aklın yol göstericiliğine yürekten
inanmış bir insanın, umutlu ve iyimser sabırsızlığından ve böyle bir rejimin
Türkiye'de tam anlamı ile yerleşip uygulandığını görmek dileğinden
kaynaklanmaktadır.
BARIŞ VE HUKUK
Sabırsızlık içerisinde olduğumuz ve hatta kimi zaman umutsuzluğa
düştüğümüz bir diğer önemli konu da, gösterilen onca çabaya rağmen dünya genelinde
kalıcı bir barış ortamının sağlanamamış olmasıdır.
Öyleki; Birleşmiş Milletlerin "Dünya Barış Yılı" olarak
ilan ettiği 1986 yılını da barış çağrıları ile ama dünyanın pek çok yerinde
savaşarak geride bıraktık.
Kuşkusuz savaşan bir dünya insanlığın en büyük utancıdır. Bu
utançta hiç bir payı olmayan, ama bu utancı da herhalde hiç içine sindiremeyen
ülkelerden birisi de TÜRKİYE'dir. Çünkü TÜRKİYE CUMHURİYETİ; dünya ulusları
içerisinde her zaman ve her koşulda sürekli ve kalıcı bir barıştan yana tavır
koyan, dünden bugüne kurucusu Büyük ATATÜRK'ün "Yurtta Barış, Cihanda
Barış" öğüdünden ayrılmayan olumlu ve onurlu bir çizginin izleyicisi
olmuştur.
Bu izlemede ulusça esas aldığımız ilke; Yüce ATATÜRK'ün hemen her
söylevinde vurguladığı; "Türkiye'nin güvenini erek tutan, hiç bir ulusun
aleyhinde olmayan, sağlıklı bir barıştan yana" olmaktır.
O nedenle ve yine Sevgili ATATÜRK'ün yol göstermesi ile; Türkiye
Cumhuriyeti'nin dış politikası doğrucu ve katkısız olarak, barışın ve
sözleşmelerin korunmasından, karşılıklı ilişkilerin genişletilmesinden,
karşılıklı hak ve hukuka saygılı olunmasından yanadır".
Türkiye'nin betimlediğimiz bu barışçı çizgisindeki içtenliğinden
ve kararlılığından hiç bir ülkenin ve devletin kuşkusu olmaması ve buna en
başta komşumuz ve müttefikimiz Yunanistan'ın inanması gerekir.
Bu bağlamda komşumuz Yunanistan'ın tutumundan ötürü bir türlü çözüme
bağlanamayan Kıbrıs uyuşmazlığının yanı sıra son zamanlarda gündeme yeniden
gelen ve Türk - Yunan ilişkilerinde sorun olma özelliğini sürdüren diğer bir
olgu da kıta sahanlığı konusudur.
Kuşkusuz bu sorunun; askeri, politik boyutları vardır. Biz,
sorunun bu yönlerinin değerlendirilmesini konunun uzmanlarına bırakarak daha
ziyade hukuksal yönüne değinmek istiyoruz.
Genelde uzmanların değerlendirme ve tesbitlerine göre kıta
sahanlığı kayramı, günümüzdeki anlamı ile 1945 yılında Amerika Birleşik
Devletleri Başkanı Truman'ın 28 Aralık 1945 tarihli bildirisi ile ortaya
çıkmıştır. Başkan Truman anılan bildirisinde, ABD. kıyılarına bitişik olmakla
birlikte yine de karasuları dışında kalan deniz alanlarının 200 mile kadar
olan kısımlarının, deniz dibini ve toprak altını araştırma ve işletme hakkının
kendilerine ait olduğunu, ancak bu durumun üstteki sularda ulaştırma
serbestisine engel olmadığını belirtiyordu.
Özellikle Başkan Truman'ın, içeriğine değindiğimiz bildirisi
sonrasında konu, diğer devletlerin gündemine girmiş ve böylece karasuları
dışında kalan deniz alanlarının paylaşılması konusunda başlatılan mücadele
giderek hukuki ve uluslararası bir boyut kazanmıştır.
Devletlerin, birbirlerinin hak ve çıkarlarını hiçe sayarak tek
yanlı bildirilerle geniş deniz alanlarını paylaşmaya kalkışmaları, yarattığı
güvensizlik ortamından da öte, barışı tehlikeye düşürmekte ve devletler
arasında çeşitli uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Bu uyuşmazlıklardan bazılarının intikâl ettirildiği Uluslararası
Adalet Divanı, örneğin, 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davasına
ilişkin kararında; taraflara, uyuşmazlıklarını aralarında yapacakları
müzakereler ve anlaşma yoluyla bizzat kendilerinin çözmeleri gerektiğini
önermiştir.
Divan, daha sonra, Malta - Libya Kıta
Sahanlığı uyuşmazlığını ise kendisi sonuçlandırmıştır. Divanın söz konusu
kararında uyguladığı kurala göre : "Bir Devlete ait adalar, başka bir
Devlet ile yapılan kıta sahanlığı sınırlandırmalarında hareket noktası
değildir, aksine hareket noktası kıtalardır. Adaların varlığı, kıta sahanlığı
sınırlarının çizilmesinde etkili olmayıp, hattın düzeltilmesinin nedeni
olabilir."
Bütün bunlardan sonra Yunanlı meslekdaşlarımızdan; hakça, dostça,
karşılıklı yararları, eşitliği ve güvenliği koruyacak biçimde karşılıklı
görüşmeler ile sorunu çözmek konusunda kendi yönetimlerini uyarmalarını,
hukuka, adalete uygun bir çözüme ulaşılması konusunda yardımcı olmalarını evrensel
hukuk ve dünyâ barışı adına talep ettiğimizi belirtmek isterim.
Saygıdeğer Konuklar,
Sevgili Meslekdaşlarım.
Geçmişten bugüne toplumda en önemli hammadde, toplumdan gelen ve
yine topluma giden insandır. Bu nedenle; yaşamın tek ve doğal taşıyıcısı, insan
ve onun yapıp bıraktığı eserlerdir. Bu bağlamda bizi tarihe ulaştıran, geçmiş
ile bugün arasında iletişim kuran insanın kendisidir, ismini tarih diye
koyduğumuz insanoğlunun bu özgeçmişi içerisinde denemediği delilik yoktur.
Yakın tarihlerdeki dünya savaşları ile bugünkü bölgesel
çatışmalar, Nazizmin yaptıkları ile çağdaş terörizm olgusu ve yine Ermeniler
ile Ülkemizdeki ayrılıkçı güçlerin yurttaşlarımıza, Ulusumuza ve Devletimize yönelik
insanlık dışı saldırıları, insanlığın herhalde çağdaş delirmesinin
örnekleridir.
Türkiye'ye ve Türklere karşı millî ve tarihi bir kin duyduklarını,
kendilerine karşı bir zamanlar Osmanlıların soykırımda bulunduklarını ifade ve
iddia eden Ermeniler ile bunlara arka çıkıp destek veren devletlere; öncelikle
kinin ve millî kinin insan ve toplum yüreğinde taşınamayacak kadar ağır bir
yük olduğunu ve bu yüke daha çok kültürün en alt basamağında ve en ilkel biçimi
ile rastlanıldığını anımsatmak isteriz.
Dahası; sözde Ermeni katliamı iddiasına arka çıkan ve bu amaçla
Ermeni dosyalarını açan devletlerin hukukçularına ve o yerlerdeki
meslekdaşlarımıza kendi siyasilerinin oy hesabı ile açtıkları dosyaların tarih
olmadığını, aksine kendi konularına giren âdi cinayetler olduğunu, kendi
yönetimlerini bu yönde uyarmalarını ve bu cinayetlerin canilerini gerektiği
biçimde cezalandırmayan yargıçların sonunda bu caniler ile arkadaş
olacaklarını bilmelerini isteriz.
Ülkemizdeki ayrılıkçı güçlere gelince:
"Türkiye Cumhuriyeti Devleti", ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir
bütündür. Ülke içerisinde ve dışında hiç bir güç bu bütünlüğü bozabilecek,
kökünden sarsabilecek güce sahip değildir. Atatürk Devrim ve ilkeleri'nin
oluşturduğu Cumhuriyetin temel felsefesi; bugünün de, geleceğin de tutarlı ve
geçerli doğrulandır. Bu gerçeği bilmeyenler veya bilmek istemeyenler, bir gün
mutlaka yaptıklarının karşılığını ağır biçimde ödeyeceklerdir. Türkiye Cumhuriyeti,
Ulu Önder ATATÜRK'ün ve şehitlerinin kanı ile çizdiği millî sınırları
içerisinde; devleti ve ulusu ile birlikte, komşularıyla karşılıklı sevgi ve
saygıya dayanan, çağdaş tutumuyla sonsuza dek yaşayacaktır, bu böylece
bilinmelidir.
ATATÜRK'ÇÜ DÜŞÜNCE VE LAİKLİK
Bilim; kuşkusuz, yaşamın doruğu değildir; yalnızca insan düşüncesinin
ürettiği yüce değerlerden bir tanesidir. Ama yine de düşünce tarihini izleyenler
şu gerçeği bilirler ki; bugün aralarına katılmanın çabası ve beklentisi
içerisinde olduğumuz batı uygarlığının temeli devlet yönetiminde dinin yerine
demokrasi ile bilimin konulmasına, müspet ilme yani akla ve deneysel yöntemlere
üstünlük tanınmasına dayanır.
Zira; Batı, özellikle rönesans ve reform hareketleri ile birlikte
başardığı aşama sonrasında ilmin, aklın yol göstericiliğin ağırlığı ile dinin
baskıcı etkisini azaltmış, akıl ve ilmi Hıristiyan dogmatizmine karşı güçlü ve
bağımsız kılmıştır. Böylece batılı insan, bir yandan aklın ve ilmin egemenliği,
aklın her türlü dogmatik baskıdan kurtulmuşluğu ve deneysel bilimin getirdiği
denetlemeye ve seçenekli düşünmeye olanak sağlayan ortam içerisinde en doğru
olan yolu bulmuştur.
Türkiye'ye, Türk insanına bu yolu açan
ve gösteren kişi ise ATATÜRK‘tür. Öyleki; her türlü ilmi,
iktidarın kaynağını ve meşruiyetini, sosyal ve ekonomik örgütlemeyi, devletin
temel yapısını, kişisel ve ailevi ilişkileri ve bunlardan kaynaklanan
sorunların çözümünü özgür düşüncede, müspet ilimde ve akılda değil de; şeriat
hükümleri ile dini kurallar arasında aramaya alışmış çağdışı zihniyete ilk
darbeyi ATATÜRK ve ATATÜRK TÜRKİYE’Sİ vurmuştur.
ATATÜRK DEVRİM! adını
verdiğimiz bu darbe iledir ki; devletin yapısı ve örgütlenmesi akılcı bir
temele oturtulmuş, bu amaçla şer’i hükümler ve Şeriat Mahkemeleri ortadan
kaldırılarak Medeni Yasa ve benzeri diğer yasalar yürürlüğe konulmuştur. İnanç özgürlüğü ile inancın kutsallığı korunarak
din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış ve ancak böylece laik Cumhuriyet
olgusuna ulaşılabilmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin vazgeçilmez niteliği olan laiklik, toplumca
üzerinde en fazla ve duyarlılıkla durmamız ve korumamız gereken temel bir yapıdır.
Ondan ödün verilmesi, giderek ondan vazgeçilmesi, yeni arayışlar ve
örgütlenmeler ile Atatürk'çü düşünceden uzaklaşılması, Türkiye Cumhuriyeti
Devletini yıkmak, Türk Ulusal kimliğini ve kültürünü yozlaştırmak, çağdaş uygarlığa
ve demokrasiye hiç ulaşamamak demektir.
Gerçek böyle olmasına karşın ülkemizde dün olduğu gibi bugün de
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin laik yapısına uymayan kimi eylemler, laik toplum
ve devlet düzenini ortadan kaldırmayı amaçlayan kimi davranışlar yoktur demek
mümkün değildir. Bu eylemleri ve bu davranışları yürütüp yönlendiren unsurlar
zaman içerisinde kazandıkları deneyimlerle biçim değiştirmişler fakat özlerini
ve amaçlarını korumuşlardır. Olayın, geçmişteki Örneklerinden ve yapısından bir
farkı budur. Diğer bir farkı da; bu unsurların azımsanmayacak bir ekonomik güce
sahip olmaları, geçmişe oranla dışardan daha fazla destek görmeleridir.
Bu nedenle; laikliğe, çağdaşlaşmaya ve Atatürk'çü düşünceye karşı
olan bu unsurlar, sahip oldukları geniş ekonomik olanaklarla, yeni örgütlenme
biçimleri ve yöntemleri ile, içeride ve dışarıda kurdukları yeni ittifaklar ve
dengeler ile gelecek için gerçekten kaygı duyulacak bir tehlikeli tırmanış
içerisindedirler.
Bu konuda, Büyük Atatürk'ün
"Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu
gibi oyuncular var ise kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar"
biçimindeki sözlerine güvenip inanmakla birlikte, yine de aydın, laik ve
demokratik düşüncedeki güçlerin, Cumhuriyet Hükümeti'nin ve tüm ulusun
dikkatli ve tetikte olması gerektiğine işaret etmeyi gerekli ve yararlı gördük.
ADLÎ KOLLUK VE CEZA YARGILAMASI
Yıllardır hemen hemen pek çok sağduyulu ve deneyimli hukukçunun,
özellikle Yüce Yargıtay'ın değerli ve bilge Başkanlarının, çağdaş hukuk öğretilerinin
yapısını inceleyen aydınlarımızın üzerinde ısrarla durdukları, gerçekleşmesini
yürekten istedikleri ama buna rağmen bir türlü gerçekleşmeyen, dahası
gerçekleşmesi konusunda hiç bir çaba da gösterilmeyen bir "Adlî Kolluk" kavramı ve kurumu vardır.
Cumhuriyet savcılarının daha sağlıklı ve rasyonel biçimde görev
yapmalarını sağlamak, suçu ve suçluyu tüm kanıtları ile birlikte ve en ivedi
biçimde saptayarak yargı önüne çıkartmak gibi işlevleri üstlenecek olan "Adlî Kolluk'un" kurulması,
işaret olunan yararlarının ötesinde bir yargı kararı ile «mahkûm edilene kadar
sanık konumunda olan insanlarımıza her anlamda bir güvence sağlayacaktır. Bunun
yanı sıra özerk, uzmanlaşmış ve siyasal iktidarlardan bağımsız biçimde görev yapacak
olan "Adlî Kolluk'un"
varlığı; mahkemelere daha kolay ve sağlıklı biçimde görev yapma olanağı
verecektir.
Dahası, siyasal iktidarın yönlendirmesi ve yönetimi dışında ve
doğrudan doğruya Cumhuriyet savcılarına bağlı olarak görev yapacak olan, kendi
konusunda yetişmiş, eğitilmiş ve uzmanlaşmış bir "Adlî Kolluk'un" varlığı; yerli yersiz ileri sürülen,
kimi zaman doğru, kimi zaman da bir savunma aracı olarak kullanılan işkence
iddialarına karşı alınabilecek en etkin, en yasal ve akılcı önlem olacaktır.
Diğer taraftan, şimdilerde ülkemizde uygulanmakta olan hazırlık
soruşturmasının gizliliğine ilişkin ceza yargılaması yönteminden de artık
vazgeçmek gerekir. Zira; demokrasinin her alanda uygulanması gereken temel ilkesi,
açıklık ve eşitliktir. Mevcut uygulama ise; açık olmadığı için, hem demokrasiye
ve hem de onu bütünleyen ve besleyen hukukun temel ilkelerine aykırıdır. .
Yasadaki var olan düzenleme gereği gizli yürütülmesi gereken ve o
nedenle de gizlilik içerisinde yürütülen hazırlık soruşturmasındaki
işlemlerin, çoğu kez Cumhuriyet savcılarının işlerinin yoğunluğu nedeni ile
tamamen kolluk kuvvetleri eliyle yapıldığı da dikkate alındığında, sanık
konumundaki insanların ne ölçüde yalnız ve güvencesiz olduklarını anlamak,
dahası, sistemin yapısındaki toplumsal tehlikeyi gözlemek daha kolay
olacaktır.
Bütün bu nedenler ile hazırlık soruşturmasının gizliliğine ilişkin
yargılama yönteminden geri dönülmesi ve savcı gibi kamu ve devlet adına görev
yapan meslekten iddiacının karşısına, gerek eşitliği ve dengeyi sağlamak ve
gerekse "müdafisiz sanık
olmaz" ilkesine somut anlamda işlerlik kazandırmak için, yine kamu
görevi yapan meslekten savunucuların çıkartılması ve böylece suçlama ile
birlikte savunma hakkının başlatılması, yani hazırlık soruşturması aşamasından
itibaren avukatların da görev yapmak üzere devreye sokulmaları gerekir.
Sözünü ettiğimiz bu değişikliklerin yapılması ile hem ceza
yargılama sistemimiz daha demokratik bir yapıya kavuşacak ve hemde bu
önerdiğimiz sistem ile birlikte inanıyoruz ki yerli yersiz haklı haksız ileri
sürülen işkence suçlamalarına ve adli yanılgı iddialarına bir son
verilebilecektir.
TÜRK CEZA YASASINDA YAPILMASI DÜŞÜNÜLEN
DEĞİŞİKLİKLER ÜZERİNE
Türk Ceza Yasası'nda yapılması düşünülen ve bu amaçla sürdürülen
çalışmalara gelince; oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan Türk Ceza
Yasası Öntasarısının yerinde ve isabetli bir yaklaşımla kamuoyuna sunulması,
peşi sıra yoğun eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Öyle sanıyoruz ki, yararı
çok büyük olan bu eleştiriler bir süre daha sürecektir ve hatta sürmelidir de.
Zira, toplumu ilgilendiren konular üzerinde bir tartışma açılmadan, eleştiri
yapılmadan, düşünce ve görüş bildirilmeden toplumdaki kültürel gelişmeyi
hızlandırmak, verimliliği artırmak, topluma ve yasa koyucuya ışık tutmak ve
sonuçta toplumsal bir yarar sağlamak olanaksızdır.
Dileğimiz; yasa koyucunun yapılmış ve yapılacak eleştirilerden,
sunulmuş ve sunulacak önerilerden yeterince yararlanarak sonuçta ülkemize, insanımıza
yaraşır, toplumsal ve ekonomik yapımıza uygun, demokrasiye, hukuka, insan
haklarına yakışan ve benzerleri çağdaş ülkelerde uygulanan bir ceza yasasının
yürürlüğe konulmasıdır. Artık çağımızda egemen olan ve hatta çağımıza
damgasını vuran devlet anlayışı "hukukun
üstünlüğüne hem inanmış ve hem de ona işlerlik kazandırmış, insanın temel hak
ve özgürlüklerine saygılı ve ona işlerlik kazandırmış, insanın temel hak ve
özgürlüklerine saygılı ve onları koruması altına almış, laik ve demokratik bir
yapıyı ve bu yapıya uygun bir örgütlenmeyi" öngörmektedir.
Öte yandan insan; gelmiş geçmiş bütün zamanların en önemli ve
evrensel nitelikteki değeridir. Öyleki, her şey onun için vardır. Devlet de, yasalar da, yargıçlar da,
siyasal yönetimler de insana hizmet etmek, insanı mutlu ve esen kılmak, onun güvenliğini,
hakkını, hukukunu, sosyal ve ekonomik refahını ve huzurunu sağlamak ve korumak
için vardırlar. O nedenle tüm yasalarda ve bu arada gündemdeki yeni ceza
yasasında devlet insan ilişkisinin bu boyutunun öncelikle gözönünde tutulması
ve çıkış noktasının mutlaka insan olması gerektiği inancındayız. Zira, hangi
suçu işlemiş olursa olsunlar suç işlemiş olanlar da insandırlar. Dahası, suç denilen olgu, insanları cezalandırmak
yetkisine sahip olan yargıçlar da dahil olmak üzere hiç kimsenin ve hiçbirimizin
uzağında olan bir eylem veya eylemsizlik değildir.
Bunun yanı sıra, kavramlar ve toplumsal değerler zamanla
değişmekte, yasalar ne ölçüde mükemmel olurlarsa olsunlar gelip geçen zaman
içerisinde yıpranmaktadırlar. Buna bağlı olarak suç kavramı ve suç sayılan
eylemler de zamanla ve göreceli olarak değişmekte, dün suç sayılan ve cezalandırılan
bir eylem, toplumsal değişmenin bir başka aşamasında suç sayılmamakta ve
cezalandırılmamaktadır. O nedenle yürürlüğe konulacak yeni ceza yasasında suç
kavramının bu değişkenliğinin gözetilmesinin zorunlu olduğu düşüncesindeyiz.
Diğer taraftan araştırıldığında, suç eyleminin altında bir ekonomik nedenin, bir eğitimsizliğin veya
eğitilme yanlışlığının, bir kültürlerime bozukluğunun veya kültürsüzlüğün ya
da ruhsal bir bozukluğun varlığına mutlaka rastlanılacaktır. Nitekim
yapılan istatistikler de bu yönleri ortaya koymaktadır. O nedenle suçlu insan, suç işlemiş insan, öncelikle eğitilmeye, tedavi
edilmeye muhtaçtır. Bu yön dikkate alındığında cezalandırmada ve infazda
uygulanacak yöntemin; acı çektirmek değil, topluma kazandırmak, suç işlemiş
insandaki toplumsal ödev bilincini geliştirmek, cezalandırmanın- iyileştirici,
eğitici ve öğretici işlevlerini ön plânda tutmak olması gerekir. Dileğimiz ve
beklentimiz böyledir ve herhalde yapılması gereken ve doğru olan da budur.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE YARGIÇ GÜVENCESİ
Kesintisiz 19 yıla yakın bir süre, yargı bağımsızlığının ve yargıç
güvencesinin ülkemizde yaşandığı bir süreç geçirdik. Şimdi ise yargı
bağımsızlığının ve yargıç güvencesinin biraz daha daraltıldığı bir dönemi
yaşıyoruz.
Bu iki dönemi de yaşamış yargıçlar olarak, kazandığımız
deneyimlerle sağlıklı bir değerlendirme yapabilme ve doğru bir sonuç
çıkarabilme olanağımız vardır düşüncesindeyiz. Zira, deneysel süreç canlı bir
olgudur ve kişiye karşılaştırma yapabilmesi için pek çok ve somut bakış
noktası verir.
Kuşkusuz yasalara bağlı, saygılı ve kendilerini yasalara mecbur
sayan insanlarız. Ama yine de insanın, kendisini mecbur saydığı yasaların
yararına da inanması gerekir. Oysaki her iki dönemi de ardarda yaşamış
yargıçlar olarak, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile ilgili olarak
getirilen yeni , sistemin yararlı olmadığını ve gelecekte de bir yarar
sağlamayacağını öncelikle ve özellikle vurgulamak isteriz.
Korunması konusunda kendimizi görevli saydığımız ve üzerinde çok
duyarlı olduğumuz yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ilkeleri ile bağdaşır
nitelikte görmediğimiz yön, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşum
biçimine yöneliktir. Zira, ne kadar yansız olurlarsa olsunlar Kurul'un içerisinde
yürütmenin temsilcisi konumunda bulunan Adalet Bakanı ile ona bağlı biçimde
görev yapan Bakanlık Müsteşarının görev almaları yargı bağımsızlığı ve yargıç
güvencesi ilkeleri ile en azından biçimsel anlamda bağdaşır nitelikte
değildir, dahası sakıncalıdır.
Elbette Adalet Bakanı ve Bakanlık Müsteşarı, yargıçlara doğrudan
doğruya herhangi bir konuda veya davada müdahale edemez etkili olamaz. Ama
yargıçların atanmaları, de netlenmeleri, terfileri ve başka özlük işleri konusunda
yetkili ve görevli olan bir Kurul'un içerisinde Adalet Bakanının ve Bakanlık
Müsteşarının bulunması yargıçlar üzerinde dolayısı ile siyasal erkin etkili
olması sonucunu doğurur ki, bu durumda hem yargıç kendisini ve mesleki geleceğini
güvencede görmek ve hem de vatandaşın yargının bağımsızlığına olan güveni ve
inancı sarsılır. Nitekim, Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu'nun yaptığı Kimi tasarruflar bizim vurguladığımız
anlamda bir güven bunalımının varlığını ve bu güven bunalımının giderek
yaygınlaştığını göstermektedir.
Bunların yanı sıra, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun
kendisine ait bir binasının olmaması nedeniyle kurul toplantılarının Adalet
Bakanlığı binasında yapılması, yine Kurul'un kendisine bağlı bir sekretaryasının,
özerk bir bütçesinin bulunmaması ve özellikle Kurul üyelerinin aslî görevleri
ile ilişkilerinin kesilmemesi, yargıçların denetlenmelerinde görev alan
müfettişlerin doğrudan doğruya Adalet Bakanlığı'na bağlı olmaları, yargı
bağımsızlığına ve yargıç güvencesine gölge düşüren ve çağdaş düzenlemelere ters
düşen başkaca olumsuz yanlardır.
Gerek açıklanan bu yönler, gerekse hiç bir toplumun ve kişinin
çağına karşı gelerek kendisini yüceltmeyeceğine olan inancımızla, yargıçların,
benimsemedikleri ve de demokratik bulmadıkları için, içlerine sindiremedikleri
bu sistemin yanlışlığının kabul edilmesini ve değişmesini istiyoruz. Ve inanıyoruz
ki; "sağlam bir inanç, esnekliği
ile sınanır. Her yücelen gerçek gibi, o da yanlışlarını kabul ettikçe
yeşerir."
Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile ilgili içten görüş ve
düşüncelerimizi böylece dile getirirken, 2592 sayılı Yasa ile Uyuşmazlık
Mahkemesi'nin Kuruluş ve işleyişi Hakkındaki Yasanın 2. maddesinin 6 ve 7.
fıkralarında yapılan değişiklikle; Uyuşmazlık Mahkemesi Üyelerinin, Yüksek
Mahkeme Genel Kurullarının gösterecekleri adaylar arasında Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu'nca seçilmesinin hiç bir suretle hukuka uygun bulunmadığını ve bu
seçimlerin doğrudan Yüksek Mahkemeler Genel Kurullarına bırakılmasını
sağlayacak değişikliklerin geciktirilmeden süratle yapılması zorunluğuna
inandığımızı belirtmek isteriz.
YASALAR ÜZERİNE
Bir toplumdaki siyasal, ekonomik ve toplumsal rahatsızlıkların
tedavi edilmesinde kullanılacak en etkin ve hatta gerekli aracın yasalar
olduğunda kuşku yoktur.
Kuşkusuz yasalar, millî iradenin bir ürünü ve bir yaptırım
aracıdır. Ama yalnızca bunlardan birisi ya da aynı zamanda her ikisi birden
değildir. Teknik tanımı bir yana, en yalın tanımı ile yasa "toplum ne
istiyor, ne bekliyor ve neye gereksinme duyuyor ise odur."
O nedenle yasa koyucunun; toplumun gereksinimlerini, istek ve
beklentilerini gözleyerek, gerekli olan yasaları hazırlayıp yürürlüğe koyması
ve bu işlevini sağlıklı biçimde yerine getirmesi gerekir.
Yüce Parlamentonun belirttiğimiz çerçevede, büyük bir duyarlık ve
özveri ile bu işlevini yerine getirdiğinden ve getireceğinden hiç bir kuşkumuz
yoktur.
Üzerinde duyarlı olduğumuz ve de sakıncalı bulduğumuz husus,
özellikle son zamanlarda pek çok yasanın, klâsik yasa yapma tekniğine aykırı
biçimde yasa hükmündeki kararnamelere başvurularak çıkartılmış olmasıdır..
Hiç kuşkusuz, başvurulan bu yol, Anayasal bir yoldur. Sakıncaları
bir yana yararları da pek çoktur. Ama yine de bu yönteme sıkça başvurulması
karşısında, bırakalım yasayı bilmemesi özür sayılmayan vatandaşı bir yana
uygulayıcılar bile yasaları ve yasal değişiklikleri izleyemez bir duruma düşmektedirler.
Ayrıca yasa hükmündeki kararnamelerde olağan nitelikteki yasaların aksine
gerekçe olmadığından, görüşmeleri içeren meclis tutanakları bulunmadığından,
yargı organları ile diğer hukukçular bu yasaların amacını tesbitte güçlük
çekmektedirler.
Diğer taraftan, yürürlüğe konulan bazı yasaların daha çok "çerçeve
yasa" niteliğinde olduğu, bu yasalarda pek çok yönün yönetmeliklerde
düzenleneceğinin öngörüldüğü ve hangi yasaların hangi maddelerinin yürürlükten
kaldırıldığının yasalarda belirtilmediği gözlenmekte ve yürürlüğe konulan bir
kısım yasaların veya bu yasalardaki bazı maddelerin çok zaman geçmeden
yürürlükten kaldırıldığı görülmektedir. Kanımızca sakıncalı olan bu yönler,
yasalarda bulunması gereken devamlılık unsurunu ortadan kaldırmaktadır.
O nedenle, kimi yasaların çıkarılmasında
aceleci davranışlardan kaçınılmasını, olanaklar ölçüsünde yasa hükmünde
kararnameler ile yasa çıkarma yoluna başvurulmaması™, çerçeve yasalardan uzak
durulmasını, yasalarda yer alması gereken temel kuralların yönetmeliklere
bırakılmamasını, yasaların diline ve düzenleme tekniğine özen gösterilmesini
yargı adına talep ederiz.
Bunların yanı sıra; Cumhuriyet Yasalarının yeniden gözden
geçirilmesinde, artık günümüzde işlevi, anlamı ve yararı kalmamış olan kimi
yasaların yürürlükten kaldırılmasında, buna dayalı olarak yasaların yeniden
numaralandırılmasında ve böylece mevzuatın derlenip toparlanmasında büyük yarar
ve hatta zorunluluk vardır. O nedenle zaman geçirilmeksizin bu doğrultuda
başlatılan çalışmaların sonuçlandırılmasını dileriz.
YARGIÇ YETİŞTİRME SİSTEMİ
Bugün için Ülkemizde; asker, doktor, mühendis ve diğer meslek
birimlerini yetiştirmek konusunda izlenen, büyük ölçüde oturmuş ve yararları
görülmüş eğitim ve öğretim sistemleri vardır. Ama ne yazık ki, günümüzde
yargıç yetiştirmek konusunda uygulanan, çağa uygun, ülke gereksinimlerini karşılayacak
sağlıklı bir sistem yoktur.
Gerek bundan kaynaklanan nedenler ile, gerekse yargıçlık
mesleğinin son zamanlarda ekonomik aşınmalara da bağlı olarak çekiciliğini
yitirmiş olmasından dolayı bir yandan mesleğe nitelikli başvurular azalmış,
diğer yandan da meslekten sayıca ve nitelikçe önemli kopmalar olmuş ve
çözülmeler başlamıştır. O nedenle durum gerçekten üzücü ve gelecek için kaygı
duyulacak bir noktadadır. Dileğimiz ve beklentimiz konunun ve sorunun çok
ciddi biçimde ve ivedilikle ele alınıp çözüme bağlanması doğrultusundadır.
Bu konuda neler yapılabileceği ve ne gibi önlemler alınabileceğini
de belirtmek isteriz. Şöyle ki:
· Hukuk Fakültelerinde
Adalet Bakanlığı hesabına yatılı öğrenci okutma sistemine geri dönülmesi,
· Şimdilerde sürdürülmekte
olan meslek içi eğitimin daha da yaygınlaştırılması,
· Yargıçların davranış
bilimleri konusunda eğitilmeleri,
· Teorinin geliştirilip
zenginleştirilmesi amacı ile uygulamanın gözlenmesi,
· Uygulamada zaman zaman
karşılaşılan teori - pratik yabancılaşmasının önüne geçecek, dahası ayrılmaz
bir bütün olan teori ve pratiğin yakınlaşmasını ve bütünleşmesini sağlayacak
yeni bir modelin geliştirilmesi,
· Fakülte eğitiminde
mesleğe özgü çalışma tekniklerinin öğretilerek, uygulamaya yönelik beceri ve
yeteneklerin kazandırılmasına ve geliştirilmesine özen gösterilmesi ile
birlikte yabancı dil öğrenimine yer verilmesi,
· Yargıçlık ve avukatlık
stajı ayırımının ortadan kaldırılarak, her iki stajın hukuk veya adalet stajı
ya da bir başka isim altında bileştirilerek yeniden düzenlenmesi, tüm
stajyerlerin staj süreleri içinde;hem yerel mahkemelerde ve Cumhuriyet
savcılıklarında ve hem de Yargıtay'da ve avukatlar yanında belli süreler ile
staj yapmalarına olanak sağlanması,
· Yargıçların belirli
dallarda uzmanlaşmalarına özen gösterilmesi, bu amaçla yeni bir dizge
getirilmesi,
· Yargıçların ekonomik
sorunlarının mutlaka kendi özel yasaları içerisinde kesin bir çözüme
bağlanmasıdır.
ÜST MAHKEMELER SORUNU
Türk Hukuk sisteminin gündeminde çok uzun zamandan beri yer alan,
yararlı olacağını savunanların yanı sıra zararlarına da işaret edenlerin az olmadığı
"üst mahkemeler" konusundaki
görüşlerimizi de sunmak isteriz.
Hiç kuşkusuz, bütün dünyadaki işlevi ve işleyiş biçimi, amacı ve
yapısı itibarı ile Yargıtay, bir içtihat mahkemesi konumundadır. Ne varki
ülkemizde, yerel mahkeme kararlarının denetlendiği üst mahkemelerin olmayışı,
Yargıtay'ı giderek bir derece mahkemesi konumuna getirmiş, Yargıtay'ın bu işlevini
ve görevini yerine getirebilmesi için artan iş yüküne koşut olarak üye ve daire
sayısı her geçen gün artmıştır. Önlem alınmadığı, uzun vadeli bir plânlamaya
gidilmediği yalnızca günü ve yılı kurtarma düşüncesi baskın geldiği sürece daha
da artacağı kuşkusuzdur. O nedenle Yüce Yargıtay'ı, bugünkü durumundan ve
konumundan kurtarmak, gerçek işlevi olan hukuk yaratmaya ve ülke düzeyinde
içtihat birliği sağlamaya ilişkin temel yapısına kavuşturmak için üst
mahkemelerin kurulması artık bir zorunluluk halini almıştır.
Ancak, konunun çözümünün kısa vâdede düşünülmesi ve hemen bu konuda
yeni bir düzenlemeye gidilmesi doğru değildir. Zira, zorunlu ve yararlı bir
gereksinim olarak öngördüğümüz üst mahkemeler kurumu; herşeyden önce bir
altyapı sorunudur ve öncelikle sağlıklı bir altyapının oluşturulmasını
gerektirir. Bu yapılmadan Türkiye'nin bilinen bugünkü yapısı,ve koşulları içerisinde
böyle bir denemeye girişilmesi hem olanaklı ve hem de doğru değildir.
Şöyle ki; mevcut resmî verilere göre Türkiye'deki yargıç kadrosu sayısı 4278, Cumhuriyet
Savcısı kadrosu ise 2603'tür. Türkiye'nin nüfusuna, giderek artmakta olan
gereksinimlerine göre esasen yetersiz olan bu kadroların büyük bir bölümü de
şimdilerde boştur. Kaldı ki, sorun
sadece bir nicelik sorunu değil, aynı zamanda ve belki de daha çok bir nitelik
sorunudur. O nedenle, üst mahkemelerin kurulup işler duruma
getirilmesinden önce mutlaka kadro sorununu gerek sayı bazında, gerekse nitelik
bazında çözmek gerekir. Bunun için de
önce yargıç yetiştirilmesi konusunda sağlıklı bir modelin ivedilikle seçilmesi,
geliştirilmesi ve işler duruma getirilmesi zorunludur. Dahası bu
mahkemelerin görev yapacakları, yargıya yakışır, her türlü çağdaş araç ve
gereçle donatılmış yargı binalarının yapılması, yargının ve yargıcın ayrılmaz
parçası ve en büyük yardımcısı olan nitelikli, iyi yetişmiş, üstleneceği
görevin bilincinde yardımcı personelin de sağlanması gerekir. Bunlar yapılmadan, soruna makro düzeyde
bakılmadan ve konu belirtilen çerçeve içerisinde ve uzun vadede plânlanmadan
üst mahkemelerin kurulması yarardan çok zarar getirir ve o zaman şimdi
yakındığımız sistemi de arar ve özler bir duruma geliriz.
YARGININ DİĞER SORUNLARI
Yargının çözüm bekleyen diğer sorunlarını dile getirmeden önce bir
konuya değinmeyi bir vefa borcu ve görev bildiğimizi öncelikle belirtmek
isteriz.
Şöyle ki; geride kalan günlerde yargının kendilerine iletilen
sorunlarını çözmekte çok duyarlı, çok ilgili davranan, özellikle Yüce
Yargıtay'ın ve birinci sınıfa ayrılmış değerli yargıç ve Cumhuriyet
savcılarının akçalı sorunlarının çözümünde özverili ve çözüm arayıcı
yaklaşımlarda bulunan ve çözüm de bulan Cumhuriyet Hükümeti; inanıyoruz ki
yargının tüm sorunlarını ve bilhassa henüz birinci sınıfa ayrılma durumuna
gelmemiş yargıç ve Cumhuriyet savcılarının akçalı sorunlarını da çözecek
güçtedir ve çözecektir. Öyleki; Yargıtay ile olan ilişkilerinde, Yüce
Yargıtay'ın kendilerine iletilen tüm sorunlarının çözümünde Sayın
Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere, Cumhurbaşkanlığı Konseyi'nin Sayın Üyeleri
ile Sayın Başbakanımız, Sayın Adalet Bakanımız Sayın Maliye Bakanımız ve
Cumhuriyet Hükümeti’nin diğer sayın üyeleri, Devlet Plânlama Teşkilâtı
yetkilileri, Ankara Büyükşehir ve Çankaya Belediyesi Sayın başkanları ve diğer
kamu görevlileri çok anlayışlı davranmışlardır. Bu anlayışlı, yapıcı, içten,
çözüm arayıcı ve bulucu davranışların yargıya olan çok olumlu ilgi ve
katkıların devam etmesini dilerken kendilerine Yüce Yargıtay adına en içten
teşekkürlerimi sunarım.
Bu bağlamda ifade edeceğimiz ve çözülmesini beklediğimiz sorunlara
gelince :
Yargı; araç, gereç, bina gibi donanımları yönünden yetersiz ve
bakımsız bir durumdadır. O nedenle; öncelikle çağdaş ölçülere uygun, yapılan
görevin yüceliğine yakışır adalet binalarının, yurt genelinde başlatılacak bir
kampanya ile gerçekleştirilmesi gerek yargıç, gerekse Cumhuriyet savcılarının
lojman, büyük kentlerde ulaşım sorunlarının çözümlenmesi, yargı evleri ve
dinlenme tesislerinin bir toplumsal gereksinme olarak kabulü ile realize edilmesi
gerekmektedir.
Yine yargının en büyük gereksinimi olan kağıt, daktilo vs. gibi
gereçler çoğu kez yeterli ölçüde bulunamadığından, işler kimi zaman ivedilikle
ve sağlıklı biçimde yürütülememektedir. O nedenle belirtilen bu gereksinimlerin
zamanında ve görevi aksatmayacak biçimde sağlanması, duruşmalarda stenoya
geçişin planlanması, hafızalı ve elektrikli daktilonun yargının hizmetine
sunulması yararlıdır.
Çoklukla, adliye binalarında işi biten dava ve takip dosyaları,
mahzen adı verilen, her türlü tehlikeye karşı korumasız depolarda
saklanmaktadır. Aranan ve kimi zaman son derece önemli olan bir dosyanın ya da
o dosya içerisindeki bir belgenin bulunması günler almakta ve hatta bazı
zamanlar da bulunamamaktadır. O nedenle hem dosyaların korunması ve hem de zaman
kaybının önlenmesi için çağdaş tekniğe uygun olarak arşiv uygulaması,
mikrofilm veya bilgisayar sistemine geçilmesi gerekmektedir.
Yine her adliye binasında tüm yargıç ve Cumhuriyet savcılarının
yararlanmalarına ayrılmış kitaplıkların kurulması, bu kitaplıklarda tüm yayınların
toplanması ve bu yerlerde konunun uzmanı olan kişilerin çalıştırılmalarında
yarar ve zorunluluk vardır.
Hiç kuşkusuz bütün bu sorunların çözümlenmesi bir ekonomik gücüm
varlığını gerektirmektedir. Bu ise herşeyden önce bir kaynak yaratmakla olanaklıdır.
Kanımızca yargı bu kaynağı, bir yeni düzenleme getirildiği takdirde kendi
içinde ve kolayca bulacaktır. Bu ise
herhalde yargı işlerinden alınan harçların, teminatların ve benzeri diğer
gelirlerin yargıya özgülenmesl, bütün
bu gelirlerin adalet bankası veya adalet fonu adı altında toplanması ve
yargının akçalı sorunlarının çözümünde kullanılması ile mümkün olacaktır.
Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer konu da, adliyelerde
görev yapan "yardımcı
personelin" durumudur. Bu personelin öncelikle, yetiştirilmesine,
eğitilmesine özen gösterilmesi ve mesleğin çekiciliğin sağlanması
gerekmektedir. Bugün için yargıç ve Cumhuriyet savcılarının en önemli ve
vazgeçilmez yardımcıları konumunda bulunan bu personelin, aylık gelirleri ve
diğer nesnel olanakları gereksinimlerini karşılamaktan tamamen uzaktır. Yasa
gereği yargıç gibi tarafsız olmaları öngörülen, aynı nedenlere bağlı olarak
reddedilebilen, kararda imzasının eksikliği, verilen o kararın bozulmasına
neden olan bu görevlilerin akçalı durumlarının iyileştirilmesi, örneğin; fazla
mesai ücretlerinin artırılması, keşif ücretlerinin günün koşullarına uygun
düzeye getirilmesi, giyim, kuşam, ulaşım, lojman, yan ödeme gibi gereksinimlerinin
günün ve ülkenin koşulları ile devletimizin olanaklarına uygun biçimde
giderilmesi gerekmektedir.
YARGIYA İLİŞKİN DİLEK VE ÖNERİLER
Yargıda; gerek bizim gözlemlediğimiz, gerekse vatandaşın
yakınmalarından saptadığımız bazı aksamalar mevcuttur. Yargının daha sağlıklı
bir yapıya kavuşması yönünden sorunları ve çözüm yollarının ortaya
getirilmesinde yarar vardır. Şöyle ki; şimdilerde
var olan sulh - asliye ayrımı anlamsız ve yararsız bir bölünme niteliğindedir.
Zira, 500.000 TL.lık uyuşmazlıkla 5.000.000 TL.lık uyuşmazlık arasında belki
nicelik farkı vardır ama nitelik farkı yoktur. Çünkü hak, haktır. O nedenle bu
ayrımın ortadan kaldırılması gerekir.
Yargıçların terfilerinde, verdikleri kararlara göre aldıkları
notların tek başına bir değerlendirmeye tutulması yanlıştır. Bu uygulama;
yargıcı, Yargıtay kararlarına doğrudan bağımlı kalmaya yöneltmekte ve yargıcın
yaratıcılık işlevini giderek köreltmektedir. O nedenle yargıçların terfilerine
ilişkin mevcut sistemde çağa uygun düzenlemeler yapmanın zamanı gelmiştir
kanısındayız.
Yargının bilinen yükünün azalmasında yararı olacağı inancı ile
nizasız yargı birimlerinin tek tek saptanmasını ve bu sisteme işlerlik
kazandırılmasını öneriyoruz.
Ticaret Mahkemelerinin isim ve işlev olarak korunması ancak tek
yargıçla çalışması uygun olacaktır inancındayız. Böylece hem birlikte
çalışmanın getirdiği bazı engeller aşılacak ve hem de yargıç tasarrufu
sağlanacaktır.
Yine güzel düşünülmüş olmasına karşın son derece kötü biçimde
işletilmekte olan ve giderek amacından ve işlevinden sapan adlî yardım kurumunun
yeni baştan ele alınarak çağdaş bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir.
Yeniden düzenlenilmesi ve bir disiplin altına alınması gereken bir
diğer konu da, "bilirkişilik"
kurumudur. Yargıcın uzmanlık alanı dışında kalan konularda görüş bildiren ve o
nedenle bir davada adaletin bulunmasında yargıç kadar olmasa bile, yine de
etkin bir konumda bulunan bilirkişilik; uygulamada gerek seçilen kişilerin
nitelikleri veya niteliksizlikleri, gerekse yargıçlarca çoğu zaman bir
ilkesizlik içerisinde tayin ve takdir edilen ücretleri ve yine gerekli gereksiz
konularda başvurulan bir yöntem olması yönünden bir düzensizlik içerisindedir.
O nedenle bilirkişiliğin kurumsallaştırılmasında, resmî bilirkişilik kavramının
genişletilip geliştirilmesinde, Barolar ile Adalet Bakanlığı'nın bu konuda diğer
kamu kuruluşlarıyla iletişim kurarak eşgüdüm sağlayıcı işlevler üstlenmesinde
yarar ve hatta zorunluluk vardır inancındayız.
Diğer yandan, yerel mahkemelerde kanıt toplama işleminin duruşma
açılmadan tamamlanması, dava giderleri ile ilgili olarak idari yargıda uygulanmakta
olan avans sisteminin adlî yargıda da başlatılması ve davanın açılması ile
birlikte olası yargı giderlerinin taraflara depo ettirilmesi gibi konularda,
usul hukukuna yeni ve bağlayıcı düzenlemeler getirilmesi, davaların daha kısa süre
içerisinde çözüme bağlanmasına katkıda bulunacaktır düşüncesindeyiz.
İcra ve iflâs Dairelerinin, özellikle büyük kentlerdeki çalışma
biçiminden buralardaki işlerin yürütülmesinden yakınmalar pek çoktur ve
yoğundur. O nedenle, anılan dairelerde görev yapan memurların özenle
seçilmeleri, görevlerinde çok sıkı biçimde denetlenmeleri devlete ve yargıya
olan güvenin sağlanması ve korunması yönünden önemlidir.
Bu kapsamda disiplin altına alınmasının, yeni baştan düzenlenmesi
zorunlu olduğunu saptadığımız diğer bir konu da icra uygulamasındaki "yedieminlik" kurumudur. Bu
kurum; bugün için, özellikle büyük kentlerde niteliksiz ve çıkarcı güçlerin
tekelinde gibidir.
O nedenle sorunun gündeme alınmasında, tarifelerin günün
koşullarına ve yerel özelliklere göre vatandaşa yük olmayacak biçimde
belirlenmesinde, saptanacak yeni ilkeler doğrultusunda yapılacak düzenlemeler
ile bu kurumun disiplin altına alınmasında yarar olduğu düşüncesindeyiz. .
Saygıdeğer Konuklar,
Sevgili Arkadaşlarım.
Konuşmama son verirken, beni ilgi ve sabırla dinlemek lütfunda
bulunan siz seçkin konuklarımıza en içten saygılarımı sunuyor, bana her zaman
yürek ve destek veren çalışma arkadaşlarımı, özverili çabaları ile Türk Hukukunun
gelişmesine ve ilerlemesine katkıda bulunan değerli yargıç ve Cumhuriyet
savcılarımız ile savunma mesleğine gönül vermiş avukat ve meslekdaşlarımı ve
fedakâr adalet personelini saygı ile selâmlıyorum.