[1]NİHAT RENDA, (10.7.1981-16.9.1984) ;
(17.9.1984-1.11.1986)
1921 yılında Yanya'da
doğmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1942 senesinde bitirdikten
sonra, 1946 yılının Nisan ayında Iğdır Hâkim Yardımcısı olarak mesleğe başlayan
Renda, daha sonra sırasıyla; Lüleburgaz Ceza Hâkimliği ile Yüksek Hâkimler
Kurulu Raportörlüğü yapmıştır.
21 Aralık 1964 günü
Yargıtay Üyeliğine seçilen Nihat Renda, Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi
Üyeliği ile aynı Dairenin Başkanlığı görevlerinde de bulunmuştur.
"Borçlar
Hukuku" ve "Orman Kanunu" adlı yayımlanmış ortaklaşa kitapları
ile meslek dergilerinde güncel konulu makaleleri yayımlanan Nihat Renda,
Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı iken, Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından
10.7.1981 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanvekilliğine, bu görevim sürdürürken
de 17.9.1984 günü Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilmiş, bu görevinden de
1.1.1986 tarihinde yasal yaş sının nedeniyle emekliye ayrılmıştır.
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN SAYIN BAŞKANI,
SAYIN BAŞBAKAN,
YÜKSEK YARGI ORGANLARININ SAYIN BAŞKANLARI,
SAYIN BAKANLAR,
SAYIN KONUKLAR VE DEĞERLİ MESLEKTAŞLARIM.
1943 yılından itibaren köklü ve güzel bir gelenek olarak 1973
yılından beri de Yargıtay Yasası gereği sürdürülen bu anlamlı toplantılardan
birini daha açıyorum.
Bu mutlu günümüze yüksek huzurlarıyla onur veren mümtaz konuklarımızı
Yargıtay adına saygı ile selâmlıyor, 1984 - 1985 Adalet Yılı'nın Büyük Türk
Milleti'ne hayırlı ve uğurlu olmasını yürekten diliyorum.
Geçen adalet yılı içinde yine birçok değerli meslektaşımızı
yitirdik, acımız sonsuzdur. Hakkın rahmetine ulaşan bu seçkin Hâkim ve
Cumhuriyet Savcılarına, kutsal savunma görevini başarı ile sürdürmüş olan
avukatlara, diğer adalet görevlilerine ve ayrıca adalete uzaktan yakından
hizmet etmiş olanlara Tanrı'dan rahmet diler, ebedi şükran duyguları ile aziz
anıları önünde saygı ile eğilirim.
Öte yandan, yaş sınırı hükümleri bu yıl da bizi bir kısım
meslekdaşlarımızın çalışma ve yardımından yoksun bıraktı. Gerek yaş sınırı
nedeniyle, gerekse kendi istekleriyle emekli olan bu erdemli hâkimler,
yaşamlarının en verimli yıllarını adalet hizmetine adamak ve arkalarından övgü
ile bahsedilecek başarı dolu anılar bırakmak mutluluğuna eriştiler.
Görevlerinin önemini ve yüceliğini bir an olsun hatırdan çıkarmayan, hak ve
adalet yolunda yılmadan uğraş veren bu büyük hâkimlere, unutulmaz
hizmetlerinden dolayı en kalbi teşekkürlerimi ve takdir duygularımı sunuyor,
bundan sonraki yaşamlarında da sağlıklı ve mutlu olmaları dileği ile
kendilerini şahsım ve yüce Yargıtay adına saygı ile selâmlıyorum.
Bu arada, Yargıtay Üyeliğine seçilmek suretiyle aramıza katılan ve
bize güç veren 16 değerli arkadaşıma da engin başarılar diliyorum.
Sayın Konuklar,
Geçen Adalet Yılı'nın açılışından bu yana aziz Milletimiz için çok
mutlu olaylar cereyan etti. Bu mutlu olayların en önemlisi, en nadide ve gurur
verici olanı hiç kuşkusuz, demokratik parlamenter düzene geçiş konusunda atılan
adımdır. 6 Kasım ve 25 Mart seçimleriyle, çağdaş bir demokrasi doğrultusunda
bir uygar sürecin yeniden başlatılmış olmasını ve tekrar çok partili siyasal
yaşama girilmiş bulunmasını büyük bir sevinçle karşılıyoruz. Özgürlüklerini
müdrik, Devlet işleriyle yakından ilgili, taşıdığı iradenin, ulusal iradenin
gerçekleşmesine etkili bulunduğunun bilincine sahip Türk Milleti için başka
bir yol, başka bir seçenek esasen söz konusu olamazdı. Bu mutlu olayı, 12 Eylül
Harekâtı'nı amacına ulaştırmak suretiyle gerçekleştiren kahraman Türk Silâhlı
Kuvvetleri'ne ve onun gerçek temsilcisi Millî Güvenlik Konseyi'ne ve tüm
sorumlu ve görevli kişi, kurul ve kurumlara Milletçe şükran borçluyuz.
EVRENSEL ADALET VE BARIŞ
Gerek bir toplumun kendi iç ilişkilerinde, gerekse toplumların
uluslararası ilişkilerinde odak noktası Hukuk Düzeni ve onun da amacı
Adalet'tir, adaleti egemen kılmaktır. Toplumlar ve insanlar, özellikle de
devletler ve yüce amaçta birleşirlerse, birbirlerini anlamada, birbirlerinin
varlığına saygı göstermede uyum içinde olurlar; haksızlığa, adaletsizliğe
meydan bırakmazlar. Hukuk ve adaletin, her türlü sorunları ve uyuşmazlıkları
çözümlemede en büyük ve yegâne etken olduğu unutulmamalıdır, içte ve dışta
barışıda ancak ve sadece hukuk ve hukuka saygı sağlayabilir. Güçlü devletlerin
ve tarihe mâl olan büyük devlet adamlarının insanda ve toplumda hak ve adalet
duygularının yerleşmesine birinci derecede önem vermeleri bundandır. Ne
yazıkki bugün dünyamızda, 1939 öncesinden daha karanlık bir tablo yaşanmaktadır.
Dünyanın hemen her tarafında günden güne artan bir inat ve ısrarla hak ve
adalet kavramı çiğnenmekte, büyük yarar çatışmaları dünya barışını tehdit
etmektedir. Yöresel savaşların, geniş boyutlar kazanan uluslararası buhranın,
salgın halindeki terörizmin, özellikle de hukukun ve uygarlığın öncülüğünü
kimseye bırakmayan bazı devletlerin kendilerine ve Adalet Tarihine hiç de onur
kazandırmayacak olan tutum ve davranışlarının, bugün insanlık âleminde
yarattığı huzursuzluk giderek artmaktadır. Kanımızca dünyanın halen içinde
bulunduğu büyük çalkantının gerçek nedeni, adaletli bir dünya düzeninin henüz
kurulamamış olması; bir başka ifade ile, insanların kendi varlığını,
mutluluğunu, huzur ve refahını düşündüğü kadar, diğer dünya milletlerinin bu
değerlerini düşünmemesidir.
Tarihinin her döneminde adaleti, insan hak ve özgürlüklerini en
yüce bir değer olarak tanımış olan Büyük Türk Devleti'nin, bu gün dünya
sorunları karşısında gösterdiği örnek nitelikteki tarafsız davranış ve terörizm
ile mücadeledeki kararlı tutumu, çağdaş ve adaletli bir Devlet olmanın en
güçlü kanıtı ve geleceğinin en büyük güvencesidir.
Yeni bir Adalet Yılına girerken tek ve en iyi dileğimiz, bütün
dünya devletlerinin "hukukun ve adaletin egemen olmadığı yerde sadece
zulmün, giderek büyük bir huzursuzluk ve anarşinin egemen olacağı"
gerçeğinde birleşmeleri ve dolayısıyla insan sevgisine, hak, adalet ve
özgürlüğe dayalı bir dünya barışının bütün koşulları ile birlikte gerçekleşmesi
olacaktır.
Sayın Konuklar,
Tahmin edersiniz ki, yeni bir Adalet Yılının başlamasını fırsat
bilerek benim de söyleyeceklerim, hiç kuşkusuz, daha önceki açış
konuşmalarında benzer şekilde dile getirilmiş olan sorunlarla ilgilidir. Ancak,
yarım asra yakın süredir çözümleri ile birlikte ısrarla tekrarlanan genel ve
hayati nitelikteki sorunlarımızın çoğuna, arzulanan düzeyde âdil ve gerçekçi
bir çözüm getirilememiş ve bir bölümü üzerinde ise hiç durulmamış olması son
derece düşündürücüdür. Özellikle de Büyük Atatürk'ün ünlü 5 Kasım 1925 tarihli
konuşmasında hukuk için çizdiği ileri ve uygar yolda duraksamış olduğumuzu
görmekten büyük bir umutsuzluğa kapılmamak mümkün değildir. Bu bakımdan,
önceki açış konuşmalarında çözümü arzulanan ve bunun özlemi içinde dile
getirilen sorunların, çok önemli gördüğüm bazılarını tekrarlamak zorunda kaldığım
için beni bağışlayacağınızı umuyorum.
TOPLUMSAL DÜZEN VE HUKUK
Sosyal yaşama sağlam bir biçim vermek suretiyle toplumu düzenleyen
onu teşkilâtlandıran kuralların en önemli ve en etkilisi olan Hukuk, bir
yandan, bireylerin hak ve özgürlüklerini kullanmalarına ortam hazırlar, öte
yandan bu hak ve özgürlükleri kısıtlar. Bu durum, toplumsal yaşamın ve
sınırsız özgürlük olamayacağı ilkesinin doğal bir sonucudur, önemli olan,
bireysel yarar ile toplumsal yarar arasında âdil bir dengenin sağlanmasıdır. Bu
yönü ile hukuk, çatışan yararların uzlaştırılmasıyla, toplumun geliştirilmesini
sağlayan toplumsal bir iktidar aracıdır. Ancak, düzen fonksiyonunu yerine
getiren bir hukuk, sadece bu durumu ile adaletli olarak nitelendirilemez. Böyle
bir hukuk, aynı zamanda adaletli olabilmek için, içeriği ile de adalet
düşüncesinin gereklerini yerine getirmek zorundadır. Çünkü, hukukun yegâne
amacı adalete yönelmesi ve bu yolla ideal hukuka ulaşmasıdır. Bireyin
çıkarlarını ve varlığını toplum içinde ve toplum uğruna eritmeyen, buna
karşılık toplumsal çıkarları da bireysel çıkarlara feda etmeyen, kuvvetlinin
zayıfı sömürmediği, sosyal adalete, yani adaletli dağılım ilkesine dayanan
güçlü bir hukuk düzeni ve onun somut bir şekli olan güçlü bir hukuk devleti,
ancak bu anlayış içinde gerçekleştirilebilir.
Bir hukuk düzeninin sağlamlığı ve sürekliliği, onun zorla
gerçekleştirilmesinde değil, aksine bireylerin ona kendiliklerinden, özellikle
içeriğini onayarak, benimseyerek uymalarında şekillenmelidir. Ne var ki,
hukukun barışı sağlamak ve korumak için kurduğu düzen, kesin bir biçimde
çatışmasız bir düzen anlamına gelmez. Zira, toplum ve yaşam devamlı bir gelişme
halindedir. Kaldıki, insanların yapısında daha iyi yaşam koşulları, daha fazla
özgürlük elde etmek eğilimi vardır, insanların yaşadığı her yerde sürekli bir
iktidar kavgası vardır. Bu birazda insan kabiliyetinin, insan zekâsının,
insanın doğal yapısının, bir gereğidir. Ancak, bu anlaşmazlıkları ve bunların
zaman içinde artması olgusunu, hiçbir şekilde toplumsal yaşamın bir hastalığı
olarak görmemek ve değerlendirmemek gerekir. Bu anlaşmazlıklarının hukuk doğurucu
etkisi tartışmasızdır. Anlaşmazlıklar bu yönü ile hukuk düzeninin sağlamlık
derecesini gösterir. Hukuk canlılığını esasen bu uyuşmazlıklardan kazanır ve
onları gidermekle de barış düzenini tesis eder.
Aziz Konuklar,
Değerli Meslektaşlarım.
Toplumla, hukuk düzeni arasında büyük bir bağlantı vardır. Hukukun
gelişme düzeyi, toplumun gelişme düzeyi ile orantılıdır. Bu bakımdan toplum
düzenine el atmadan yalnız hukuk düzenine el atmakla siyasal, sosyal ve
ekonomik bir gelişme sağlamak mümkün olmaz. Toplum, bu takma hukuk düzenini
kısa süre içinde kendi gelişme düzeyine indirir ve bu kaçınılmaz bir sonuçtur,
işte bir devletin kendi varoluş felsefesine, kendi dinamizmine uygun hukuk
sistemini yaratmak ve geliştirmek zorunda olduğu gerçeğini bilen Yüce Atatürk,
Türk Milleti'nin şaşmaz sayduyusu ve mücadele azminin de katkısıyla toplum
düzeninde, devlet yapısında büyük devrimleri gerçekleştirmekle işe başlamış ve
sonuçta bu yeni düzene uygun büyük ve köklü Hukuk Reformu'nu oluşturmuştur.
Atatürk, daha 19 Ocak 1923 ve 5 Kasım 1925 tarihli konuşmalarında nasıl dinamik
bir hukuk reformunun özlemi içinde olduğunu şu sözleri ile ilân ediyordu:
"...Adalet kanunlarla idare edilir. Bu memlekette adaletin emniyetle,
süratle tevzi olunup olunmadığını anlamak için bir defa da mevcut kanunlarımıza
bakmak lâzımdır. Bu kanunların memleket dahilindeki tatbikatına ve netayicine
bakmak lâzımdır..." "... Kanunlar Cumhuriyetin dayanağıdır. Anayasaya
bağlı ve Anayasanın gerektirdiği kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır...".
Ancak, Atatürk'ün bu buyruğunu, bu özlemini onun arzuladığı
kapsamda yerine getirdiğimizi söylemek çok güç. Kanımca, Türk Adalet Sisteminin
bugün her yönden içinde bulunduğu büyük sıkıntı ve huzursuzlukların gerçek
nedenini, Türk siyasal yaşamının ve hatta Türk Devleti ve Hukuk Düzeninin,
Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki eşine az rastlanır hızla gelişimi ve çağdaşlaşması
olgusuna ayak uyduramamakta, o köklü Hukuk Devriminin ilke ve amaçlarını dahada
geliştirme ve gerçekleştirme yolunda üzerimize düşeni yapamamakta aramak
lâzımdır.
ADALET VE DEVLET
Sayın Konuklar,
Bütün savunma olanaklarından yararlanmak ve eşitlik esaslarına
uygun olarak tarafsız, hukuk bilimine vakıf ve adalet ilkelerine bağlı
mercilerce Dürüst, Etkin ve Süratli Bir
Yargılamaya Tâbi Tutulmak insanın en doğal hakkıdır ve bu hak Anayasa'da
güvence altına alınmıştır. Ne varki, adalet hizmetinin amacına uygun olarak
işlemesi, bu kuruluşun en üst düzeyde teşkilâtlanmasına, yargı bağımsızlığı ve
hâkim güvencesinin gerçekten varlığına, özellikle kuruluşa ruh ve anlam veren
insan unsurunun gerek nitelik gerekse nicelik yönünden kusursuz oluşuna ve
nihayet yürürlükteki hukukun, toplumun yapısına ve dinamiğine uygun modelde
bulunuşuna bağlıdır. Bir toplumun çağdaşlaşması, ekonomik ve sosyal alanda
kalkınması, bilimde yeni buluşlara yönelmesi, teknolojide ileri atılımlar ve
aşamalar kaydetmesi ne kadar önemli ise; sağlıklı ve bağımsız bir yargı
düzenini içermesi de o kadar önemlidir. Çünkü, toplum hayatının kaçınılmaz
dalgalarını dengede tutan, her türlü uyuşmazlıkta hak dengesini koruyan, hak
özlemini gideren, güç karşısında bireylere güvence sağlayan yargıdır, hâkimdir
ve onun gerçekleştirdiği adalettir. Biryerde hukukun biçimlendirilmesi yetersiz
ise, hukuksal yapı işlemiyor ya da işletilemiyorsa, böyle bir ortamda
sorunların katlanarak artması beklenmelidir. Adaletin ciddi biçimde aksadığı
bir ülkede devlet yaşamının temeli çökmeye başlar ve bu çöküntü bir süre sonra
tüm devlet varlığına yansır, insanların iç huzuru sağlanmadığa özellikle hak ve
adalet duyguları tatmin edilmediği takdirde, toplumların değil yükselmesi,
varlıkları bile tehlikeye düşer. Adalet, her türlü maddi ve manevi değerin dağıtımında
karşımıza çıkan ve uyulması ancak huzur ve mutluluk getiren bir ölçüdür,
değerdir. Bireyler bu ölçüye bağlı, Devletler bu amaca yönelik olduğu sürece
erdemli ve güçlü olurlar. Adaleti mükemmelle doğru götürmeyi başaran bir
Devlet, tüm faaliyetlerini de mükemmele ulaştırır.
Bir toplumu sadece kuvvetle ayakta tutmak mümkün değildir. Toplumu
ve bireyleri içten ve dıştan gelecek her türlü tehlikelere, her bunalıma karşı
dayanıklı yapan, vatandaşların adaletli toplum düzenine duydukları gönülden
bağlılıktır, Devlete olan sevgidir, güvendir. O da ancak ve ancak her gün somut
biçimde gerçekleşen, herkesin paylaştığı ve yararlandığı adalet sayesinde
sağlanabilir. Devlet bütünlüğünün temelinin Adalet olduğu gerçeği işte
bu düşüncede yatmaktadır. Bağımsız ve tarafsız Türk hâkiminin hür ve dürüst
seçimlerin güvencesi sayılmasının nedeni de budur.
Bu gerçeği bildiğimiz için bizler, yargının haklı ya da haksız pek
çok eleştiriye uğramasını doğal buluyoruz. Çünkü, yine biliyoruz ki toplumu
ayakta tutan ve güçlü kılan yüce adalet duygusudur. Bu duygu hangi nedenle
olursa olsun zaafa uğradığı takdirde toplum doğrudan yargıyı eleştirmeye
başlar. Yasaların adaletsizliğinin, yasama ve yürütme organlarının
yapmadıklarının, toplumdaki sosyal rahatsızlıkların sorumluluğunun doğrudan
yargıya yükletilmesin!n tek ve gerçek nedeni budur. Yargının eleştirilmesi
zaman zaman dile getirildiği gibi gerçekte hukuk için verilen bir savaştır.
Yargının eleştirilmesi bir noktaya kadar doğaldır ve tehlikeli sayılamaz. Bir
toplum için asıl ve en büyük tehlike, devleti idare edenlerin ve hukukçuların
hukuk ve dolayısıyla yargının sorunlarına ilgisiz kalışıdır.
Sayın Konuklar,
Adalet Teşkilâtı bugün çok güç koşullar altında görev yapmaktadır.
Çünkü yargının sorunları, artık üzerinde önemle durulması gereken boyutlara
ulaşmıştır.
Yasama ve Yürütme organlarının, yargının içinde bulunduğu
zorlukların aşılmasında zaman zaman gösterdikleri çabaları şükranla anıyoruz.
Ne var ki bu çabalar, hiç bir zaman sorunları kökünden halledecek düzeye varamamış
ve kısa bir süre sonra etkisini, işlevini yitirmiştir.
Üçüncü ve Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânlarını inceleyiniz.
Orada, yargının tüm sorunlarının fevkalâde gerçekçi bir yaklaşımla ele alındığını
ve izlenmesi gereken stratejinin son derece isabetle saptandığını göreceksiniz.
Buna rağmen üzülerek belirtmek zorundayım ki bu plânlar hedeflerine ulaştırılamamış
ve adeta yargı kendi sorunları, kendi yazgısı ile başbaşa bırakılmıştır. Bütün
dileğimiz, Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânında adalet hizmetleri için
öngörülen hedeflere ulaşılması ve böylece yargının yıllardır askıda kalmış olan
sorunlarına, geleceği de kapsayacak şekilde çözüm getirilmesidir. Zira dava
sayısında günden güne vaki artışın, adli kuruluşların sabit kalan
olanaklarıyla ve hatta günden güne eriyen kadrosuyla karşılanması çok yakın bir
zamanda imkânsız hale gelecektir ki, bunun beraberinde getireceği sayısız
sakıncaları düşünmek bile istemiyorum.
MAHKEMELERİN KURULUŞ SORUNU
Bir memleketin adalet sistemi, teşkilâtı, hâkimi, Cumhuriyet
savcısı, adalet personeliyle bir bütündür ve adalet hizmetinin temelini
oluşturur. Bu kuruluş, kendisinden beklenen hizmeti rahatlıkla yerine
getirecek yeterlikte olmadıkça hizmetin aksaması doğaldır. Ülkemizde bugün
mevcut kuruluşun, adalet hizmetlerinin niteliğine ve hedeflerine yeterli
durumda olmadığı, mahkemelerin kurulmasına ilişkin tek bir çerçeve yasanın
henüz gerçekleştirilemediği ve bu nedenle yargı hizmetinin arzu edilen hız ve
etkinlikte yürütülemediği bir gerçektir. Ancak, adlî kuruluşun ulusal toplum
yapımız ve onun ihtiyaçları doğrultusunda gerek dağılım, gerekse örgütlenmesi
bakımından yenilenip genişletilmesi yolunda başlatıldığını duyduğumuz
çalışmaları sevinçle karşılıyor ve en kısa zamanda sonuçlandırılmasını ümitle
bekliyoruz.
ÜST MAHKEMELER SORUNU
Bu arada üst mahkemeler (yani istinaf Mahkemeleri) konusuna da
kısaca değinmek istiyorum. Üst Mahkemelerin kurulup kurulmaması konusunda
yıllardır çok şeyler söylendi, yazıldı; bir an önce kurulması gereğine inananlar
oldu, aksi görüşü savunanlar bulundu. Burada, bu görüşlerin eleştirisini
yapacak değilim. Ancak, bugün varılan nokta, Yargıtay'ın iş durumunun, artık
ne Usul Yasalarının değiştirilmesi ve nede yeni bazı daireler ilâvesi suretiyle
normale indirilemeyeceği gerçeğini su yüzüne çıkarmıştır. Esasen dünyanın
hiçbir yerinde bu kadar geniş kadrolu bir yüksek mahkeme mevcut değildir.
Kadromuzun bu genişliği bir çok haklı sorunlarımızın çözümünü de olumsuz yönde
etkilemektedir. Yargıtay bir yıl içinde, 250.000'e yakın davayı
sonuçlandırmak için insan üstü bir gayretle çalışmaktadır. Yalnız bu durumun
vatandaşlar üzerinde, dosyaların yeterince incelenmeden karara bağlandığı
yolunda bir kan; uyandırabileceği endişesini taşıyoruz. Böyle bir kanının
yaygınlaşması ise.bu yüce müesseseyi temelinden sarsacaktır. Oysa, mahkeme
kararlarının yurttaşlar arasında güven ve iç rahatlığı yaratabilmesi için,
bunların gerçekten doğru ve âdil olması yetmez; ayrıca kararların veriliş
şartlarında da, bu kararlara gölge düşürecek nitelikte bir eksiklik olmaması
gerekir. Bu itibarla, bu sorunun beraberinde getireceği sayısız sakıncaları
ortadan kaldırmak, mahkemelerin kuruluşu yönünden mevcut dağınıklığı gidermek
ve nihayet Yargıtay'a intikâl eden tahammül edilmez iş yükünü azaltarak, onu
gerçek bir içtihat yaratma organı düzeyine yükseltmek amacıyla üst mahkemelerin
kurulması zorunlu hale gelmiştir. Bu uygulama, Yargıtay'ın zaman içinde
işlerinin, daire adedinin ve giderek üye sayısının azalmasına neden olacaktır
ki, bu olgu ender de olsa çelişkili kararlar çıkmasını da önleyecektir.
MESLEĞİN ÇEKİCİLİĞİNİ YİTİRME NEDENLERİ
Sayın Konuklar,
Hukukçu sayısı bakımından Ülkemiz bugün doyum noktasına
ulaşmıştır. Üstelik Hukuk Fakülteleri her yıl bin sayısının çok üzerinde mezun
vermektedir. Buna rağmen hukukçu gençlerimizin pek az bir bölümünün dahi bu
mesleğe yönelmemelerinin elbette çok ciddi ve önemli bir nedeni olmalıdır.
6.881 kadrodan iki bine yakın açığı bulunan bir mesleğe rağbet edilmemesi çok
düşündürücüdür. Bunun gerçek nedenleri 1945 yılından beri hemen her Adalet Yılı
Açış Konuşmalarının daima ağırlık noktasını teşkil etmiştir. Bu konuya
yıllardır önem verilmemesi ve bu yolda ciddi ve gerçekçi önlemler alınmaması,
bugünkü sonucu yaratmıştır. Çözülmenin giderek artması da beklenmelidir.
Kuşkusuz yargı hizmeti de bir kamu hizmeti, hâkim de bir kamu
görevlisidir. Ancak, hakların ve özgürlüklerin güvencesi olan yargı hizmeti
lalettayin bir idarî hizmet ve hâkim de sadece bir memur değildir. Uygarlıkta
ilerlemiş bütün ülkelerde hâkimlere memurlardan ayrı statü uygulanmasının ve
bu ilkenin Anayasamızın 140. maddesinde yer almasının nedeni budur. Yüzyıllarca
denenmiş olan bu esası değiştirmek yada tartışma konusu yapmak toplumun
yararına olmaz. Hâkimlik mesleği kutsal bir uğraştır. Hâkimlik, insanlığın en
güzel işidir ve bundan ötürü de sosyal görevler içinde çok iyiliklerin ve
erdemlerin bir araya gelmesini zorunlu kılar.
Bir insanın yaşamı, özgürlüğü, malı üzerinde son sözü söyleyebilecek
güçte olmak ve bu güçlü nüfuza rağmen insanlık zaaf ve tutkularının üstünde
kalmayı başarmak, işte bunca ağır bir sorumluluğu gerektiren bu mesleğin en
büyük özelliği ve belki de ebedi sihir ve cazibesi, zevki ve kutsallığı
buradadır.
Hâkim ayrıca mesleği dışındaki özel ve kişisel yaşamını da büyük
bir dikkat ve basiret ile düzenlemek; kamu hizmeti gören diğer insanlardan
daha farklı bir dış görünüş, yaşam tarzı, çevresine güven aşılayan bir davranış
içinde bulunmak zorundadır. Çünkü hâkim için kamu oyu, yalnız kararlarını
değil, onun yanıbaşında özel yaşamını da adeta denetlemeye memur bir nezaret
makamı gibidir. Bundan dolayı herhangi bir organda görevli bulunan bir kimse
için kınanmaya değer sayılmayan bir davranış, mesleğe yeni girmiş genç bir hâkim
için disiplin suçu sayılır, işte bu görevin toplum ve birey yönünden taşıdığı
önem nedeniyledir ki uygarlık tarihi, yönetimde ve toplumda hâkime büyük çapta
saygı gösterildiğinin, hakimin kamu hizmeti gören görevliler arasında seçkin
bir kişiliğe ve yere sahip olduğunun sayısız örnekleri ile doludur.
Bugün, adalet teşkilatındaki büyük boşluğa rağmen bu mesleğe karşı
gözlemlenen isteksizlik, kanımızca mesleğin artık hiçbir çekici yönünün
kalmayışından kaynaklanmaktadır. Hâkimlik mesleğinin anılan özelliği ve
herşeyden önce diğer kamu görevlilerinden farklı olan yapısı gözönüne alınıp,
maddi ve moral olanaklar yönünden çok çekici ve özlenir hale sokulmadıkça,
yürürlükteki imkânlarla hukukçuların mesleğe yönelmelerini ummak,
gerçekleşmesi olanağı bulunmayan bir beklentiden öteye geçemeyecektir. Bu
gerçeğin bilindiği inancıyla ve büyük ümitlerle beklenen 241 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin, mesleğin geleceği yönünden son derece önemli bir soruna
bir çözüm getirmemiş olması bizleri derin bir üzüntüye sevketmiştir.
1963 yılında 200, 1973 yılında 993 olan hâkim ve savcı açığının bu
yıl 2000 sayısına yaklaşmış olması, sorunun çok ciddi bir bunalıma dönüştüğünü
göstermektedir. Bir örnekle belirtmek gerekirse, Federal Almanya yargı
teşkilâtında mevcut 3600 savcı ve 16.000 küsur hâkimle yardımcı personel
dışında 11.000 kadar yargı memurundan ibaret bir kadronun yetersiz görülmesine
karşın[2],
Yurdumuzda halen mevcut 4.800 küsur Hâkim ve Cumhuriyet Savcısı ile yargı
hizmetinin yürütülmeye çalışılması bir mucizedir. Şu an eğer yargıdan ve
özellikle geciken adaletten yakınmalar giderek artıyorsa, bunun nedenini ve
sorumluluğunu sadece yargıya yüklemek, haksızlıkların en büyüğü olacaktır.
Çünkü, dünyanın hiç bir yerinde adliye ve hâkimler bu kadar kısıtlı olanaklar
ve koşullar ile böylesine ağır ve büyük bir iş yükünün, dolayısıyla
sorumluluğun altında çalışmak zorunda bırakılmamışlardır.
Öte yandan, aynı Kararname hem yüksek yargı organları üyeleri
arasında ve hemde aynı yargı organlarının başkan ve üyeleri arasında
ötedenberi var olan dengeyi bozmakla kalmamış, ayrıca yargının bütünlüğünü,
etkinliğini, Yargıtay'ın Anayasal statüsünü de zedelemiştir. Kararnamenin bir
çok hükmünün üç gün arasında, ötedenberi yapılan ayırım dışında bu kez yargı
ile idari hizmetler arasındaki dengeyi de yargı aleyhine bozması dikkat çekicidir.
Anayasal izahını yapamadığımız bu durum Yargıtay camiasını derinden
yaralamıştır.
Bütün dileğimiz, adalet hizmetinin Devlet katında ve bütçesindeki
yeri ve anlamının sübjektif ve siyasal tercihlere ve yorumlara göre değil,
Anayasa'nın 138 ve 139. maddelerinin ışığı doğrultusunda yargının bütünlüğü, devamlılığı,
etkinliği ve geleceği amaçlanarak düzenlenmesi ve böylece Kararnamenin Yargı
Organları üzerinde büyük rahatsızlık yaratan hükümlerinin onarılması olacaktır.
HÂKİM YETİŞTİRME SORUNU
Sayın Konuklar,
Günümüzde Türk Toplumu'nun sosyo-ekonomik yapısına, beklentisine
ve mesleğin özelliğine uygun bir hâkim yetiştirme politikasının bulunmadığı bir
gerçek. Adalet hizmetlerini aksatıcı ve geciktirici mevzuat hükümlerini
düzeltmek ve gereğinde yeni hükümler koymak bir ölçüde kolay olmakla birlikte,
yetişmiş insan gücüne olan ihtiyacın karşılanması çok ciddi bir eğitimi ve
yeterli bir zaman sürecini gerektirir. Belirtelim ki, çağımızın çok karmaşık
sorumları nedeniyle hâkim olabilmek için sadece bir hukuk fakültesi mezunu
olmak, artık en asgari şart haline gelmiştir ve adalet hizmetinin birinci
kademesinde görev alabilmek için yeterli sayılamaz. Bu bakımdan Ülkemizde
egemen olan "hâkim yetiştirilmez, kendi kendine yetişir ya da "hâkimi
kürsü yetiştirir" şeklindeki, kanımızca geçerliğini yıllar önce yitirmiş
olan hatalı düşünce artık terkedilmelidir. özellikle bu günkü şekliyle hiçbir
yararı olmadığı tartışmasız bulunan staj müessesesi yerine, Batı'da da
örneklerine tanık olduğumuz şekil ve kapsamda bir eğitim düzeni oluşturulmalı
ve hâkimlerimizin Batı Hukukunu izleyebilecek düzeyde lisan öğrenmelerine de
olanak sağlanmalıdır.
Çünkü, yarının hâkiminde daha yücelmiş, daha uygar bir toplumun
düzenini sağlayacak yaşam ile yasalar arasındaki uyumu dengede tutacak, Batı
Hukukunu rahatlıkla izleyebilecek yetenekleri görmek, memleketin refahı ve
mutluluğu için güvencedir.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE HÂKİM GÜVENCESİ
Yüce Atatürk 1920 yılında "Milletlerin hakkı kazası,
istiklâllerinin birinci şartıdır. Kaza kudreti müstakil olmayan bir milletin
Devlet halinde varolması kabul edilemez" derken, Türk Özgürlük Savaşı'nın
kutsal amaçlarından birini daha müjdeliyordu. Zaman içinde gelişen bu düşüncenin
nihayet 1961 Anayasası ile hukuk yaşamımıza armağan edildiğini görüyoruz. Ne
yazık ki bazı nedenler, Büyük Hâkim Recai Seçkin'in 20.12.1962 gününde, Kurula
seçilen ilk üyelerin and içme töreninde özellikle vurguladığı endişeyi yirmi
yıl sonra haklı çıkardı, Kurul yapısal değişikliğe uğradı.
Takdir edileceği gibi Yargı, kendisini yaratan Devlet sisteminden
soyutlanmadan ve fakat işlevini yerine getirirken yasama ve yürütmenin etki
alanına da girmeden karar verme gücüdür. Bu bağımsızlık öncelikle kavram olarak
benimsenmiş bir yargı sisteminin ve bu sistemin insan öğesi sayılan hâkimin de
güvencesidir. Devlete, Hukuk Devleti niteliğini kazandıran bu temel kural
zedelendiği an, bundan doğrudan adaletin, Devletin ve Türk Milleti'nin zarar
göreceği unutulmamalıdır. Yargı gücü, başlı başına mevcut ve bağımsız bir
güçtür. Onun bağımsızlığı, Devlet içi diğer güçlere zıt ve karşı bir varlık
olması demek değildir. Aksine, diğer güçlerin gereği gibi iş görmesini
kolaylaştıracak bir istikrar unsurudur. Yargının Bağımsızlığı ilkesi, insan
aklına gelebilecek en üst düzey ve boyutta düşünülmüş ve Anayasa ile yasalarda
mükemmel biçimi ile vurgulanmış olsa bile, hâkimin bu doğrultuda güvencesi
sağlanmış olmadıkça bağımsız yargının varlığından söz edilemez. Millet adına adalet
dağıtan hâkim, güvenceden yoksun bulunduğu konusunda kaygıya düştüğü gün, bu
kavram anlamını yitirir ve sadece biçimsel bir kavram olarak kalmaya mahkûm
edilir. Bu gün yargı teşkilatındaki çözülmenin belkide en büyük nedeni, bu
güvencenin arzulanan düzeyde bulunmamasıdır. Mevcut düzenlemeye göre, Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu, hâkimlerin ve Cumhuriyet savcılarının tüm özlük
işleri ile ilgili konularda, denetim ve sorumluluklarında tek söz sahibidir.
Çünkü bu Kurul tarafından itiraz üzerine verilen kararlara karşı başka bir
idare veya yargı merciine başvurma yolu kapalıdır. Yükselme süresinin yanlış
hesaplanması gibi basit bir işleme karşı vaki itiraz, farzı muhal yanlışlıkla
reddedilmişse artık başvurulacak hiç bir merci yoktur. Bütün vatandaşlar için
varolan, yargı yerlerine başvurarak hak arama özgürlüğünün, hâkim ve
Cumhuriyet savcılarından esirgenmesinin önemli bir nedenini bulmak bizce
mümkün olamamaktadır. Bir Yargıtay personeli hakkında Yargıtay Yönetim
Kurulu'nca verilen en basit bir disiplin cezasına karşı, Yargıtay Birinci
Başkanının başkanlığında iki birinci başkanvekili ile yirmidört daire
başkanından oluşan Başkanlar Kurulu'na itiraz hakkı mevcut iken, Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu tarafından, bir hâkimin meslekten çıkarılmasına ilişkin
olarak verilen karara vaki itirazın, Başkanlar Kurulu'na nazaran çok daha dar
ve çoğunluğu ilk karara katılanlardan oluşan bir kurulca incelenmesinin ve bu
karara karşı başka bir yasa yolu bulunmamasının gerekçesini bulmak ve bunu
paylaşmak çok zordur.
Öte yandan, Uyuşmazlık Mahkemesi'ne üye seçiminde, Yargıtay Büyük
Genel Kurulu'nca gösterilecek üç aday arasından Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu'nun tercih yapmasını, Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun üstünde telâkki
edilemeyecek bir Kurulca denetlenmek şeklinde görüyor ve başkanlarını dahi
kendi seçen bir Kurulun, ek bir görev niteliğindeki Uyuşmazlık Mahkemesi
Üyesini seçmesine olanak vermeyen bu sistemin en kısa zamanda değiştirilmesini
bekliyoruz.
Ayrıca, Yüksek Öğretim Kurumu Denetleme Kurulu'na Genel Kurmay
Başkanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı doğrudan üye seçerken, bu seçimin Yargıtay
Büyük Genel Kurulu'na bırakılmayıp, Yargıtay'ca gösterilecek üç aday arasından
Yüksek öğretim Kurumu'nca yapılmasını da, demokratik sistem ve kurallara aykırı
görüyoruz.
Bir Anayasa sorunu olmakla beraber, Yargıtay olarak en büyük
dileğimiz (Anayasa hakkında yazılı görüşünde de açıkça belirtildiği gibi)
Cumhurbaşkanının Başkanlığını yapacağı bağımsız bir Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu'nun bütün koşulları ile gerçekleşmesi olacaktır. Zira böyle bir
Kurulun, yargının sorunlarına daha âdil, daha etkili, daha gerçekçi bir çözüm
getireceği ve yargı bağımsızlığı ile hâkim güvencesini gerçek anlamda
sağlayacağı inancındayız. Bu yolla yürütmenin etkisinden uzak, güçler
dengesine uygun bir bağımsızlık ve en önemli olarak da yürütme ile yargının en
üst düzeyde uyumu sağlanmış olacaktır.
YASALARIN BİÇİMLENDİRİLMESİ İLE İLGİLİ SORUNLAR
Sayın Konuklar,
Hukuk ve Ceza Usulleri, ulusal bünyeye uygun hale getirilmek ve
uygulamada ortaya çıkan bazı aksaklıklar giderdilmek amacıyla çeşitli
tarihlerde bazısı köklü olmak üzere yirmiyi aşkın kez değiştirildi. Üzülerek
belirtelim ki, yapılan bütün bu değişiklikler hiçbir zaman soruna çözüm
getirmemiş ve Yargılama Usullerinde istenen dinamizmi sağlayamamış; üstelik her
değişiklik yasaların kendi sistemini ve bütünlüğünü bozmuş ve yeni yeni
uyuşmazlıklara ve içtihat aykırılıklarına neden olmuştur. Bu itibarla Usul
Yasaları için özel komisyonlar kurulup, baştan ele alınması, işlemeyen
hükümlerden ve müesseselerden arındırılması ve özellikle diğer yasalarla
bağlantı sağlanması suretiyle yeni ve esaslı bir düzenlemeye gidilmesinde
büyük yarar vardır.
Bunun dışında yürürlükteki hukuk, sergilediği görünüm yönünden
herkesi ürkütecek bir karmaşıklığa varmıştır. Uygulayıcılar ve hatta kendi
dallarında uzmanlaşmış olanlar bile bu "mevzuat karmaşası"nın
altından kolaylıkla çıkamaz hale gelmişlerdir. Gerçek sayıları ve yürürlükte
olup olmadıkları dahi zorlukla saptanan yasalar üstelik yetersizdir; çoğu
günümüzün değil, yılların gerisinde kalmıştır. Hukuk kurallarının çokluğu ve
dağınıklığı, yasalaştırma işlemlerindeki sistemsizlik, karmaşıklığı büsbütün
etkilemiştir. Bir ülkenin tek ve temel dayanağı Hukuk denilen yüce kurumdur. Bu
kurumun köklü ve sağlıklı olmasında, kendisine üstünlük tanınması yönünden de
zorunluluk vardır. Buna rağmen sosyo-ekonomik yapısında son derece hızlı bir
gelişme ve değişme meydana gelen Ülkemizde, toplumun gerisinde kaldığı tartışmasız
olan mevzuat üzerinde bu güne kadar ciddi ve etkin çalışmalar yapıldığı
söylenemez. Ancak, 203 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 10. maddesi ile
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânının "Adalet Hizmetleri" ile ilgili
bölümünde öngörülen çalışmalara başlanması, yargı hizmetine büyük bir hız ve
etkinlik kazandıracaktır.
UCUZ ADALET VE ADLÎ YARDIM
Ülkemizde son yıllarda hak arama yoluna başvurma, yargı harç ve
giderlerinin çok yüksek olması yüzünden son derece zorlaşmıştır. Özellikle
yargı harçları ile sayısız ve yüksek yargılama giderleri davanın taraflarını
altından kalkamayacakları bir yükün altına sokmuş ve bu olgu, bir yönüyle hak
arama yollarına başvuruyu zorlaştırmak suretiyle, Anayasa'nın 36. maddesinde
anlamını bulan "hak arama özgürlüğü"nü tahammül edilmez ölçüde
kısıtlamıştır. Oysa Devlet, var olma nedeni olan adaleti sağlamak ve
dağıtmakla yükümlüdür. Bu klasik fonksiyonu ağır harç ve giderlerle gelir
kaynağı yapmak ve bunun doğal sonucu olarak vatandaşları, haklarını yargısal
yolların dışında başka yollardan kendi olanakları ile almaya sevketmek, sosyal
devlet ilkesine aykırı düşer. Bu nazik konuya da çağdaş bir anlayışla çözüm
getirilmeli ve özellikle bu güne kadar arzulanan düzeyde işlememiş,
işletilememiş olan "adlî yardım müessesesi"nin, Batıda örneklerini
gördüğümüz şekil ve kapsamda iyileştirilmesi konusunda gerekli yasal
düzenlemeler yapılmalıdır.
DAVA VE CEZA ENFLASYONU
Yurdumuzda cari ve neredeyse her türlü eylemin ceza mahkemelerinde
yargılanmasını sağlamak amacına yönelik enflasyonist bir suç politikası, esasen
işi fazla olan ceza mahkemelerinin yükünü büsbütün artırmaktadır. Bilimsel
çevrelerce de ısrarla belirtildiği gibi bazı eylemlerin suç olmaktan
çıkarılması suretiyle suç sayısı azaltılmalı ve bazı eylemlerin cezalandırılması
ise idari mercilere bırakılmalıdır.
YARGININ İDARÎYE MALÎ FORMALİTELERİ
Yargının idarî ve malî formaliteleri, Cumhuriyet savcılarını asıl
görevlerinden alıkoyacak derecede ağır, geniş, sıkıntılı ve karışıktır. Ödenek
işleri ve Maliye ile olan ilişkiler, bir hukukçu için.zaman zaman bıktırıcı ve
üzücü düzeye varmaktadır. Adalet hizmetinin her yönden gereği gibi işlemesini
son derece aksatan ve ağırlaştıran bu bürokratik engellerin de bir an önce
kaldırılması en içten dileğimizdir.
Sayın Konuklar,
Değerli Arkadaşlarım.
Konuşmamın sonuna gelmiş bulunuyorum. Sizlere birbirinin varlık
nedeni olan Toplum, Adalet ve Devlet kavramlarını, yargının yıllardır
çözülemeyen bazı sorunlarını, alınması gereken önlemleri çok genel ve yalın
hatlarıyla sunmaya çalıştım. Gördüğünüz gibi ortaya hiç te iç açıcı bir
görünüm çıkmadı. Buna rağmen inanıyorum ki, sonsuza dek yaşayacak olan
Devletimiz ve Cumhuriyetimizin başında yürekten Atatürk'çü yöneticiler
bulundukça, sebepleri ve sonuçları bilinen sorunlarımız en kısa zamanda
halledilecek ve yargı yepyeni bir yapıya kavuşturulacaktır. Tek dileğimiz,
toplumsal yapının, Devlet bütünlüğünün, iç barışın, ulusal birlik ve
beraberliğin en önemli âmili yargı gücüne ve mahkeme kararlarına olan güven ve
saygıya en küçük bir gölge düşmemesidir. Çok nedenli ve olumsuz etkenlere
rağmen yargı gücü, her zaman olduğu gibi bundan böyle de hukuka bağlılığı,
kendine özgü ağırlığı ve tarafsızlığı ile Milletin ve Devletinin yanında ve
hizmetinde olacaktır.
Beni sabırla dinlemek lûtfunda bulunan sekçin konuklarımızı,
değerli arkadaşlarımı, özellikle yüksek görev aşkı, sınırsız özveri ve yorulmak
bilmeyen gayretleriyle her an Türk Milleti'nin ve hakkın hizmetinde olan
değerli hâkim ve Cumhuriyet savcılarını ve fedakâr adalet mensuplarını saygı
ile selâmlıyor, yeni Adalet Yılının Büyük Milletimize mutluluk getirmesini
yürekten diliyorum.
[1] 10.7.1981 -16.9.1984 tarihleri arasında Yargıtay Birinci Başkanvekilliği görevinde bulunan Nihat RENDA; Yargıtay Birinci Başkanı M. Derviş TURHAN'ın 3.8.1984 günü yasal yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılması üzerine, bu konuşmayı Birinci Başkanvekili olarak yapmıştır.
[2] Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Adalet Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mumcu'nun 27 Nisan 1984 günü Yargıtay'da verdiği konferansta tespit edilen bilgilerden.