SAYIN CUMHURBAŞKANIM,
SAYIN KONUKLAR VE DEĞERLİ ARKADAŞLARIM.
1943 yılından itibaren köklü ve güzel bir gelenek olarak, 1973
yılından bu yana da Yargıtay Yasası gereği sürdürülen bu anlamlı toplantılardan
birini daha açıyorum.
Atatürkçü düşünce ve inanç etrafında elbirliği, gönül birliği ile
barış, güvenlik ve huzur içinde idrak ettiğimiz bu mutlu günümüze yüksek
huzurlarıyla onur veren aziz Cumhurbaşkanım ile mümtaz konuklarımızı Yargıtay
adına derin saygı ile selâmlıyor, 1985 -1986 Adalet Yılı'nın Büyük Türk
Milleti'ne hayırlı ve uğurlu olmasını yürekten diliyorum.
Bugün, adlî teşkilâtın, içinde bulunduğu güç koşullara, bunalıma
varan sıkıntılara rağmen, yüksek görev aşkı, sınırsız özveri, üstün
vatanseverlik örnekleri ile dolu ve insan gücünü aşan çalışmaları içinde geçen
bir adalet yılını daha geride bırakmış bulunuyoruz.
Geçen yıl içinde sonsuzluğa göçen seçkin hâkim ve Cumhuriyet
savcılarına, kutsal savunma görevini başarı ile sürdürmüş avukatlara, diğer
adalet görevlilerine ve ayrıca adalete uzaktan yakından hizmet etmiş olanlara
Tanrı'dan bol rahmet diler; gerek yaş sınırı ve gerekse kendi istekleriyle
emekli olan değerli meslektaşlarıma, unutulmaz hizmetlerinden dolayı
şükranlarımı ve yeni yaşamlarında sağlık, esenlik ve mutluluk dileklerimi
sunarım.
DAHA ADALETLİ BİR DÜNYA İÇİN
Yaşadığımız bu dönemde, uluslararası ilişkilerin yoğunlaşmasına,
bölgesel kuruluşların etkinliklerinin artmasına ve hemen her alanda
uluslararası işbirliğine rağmen ne yazık ki dünyamız, kendisini cehenneme
çeviren, büyük acılar içinde kıvranmasına neden olan ikinci Dünya Savaşı'nın
sona ermesinden bu yana hâlâ insanlığın aradığı ve özlemini çektiği adaletli
bir barış ortamına, huzura ve refaha ulaşamamış; bu kez de bölgesel savaşlara,
sınır ve kural tanımayan acımasız terör ve şiddet olaylarına sahne olmuştur.
Özellikle de son zamanlarda Bulgaristan Devleti'nin, bizzat kendi
Anayasasındaki hükümleri, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayarak Türk
azınlığına reva gördüğü hukuk, ahlâk ve insanlık dışı baskı ve davranışlar
büyük Milletimizi ve insanlık âlemini derin bir eleme ve kaygıya boğmuştur.
Dünyaca, insan haklarının kutlandığı ve savunulduğu bir yılda insan için doğal sayılan ve insanlık
onurunun koşulu olan bu değerler ne yazık ki günümüzün hâlâ en güncel
sorununu teşkil etmektedir. Geçirilen türlü deneylerle görüldü ki, insan
hakları ve özgürlüklerinin evrensel bir saygıya ve güvene kavuşturularak
tanınması ve yaygınlaşması, dünyada
adaletin de, barışın da temel koşuludur. Bu konuda yapılan yoğun
çalışmalara ve hatta bazı mutlu gelişmelere rağmen bu günün insanı ne yazık ki çoğunluğu ile yoksulluktan, korkudan ve
özellikle de insanlık tarihi için utanç kaynağı olan "açlık nedeniyle
ölüm"den kurtarılamamış, sürekli
güveni elde edememiş; özetle belirtmek gerekirse, uygar bir dünyada insanca yaşamanın mutluluğuna erişememiştir. En
önemli olarak ta, dünyamız ile birlikte insan türü, varolmakla, yine kendi
başarılarından kaynaklanan bir yok olma çıkmazına düşmüş; insanın fen ve bilim
alanındaki üstün başarısı, aynı zamanda kendi yıkımının da kaynağı olma eğilimi
göstermiştir.
Sanıyorum ki, hakkın ve
adaletin egemenliği düşüncesi, bütün dünya devletlerinin, devletlerarası
yaşamın tek ve değişmez ilkesi ve amacı olarak kabul edilip benimsenmedikçe;
dünya barışını ve ekonomik-kalkınmayı engelleyen "silahlanma
yarışı" silahsızlanma bilincine dönüşmedikçe; insanlık dışı her türlü baskı ve eylemlere karşı bütün devletlerce
ortak ye etkin tavır alınmadıkça, dünya, daha uzun yıllar korkunç sancılar içinde
kıvranacak, milletler büyük huzursuzluklarla dolu günler yaşayacaklardır.
Şu anda en içten dileğim, yeni kuşakların, insan hak ve
özgürlüklerine saygılı, daha uygar, daha ileri, daha âdil bir dünya
yaratabilmenin sorumluluğunu ve bilincini yürüklerinde hissederek, böyle bir
dünyada yaşama şansına sahip olmalarıdır.
Çünkü artık insanlar bugün, uzay çağının maddi olanaklarından daha
çok, sevgi dolu, adaletli ve barışçı bir dünyaya hasret ve ihtiyaç duymaya
başlamışlardır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Her Adalet Yılının başlaması dolayısiyle yapılan bu anlamlı
toplantıların başlıca amacı bir yandan toplumla Yargıtay arasında varolan güven
ilişkisinin yaşatılması; öte yandan, adına adalet dağıttığı Milletiyle
bütünleşerek, geçmiş Adalet Yılı içerisindeki çalışmalara ilişkin bilgileri bir
arada gözden geçirmek, böylece yargının sorunlarını ve geleceğe dönük adalet
hizmet ve faaliyetlerinin daha mükemmel, daha kusursuz işlemesini sağlayacak önlemlerin
ne olması lâzım geldiğini ortaya koymaktır. Çünkü inanıyorum ki, iyi sonuçlara
daima gerçekleri dile getirmek ve gerekli önlemler alınmakla varılabilir. Bir
büyük hukukçu, bir büyük Adalet Bakanı rahmetli Mahmut Esat Bozkurt'un özdeyişi
ile, "gerçekleri, bunlar aleyhimizde de olsa olduğu gibi ortaya koymak
bizim belli başlı kuvvetimizdir. Saklamak, korkmak yalnız zayıfın
huyudur".
Nitekim Atatürk'te yaşamı boyu daima gerçekleri dile getirmiş ve
bir toplumun gerçekleri dile getirmek ve tartışmakla yüceleceğine olan
inancını her fırsatta vurgulamıştır. O'nun "gerçekleri konuşmaktan
çekinmeyiniz" demesi, kuşkusuz Türk Toplumu'nu duyarlı ve medeni
cesaretle güçlenmiş olarak görmek istemiş olmasındandır.
Çünkü, Devlete ve Cumhuriyete sahip çıkmak, sırasında öz eleştiri
yapmakla, sorunları açık yüreklilikle dile getirmekle, daha iyi bir yönetim,
daha âdil bir hukuk düzeni daha mutlu bir toplum için çareler ve çözümler önermekle
mümkündür.
Sorunların bilinmesine rağmen bunları dile getirmekten kaçınmak,
çözüm yollarını önermemek ve zaman içinde devletin denge unsuru olan bir kuruluşun
eridiğini göre göre büyük bir suskunluk içine girmek, affedilecek bir davranış
değildir. Devlet hepimizindir ve onu ancak gerçekleri konuşarak ve yapılması
gerekeni yaparak yüceltebiliriz.
TÜRK HUKUK DEVRİM!
Aziz Cumhurbaşkanım,
Her milletin yaşamında onu yönlendiren,
toplumu temelinden etkileyen, ona yeni ufuklar açan, etkisini sonsuza dek
sürdürecek olan nadide ve gurur verici olaylar vardır. Yüce Atatürk'ün
önderliğinde ve milletiyle bütünleşerek yürütülen
KURTULUŞ SAVAŞI ile siyasal, sosyal ve eğitsel alanda gerçekleştirilen
DEVRİMLER, büyük Milletimiz içi" bu tür değer taşıyan müstesna olaylardan
biridir.
Gerçekten, Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden bu yana Türkiye'de çok
önemli yapısal değişiklikler oldu, her alanda gelişmeler birbirini izledi. Ama
hemen belirtmek gerekir ki, bütün bu
ileriye dönük atılımların temel taşı HUKUK DEVRİMİ'dir. Çünkü hukuk, genelde
bir dünya görüşünün, özelde bir ülkenin hem temeli, hem de çerçevesidir.
Atatürk ve Devrimleri incelendikte, O'nun en güç koşullar
altındaki mücadelelerinde ve bütün girişimlerinde daima hukuka saygıyı
görmemek mümkün değildir. Atatürk, gerek Kurtuluş Savaşı'nı ve gerekse
Devrimleri, daima, oluşturduğu hukuksal koşullar altında ve genel hukuk
kurallarına uygun olarak gerçekleştirmiştir. O, daima güçlü bir hukuk düzenini
savunmuş, daima hak ve adaletten yana olmuş ve özellikle yönetimin bu temele
dayanması halinde yüceliğe ve uygarlığa erişeceğini her fırsatta vurgulamış;
güçlü devletin.her yönden güçlü bir hukuk düzeni temeline dayanması halinde varolabileceğim
yaşamı boyu savunmuştur.
Yüce Atatürk'ün hukuka ve hukuk reformuna bu kadar büyük önem vermesi
sebepsiz değildir. Çünkü her devrim
gücünü ve kalıcılığını güçlü bir hukuk düzeninden alır. Bu nedenle Hukuk
Devrimini, diğer Devrimlerin bir sentezi, özellikle de güvencesi olarak
değerlendirmek asla yanlış olmayacaktır. Kaldı
ki Atatürk Devrimleri ile hukuk arasında, belki de hiçbir-devrimde görülmeyen
yakın ve organik bir bağ vardır. Bu bağ, devrimlerin geliştirilmesi ve korunması
bakımından günümüzde de devam etmektedir. Devrimlerin uygulanışı geniş
ölçüde hukuka dayanmıştır. Atatürk,
Türk Toplumu'nu çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak, toplumu yenileştirmek ve
ileriye götürebilmek için hukuku, dolayısiyle yasaları en uygun ve doğru bir araç olarak görmüştür.
Atatürk, Türk Toplumunun uygar milletler arasında lâyık olduğu yeri
alabilmesinin ön şartı olarak hukukun dine ve yazgıya dayanan inanç düzeninin
kurul ve kurumlarına değil, akla, çağdaş bilim ve yaşama dayandırılması
gerektiğine inanıyor ve Devrimlerin en
yüce hukukî kurumu olan GENÇ TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN, modern devlet kavramıyla
bağdaşabilecek LÂİK YASALARA İHTİYACI OLDUĞUNU BİLİYORDU. Bunun içindir ki
O, daima hukuk kurallarını, değişen yaşam koşullarına ve ihtiyaçlarına uyduran
bir sistemin gerekliliğini vurgulamış ve her fırsatta çağdaş hukuka
bağlılığını ve dinamik bir hukuk düzenine duyduğu özlemi dile getirmiştir.
İftiharla ve şükranla belirtmeliyim ki, Türk Yargıtay'ının, Türk
hâkimi ile bilim adamları ve hukukçularının, Hukuk Reformunun toplum tarafından
benimsenip özümlenmesinde ve özellikle de yabancı memleketlerden alınan
yasaları ulusal bünyeye uydurmakta gösterdikleri üstün ve dikkate değer başarı
her türlü övgünün üstündedir. Bu değerli insanlar, memleketimize özgü
sorunları, gözlemlerinin sonuçlarını, gerçek anlam ve niteliklerini bozmadan
Atatürk ilkelerinin çağdaş ve yapıcı potasında eriterek istenilen senteze
ulaşmış ve bu yolla Atatürkçü çizgide ve
bilimsel anlamda ayrı ve bağımsız bir TÜRK HUKUKU meydana getirme güçlülüğünü
göstermişlerdir.
Mukayeseli hukukla uğraşanların dahi takdirini kazanan bu sonuç,
Türk hukukçularının üstün nitelik ve yeteneklerinde aranmalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Takdir buyurursunuz ki hukuk, toplum hareketlerini yakından
izlemek, toplumdaki hızlı gelişme ve yenileşmelere cevap vermek ve dolayısiyle
kendini, sürekli bir gelişim içinde olan sosyal ve ekonomik yapıya uydurmak zorundadır.
Bugün gerçekten, Atatürk Devrimleri'nin ve çağdaş Türk Hukukunun yardımıyle,
istekleri ve özlemleri uygar toplumlara denk yeni bir Türk Toplumu oluşmuştur. Türk toplumu sosyal yönden hızlanmış,
ekonomik yönden ise değişmiştir. Artık her Türk insanı onurlu bir yaşam tarzı
ile sosyal adalet istemektedir. Bu istek, Atatürk'ün gerçekleştirmeyi arzuladığı,
çağdaş olma isteminin bir sonucudur.
Ancak, geçmiş uzun dönemde hukuk düzeni ile kalkınma süreci arasında
ne yazık ki bütünleşme sağlanamamıştır. Meselâ; uzun yıllar önce değiştirilmesi
gereken faizle ilgili bir iki madde hükmünü ancak yarım yüzyıl sonra
değiştirebilen, 1800'lü yıllarda çıkarılmış olup çağın gerisinde kalan yasa ve
tüzükleri yürürlükte tutan, zamanın akışı ve çağın değişiminin sebep olduğu
aşındırmalara karşı, bunları giderecek gerçekçi düzenlemeleri zamanında
yapamayan ve özellikle de adalet hizmeti aksayan bir hukuk düzeninin, toplumun
yapısına ve dinamiğine ayak uydurduğu söylenemez. Bugün yaşanılan sıkıntılar,
çekilen sancılar, yeni sosyal yapının ve ekonomik gelişmenin gereği olan hukuk
ve ahlâk düzenini şekillenmesindeki gecikmedir.
İşte soruna bu açıdan bakılınca, ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar ve
bekleyişler, hukukta çağdaşlaşma sürecinin devamı için yeni atılımları ve
dolayısiyle yasaların ulusal yaşantımıza göre yeniden ve hızla
biçimlendirilmesini gerekli kılmaktadır ki, hergün tanık olduğumuz yeni bir
düzenlemeye gidiş, bizlere, hukuk düzeninde yeni ve köklü bir değişim ve
oluşumun başladığın müjdelemektedir. 12 Eylül'den bu yana yurdumuz bu mutlu
olayı yaşamak tadır.
Özellikle, 8 Temmuz 1985 gününden geriye doğru birbuçuk yılda
idarî adlî, sosyal ve ekonomik yapı ile ilgili olarak yetmişüçü kanun hükmünde
kararname olmak üzere toplam 2119 kararname ile 253 adet yasanın yürürlüğe
girmesi son derece sevindirici bir olaydır.
YARGISAL FAALİYET VE HÂKİMLİK MESLEĞİ
Ancak, hemen belirtmeliyim ki, hiç bir hukuk düzeni, tüm hukuk
sorunlarını çözünmeyebildiği iddiasında bulunamaz. Yasa koyucunun hiç düşünmemiş
olduğu yeni bazı durumlar da ortaya çıkabilir. Hatta bazı hallerde yasa koyucu
bilerek ve isteyerek, bilinçli bir biçimde eserini kendi bünyesinde eksik
bırakabilir. Bu olgu, yazılı hukukun, doğmuş veya doğacak, yaratılmış ya da
ileride yaratılacak her türlü hukuksal ilişkiyi düzenleyebilecek mükemmellikte
olamıyacağı düşünce ve gerçeğinin bir sonucudur. Kaldı ki insan yapısı olan
herşeyde olduğu gibi, insan yapısı olan yasaların bünyesinde de çeşitli hata ve
eksiklikler bulunabilir; bu da doğaldır. Şu halde, yürürlükteki hukuk ne kadar
karmaşık, ne kadar eskimiş veya toplumsal yaşama ne kadar az uygun ise; bir
başka anlatımla toplum, hukuksal çerçeveyi ne kadar çabuk aşıyorsa, yargısal
faaliyete, yani iyi bir uygulamaya duyulacak ihtiyaç o kadar fazla olacaktır.
Çünkü, gerçek adaleti, dolayısiyle bir milletin kaderini hukuk
normlarının değil, insanların dağıttığı ve belirlediği asla unutulmamalıdır. Bu
insanların başında hâkimler gelmektedir. Bu bakımdan hukukun ilerlemesinde,
özellikle hukuk devleti uygulamasında mahkeme kararlarının yapıcı rolleri
büyüktür. Toplumların adaletli bir düzene ulaşması.yürürlükteki hukukun arzulanan
düzeyde gelişmesinin yanı sıra, hâkimlerin kararlarındaki isabete bağlıdır. En
mükemmel bir yasa, kötü bir uygulayıcı yüzünden, büyük yıkıntılara neden olur.
Adalet yoluyla, hâkim eliyle yapılan haksızlık ise, diğer kamu görevlilerinin
işlediği haksızlıklardan daha korkunç ve açtığı yara daha da derindir.
Bu itibarla yargısal faaliyetin, diğer kamu görevleri arasında
seçkin bir yeri vardır. Çünkü yasalar, olaylar gibi dinamik değildir. Yaşam, en
güçlü yasa koyucudan daha yaratıcıdır. Yasaların toplumsal ve ekonomik oluşumu
yakalaması hiçbir zaman mümkün olmadığına göre, aradaki mesafeyi kapatacak ve
yasalara esneklik ve canlılık verecek olan, onları uygulama durumundaki hâkim
ve uygulama sonucu meydana gelen içtihatlardır. Bunun içindir ki, yasalarda
mevcut genel ve soyut nitelikteki kuralların, toplum ihtiyaçlarına ve yaşamın
türlü evrim ve oluşumlarının gereklerine uydurulabilmesi, bu yüce görevi yükümlenen
hâkimlere, kural yaratmaya varan geniş
bir yetki tanınmasını zorunlu kılmıştır ki, hâkimi, diğer kamu görevlilerinden
ayıran en önemli özellikte budur.
HÂKİMDE BULUNMASI GEREKEN NİTELİKLER
Aziz Cumhurbaşkanım,
Çok yalın hatlarıyle belirtmeye çalıştığım yargısal faaliyet, yani
adalet dağıtma görevi, son derece güç bir zihinsel çalışmayı gerekli
kılmaktadır. Hâkim de insandır ve yaşadığı toplumun bir ferdidir. Ne var ki O,
doğruyu yanlıştan gerçeği gerçek olmayandan ayırması gereken bir kişidir. Hâkim,
bütün toplumsal niteliklerinin üstünde ulu bir şuurdur. O, kendisini ve çevresini
tanıma yeteneği bulunan, kendi egoizmini, kendi eksiğini yok eden, devletine
bağlı ve onun gücüne inanmış bulunan bir fedakârlık ve fazilet simgesidir.
Adalet hizmeti, buna kendini adayanlardan bağımsızlık, özgür
düşünce, tarafsızlık, yeniliğe ve doğruluğa açık bir zekâ ister. Hukuku gerçek kılmak, adaleti
gerçekleştirmek için yılmadan, usanmadan çaba gösterecek bilgili, ahlâklı
yasalara ve vicdanına bağlı erdemli hâkimler, sadece milletin değil, devletin
de güvencesidir.
Hâkim, yasaların ruhu ile ünsiyet peyda etmek zorundadır. Bu da
bir kültür, bir hukukî terbiye sorunudur. Hukuk ilmi ve ahlâk hukukçunun
olgunlaşmasının temelidir. Bir hâkimin mesleğinin uzmanı olması, adaletin
gerçekleşmesinin şartlarındandır. Akıl
ve mantık yeterli rehber değildir. Uzmanlık derecesinde ilim ve bilgiye
dayanmayan hükümlerde adaletin varlığı kuşkuludur.
Benzetme yapmak gerekirse hâkim de tıp adamları gibi zor ve uzun
bir sürede meslekî olgunluğa kavuşabilmektedir. Onun için yaratılması son derece
zahmetli olan bu değerlerin yetiştirilmesi, korunması, elde tutulması için
Devletimizin de hiçbir fedakârlıktan çekinmemesi gerekir. Özellikle hâkimini arzulanan düzeyde yetiştiremeyen, ona adaleti
gerçekleştirmesini sağlayacak
olanakları yaratmayan, gerekli çalışma ortamını hazırlamayan ve önündeki
engelleri kaldırmayan devletin, adalet hizmetlerinden şikâyete asla hakkı
yoktur.
Takdir edileceği gibi, her kuruluşun amacına uygun olarak işlemesi,
başarılı olması, o kuruluşa ruh ve anlam veren insan unsurunun kusursuz oluşuna
bağlıdır. Nitelik ve nicelik yönünden arzulanan düzeyde bir kadronun
oluşturulmamış bulunması halinde, o kuruluşun amacını gerçekleştirmesi
düşünülemez ve beklenemez. Görülüyor ki, yasaları da, kurumları da işleten
insan unsuru her sorunun kaynağında ortaya çıkmaktadır. Çözüm için de yine bu
kaynağa inmekten ve en büyük yatırımı bu kaynağın gelişmesi, yücelmesi
doğrultusunda yapmaktan başka, çıkar bir yol yoktur. Çünkü, Batı'nın akılcı ve
araştırıcı anlayışı ve teknolojik gelişmesiyle yetiştirilecek, ulusal birlik
ve beraberlik ruhu ve bilinciyle donatılacak güçlü ve güvenilir Türk insanı ve
dolayısiyle Türk hâkimi, büyük Devletimizin geleceğini ve güvencesini teşkil
edecektir. .
Sayın Cumhurbaşkanım,
Büyük bir üzüntü ile belirtmek istiyorum ki bugün, Türk hâkiminin,
yerine getirdiği hizmetin yüceliği ve önemi ile koşut bir eğitimden geçtiği ya
da geçirildiği asla söylenemez. Bu bakımdan (Hâkim ve Savcı Adayları Eğitim
Merkezi Kuruluş ve Görevleri) Hakkındaki 3221 sayılı Yasayı bu konuda çok
olumlu bir atılım olarak değerlendiriyor ve eğitim merkezinin bir an önce
faaliyete geçmesini, hâkimlik mesleğinin geleceği bakımından son derece yararlı
görüyoruz.
HÂKİMLİK MESLEĞİNİN BUGÜNKÜ DURUMU
Yeri gelmişken burada çok önemli gördüğüm bir konuya özellikle
değinmek, yetkili ve sorumlu kişilerin dikkatlerini bu konuya çekmek
istiyorum. Bu sorun ilk olarak 1945 - 1946 Adalet Yılı açış konuşmasında dile
getirilmiş ve o günden bu güne daima tekrarlanmış, hatta hâkim kadrolarında giderek
çoğalan boşalmalardan duyulan kaygı her fırsatta vurgulanmıştır. Ne yazık ki
bugüne kadar ne hâkimlik mesleğine kaynak sağlayacak ve ne de mesleğe yönelmeyi
özendirecek bir sistem kurulamamış, böylece mesleklerin en onurluları arasında
yer alan hâkimlik, yıllar boyu süregelen teşhis hatası ve ihmaller yüzünden
itibarını kaybetme tehlikesi içine düşmüştür. Bugün hâkim kadrolarında tehlike
boyutlarına varan boşalmalar, adalet hizmetinin geleceği yönünden bizleri
ciddi endişeye sevketmiştir.
Adalet Yılı açış konuşmama esas olmak üzere Adalet Bakanlığı'ndan
aldığım resmî verilere göre, teşkilâttaki hâkim kadrosu 4278, Cumhuriyet savcı
kadrosu da 2603 olmak üzere 6881'dir.
1984 yılında Askerî Yargıtay ile Sıkıyönetim Mahkemelerinde görev
yapan hâkim ve Cumhuriyet savcıları hariç münhal hâkim adadi 899 ve münhal
Cumhuriyet savcısı adedi 642 olmak üzere toplam olarak 1441 iken; bu, rakam
1985 yılında (yine aynı mahkemelerde çalışan hâkim ve Cumhuriyet savcıları
hariç) 540 artarak 1981 rakkamma ulaşmıştır.
241 ve 243 sayılı Kanun Hükmündeki Kararnamelerin hâkim maaşlarında
önemli sayılacak oranda artış sağlamasına rağmen, çözülmenin giderek artması ve
hâkim adayı kadrolarından 463 adedinin hâlâ münhal bulunması son derece
düşündürücüdür. Bu çarpıcı tablo, ileriki yıllarda münhâllerin giderek artıp
daha büyük boyutlara ulaşacağını göstermektedir.
Geçen Adalet Yılı açış konuşmamda da özellikle değindiğim veçhile,
hâkimlik mesleğine karşı gözlemlenen bu isteksizlik, mesleğin artık hiç bir çekici
yönünün kalmayışından kaynaklanmaktadır. Mesleğin az yukarıda arzetmeye
çalıştığım özelliği ve herşeyden önce diğer kamu görevlilerinden farklı olan
yapısı gözönüne alınıp maddî ve moral olanaklar yönünden son derece çekici ve
özlenir hale sokulmadıkça ve 1970'li yıllara kadar uygulanıp fevkalâde sonuç
alınan leyli ve yarı leylilik ya da bu sisteme koşut karşılıklı veya
karşılıksız burs ve zorunlu hizmet, ayrı yurt olanakları yaratılmak suretiyle
hukuk fakültelerinin daha ilk sınıflarından kaynak sağlanmadıkça, yürürlükteki
şart ve olanaklarla ve etkinliğini kısa bir süre içinde kaybedecek önlemlerle
hukukçuların bu mesleğe yönelmelerini ve meslekte olanların da
ayrılmıyacaklarını ummak, gerçekleşmesi olanağı bulunmayan bir beklentiden
öteye geçemeyecektir.
ADALET HİZMETİNİN GÜNÜMÜZDEKİ DURUMU
Sayın Cumhurbaşkanım,
Bugün yargının çalışması son derece ağır
ve olumsuz koşullar altında yürütülmekte ve dolayısiyle adalet gecikmektedir.
Geciken adaletten ve pahalı adaletten doğan yakınmalar giderek artmaktadır.
Geciken adaletten, haklı olarak sadece toplum değil, içinde bulunduğu tüm
olanaksızlıklara rağmen, çok kez gecesini gündüzüne katarak sağlığı pahasına
adaleti gerçekleştirmeye çalışan değerli ve onurlu hâkimlerimiz de yakınmakta
ve büyük üzüntü duymaktadırlar.
Gerek yürürlükteki hukukun yetersizliği ve karmaşıklığı, gerek
kadrolarda tehlike boyutuna varan boşluklar ve olumsuz çalışma koşulları,
gerekse nüfus artışı, sağlıksız kentleşme, teknolojik gelişmeler ve sosyal
ihtiyaçlar nedeniyle çoğalan davalar yüzünden bugün yargı teşkilâtı, taşımakta
güçlük çektiği bir yükün altında ezilmekte, bunun doğal sonucu olarak adalet
hızlı çalışamamaktadır.
Oysa, dürüst, etkin, sür'atli ve ucuz bir yargılama sistemi
içinde adaletin dağıtılması faaliyeti, Devletin öz varlığının da güvencesidir.
Vatandaşa hak arama özgürlüğünü kullanması konusunda gösterilecek kolaylık ve
özellikle hâkimlerin sür'atle verecekleri kararlardaki doğruluk, adalet
cihazına güveni ve inancı artırır; bu duygunun yaşatılması ve yaygınlaşması
suretiyle de Özlemi çekilen hukuka uygun devlet yaşamı sağlanır. Adalet ve
hukuk anlayışını geliştirebilen bir toplum, kendi içinde eksiklikleri azaltmak,
erdemleri çoğaltmak yolundaki toplumdur. Toplumdaki ilkelliklerin de,
yüceliklerin de izini, adalet ve hukuk anlayışlarında görmek mümkündür, insan
ilişkilerindeki çağdaşlığın, başkalarının hakkına saygının, insanlara
haksızlık yapmaktan sakınma özeninin bir yansımasıdır adalet. Adalet
duygusuyla bilinçlenmiş, yasalara ve hukuka saygılı bir toplum, ancak güçlü
bir hukuk düzeninin var olduğu, adalet hizmetlerinin aksaksız yürüdüğü bir
ortamda yeşerir. Unutulmamalıdır ki, bir ülkede gerçek ekonomik kalkınma, ancak
adalet işlerinin aksamadan yürütülmesine bağlıdır. Adalet işlerinin aksak
gittiği bir ülkede, sürekli bir ekonomik refah görülmemiştir ve görülemez.
Adaletin yavaş işlemesi, hiç kuşkusuz toplumun hızını keser sosyo-ekonomik
kalkınmasını yavaşlatır, hukukun gelişmesini önler ve en önemlisi de yargısal
yolların dışında soruna çözüm aramak isteyenlerin cesaretini ve girişimini
artırır. Oysa, toplum halinde yaşayan bireylerin haklarını bizzat aramalarının
doğuracağı yıkıcı karmaşayı, anarşiyi önlemek için hukuk devletinin elindeki
tek silâh, bağımsız, tarafsız, etkin ve haklar dengesini gözeten yargı gücüdür
ve onun dağıttığı adalettir. Bir memlekette adalet kudretini ve onurunu
kaybederse derhal toplum, adı ne olursa olsun o düzene karşı umudunu yitirir,
sosyal bağ kopar. Çünkü, adaleti bulamamış bir insan kötümserdir, yaradılışı
gereği isyancıdır. Adalete olan inancını yitirdiği için toplumla ve devletle
olan bağları gevşemiş ya da kopmuştur; geleceğini karanlık görmektedir, insanlık
ve vatandaşlık onuru yaralanmış böyle insanlardan oluşan bir toplum elbette
güçsüzdür, birlik ve beraberlikten uzaktır. Eşitlik prensibinin sarsıldığı,
vicdanların adalet fikrine kapandığı bir ülkede kardeşlik duygularının
gelişmesi de beklenemez.
Bu gerçeği bildiğimiz için bizler, yargının haklı ya da haksız bir
eleştiriye uğramaması, toplumsal yapının, devlet bütünlüğünün, iç barışın,
ulusal birlik ve beraberliğin en önemli âmili yargı gücüne ve mahkeme
kararlarına olan güven ve saygıya en küçük bir gölge düşmemesi için, yargının bütün
sorunlarının bir bütün olarak ele alınıp, hizmetin amacı doğrultusunda ve en
üst düzeyde çözüme ulaştırılmasını bekliyor, böylece yargının yeni ve ideal bir
yapıya kavuşturulmasında büyük yarar görüyoruz.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE HÂKİM GÜVENCESİ
Sayın Cumhurbaşkanım,
Tarih boyunca, özgürlüklerin güvencesinin ne olduğu araştırıldığı
takdirde, bunun adalete üst düzeyde güvence sağlamakla mümkün olduğu görülür.
Tarihte Türk Devletleri, adaletin bağımsızlığı ve yargı organlarının güvenliği
ve saygınlığı oranında güçlü olmuşlardır, İstanbul Fatihi Sultan Mehmet, güçlü
bir adalet teşkilâtı sayesinde büyük Osmanlı İmparatorluğu'nu kurabilmiş; büyük
hükümdar Kanunî Sultan Süleyman da adaletin sözünün padişah otoritesinden
üstün olduğu gerçeğini benimsediği için dünyanın en âdil ve dolayısiyle en
güçlü devletini yaratabilmiş!!. Ne var ki o büyük imparatorlukta adaletin
bağımsızlığı zedelendikçe, adaletine güven sarsıldıkça, imparatorluğunun gücü
ve dünyadaki etkiliği de sarsılmış ve zaafa uğramıştır.
Anayasamızın 9, 138 ve 139. maddelerinde kaynağını bulan yargı
bağımsızlığı ve hâkim güvencesi, sadece yargıya ve hâkime tanınan bir imtiyaz
değildir. Aksine toplumun bütün kesiminin, demokratik düzenin ve giderek
devletin bir güvencesidir. Amerika Cumhurbaşkanı Jefferson'un bir dostuna
yazdığı ünlü mektup bütün bilimsel yapıtlarda yer alır. Jefferson bu mektubunda
şöyle diyordu: "... Yasaların, faziletli ve bağımsız hâkimler eliyle
uygulanması, bizi Anayasanın vermediği yetkileri kullanma tehlikesine ve
hatasına karşı koruyacaktır...". Bu bakımdan yargı bağımsızlığı
ilkesi sözcük olarak Anayasada ve yasalarda değil, bir kavram olarak
düşüncelerde ve uygulamalarda egemen olmalıdır. Çünkü, yargı görevinin ve
yargısal denetimin etkin biçimde işleyebilmesi ve gerekli olan hukuki güvenliği
sağlayabilmesi, bağımsız ve güvenceli mahkemelerin varlığı ile mümkündür.
Bugün mevcut düzenlemeye göre, yargı bağımsızlığı ve hâkim güvencesinin
gerçek anlamda var olduğunu söylemek çok güçtür. Bu itibarla geçen Adalet Yılı
konuşmamda da belirttiğim gibi, bütün dileğim, Cumhurbaşkanının başkanlığını
yapacağı ve O'nun bulunmaması halinde Adalet Bakanı tarafından temsil edilecek
bağımsız bir Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun bütün koşulları ile gerçekleşmesi
olacaktır.
ÜST MAHKEMELER NEDEN KURULMALIDIR.,
Yeri gelmişken kısaca temas etmek istediğim bir önemli konu da üst
mahkemelerin kuruluşu ile ilgilidir.
Ülkemizde istinaf derecesinin yani üst mahkemelerin bulunmaması nedeniyle
Yargıtay'ın sürekli biçimde bir derece mahkemesi gibi çalıştığı, oysa görevinin
hukuk yaratmak ve yurt düzeyinde içtihat
birliği sağlamak olduğu, hemen bütün bilim adamlarının ve hukukçuların
ortak görüşüdür.
Gerçekten, hukuk ve içtihat birliğinin sağlanması, hukukun doğru
ve eşit uygulanması, bizim temyiz sistemi açısından da esas amaçtır. Çünkü, Yargıtay
hukuk sorunlarını çözümler; olgu sorunları onun yetkisi dışındadır. Bu ' genel
ilke nedeniyledir ki, mahkeme kararlarının yüksek bir mahkeme tarafından
denetlenmesi sorunu, bugün artık her ülkede bir Yargıtay'ın varlığı ile
çözümlenmiş bulunmaktadır. Ne var ki, mahkeme kararlarına saygı ve güven
duyulması yargı organlarına başvurmuş kişilerin sübjektif, salt duygu-^ sal,
keyfî kararlarla karşı karşıya kalmamaları için, sadece Yargıtay'ın varlığı
artık yeterli değildir. Temyiz aşamasından önce, davanın hem maddi ve hem de
hukukî açıdan doğru olup olmadığını irdeleyen bir yasa yolu aşamasına daha
gerek vardır. Çünkü adli yanılgı, yalnız hukuk,? tanıda ve uygulamada değil,
maddi olguların tespitinde de ortaya çıkabilecektir. Üstelik maddi olgulardaki
yanılgı, hukuki yanılgıya neden olacağı için daha da tehlikeli bir durum
yaratacaktır. O halde, verilen hükmü, hukuk ve kurallar açısından inceleme
öncesinde ve işin başında bu tehlikeyi önlemek zorunluğu vardır. İşte üst mahkemeleri yaratan gerçek neden
budur.
Günümüzde üst mahkemeler, zengin yargılama şeması içinde adalet örgütünün
(yasayolu aşamasında) vazgeçilmez
bir öğesi olmuşlardır. Amaç, yasayolu evresini zenginleştirerek, uyuşmazlık
konusu olayı bütünüyle ve toplu yargı
ilkesine dayalı, daha tecrübeli hâkimlerden oluşan, yerel etkilerden uzak
ve daha yüksek düzeyde bulunan ikinci bir yargı organının süzgecinden
geçirerek ve bu yolla adlî yanılgıları azaltarak, hem ilgililer ve hem de çağdaş
toplumun ve devletin temeli olan adalet için güvenç ve inanç sağlamaktır. Bu bakımdan Ülkemizin iki katlı adalet
dağıtımından, sür'at kaygısıyla ya da personel eksikliği ve bütçe mülahazasıyla
yıllarca yoksun bırakılması, gerisinde uzun bir tarih birikimi saklayan bu
sistemi yaralamakla kalmamış, özellikle Yargıtay'ı da öz amacı doğrultusunda
işlemez duruma sokmuştur. Görülüyor ki, üst mahkemeleri kurmaktan amaç,
güvenceli bir adalet sağlamaktır; yoksa Yargıtay'ın işini azaltmak değildir. Bu
mahkemeleri kurma ve işletme koşulları iyi yerine getirilirse, Yargıtay'ın işi
de doğal olarak kendiliğinden azalacaktır, işte Yargıtay bu nedenlerle,
güvenceli bir adalet için üst mahkemelerin gerekliliğine inanmaktadır. Yeterince
kurulması gereken bu mahkemeleri iyi işletecek koşulları yaratmak ise,
yargının değil, kuşkusuz yürütme organının görevidir. Ülkemiz, 1920'lerin çok
uzağındadır ve lâik öğretimden geçmiş yeter sayıda hukukçuya sahiptir.
Özendirici koşullar yaratılırsa üst mahkemelerin işletilmesinde güçlük
çekilmeyecektir.
Bu itibarla biz, bu hayırlı girişimi Türk Yargı Sisteminde
olağanüstü bir aşama olarak değerlendirmekten de öte, yargının bu güne kadar
çözüleme-, yen bir çok sorunlarına da köklü bir çözüm getirecek önemli bir
fırsat, bir silkiniş olarak görüyor ve yürekten destekliyoruz.
241 VE 243 SAYILI KANUN HÜKMÜNDEKİ KARARNAMELER
Sayın Cumhurbaşkanım,
241 ve 243 sayılı Kanun Hükmündeki Kararnamelerin personel hukukumuza
önemli değişiklikler ve ilkeler getirdiği, dolayısiyle memurlarla diğer kamu
görevlileri meyanında hâkimlere de bazı olanaklar sağladığı inkâr edilemez. Ne
var ki yapılan her köklü atılımda olduğu gibi, bu yeni ve gerçekten övgüye
değer değişikliklerde de temelde yapılan teşhis ve değerlendirme hataları
yüzünden kaynaklanan bazı sorunların ve rahatsıtlıklarını bulunduğu da bir
gerçektir. Anılan Kararnameler bir yandan yüksek yargı organları arasında
ötedenberi var olan eşitliği bozmakla kalmamış, en önemli olarak da yargı
organlarının bizzat kendi üyeleri arasındaki dengeyi ve eşitliği de
zedelemiştir.
Oysa, Anayasamızın Başlangıç
bölümünde de açıkça vurgulandığı gibi, YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI sıralamasının
ve dolayısiyle kuvvetler ayırımının üstülük
sıralaması anlamına gelmediği tartışmasızdır. Bunun gibi, Anayasamızın Üçüncü
Kısmının Üçüncü Bölümünde YARGI başlığı altında yer alan 146 ve onu izleyen
maddelerindeki harflerle gösterilen sıralama dahi, aynı düşünce istemi
karşısında üstünlük sıralaması anlamında kabul edilemez.
Yüksek mahkemeler üyeleri arasında gerek protokol ve gerekse statü
bakımından ayırım yapmak ve özellikle aynı mahkeme üyelerini bir derecelendirmeye
tabi tutmak herşeyden önce Anayasada deyimini bulan yargıda denklik ve eşitlik
ilkesini zedeler ve yargı fonksiyonuna ters düşer.
Yüksek yargı organlarının büyük bir bölümünü ve onun üyelerini
derin bir üzüntüye ve huzursuzluğa sevkeden bu uygulamanın bir an önce düzeltilmesi
en içten dileğimdir ve hükümetimizin desteği ile Yüce Meclis'in bunu
düzelteceğine olan inancım tamdır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
İzninizle şimdi de genç Hâkim ve Savcı arkadaşlarıma hitap etmek
istiyorum.
Genç Hâkimler,
12 Eylül'den önce yaşanılan dönem Cumhuriyet tarihinin hiç bir
zaman unutulmaması gereken safhasıdır. Birlik, beraberlik ve huzur içinde
bulunduğumuz bu gün dahi, Türkiye'nin 12 Eylül öncesi durumunu özleyen, Devletin
zayıf ve etkisiz, özellikle kuşku içinde olmasını, ulusal, manevi ve sosyal
değerlerinin zaafa ve her alanda çöküntüye uğramasını ve böylece ulusal birlik
ve bütünlüğünün ortadan kalkmasını isteyen yasa dışı iç ve dış mihrakların
bulunduğu gerçeğini asla unutmayınız. Türk Devleti'nin varlığı, vatanın ve
milletin bütünlüğü bizim için her düşüncenin üstündedir. Bu üstün değerleri
yeri geldikçe sizler kararlarınızla koruyacak ve bu yolla savunacaksınız.
Sizler, modern bir hukuk devleti olan Türkiye'mizde hukukun üstünlüğünü,
hak ve adaleti egemen kılma yolunda gerekeni yapacak, bu yüce amaç
doğrultusunda engel tanımayacaksınız, insan hakları, Atatürkçü düşünce ve
inanç sizin rehberinizdir. Bir büyük başkanımızın da en veciz şekilde dile
getirdiği gibi"... Milli devletin kuruluş gününden beri işgal ettiğiniz
kürsülerde bütün ömürlerini yıpratan ve harcayan meslekdaşlarınızın faaliyet
mazileri, bize, sizlere güvenebileceğimiz imanını taşımakta haklı olduğumuzu
gösteriyor..." Evet, biz de sizlere güveniyor ve
inanıyoruz. Atatürk ilke ve Devrimlerinin sadık bekçileri olan sizlerin, hak ve adaletin
gerçekleşmesi yolunda göstereceği üstün başarı, devletimize güç, büyük
milletimize ise mutluluk, güven ve huzur kazandıracaktır.
Sayın Cumhurbaşkanım,
Konuşmamın sonuna gelmiş bulunuyorum. Yüksek müsamahanıza güvenerek,
sizlere Türk hukuk düzeninin hangi noktadan hareketle bugün hangi aşamada
bulunduğunu, yüce Atatürk'ün nasıl dinamik bir hukuk düzeninin özlemi içinde
olduğunu tespit bakımından kısaca Hukuk Devrimi ve dolayısiyle bu Devrimin
amaçladığı çağdaş devlet kavramını, yargı görevinin özelliği ile yıllardır
çözüm bekleyen bir kısım sorunlarını ve bazı sıkıntılarını çok genel ve yalın
hatlarıyla arzetmeye çalıştım.
Ancak özellikle inanmanızı istiyorum ki, ortaya çıkan olumsuz tabloya
rağmen yargı teşkilâtı en mütevazı biriminden en yüce katma kadar her zaman
olduğu gibi bundan böyle de hukuka bağlılığı, kendine özgü ağırlığı ve
tarafsızlığı ile büyük milletinin ve devletinin yanında olacaktır.
Yeri gelmişken buradan, yargının sorunlarına gerçekten sahip çıkan
ve bize manevi destek olan sayın Cumhurbaşkanıma ve sorunlarımızın ciddiyet
kazanan boyutlarına uygun bir anlayış ve kararlılık içinde gerekli olanakları
esirgemeyeceğini vaadeden sayın Başbakanımıza ve sorunlarımıza Beşinci Beş
Yıllık Kalkınma Plânının ilk dilimini oluşturan 1985 Yılı icra Programıyla
çözüm getirme yolundaki girişimlerinden ötürü hükümetimize şükran duygularımı
sunmayı zevkli bir görev sayıyorum.
Özellikle de Adalet Bakanlığı'nın 12 Eylül'den bu yana yargının
lojman ve bina sorunlarının halli için gösterdiği yoğun çabayı ve son
zamanlarda sosyal tesisler ve Ankara'da bir hâkim evi sağlanması doğrultusunda
giriştiği hayırlı teşebbüsü yargı mensupları olarak yürekten alkışlıyoruz.
Sözlerime son verirken beni sabırla dinlemek lütfunda bulunan
Sayın Cumhurbaşkanıma ve izinleriyle seçkin konuklarımıza şükranlarımı ve teşekkürlerimi
arzediyor, vefakâr mesai arkadaşlarımı ve yorulmak bilmeyen gayretleriyle her
an Türk Milleti'nin ve hakkın hizmetinde bulunan değerli hâkim ve Cumhuriyet
savcılarını ve fedakâr adalet mensuplarını en içten sevgilerle selâmlıyor, yeni
Adalet Yılının aziz milletimize mutluluk getirmesini diliyorum.