SAYIN CUMHURBAŞKANIM,
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN SAYIN BAŞKANI,
CUMHURİYET KONSEYİNİN SAYIN ÜYELERİ,
SAYIN BAŞBAKAN,
YÜKSEK YARGI ORGANLARININ SAYIN BAŞKANLARI,
SAYIN KONUKLAR,
AZİZ ARKADAŞLARIM,
BASININ VE TRT.'NİN SAYIN MENSUPLARI.
Bugün, adlî teşkilâtın, insan gücünü aşan yoğun çalışmaları ile
geçen bir adalet Yılını daha, tarihin yanılmaz hükmüne terkederken, yine
sorunlarla dolu yeni bir Adalet Yılına girmiş bulunuyoruz.
Yargının bu en anlamlı gününe, yüksek huzurlarıyle onur katan aziz
Cumhurbaşkanına, aynı zamanda güzel ve kalıcı bir geleneği de başlatmış olması
nedeniyle şükranlarımı arzederken, varlıkları ile bizlere onur veren mümtaz
konuklarımızı da derin saygılarımla selâmlıyor ve 1986 -1987 Adalet Yılı'nın
Yüce Milletime hayırlı olmasını yürekten diliyorum.
Bu arada, geçen yıl sonsuzluğa göçen Hâkim ve Cumhuriyet Savcılarına,
avukat meslekdaşlarıma, adalet mensuplarına Ulu Tanrı'dan rahmet dilemeyi,
gerek yaş sınırı nedeniyle, gerekse kendi istekleriyle emekli olan değerli
arkadaşlarıma, unutulmaz hizmetlerinden dolayı şükranlarımı ve yeni
yaşamlarında sağlık, esenlik ve mutluluk dileklerimi sunmayı, özellikle de kısa
bir süre önce Yargıtay Üyeliğine seçilen ve üstün çalışmalarıyle bize güç katan
yüce hâkimlere başarılar dilemeyi öncelikle yerine getirilmesi gereken zevkli
bir görev sayıyorum.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Bugün dünyamız olağanüstü kritik günler yaşamaktadır. Geçen Adalet
Y'»ı açış konuşmamda da belirttiğim gibi, hukukun ve uygarlığın öncülüğünü
yaptıklarını iddia eden devletler başta olmak üzere, her devlet yalnız kendi
Çıkarını düşünmekte, giderek evrensel hukuk, adalet ve ahlâk kuralları dahil,
diğer devletlerin haklarına bile saygılı davranmamaktadırlar.
Öte yandan, bazı devletlerin desteği sonucu büyük tırmanış
gösteren terörizm ile barışı, sosyal ve ekonomik kalkınmayı engelleyen
silâhlanma yarışı ve özellikle de dünyanın bir bölgesindeki açlık olgusu,
insanlığın geleceği yönünden ümit kırıcı gelişmelerdir.
Kaygı yaratıcı bu olaylar, bizlere bu dönemde milletçe daha çok
birlik ve beraberlik içinde bulunmak, her yönden daha güçlü olmak mecburiyetini
yüklemektedir.
Bugün, Yurdumuzun çözüme kavuşturulması gereken birçok sorunları,
mevcut hukuk düzeni yönünden bazı sıkıntıları elbette vardır. Esasen kusursuz
hiç bir rejim dünya üzerinde mevcut değildir. Bunun gibi, hukuk devleti
idealinin hiç bir ülkede tam olarak gerçekleştiği de iddia edilemez.
Gerçek şudur ki, yurdumuzda insan hakları ve özgürlükler konusunda
"olması gereken" ile "olan" açılarından yapılan karşılaştırma
ve değerlendirmeler, bu ikisi arasında çok önemli mesafeler kaydedildiğini
ortaya koymuştur.
O halde, sorunlara asla karamsarlık, umutsuzluk içinde değil,
iyimserlikle yaklaşarak, yakın tarihimizde ve gözlerimizin önünde cereyan eden
olaylardan sonuçlar çıkarılarak gelecekteki tutum ve davranışımızı belirlemek,
sanıyorum en isabetli bir yol olacaktır.
Çünkü, demokrasinin teme! öğelerinden biri ve en önemlisi,
toplumda hoşgörü ve saygı ortamının yerleşmesidir. Böyle bir ortam oluşmadıkça,
siyasal inançlara ve faaliyetlere yadırgamadan ve düşman olmadan bakabilme
alışkanlığı toplumda bir duygu olarak yerleşmedikçe, fertler ve siyasal güçler
arasındaki ilişkiler yumuşak ve esnek bir zeminde sürdürülmedikçe, Anayasanın
ve yasaların tanıdığı haklar ve özgürlükler ne kadar mükemmel olursa olsun,
toplumun huzurunun ve uygar ilişkilerin giderek bozulması mukadderdir.
İnanıyorum ki bu duyguyu yüreklerimize doldurduğumuz; mevcut hukuk
düzenini oluşturan kurallara karşı gelmediğimiz; önyargıları ve saplantıları,
özellikle bilgili ve daima haklı görünmek tutkusunu terkettiğimiz takdirde,
siyasal rejimimiz giderek daha güçlenecek, böylece özlemini çektiğimiz düzeye
erişecektir.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Seçkin Konuklar.
Bugün yapacağım konuşmamda, değişik bir yöntem izlemek, önceki
açış konuşmalarından bazı bölümleri sizlere okumak; bu arada millet ve hak yolunda,
adalet hizmetinde neredeyse 120 yılını idrak edecek olan ve köklü mazisi,
anıtlaşmış kararlarıyle kalplerde ve kafalarda büyük bir saygınlık yaratmış
bulunan Yargıtay'ın, daha iyi anlaşılıp değerlendirilebilmesi için bazı
rakamları dile getirmek istiyorum.
Amacım, 1943 yılından beri sürdürülen bu anlamlı toplantılarda
yapılan konuşmalardan sunacağım birkaç bölümle, sizleri yargının nasırlaşmış sorunları
içinde dolaştırmak, Türk adalet teşkilâtının yıllarca çok ağır bir yükün tüyler
ürpertici sorumlulukları altında nasıl çalıştığını, bugün ne durumda olduğunu
sizlere anlatmak ve geleceği hakkında sizlerin sağlam bir yargıya varmanızı
sağlamaktır.
Sizlere aktaracağım bölümler asla özellikle seçilmiş değildir.
Bütün açış konuşmalarında değişik ifadelerle tekrarlanmış olan sorunlardır.
Hatta, bundan 10, 20, 30 yıl önceki konuşmalardan birisi bu yıl yapılan
törende okunmuş olsa, yadırganacağını sanmıyorum.
Yargının sorunları, gelmiş geçmiş bütün yasama ve yürütme
organlarınca bilinmektedir. Beş yıllık kalkınma plânları ile icra
programlarında bütün bu sorunlar hem de çözümleriyle birlikte en ufak
ayrıntılarına kadar tespit edilmiştir.
Ancak, yarım yüzyıla yakın süredir, çözümleri ile birlikte ısrarla
tekrarlanan genel ve hayati nitelikteki sorunlarımızın çoğuna, hâlâ arzulanan
düzeyde âdil, kalıcı ve gerçekçi bir çözüm getirilememiş olması son derece
üzücü ve düşündürücüdür.
ÇAĞDAŞ HUKUK DEVLETİ VE YARGI
Saygın Cumhurbaşkanım,
Çok iyi bilinir ki, devlet denilen müessese, sosyal ve ekonomik
gelişmedin belli bir evresinde, toplum yaşamının bir ürünü olarak doğmuştur.
Çağlar boyu verilen bir mücadelenin doğal sonucu ve çağdaş uzantısı olarak ortaya
çıkan devletin modern tipine, yani sosyal hukuk devleti aşamasına ulaşması,
Batı'da uyanış devrinden, reform hareketlerinden, nihayet sanayi devriminin
başlamasından sonradır. Bu tarihi çağların ürünü olan devletin temel amacı,
insanı her yönden koruması, yüceltmesi ve onu kendisine hizmet edilmesi
gereken tek gerçek değer olarak benimsemesi olmuştur.
Devlet artık insanını her yönden korumak ve geliştirmek durumunda,
hatta zorunluluğundadır. Bu bakımdan çağımızın insanı, en güçlü otorite olan
devletinden pek çok şey beklemeye başlamıştır.
Günümüzün çağdaş devleti, hukuk kurallarından örülmüş bir düzeni
ifade eder. Gerçek hukuk devleti, çağdaş gelişmeleri yasalarına, geniş bir
anlatımla hukuk düzenine aktaran devlettir. Bu bakımdan devletle hukuk ve hak
ile yasalar arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Ne var ki insanlar,
ötedenberi, hak ile yasa ve hukuk ile devlet arasında esaslı bir fark sezmiş,
hakkın yasa ile eşit olmadığına ve hukukun devletten ayrı ve üstün bir varlığı
bulunduğuna inanmış, yasanın üstünde ve yasa koyucuların daima gözönünde
bulundurması gereken bir hakkın varolduğuna sarsılmaz bir kanaat
beslemişlerdir.
Çağdaş gelişmeler sonucunda, hukuk devleti düşüncesinin, yasa
'devleti görünüşü ikinci plânda bırakması işte bu düşünceden kaynaklanmıştır.
Gerçekten hak, yasadan ibaret değildir. Hak, sosyal bir fikir, toplum
yaşamının ürünü dolayısıyle bir idealdir. Yasa ise, bunun iyi ya da kötü bir
ifadesi, bir klişesidir.
Bu özellik, mevcut hukuk düzeninin ne oranda hukukun evrensel
ilkelerini ve bilimsel gerçekleri, dolayısıyle hukukun yüceliğini yansıttığı
ve özellikle de ne oranda adaleti gerçekleştirdiği konusunda bir değerlendirme
yapmaya daima insanları sevketmiştir.
Kuşkusuz, hukukun devlet düzeninde egemenliği, yalnız yasaların
değil, hak ve adalet ilkelerinin de egemenliği anlamına gelir. Artık bir hukuk
devletinde yasaların egemenliği yeterli değildir. Yürürlükteki hukukun, hak ve
adalet düşüncesine dayanan ve bu düşünceden kaynaklanan eleştirilere açık bulunması,
bu bakımdan çok doğal sayılmalıdır, insanlık tarihi de, insan düşüncesinin
hukuk karşısında hiç bir zaman hareketsiz kalmadığını, hukuk düzenini adalet
duygu ve bilinciyle daima eleştirdiğini göstermektedir. Çünkü adalet, bir
toplum içinde barış, uyum, eşitlik ve düzen yaratma görevleriyle, hukukun özü
ve amacıdır.
Hukukun temel ve evrensel ilkelerini içermeyen, yapısı ve içeriği
bakımlarından fertlerin adalet duygusu ve anlayışları ile bağdaşmayan ve
yalnız istikrar ve disiplini gerçekleştirme amacı güden bir hukuk, sadece eksik
değil, Anayasamızın 5 ve 10. maddeleri karşısında aynı zamanda yetersiz bir
hukuktur.
Hukuk devleti, ancak toplumu oluşturan fertlerin ve bu arada
özellikle devlet içinde hâkim durumda olan idare edenlerin, bütün işlerinde ve
işlemlerinde, yürekten inanarak, seve seve, yasalara ve yargının kararlarına
bağlı olmaları, büyük bir gelişim gösteren sosyal yapının, ihtiyaçlarına cevap
verecek, çağdaş hukuk sistemlerine ve demokratik hukuk kurallarına uygun yeni
düzenlemelere kavuşturulması ve en önemli olarak da bütün kurum ve kuruluşların
mükemmel bir şekilde teşkilâtlanması ve işlemesi halinde gerçekleşebilir.
Bunun için fert de, devlet de güçlü ve adaletli bir hukuk düzenine
inanmak ve bunu gerçekleştirmek için gerekeni yapmak zorundadır.
Artık çağdaş devlet, geçmişin ve geleneğin kalıplaşmış kurallarını
bir tarafa itmek, akla, bilgiye ve yaşamını yakından izleme durumunda olduğu
toplumun gerçek ihtiyaçlarına göre düşünüp, yeni yeni düzenlemelere gitmek ve
özellikle de kendisini sağlam ve ayakta tutacak kurumları ve bu arada bütün
yargı kuruluşlarını en üst düzeyde teşkilâtlandırmak zorundadır.
Çünkü, sürekli bir yenileşme ve kendini aşma özlem ve tutkusuyle
dolu Türk toplumu da artık hukuk devleti kavramının ifade ettiği anlamı ve
böyle bir devlet yapısı içersinde yargı gücünün, dolayısıyle yargı denetiminin
değerini yeterince kavramıştır.
YARGININ GENEL DURUMU
Sayın Cumhurbaşkanım,
Değerli Konuklar.
Geçmiş uzun döneme bir göz atıldığı takdirde, Yurdumuzun en
öncelikli sorununun daima ekonomik alanda kalkınma olduğu görüşüyle sadece bu
soruna önem verildiği ve dolayısıyle sosyal ve özellikle de adlî kalkınmanın
ihmâl edildiği görülür. Böyle bir düşünce ve uygulamayla adlî kalkınmanın
yıllarca ihmâl edilmiş olması, ne yazık ki arzulanan düzeyde bir hukuk düzeninin
gerçekleşmesini de engellemiştir. Oysa, gerçek ekonomik kalkınma, ancak
toplumun değişen ihtiyaçlarına cevap verecek düzenlemelerin zamanında
yapıldığı, toplumda yasalara saygı ve uyum bilinciyle adalet duygusunun
yerleştiği ve adalet işlerinin aksamadan yürütüldüğü bir düzenin varlığı
halinde başarıya ulaşabilir.
Değişmeyen bir gerçektir ki. her toplumun doğasında karmaşa
eğilimi vardır. Bunun nedenleri hiç kuşkusuz, yaşam ve çalışma alanlarında
olusu' duran olumsuz olaylar, sağlıksız kentleşmeler, sosyo-ekonomik çöküntüler
eğitim yetersizliği, fertlerin ruhsal sıkıntılarıdır.
Ancak bir devlette, uygar bir hukuk düzeni ve dolayısiyle ferdin
hak ve özgürlüklerini her türlü sataşmalardan koruyacak güçlü ve etkin bir
adalet cihazı mevcutsa, o toplumda karmaşanın yeri elbette olmayacaktır.
Çünkü, bir toplumun gelişme düzeyi hukuksal yapısının ve adlî
teşkilâtının güçlülüğü ile orantılıdır. Bir devletin yargı sistemi, o devletin
nitelik ve bünyesini gösteren bir ölçüdür. Hukukun ve adaletin egemen olduğu,
mahkemelerin doğru, etkin ve süratli karar verdikleri bir ülkede toplum daha
mutlu, daha huzurludur; daha yapıcı, daha yaratıcıdır. Yargının gerçek gücü ve
bağımsızlığının yadırganmadığı, yargının her yönüyle yüceliğe kavuşturulduğu
bir ortamda devlet daha güçlüdür; uygarlığın gelişmesi ve özellikle de
sosyo-ekonomik kalkınmada başarı sağlanması, böyle bir ülkede daha kısa sürede
mümkün olur.
Ama ne yazık ki, bugüne kadar ülkemizde, vatandaşların adalet
sorunları ile ilgili haklı yakınmalarına ve yargı teşkilâtının sorunlarına
geniş kapsamlı ve kalıcı çözüm getirecek plânlı ve ciddi bir adalet politikası
güdülmemiş, yapılması düşünülen bazı iyileştirmeler de maalesef kadro ve
personel yetersizliği, bütçe mülâhazası gibi nedenlerle ve bazı etkenlerle
gerçekleştirilememiş, dolayısıyle yargı bugüne kadar anayasal gücü ve yeri ile
orantılı düzeye çıkarılamamıştır.
Bugün yargının genel durumuna bir göz atılacak olursa, hiçte iç
açıcı olmadığı görülür. Yıllardan beri süregelen ve bugün ağırlığını çok daha
fazla hissettiren sıkıntılar, hem ilk mahkemeler hem de Yargıtay yönünden bizi
ciddi endişelere sevketmiştir.
Adalet Yılı açış konuşmama esas olmak üzere, Adalet Bakanlığı'ndan
aldığım resmî rakamlara göre, teşkilâttaki hâkim kadrosu 4278, Cumhuriyet savcı kadrosu da 2478 olmak üzere 6756'dır.
Askerî Yargıtay'da, sıkıyönetim mahkemelerinde, Adalet
Bakanlığı'nda, Yargıtay ile Cumhuriyet Başsavcılığında görevli olanlar hariç,
münhal hâkim adedi 1112, savcı adedi
665 olmak üzere toplam 1777, boş hâkim adayı kadrosu da 449'dur.
Biraz önce belirttiğim yerlerde çalışan 283 hâkim ve 87
Cumhuriyet savcısının da fiilen mahkemelerde görev yapmadı klan düşünülürse,
basit bir hesapla 2800 kadar ilk
mahkeme hâkimi, 1985 yılında (1.311.679 adet ceza ve 1.815-610 adet hukuk davası olmak
üzere) toplam 3.127.289 adet davaya
bakmak; bunun gibi, 1700 Cumhuriyet
savcısı da, aynı yıl içinde 1.164.016
adet hazırlık soruşturması yapmak, bu arada Asliye Ceza ve Ağır Ceza Mahkemelerinin
duruşmalarına çıkmak ve ayrıca 816.370
adet ilâmın infazını sağlamak durumu ile karşı karşıya bırakılmışlardırki, bu
üzüntü verici bir olgudur.
Hâkimlerin baktığı işlere ilişkin bu rakamlara, delil tespiti,
tedbir kararı, tereke tespiti ve buna benzer büyük adetlere ulaşan müteferrik
işlerle, mahkeme binaları dışında yapılması gereken keşif işlemleri de dahil
edilirse, ortaya çıkacak tablo, daha da ürkütücü olacaktır.
Davaların irade dışı uzamasına, giderek artan yakınmalara ve
eleştirilere neden olan ve dolayısıyle adalete karşı inanç ve güveni zedeleyen
bu durumun manevi sorumluluğunu, yargı mensuplarının daha fazla taşımaya, sanıyorum
artık gücü kalmamıştır.
Bu üzüntü verici tabloya rağmen, şu an eğer hâlâ yargıdan,
özellikle geciken adaletten yakınmalar sürdürülüyorsa, bunun nedenini ve
sorumluluğunu sadece yargıya yüklemek, haksızlıkların en büyüğü olacaktır.
YARGITAY'IN GÜNÜMÜZDEKİ DURUM U
Sayın Cumhurbaşkanım,
Bugün Yargıtay, çöz daha zor günler yaşamaktadır.
Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri ile Genel Kurulları 1984 takvim yılında 35.150 dosya devralmış ve 1985 takvim yılı içinde gelen 262.693 dosya ile birlikte bir yıl
içinde 297.843 adet dosyaya bakmak
durumunda kalmıştır. Bu işlerden 61.904
adedi bozma (ki görüşülen işlerin % 33'ü oranındadır) 135.973 adedi onama, 48.464
adedi de diğer bir karar türü ile sonuçlanmış ve fakat 1986 yılına 51.502 dosya
devredilmiştir.
Bu iş hızının devam etmesi halinde, Yargıtay her yıl ortalama
30.000 kadar daha fazla dosyaya bakmak zorunda kalacaktır.
Özellikle tapulama işlemlerinin yurt düzeyinde yaygınlaştırılması,
devlet yatırımları yüzünden gün be gün artan kamulaştırmalar, konut sorununun
ve yoğunluk kazanan ekonomik ilişkilerin karmaşıklığının beraberinde getirdiği
uyuşmazlıklar, 2912 ve 3012 sayılı Yasalara göre açılan kira tesbit davaları
yüzünden daha da çoğalacak olan dava ve icra işlerinin, giderek bütün sistemi
çalışamayacak duruma sokacağını tahmin etmek hiç de güç olmayacaktır.
Hal böyle olunca, Yargıtay'ın bundan böyle tüm üye ve bugün büyük
boyutlara varan tetkik hâkimi açığının doldurulması halinde dahi, bu iş yükünün
üstesinden gelmesine imkân kalmayacaktır.
Durum Cumhuriyet Başsavcılığı yönünden de değişik değildir. 1984 yılından 30.602 ceza dosyası devralan Cumhuriyet Başsavcılığı'na, 1985 yılında 90.687 dosya gelmiş, toplam 121.289
dosyanın 88.150 adedi
tebliğnameye bağlanarak Ceza Genel Kurulu ile ceza dairelerine gönderilmiş ve 1986 yılına da 33.139 dosya devrolunmuştur. Başsavcılıktaki incelemenin bir yıla
yakın bir gecikmeyle yapıldığı ve bu dosyaların ilgili kurul ve dairelerde de
bir süre inceleme için beklediği düşünülürse, bu gecikmenin beraberinde ne
denli büyük sakıncalar getireceği kolaylıkla anlaşılır.
İlk mahkemelerde esasen yıllarca süren bir davanın Yargıtay'da 8
ay ile 3 - 4 yıl inceleme sırası beklemesi, verilen kararlar ne kadar doğru ve
âdil olursa olsun, Yargıtay'ı zaman içinde yıpratacak ve mevcut olumsuz çalışma
koşulları yüzünden kararlarına gölge düşürecektir.
Oysa, Yargıtay ve mahkemeler, Devleti, Cumhuriyeti ayakta tutan,
yurtta nizamı ve düzeni sağlayan kuruluşlardır. Bunları sağlam ve itibarda
tutmak devlete sadece güç kazandırır.
Sorunlar yeni değildir. 1940'lı yıllardan günümüze uzanan büyük
bir ihmalin sonucudur.
Şimdi izin verirseniz sizlere, önceki açış konuşmalarından bazı
bölümleri aynen aktarmak istiyorum.
Değerli bir Başkanımız, büyük hukukçu Halil ÖZYÖRÜK, 1943 -1944 yılı
açış konuşmasında, fonksiyonunu yitiren teşkilât yasasından, hâkimlik mesleğine
rağbet edilmemesinin gerçek nedenlerinden söz ederken, bakınız ne diyordu j
(... Modern hayatın ilerlemesiyle birlikte adalet kapılarına
yapılan başvuruların yaratacağı bunalmayı ve hazımsızlığı vaktinde önlemek
için, artık gerçek hüviyetini kaybetmiş olan adlî teşkilâtla ilgili kanun
yerine yenisinin konulması zamanı gelmiştir... Bugün adalet organlarını
faaliyetleri içersinde sıkıştıran, bunaltan ve bazen eksik bir şekilde işlemek
zorunda bırakan şey, mahkemeler kuruluşunun belli ve kesin esaslara
dayanmayışıdır. Bazı yerlerde sava ve sorgu hâkimi bulundurulamıyor; bu
yerlerde asliye mahkemeleri savcısız iş görmek zorunda kalıyorlar. Bu hal,
mahkeme kürsülerini işgal edecek yargıç sayısının fakirliğinden ileri geldiğine
şüphe yoktur. Bu bakımdan yargıç sayısını çoğaltmak zarureti karşısındayız.
Yargıçlık niteliğini kendilerinde toplayabilenlerden pek az bir kısmı bu mesleğe
girmektedir. Rağbetsizliğin sebebi malûm! Yargıç, genel hükümlere göre, yani
devlet memurlarının bağlı olduğu aylık ve ödenek hükümlerine göre para alır ve
bu paradan başka hiçbir kazancı da yoktur. Çünkü bizzat Anayasa, yargıcın,
gerek genel ve gerekse özel hiçbir görev alamayacağını söylemiştir. Buna
karşılık gene Anayasa'nın 56. maddesinde bahsettiği -1924
Anayasası-"yargıçların aylık ve ödenekleri" hakkında özel kanunlar
henüz çıkarılmamıştır. Bunların yokluğu sebebiyle de yargıçlar bu bakımdan
bütün memurlar hakkındaki genel hükümlere bağlı tutulmaktadırlar... Öte
yandan, kendilerini hâkimlik kürsülerinde adaleti tatbik etmek üzere
yetiştirdiğimiz genç elemanların meslekten uzaklaştıklarını görmekle duyduğumuz
üzüntüyü gidermek için, mesleğin lâzım gelen çekiciliği kazanmasına bir an
evvel teşebbüs edileceğin»de asla şüphemiz yoktur...)
Aynı Başkan 1946 -1947 yılında da sorunu, şu sözlerle dile
getiriyordu:
(... Hukuk Fakültelerini bitiren gençlerden yargıçlık mesleğini
seçenler mahdut kimselerdir... Asıl dava, yargıçlık mesleğini çekici, arzu
edilir, imrenilir bir duruma ulaştırmak davasıdır. Bunun da halli, ancak
yargıca bahşedilecek maddi ve manevi imkân ve üstünlüklerin sağlanması ile
kabil olur...).
Yıl 1986 ve Anayasamızın 140. maddesi şöyle diyor:
(... Hâkim ve savcıların aylık ödenekleri... mahkemelerin bağımsızlığı
ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.)
1924 Anayasasında aynı hüküm ve 62 yıldır çıkarılamayan bir yasa.
Aynı Başkan 1944 -1945 yılı açış konuşmasında da günün Yargıtay'ı
için şöyle bir değerlendirme yapıyordu :
(... Yargının iki büyük sorunu şudur : Birincisi,
istinaf Teşkilâtı, yani Üst Mahkemeler. Bu teşkilât faydalıdır, ikincisi,
temyizin yükünü hafifletmek. Bu ise zaruridir. Çünkü, temyizin yükünü
hafifletmeyi temin edecek olan çareleri düşünmeyecek ve gerekli tedbirleri
vaktinde almıyacak olursak, muazzam Ur kaza cihazını adlî vazifesinden
uzaklaştırmak gibi, telâfisi mümkün olmayacak bir zararla karşılaşmış
olabiliriz. Temyiz mahkemesinin işi,
binlerce ve binlerce dosya devretmek ve muvaffakiyetini astronomik rakamlarla
canlandırmak değildir. Temyiz bir prensip mahkemesidir. Temyiz mahkemesi,
sayıya tâbi bir kurul haline girdiği gün, adalet de rakamla ifade edilir hale
gelir ve bir hesabı cari zihniyetinin karanlık girdabı içersinde boğulma
tehlikesiyle karşılaşır...).
Bir başka değerli Başkan Recai SEÇKİN, 1962 - 1963 yılı açış konuşmasında, hâkimlik mesleği ile
ilgili görüşlerini de şöyle belirtiyordu :
(... Adalet kapısı, bilhassa yönetim yerlerinin haksızlığını
düzeltecek son kapı olunca adalet işleri, sosyal bakımdan, yönetim işlerinden
daha önemli işler niteliğini kazanır... Son kapı olan mahkeme kapısı, gayet
sağlam bir kapı olmalıdır ki, haksızlık oradan içeri sızmasın. Bu kapının
sağlamlığı, sadece, konulan kanun hükümleriyle hâkimin, yönetim erkinin veya
işle ilgili bir yurttaşın etkisi dışında, kanun ve vicdan ile başbaşa
bırakılması yoluyla sağlanmış olmaz. Kanunun gereği gibi uygulanabilmesi ve
hatta hâkimin okuduğunu ve söyleneni gereği gibi dinleyebilmesi ve
anlayabilmesi, kendisine herhangi bir sıkıntı ve üzüntü bulunmamasına, yani iç
rahatlığına sahip olmasına bağlıdır. Şayet hâkim, maddi ihtiyaçlarını
karşılamaya yetecek güce sahip değilse, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ruhi
bakımdan kendisini işe veremez ve böyle bir hâkimin karan, büyük Ur ihtimalle
doğru olmaz... Hâkimlerin büyük bir çoğunluğu, pek çok akşamlarını evlerinde
dinlenerek geçiremedikleri gibi, hafta tatilinden de hemen hemen faydalanamazlar.
Bu yaşama şartlan, diğer meslektekilerinden daha çabuk yıpranıp hastalanmaları
veyahut mesleğe tam manasıyle yararlı olabilecekleri olgun bir çağda meslekten
çekilip, serbest hayata atılmaları ve durumu yakından bilen yeni hukukçuların
da hâkimliğe rağbet etmemeleri sonucunu doğurmaktadır... Bugüne kadar hâkim
olan yanlış bir düşünceye, hukuk devleti olma yoluna kesin olarak girmemizden
sonra artık değer vermemek gerektir. O da, hâkimin dahi devletin bir memuru
bulunması sebebiyle diğer memurlardan farklı bir malî hakkı olamıyacağı ve
öbür memurların işlerinin dahi hâkimin işi kadar önemli bulunduğu
düşüncesidir...).
Yine 1951 -1952 yılı açış konuşmasında adlî teşkilât için :
(... Adaletin temel taşı teşkilâttır. Bugünkü teşkilâtımızın
karışık ve dağınık bir halde olduğunu görüyoruz. Bunun ıslâhı için 1932
yılından beri çalışılmaktadır. Bugün Bakanlıkta tetkik edilmekte olan tasarının
biran evvel ikmaliyle tatbik mevkiine konularak bu karışık ve dağınık duruma
son vermek lâzımdır...) diyen Başkan Mustafa Fevzi BOZER, üst mahkemeler için de şöyle bir değerlendirme yapıyordu :
(... Üst mahkemelerin leh ve aleyhinde
söylentiler varsa da her davanın iki derecede görülmesi ilmi bir zarurettir.
Dünya milletlerinin hepsi bir dereceli hükme kani olmayarak behemahâl bir
ikinci hüküm mahkemesi aramak ihtiyacını hissetmişlerdir. Üst mahkemeler, istinaf
mahkemeleri norm altında bizde de mevcuttu. 8 Nisan 1340 (8 Nisan 1924) tarihinde ilga olunmuştur, ilk mahkemelerle
Yargıtay arasında bir derece mahkemesi olan ve mühim davalarda bir süzgeç
vazifesini gören istinaf mahkemelerinin kaldırılması, çok hatalı ve isabetsiz
bir iş olmuştur. Bu yanlışlığın fena neticeleri çok geçmeden kendini gösterdi.
Yargıtay'ın daire sayıları çoğaltılmak suretiyle bu yanlış tasarrufun tevlit
ettiği mahzurlun durmadan azaltmaya çalıştık. 6 dairenin 12'ye çıkarılmasına rağmen, bir inat ve ısrarla
artan işleri önlemek kabil olmamıştır. Bir istinaf yerine, ısrar, murafaa ve
tashihi karar gibi kanunî imkânlar tanıdık. Yine bir fayda sağlanamadı.
Bil'akis, Yargıtay teşkilâtı genişledikçe ilk mahkemeler daima zaafa ve büyük
sarsıntılara maruz kalmıştır. Bir taraftan da yüksek mahkeme fonksiyonunu ifa
hususunda türlü müşküllere uğramıştır. Çünkü, Yargıtay bir derece mahkemesi
değildir. Üst mahkeme gibi maddi hadise ve delilleri takdir ile uğraşmaz. Ancak
yurtta kanunların yeknesak olarak uygulanıp uygulanmadığını murakabe ile ve
hukuk yaratmakla mükelleftir. Bugünkü Yargıtay için bu mühim vazife, ikinci
plânda kalmıştır, işte yüksek mahkemenin fonksiyonunu lâyıkıyle yerine
getirememesi, işlerin gecikmesi, hep bundan ileri gelmektedir. Üst mahkemelerin
ihyası için 20 seneye yakın bir zamandan beri uğraşmaktayız. Bugünkü teşkilâta
yeni bir istikamet verecek olan bu tasarının bir gün evvel çıkarılarak bu
karışık ve dağınık hale son vermek zamanı geldiğini tekrar etmek mecburiyetindeyim...).
Evet, yıl 1986, Yargıtay 24 daire ve 201 üyeden oluşuyor, 300.000
sınırına varan dosya ... yarım asır önce başlatılan çalışmalar ve hâlâ üst
mahkemelerin kurulması tartışılıyor. '
YARGININ TEMEL SORUNLARI
Aziz Cumhurbaşkanım,
Seçkin Konuklar.
Sizleri daha fazla yormak istemiyorum. Yargının sorunları
bellidir. Yargı mesleği yaklaşık yarım yüzyıldan bu yana özelliğini ve
çekiciliğini yitirmiştir. Bunun gerçek nedeni, hakların ve özgürlüklerin
güvencesi olan yargı hizmetinin lalettayin bir kamu hizmeti telâkki
edilmesidir.
Yasama ve yürütme organlarının, yargının içinde bulunduğu
zorlukların aşılmasında zaman zaman gösterdikleri değerli çabaları şükranla
anmamak mümkün değil. Ne var ki, bugüne kadar yapılan iyileştirmelerin kalıcı
ve sorunu kesin nitelikte çözücü kapsamda olmadığı da meydanda. Bu itibarla,
yürütme organınca üzerinde titizlikle ve yepyeni bir anlayışla durulduğunu
yakından bildiğimiz 243 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ilgili bu hayati sorunun
Adalet Bakanlığı'na sunulan öneriler doğrultusunda artık nihaî ve kalıcı bir
çözüme ulaştırılması mesleğin geleceği yönünden en içten dileğimizdir.
Bugünkü Türkiye, her yönden güçlü bir devlettir. Bütçe mülâhazası,
sorunlarımızın hallinde asla engel olamaz. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bugün
yurdumuzda yargı hizmetlerini üst düzeyde yürütülebilecek büyük bir potansiyel
mevcuttur. Bunlar, üstün yeteneklerine rağmen geçim kaygusuyla mesleğe yönelmek
istemeyen değerli hukukçular ve özellikle meslekte başarılı olmalarına rağmen
çeşitli nedenlerle istifa ederek veya erken emekli olarak görevlerinden
ayrılmış hâkim ve savcılardır. Mesleğin özelliği, farklı plan yapısı, anayasal
gücü ve devlet katındaki yeri gözönüne alınıp son derece çekici ve özlenir
hale sokulduğu takdirde, bunların mesleğe yönelmeleri sağlanmış olacaktır.
Öte yandan Adalet Bakanlığı'nın, mesleğe kaynak sağlama yönünden
yaptığını, yine yakından bildiğimiz çalışmalarının sonuçlanması halinde boş
kadroların, çok kısa bir sürede ve hem de yetenekli hâkimlerle doldurulması
imkânı doğacaktır.
Yargının ciddi sorunlarından birisi de yeniden teşkilâtlanması
gerektiği hususudur. Bugün mevcut hâkim ve savcı kadrosuyla adalet
hizmetlerinin yürütülmesi zorlaşmıştır. Boş kadroların doldurulması ile beraber
teşkilâtın genişletilmesi için kadroların artırılması yoluna da gidilmesi ve bu
arada yeniden hazırlanan teşkilât yasası ile birlikte üst mahkemeler sorununun
da kesin çözüme bağlanması suretiyle yargının çağdaş bir hüviyete kavuşturulması
son derece yararlı olacaktır.
Yargıtay- dalet Bakanlığı işbirliği içinde sürdürülen meslek içi
eğitimin ve bölgesel sempozyumların genç meslekdaşlarımız yönünden büyük yararlar
sağladığını görmekten özellikle mutluluk duyuyoruz. 3221 sayılı Yasa ile
gerçekleştirilen meslek içi eğitim müessesesinin en üst düzeyde teşkilâtlanması
ve bir an önce hizmete girmesi, mesleğin niteliğini, giderek gücünü yüceltecek,
ayrıca adalet personelinin eğitimine de büyük katkılar sağlayacaktır.
Lise dengi okulu bulunmayan tek kamu kurumu yargıdır. Yargının
hızlı ve doğru çalışabilmesinin bir önemli koşulu da iyi eğitilmiş, yetenekli
ve bilgili personeldir. Bu mesleğin, belirli bir eğitimle edinilebilen bir
meslek durumuna getirilmesi için meslek okullarının açılması yararlı olacaktır.
Bu konuda da son aşamaya geldiğini bildiğimiz çalışmaların bir an önce
bitirilmesi; özellikle bu mesleğe yönelmeyi sağlıyacak ekonomik ve sosyal
iyileştirmeler yapılması halinde, yardımcı personelin durumu da düzelecek ve
haklı yakınmalar ortadan kalkacaktır.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE HAKİM GÜVENCESİ
Sayın Cumhurbaşkanım,
Hâkim, toplumsal yaşam ve devlet faaliyetlerinin her alanında son
sözü söylemek yetkisiyle donatılmış bir kamu görevlisi olarak, son derece ağır
ve sorumlu bir görev üstlenmiştir. Bu ağır sorumluluk nedeniyledir ki hâkimlere
özel bir statü sağlanması zorunluğu doğmuştur. Yargı bağımsızlığı ve hâkim
güvencesi, bu özelliklerden biri ve fakat en önemlisidir. Çünkü, hâkim güvencesinin
gerçek amacı hâkimlerin her türlü kaygıdan ve etkiden uzak, serbestçe ve
tarafsız olarak karar verebilmelerini sağlamak ve dolayısıyle topluma, adaletin
bu şekilde dağıtıldığı hususunda inanç ve güven vermektir.
Bu bakımdan, uzun yıllar önce var olan coğrafi güvencenin, Türkiye'mizin
daha ileri bir demokratik düzeye ulaştığı dönemde 1970'li yıllarda
"kaldırılmış olması büyük bir talihsizlik olmuş, bu güvenceyi amacından
uzaklaştırmak sonucunu yaratmıştır. Çünkü, bir kurulun iradesi ile de olsa,
yerini kaybedeceği endişesine kapılan bir hâkim, görevini adalet gereklerine
uygun şekilde yapmakta güçlüğe uğrayacak, dolayısıyle bağımsızlığını kaybedecektir.
Bağımsızlık ve güvence hükümlerinin geçmişte bazı hâkimler
tarafından kötüye kullanılmış olması ve bundan böyle de kötüye kullanılma
ihtimâli bulunması, çok kez dile getirildiği gibi ayrık durumlar ve
aksaklıklardır. Bu itibarla, böyle bir gerekçeyle hâkimi gerçek güvenceden ve
bağımsızlıktan yoksun kılmak, güvenceyi ve bağımsızlığı kötüye kullanan bazı
hâkimlerin varlığına katlanmaktan çok daha sakıncalı ve tehlikelidir.
Öte yandan, 2462 sayılı Yasa ile getirilen denetim sistemi de
yargı bağımsızlığını zedeler niteliktedir. Bu nedenle, denetimde siyasi
müdahalenin etkisiz hale getirilebilmesi için, Teftiş Kurulu'nun Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu'na bağlanması ve müfettişlerin gerekli hallerde kurul
tarafından görevlendirilmesi yerinde olacaktır.
.
PROTOKOL SORUNU
Bilinen şeyleri, özellikle de defalarca dile getirilen
rahatsızlıkları tekrarlamak istemiyorum. Sadece bir derdi özellikle
vurgulamakta yarar görüyorum.
, Devletin temeli olan adaletin arzulanan şekilde işleyebilmesi
için, adalet dağıtanların sadece bilgili ve sağlam karakterli olmaları, yeterli
çalışma koşullarına sahip bulunmaları yetmez; onların ayrıca saygı görmeleri,
kararlarına karşı güven beslenmesi için, devlet katında yüksek ve onurlu bir
yerlerinin bulunması gerekir. Nitekim, görevlilere gereken itibarlı durumun
sağlanmadığı zamanlar, devlet işlerinin aksadığı çok kere görülmüştür.
Anayasamızda, yasama, yürütme ve yargı, özellikle de yüksek yargı organlarının
üyeleri arasında bir üstünlük sıralaması mevcut olmadığına göre, üç gücü
oluşturan üyeler arasında bir fark gözetmek hiçbir haklı nedene dayanamaz. Sayı
çokluğu itibariyle böyle bir düzenleme yoluna gidilmesi ve Yargıtay Daire Başkanları
ile Üyelerinin devlet protokolunda görevleri ve onurları ile bağdaşmayan bir
sıraya tâbi tutulması, bizlerin değil, yargının saygınlığını zedelemiştir.
Öte yandan il ve ilçelerde uygulanan ve hâkimleri âdeta bir şube
müdürü gibi telâkki eden protokol düzenlemesinin de hâkimler üzerinde onur
kırıcı bir durum yarattığını yakından biliyoruz. Gerek toplumun değer
yargılarını zedeleyen ve gerekse milet adına adalet dağıtan hâkimlerin
itibarını ve çalışma gücünü sarsan bu uygulamanın da bir an önce düzeltilmesi
içten dileğimizdir.
Aziz Cumhurbaşkanım,
Değerli Konuklar.
Sözlerimi çok uzattığımı, sabır ve tahammülünüzü yine taşırdığımı
biliyorum.
Ancak, yaşamının 45 yılını devletine ve kutsal adalet hizmetine
vermiş, mesleğin dertleriyle bütünleşip âdeta özdeşleşmiş olan ve bir bakıma
veda konuşmasını yapan bir kişi olarak beni bağışlayacağınızı biliyorum. Şu an
son dileğim ve özlemim, bütün sorunlardan arındırılmış, yeterli bağımsızlığa ve
güvenceye kavuşturulmuş, gücüne ve kararlarına saygı ve güven duyulan bir
yargı teşkilâtının yurdumuzda bayraklaşmasıdır.
Nedenler ve sonuçlar belli olduğuna göre, günümüzün her yönden
güçlü Türkiye'sinde, bu sorunların hem de en üst düzeyde halledilmesi asla zor
olmayacaktır.
Değerli Başkan ÖZYÖRÜK'ün
veciz deyimiyle (... yeter ki Türk hâkimi, Türk yurdunda adaleti daima
muzaffer kılmak fikrini, dimağında bir meş'ale olarak yanık bulundursun...).
Bu inanç içinde hemen belirtmeliyim ki, ortaya çıkan ve bir yönü ile
acı olan tablo kimseyi umutsuzluğa düşürmesin; vefakâr Türk hâkimleri, bugüne
kadar olduğu gibi, bundan böyle de bütün olumsuz koşullara rağmen, onurlu
görevlerini yine büyük bir özveri ile başarıya ulaştıracak, Yüce ATATÜRK'ün:
(... Adliyemizin emin olduğumuz yüksek iktidarı
sayesindedir ki Cumhuriyet mukadder tekâmülünü takip edecek ve her türlü şekil
ve kılıktaki tecavüzlere karşı vatandaşın hukukunu ve memleketin nizamını
masun tutacaktır...)
sözleriyle belirttiği güven duygusundan da güç alarak adaleti ve
devleti kararlariyle yüceltecektir.
Bu güzel duygular içinde sizlere veda ederken, beni sabırla
dinlemek lütfunda bulunan aziz Cumhurbaşkanıma ve izinleriyle siz seçkin
konuklarımıza şükranlarımı arzediyor, değerli mesai arkadaşlarımı, büyük bir
özveri ve "yüksek görev aşkı ile her an Türk Milleti'nin, hakkın ve
adaletin hizmetinde bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcılarını, fedakâr adalet
mensuplarını ve tüm meslekdaşlarımı en içten sevgilerimle selâmlıyor, yeni
Adalet Yılının, Yüce Milletime mutluluk getirmesini yürekten diliyorum.