SAYIN DEVLET BAŞKANIM,
MİLLİ GÜVENLİK KONSEYİNİN SAYIN ÜYELERİ,
DANIŞMA MECLİSİNİN SAYIN BAŞKANI,
SAYIN BAŞBAKAN
YÜKSEK YARGI ORGANLARININ SAYIN BAŞKANLARI,
BAKANLAR KURULUNUN SAYIN ÜYELERİ,
SAYIN KONUKLAR VE DEĞERLİ MESLEKTAŞLARIM.
Büyük Türk Ulusu adına adalet dağıtma görevini yerine getirmekte
olan mahkemelerimiz yasal tatil süresi bittiğinden bugün yeni çalışma dönemine
girmiş bulunuyorlar. 1982 -1983 Adalet Yılını Yüce Türk Ulusu'na hayırlı ve
uğurlu olması dileğiyle açıyorum. Toplantımıza onur verdiğinizden dolayı
teşekkürlerimi sunarım.
Yeni Adalet Yılına girerken geçen yıl içinde sonsuzluğa göçen
Hâkim ve Cumhuriyet Savcılarına ve diğer adalet görevlilerine Tanrı'dan rahmet
diler, aziz anıları önünde saygıyla eğilirim.
Her yıl birkaç seçkin arkadaşımızı topluluğumuzdan uzaklaşmak
zorunda bırakan yaş sınırı hükümleri, bu yıl da bizi bir kısım
meslektaşlarımızın çalışma ve yardımından yoksun bırakmıştır. Bazı
arkadaşlarımız da kendi istekleriyle emekliye ayrılmışlardır. Gerek Yargıtay
toplumundan, gerekse hâkimliğin çeşitli kademelerinden emekliye ayrılan bu
arkadaşlarımız görevlerinin önemini ve büyüklüğünü bir an gözönünden
ayırmaksızın, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak, tam bir özveri ve
şaşmaz bir doğrulukla meslek hayatlarının sonuna erişmişlerdir. Bu hizmetten
ayrılmaları doldurulması güç boşluklar meydana getirmiştir. Kendilerini takdir
duyguları ve saygıyla selâmlar, bundan sonraki yaşamlarında sağlıklı, mutlu ve
uzun ömürler dilerim.
HUKUK DEVLETİNDE YARGI GÜCÜ
Adalet, toplum hayatının ve insan mutluluğunun vazgeçilmez
koşuludur. Adalet Mülkün Temelidir" ilkesi yüzyıllarca önce söylenmiş ve
bugüne kadar gerçekliğinden hiç bir şey yitirmemiştir. En ilkel toplumlarda
bile kendisini hissettirmiş olan adalet duygusu insanlığın ortak malıdır.
"Toplum yaşamı adaletle sonsuzlaşır, adaletsizlikle yıkılır diyenleri
tarih daima haklı çıkarmıştır. Gerçekten adaletsizlik kadar hiç bir şey
toplumları huzursuzluğa düşüremez ve insanlara ızdırap veremez.
Tarih boyunca adaletsiz ve haksız bir yönetimin ayakta kaldığı
görülmemiştir, insanlığın en büyük ızdırabı daima haksızlıktan doğmuş, büyük
yıkıntılara hemen daima haksızlık ve adaletin iyi dağıtılmamış olması neden
olmuştur.
Topluluğun ve fertlerin varlığını sağlayan, ilişkilerini düzenleyen
kuralların hakkaniyet ve adalet esaslarına dayanması, bunların gerçeğe uygun
biçimde ciddiyet ve süratle uygulanması, yaptırımların titizlikle yerine
getirilmesi, şüphesiz ki ulusları iyiye ve refaha götürür.
Devletlerin en esaslı görevlerinin adalet dağıtma işi olduğu
yüzyıllardan beri değişmeyen bir gerçek olarak yaşamaktadır, insanlık tarihinde
özgürlük, devletlerin adalet için en çok güvence sağlamalarıyla
korunabilmiştir.
Bir Alman atasözünde "Ülke yalnız adaletle ebedileşir ve
adaletsizlikle yıkılır" dendiği gibi, Ömer Hayyam "Adalet kâinatın
ruhudur", Alman Filozofu Kant "Eğer adalet kaybolursa insanların
dünyada yaşamalarının anlamı kalmaz", Hükümdar Timur "Bir ülke
kılıçla alınır ama adaletle elde tutulur", Konfüçyus "Adalet kutup
yıldızı gibidir. Hep yerinde durur ve geride kalan her şey onun etrafında
döner" demişlerdir.
Büyük Atatürk ise adalet ve yargı kavramının önemini
"Milletlerin yarı hakkı bağımsızlıklarının birinci şartıdır. Yargı erki
bağımsız olmayan bir milletin devlet halinde var olması kabul olunamaz"
sözleriyle daha anlamlı ve çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir. Demek ki,
yüzyıllardan beri edindikleri deneylerle bugün insanlar, adalet dağıtma işini
devlet işlerinin en yücesi saymaktadırlar.
Hak ve adalet duygusu tarihi boyunca büyük Türk Ulusu'nun
benliğinde ve bilincinde var olmuştur. Türk Tarihi parlak adalet örnekleriyle
doludur. Onu Büyük Ulus yapan da odur. Özgürlük ve bağımsızlık aşkı, vatan ve
bayrak sevgisi, onur ve namus duygusu gibi adalet duygusu da bizim için yüksek
ve kutsaldır.
Bugünün demokratik hukuk devleti; yasama, yürütme ve yargı
erklerinin dengeli şekilde ayırımı esasına dayanır. Bu güçlerden hiçbirinin
diğerine egemen olması düşünülemez. Devletin üç ana temel organı olan bu
güçlerin tam bir uyum içinde çalışmaları sistemin sağlıklı işlemesinin önde
gelen koşuludur.
Çağdaş Anayasalara konulan temel hükümler ve kabul edilen
kuruluşlarla bu dengenin bozulmamasına özen gösterilmiştir. Örneğin; kanun
yapmak gibi geniş yetki sahibi bulunan yasama meclislerinin tasarruflarının
teme! kurallara uygunluk derecesini denetlemek için Anayasa Mahkemeleri, yürütme
erki organlarının işlem ve eylemlerini kontrol etmek üzere idare Mahkemeleri
kurulmuştur.
Eski dönemlerde hükümranlık hakkının gereği olarak yargı görevi bizzat
hükümdarlar tarafından yerine getirilmekte iken adalet işlerinin çoğalması ve
bunların bilim ve uzmanlığa ihtiyaç gösterdiğinin anlaşılması üzerine sonraları
bu görev bağımsız mahkemelere verilmiştir. Yürürlükteki Anayasamız da bu
görevin bağımsız mahkemeler tarafından yerine getirilmesini öngörmüştür.
Anayasamızın 132 ve sonra gelen hükümleri uyarınca, Devletin yargı
yetkisini Ulus adına kullanan hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya,
kanuna, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin
kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge
gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclislerinde yargı
yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya
herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve Yürütme Organları ile idare,
mahkeme kararlarına uymak zorundadırlar; bu organlar ve idare, mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini
geciktiremez.
Hâkimlerin atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri,
meslekte ilerlemeleri, görevlerinin veya görev yerlerinin geçici veya sürekli
olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin
cezası verilmesi, görevleriyle ilgili ^uçlarından dolayı soruşturma yapılmasına
ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk
veya yetersizlik halleri ve diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı
esasına 9öre düzenlenir.
Böylece Türkiye Cumhuriyeti Anayasası mahkemelerin bağımsızlığı ve
hâkimlerin teminatı esasını benimsemekle, Türk hâkimi önünde hak iddia eden
herkesin hakkını en kutsal ve en dokunulmaz bir güvenceye bağlamıştır.
Anayasamızda ve çağdaş anayasalarda hâkimlere bağımsızlık ve
güvence tanınması, toplumda yaşayan insanların haklarından emin olmaları,
gelişmeleri ve demokrasiden gereği gibi yararlanmaları amacını gütmektedir
Yoksa bu güvence hâkimin kendisine tanınmış bir ayrıcalık değildir.
Hâkimin bağımsızlığı atama işlemiyle başlar. Örneğin, eğer atamayı
yürütme organı yapıyorsa, hâkim "tercihlerini" kendisi için
kullananların "mutemet adamı" olur. Yine yürütme organı hâkimi
emekliye ayırabiliyorsa, yerini değiştirebiliyorsa, ceza verebiliyorsa, hâkim
baskı altında tutulabiliyor demektir. Bu gibi durumlarda hâkimin
bağımsızlığından sözedilemez.
Hâkimi güvenceden ve bağımsızlıktan yoksun kılmak, güvenceyi
zedeliyecek, bağımsızlığı giderecek hükümler getirmek; güvenceyi ve
bağımsızlığı kötüye kullanan tek tuk hâkimin varlığına katlanmaktan çok daha
sakıncalı ve hatta tehlikelidir.
Öyle ise yeni Anayasada temel tercih olarak hangi sistem kabul
edilirse edilsin, yargının bağımsızlığını ve denetimini kısacak ve onu yasama
ve yürütmeye bağımlı kılacak her türlü düzenlemeden kesinlikle kaçınmalı ve
hâkimin görevlerini herhangi bir endişeye kapılmadan yapabilmesini sağlayacak
hükümler getirilmelidir. Hâkime böyle bir güvence sağlanmazsa bağımsızlığın
anlamı kalmaz.
Hâkim güvencesi ve hâkim bağımsızlığından sözetmişken 2461 sayılı
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu, 2556 sayılı Hâkimler Kanununda
değişiklik yapan ve bu Kanuna ek ve geçici maddeler ekleyen 2462 ve 2661 sayılı
Kanunlar ile yeni Anayasa tasarısı üzerinde durmadan geçemiyeceğim. Bu
Kanunların ve Tasarının bazı hükümleri hâkim bağımsızlığı ve güvencesi ilkesi
ile bağdaşmamaktadır. Bu hükümler, hâkimlerin bir ölçüde yürütme erkine bağlı
olarak çalışacakları anlamını taşımakta ve siyasal iktidarlara yargının
kararlarını etki altına alma olanağını sağlamaktadır. Bunun ne büyük sakıncalar
doğuracağını açıklamaya gerek yoktur.
Silâhlı Kuvvetler yönetiminin iyi niyetinden ve tarafsızlığından
kimse kuşku duymamaktadır. Bugün gerek Devlet Başkanı, gerek Adalet Bakanı
siyasal etki alanının dışındadırlar. Duyulan kuşkular ve kaygılar şimdiki
yönetim için değil, gelecek dönemlere ilişkindir.
Gerçekten, demokratik düzene geçildiğinde siyasal bir makamın
temsilcisi olan Adalet Bakanının siyasal etkiler dışında kalamıyacağı kuşkusu
ister istemez duyulacak ve kişisel veya siyasal amaçlı tasarruflara, haksız
işlemlere ve kararlara yolaçılabilecektir.
Onun için, Devletin yeni baştan kurulmakta olduğu bu çetin ve
tarihi dönemde hâkimlerin bağımsızlığı ve güvencesi kendi kendilerini yönetmesi
ilkesinin benimsenmesi ile mümkün olabileceği gözetilerek, yeni Anayasaya her
düzeydeki yargının bağımsızlığını kesinlikle koruyacak biçimde hükümler
konulmalıdır.
YARGITAY VE MAHKEMELERİN ÇALIŞMASI
Her yıl nüfusumuzun hızla çoğalması, ekonomik ve sosyal
ilişkilerin artması, hızlı kentleşme, toplumsal hayatın gittikçe karmaşık bir
nitelik alması, anlaşmazlıkları çoğaltmakta ve hukuk açısından yeni iş ve
davalara neden olmaktadır.
Bir önceki yıldan devredilen dosyalar ile birlikte 1981 yılında
tüm hukuk ve ceza mahkemelerine gelen dava sayısı 2.680.346'ya ulaşmıştır.
Ülkemizde hâkim ve C. Savcısı kadrosunun tamamı 6881'dir. Bu konuşmanın
hazırlandığı tarihte, Adalet Bakanlığı'ndan alınan bilgiye göre, bu kadrolardan
1742'si açık bulunmaktadır. Bunlardan toplam 904'üne Yargıtay'da, Sıkıyönetim
Mahkemelerinde, Askerî Yargıtay'da, Adalet Bakanlığı'nda görev verilmiştir.
Böylece kürsüde çalışan ve yılda 2.680.346 davaya bakacak hâkim ve C. Savcısı
sayısı 4235'dir.
Deneylerden elde edilen sonuca göre, normal olarak bir ağır ceza
mahkemesi yılda ortalama 250, asliye ceza ve asliye hukuk mahkemeleri 500-750,
sulh hukuk ve sulh ceza mahkemeleri de 1000 -1200 davaya bakabilmektedir. Oysa
mahkemelere gelen iş sayısı bu rakamların çok üstündedir. Bir günde 40-50 hatta
daha fazla davanın görüldüğü mahkemeler vardır.
Hukukî güven, hâkimlerin çabuk ve doğru karar vermelerinin
sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Hâkimlerden veya mahkemelerden yakınmak,
suçlamalarda bulunmak hiç bir yarar sağlamaz. Aksaklıkları gidermenin tek yolu
gerçekçi çareleri bulmak ve uygulamak yoludur.
Her yıl artan iş sayısını karşılayabilecek ivedi önlemlerin
başında, hâkim yetiştirilmesi konusunda titizlikle ele alınıp bir plâna
bağlanması gelmektedir. Bunun için de her hâkime bir yılda düşecek ortalama
normal iş sayısının ne olacağının ve bu esasa göre, bugün için kaç hâkime
ihtiyaç bulunduğunun, gelen işlerdeki artma oranının ne olduğunun ve bu oranla
nüfus artışındaki orana göre gelecek her yıl için kaç hâkime ihtiyaç olacağının
bilimsel yollarla araştırılıp bulunması ve bu araştırmalar sonunda bulunacak
sayıda yetenekli hâkimin her yıl iş başına getirilmesi için gerekli önmelerin
bütün ayrıntılariyle düşünülüp kararlaştırılması gerekir.
Değişen hayat ve çağ karşısında gerektiği kadar gelişme olanağı
bulamamış olan Adalet Kuruluşu, kendisine düşen fonksiyonu gerektiği gibi
yerine getirememektedir. Mahkemelere gelen iş sayısının yıldan yıla artması
hâkimlerimizi altından kalkılması çok zor bir duruma sokmaktadır. Baktığı
davaların sayısının bir insanın gücüyle karşılanamıyacak kadar çok bulunması
yüzünden hâkimin iş yükü altında ezildiğinin yurttaşlar arasında yayılmış
olması, onun kararlarının doğru olmadığı izlenimini uyandırabileceğinden, böyle
bir durum kararlara karşı güveni sarsar.
Hâkimlerimizin büyük bir iyi niyet ve özveri ile çalışmaları bu
ağır yükün altından kalkmaları için yetmemektedir, iş sayısının boyuna
çoğalması, hâkim ve mahkeme sayısının ise bu oranda artırılmaması yüzünden
davaların karara bağlanması gecikmektedir. Oysa, sür'atli bir yargılamadan
yararlanmak insan için temel haklardan birisini oluşturmaktadır. Gereksiz ve
yersiz gecikme haksızlığın giderilmesi olanağını ortadan kaldırmakta ve
davaların gecikeceğine ilişkin bir inancın vatandaşlar arasında yaygınlaşması,
hakkın yargı mercileri önünde aranmasından vazgeçilmesi ve hukuk dışı yollara
başvurulması sonucunu doğurmaktadır.
Adalet, ancak sür'atle gerçekleşirse değer kazanır. Geç adalet
tecellisi toplumda huzursuzluk yaratır ve adalete karşı olan saygı ve güveni
sarsar. O halde, mahkemelerde ve adalet dairelerinde, işlerin uzadığından ve
hakkın zamanında elde edilememesinden ötürü yapılan şikâyetleri ortadan
kaldırmak için davaların uzamasını önleyecek ve az önce bir bölümüne değindiğim
tüm önlemlerin bir an önce alınması zorunludur.
Yargıtay'ın çalışmalarına gelince : 1981 yılında Yargıtay'a 155.224
hukuk, 67.544 ceza olmak üzere toplam 222.768 dava dosyası
gelmiştir. Bir önceki yıldan kalan 16.716 dava ile birlikte 239.484'e
ulaşan işten, 227.774'ü sonuçlandırılmış, geri kalan 11.709 dava 1982
yılma aktarılmıştır. Bu durumda yıllık iş günleri gözetilerek yapılan
hesaba göre her bir hukuk ve ceza dairesinde bir günde ortalama 45 dosya
incelenmektedir.
Yargıtay'ın incelemesine sunulan dava dosyalarının sayıca çokluğu
bu yüksek mahkeme hâkimlerinin nasıl yıpratıcı ve insan gücünü aşan bir çalışma
düzeni içinde bulunduklarını göstermektedir.
Yargıtay’ın, bu iş hacmi karşısında asıl görevi olan hukuk yaratma
işini gereği gibi yerine getiremiyeceği düşünülebilirce de iftiharla
söyleyebilirim ki Yüce Mahkememiz bu görevini de en iyi bir biçimde
gerçekleştirmek için büyük çaba göstermekte ve başarılı olmaktadır. Birçok
bilimsel eserlerde Yargıtay içtihatlarının benimsenmesi ve bu içtihatlara
atıflar yapılması da bu görüşümüzü doğrulamaktadır.
Yeni Anayasa Tasarısının 191. maddesine göre, Danıştay Başkanı,
Başvekilleri ve Daire Başkanları kendi üyeleri arasında üye tam sayısının salt
çoğunluğu ile seçilirler. Halen yürürlükte bulunan 1730 sayılı Yargıtay
Kanununun 32. maddesinde de Yargıtay Başkanı, Başkanvekilleri ve Daire
Başkanları seçimleri için benzer bir hüküm yer almış ve yıllardanberi
uygulanmaktadır. Tasarının 188. maddesinde ise, sadece Yargıtay Birinci
Başkanının, kendi üyeleri arasından üye tam sayısının salt çoğunluğu ile
seçileceği, Başkanvekilleri ve Daire Başkanları seçiminin kanunla düzenleneceği
öngörülmüş ve böylece hiçbir neden yok iken bu iki Yüksek Mahkemenin
Başkanvekilleri ve Daire Başkanları seçimleri bakımından bir farklılık meydana
gelmiştir.
Bu itibarla Tasarının 188. maddesinde değişiklik yapılarak
Yargıtay Başkanvekilleri ve Daire Başkanlarının da üye tam sayısının salt
çoğunluğu ile seçilmesinin kabul edilmesi halinde, bu iki hüküm arasında uyum
sağlanmış olacaktır.
HÂKİMLERİN YETİŞTİRİLMESİ
Bugünkü yöntemle iyi hâkim yetiştirildiğini ileri sürmek gerçekle
bağdaştırılamayacak bir iyimserlikten öteye geçemez. Yargı denetimi yapan bir
Yüksek Mahkeme olarak hergün karşılaştığımız mahkeme kararları bunu
göstermektedir.
Bilinen ve uygulanan biçimi ile bir veya iki yıllık staj süresinin
artık hâkim ve Cumhuriyet Savcısı yetiştirmek için yeterli bulunmadığı
anlaşılmıştır.
Hukuk bilimi gerçek ve tüzel kişiler arasındaki sorunlara
yöneldiği için uygulama yanı ağır basmaktadır. Sosyal, ekonomik ve teknolojik
gelişme ve değişme hızından kaynaklanan sorunlara çözüm getirebilmek, bir
hâkimin teorik yetişmenin yanı sıra, pratik alanda da yetiştirilmesi ve bir
yandan da meslek içi eğitime önem verilmesi kaçınılmaz duruma gelmiştir. Öyle
ise staja başlarken yapılacak bir seçmenin ve sınavın zorunlu olduğunu kabul
etmekle beraber, staj şekil ve süresinin alışılmış biçimden kurtarılarak,
örnekleri başka ülkelerde çok yıllar önce kurulmuş özel eğitim merkezlerinde
sürdürülmesi ve çağın gerçeklerini, çeşitli bilim dallarını kapsayan uygulamalı
bir eğitimden sonra hâkim olabilme hakkının verilmesi gerekir.
HÂKİMLERİN MALİ HAKLARI
Özgürlükçü parlamenter demokrasiyle yönetilen devletlerin ayırıcı
özellikleri hukukun üstünlüğünü benimsemiş olmaları, başka bir deyimle hukuk
devleti olmalarıdır. Hukuk devletinde ise vatandaşların hak ve özgürlüklerinin
korunması bakımından güvence yargı mercileridir. Bu nedenledir ki, ileri batı
ülkelerinde hâkimlerin toplumdaki yerleri gözetilerek onlara diğer devlet memurlarının
üstünde maaş ve ödenek verilmesi yoluna gidilmiştir.
Ülkemizde ilk ödenek 1947 yılında sadece hâkimlere verilmiştir.
Anayasamız da, hâkimlere yaptıkları hizmetin önemi, taşıdıkları
manevi sorumlulukları gözeterek 134. maddesiyle diğer Devlet görevlilerinden
ayrı biryer vermiştir. Bu maddede öngörüldüğü biçim ve anlamda, hâkimlerin maaş
ve ödeneklerinin, hâkimlerin özlük işlerini düzenleyen Kanunda yer alması
gerekir. Oysa, bilindiği gibi 1947 yılında yalnız hâkimlere sağlanan ek ödenek
657 ve 1327 sayılı Kanunlarla kaldırılmış, 657 sayılı Kanunun Ek Geçici 7 ve 8.
maddeleriyle hâkim ve savcıların aylıkları bu kanun içine alınmış ve Anayasanın
ayrı bir anlam taşıyan bu konudaki hükmü geriye itilmiştir.
657 sayılı Kanunun Ek Geçici 7. maddesine son çıkan 2595 sayılı
Kanunun 14. maddesiyle eklenen fıkralar uyarınca hâkimlerin, ilgili
kanunlarında gerekli düzenleme yapılıncaya kadar ödenekleri, % 50'den % 75'e
çıkarılmıştır. Bu artırma nisbî bir ferahlık getirmişse de yeterli olmamıştır.
Bu konuşmanın hazırlandığı tarihte mevcut 653 hâkim adayı
kadrosundan 430'u açık bulunmaktadır. Adaylık için az sayıda kişinin başvurması
çok düşündürücüdür. Onun için hâkimliğe yararlı gençleri mesleğe çekebilmek,
görevde bulunan hâkimleri dış yaşayışın çekiciliğine kapılmadan meslekte
tutabilmek için yeterli ücret düzeyi sağlanmalıdır.
Yeni Anayasa Tasarısının 173. maddesinde, hâkimlerin aylık ve
ödeneklerinin diğer özlük işleriyle birlikte mahkemelerin bağımsızlığı esasına
göre kendi kanunlarında düzenleneceği öngörülmüştür. Tasarıda böyle bir hükmün
yer alması memmuniyet vericidir. Ancak bu kanunun ne kadar süre içinde
çıkarılacağı belirtilmemiştir. Az önce açıkladığım amaca ulaşılabilmesi için,
Anayasaya konulacak geçici hükümle bu kanunun belirlenecek en kısa bir süre
içinde çıkarılmasının uygun olacağı düşüncesindeyiz.
MEVZUATIN YENİDEN DÜZENLENMESİ VE
BAZI TEMEL KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI
Ülkemizde mevzuat kargaşası sürüp gitmektedir. Cumhuriyet
döneminde çıkarılan yasa sayısı on bini aşmıştır. Cumhuriyet öncesi döneminden
kalan ve halen yürürlükte bulunan yasalarla birlikte tüzük, yönetmelik gibi
diğer hukuk kaynakları düşünüldüğü takdirde durumun korkunçluğu ortaya
çıkmaktadır. Sayı bakımından bu çokluğun yanında, yapılan değişiklik ve eklemelerin
sistemsiz ve belirli ilkelere göre gerçekleştirilmemesi de karışıklık ve
dağınıklığı artırmaktadır. Bugün hangi yasaların yada hükümlerin yürürlükte
olduğu, hangilerinin yürürlükten kaldırıldığını tesbit etmek bile kolay
değildir. Bu nedenle, Türk Mevzuatının yönlendirilmesi, derlenmesi, ayıklanması
ve yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bu amaçla Bakanlar Kurulunun 14.8.1981
gün ve 8/3463 sayılı kararıyla yürürlüğe konulan "Türk Mevzuatının
Yönetimi ve Yeniden Düzenlenmesi" projesinin uygulama esaslarının bir an
önce gerçekleştirilmesi büyük yararlar sağlayacaktır.
Bir kanun hükmü ölü kalmışsa, yürüyememişse, veya ihtiyaçları
karşılayamıyorsa o hükmü kaldırmak veya günün ihtiyaçlarına uygun bir biçimde
değiştirmek gerekir.
Temel Kanunlarımızdan olan Medenî Kanunda yıllardır hiç uygulama
alanına geçmeyen ve bünyemize uymayan hükümler vardır. Örneğin; bu Kanunun aile
şirketine ilişkin hükümleri, karı-koca mallarının idaresi usulleri, ipotekli
borç senedi ve irad senedi, boşanmayı zorlaştıran hükümleri gibi hükümler Türk
toplum düşüncesine ve ihtiyaçlarına uymamaktadır. Medenî Kanunda yer alan ve
Kanundan doğan iştirak halinde mülkiyet hükümlerinin de bünyemize uymadığını
uzun yıllar yapılan uygulama göstermiştir. Bu hükümler yüzünden mirasçılar
paylarını yalnız başlarına satamamakta, satışını vadettikleri iştirak paylarını
tapuda alıcı adına tescil ettirememekte, tüm mirasçılar birleşmedîkçe veya
miras şirketine temsilci atanmadıkça bu tür mallar için üçüncü kişiler hakkında
dava açmak imkânından yoksun bulunmaktadır, intifa hakkı müessesesi de hak
sahiplerine yarar değil zarar getirmektedir. Özellikle taşınmazların intifa
haklarıyla yükümlü olarak satılması zorunluğu, alıcı bulma olanağını azaltmakta
ve dolayısiyle mal tam değerini bulmadığından mirasçılar zarar görmektedir.
Medenî Kanunun yanısıra aynı ölçüde önemli olan Hukuk ve Ceza
Yargılamaları Usulü Kanunları, Türk Ticaret Kanunu, Türk Ceza Kanunu gibi diğer
temel Kanunların da ele alınması ve günümüzün koşullarına ve çağdaş gelişmeye
uygun, kapsamlı bir kodifikasyon çalışmasının gerçekleştirilmesi uygun
olacaktır. Ancak bu değişiklikler gerçekleştirilirken Atatürk ilkelerinden,
hukuk devriminin temel ilkelerinden, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti
anlayışından, insan hakları ve özgürlüklerinden, yargı bağımsızlığı gibi
hukukun temel prensiplerinden herhangi bir gerileme olmamalıdır.
Hukuk düzeninin ve yasaların çağdaşlaştırılması, toplum ve çağ
gelişmelerinin gereklerine uygun bir biçime sokulması; bir yandan kişilerin
kendi aralarında ve devletle olan ilişkilerinde hakça bir hukuk düzeninin
oluşmasını sağlayacak, öte yandan adaletin etkin, hızlı ve güven içinde
gerçekleşmesi için gerekli ortamı yaratacaktır.
Şunu iftiharla ifade edebiliriz ki, temel kanunlarımızın bazı
hükümleri toplumumuzun ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma gelmiş olmasına
rağmen, Türk Hâkimleri değişen ekonomik ve sosyal koşullar karşısında
kanunlarımızı, devrimci niteliklerini de koruyarak yeni koşullara uyacak
biçimde uygulamışlar ve bunu sağlamak için yeni içtihatlar yaratmışlardır.
BİNA SORUNU
Adaletin mülkün temeli olduğu ilkesinden sık sık sözedilir. Fakat
bu temelin nelere ihtiyacı bulunduğu düşünülmez.
Bugün hâkimlerimizin bir kısmı yaptıkları hizmetin kutsallığı ile
bağdaşmayacak durumdaki konutlarda oturmak zorunda kalmaktadırlar. Özellikle
bazı illerimize atanan hâkim ve savcıların oturacak ev bulamadıkları, her türlü
olanaktan yoksun bulundukları, buna karşılık bazı kuruluş mensuplarının lojman
ve benzer kolaylıklardan yararlandıkları bilinen bir gerçektir.
Hâkim huzur içinde olmalı, oturduğu ve çalıştığı yer onur ve
saygınlığına uygun bulunmalıdır. Bu durumun sağlanması için de elverişsiz
bölgelerden başlanarak hâkim konutları yapılmalıdır. Böylece hâkimin bir konut
bulabilmek için şu veya bu kimseye başvurmak zorunda kalması ve bu yüzden
tarafsızlığı konusunda şüphelerin meydana gelmesi önlenmiş olur.
Yurt düzeyinde adalet personeli için lojman yapımı ve bina satın
alınması konusunda Adalet Bakanlığı'nın yürütmekte olduğunu öğrendiğimiz
çalışmaları sevindiricidir. Sonuca daha kapsamlı ve hızlı biçimde varılabilmesi
için bu çabaların artırılarak kısa bir zamanda bina sorununun çözümlenmesini
beklemekteyiz.
Ülkemizin birçok il ve ilçelerinde adalet binaları yetersiz ve
hizmetin saygınlığıyla bağdaşmıyacak durumdadır. Hâkimlerimiz derme, çatma
binalar içinde, havadan, ışıktan yoksun bir halde ilkel araç ve gereçlerle
çalışmak zorunda bırakılmışlardır. Bu kadar önemli ve kutsal bir görevi yapan
kişilerin böylesine ihmal edilmiş olmaları çok üzüntü vericidir.
Çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş bütün ülkelerde mahkemeler için
Adalet Sarayları yapılmaktadır. Bir ülkede bu sorun hastahane sorunu kadar
önemlidir. Beldenin Adalet Sarayı, o belde halkının en çok gurur duyduğu bir
anıttır. Bu binalara girenler bir ibadet yerine girmiş gibi saygı duyarlar.
Adalet yapılarının çağdaş uygarlık gereklerine uygun durumda
bulunmamasını bütçe olanaksızlığına bağlamak mümkün değildir. Zira, adalete
göre çok daha önemsiz görev yapan bazı kamu kuruluşları lüks yapılarda
çalışmaktadırlar.
Hâkimlerimizin çok kötü binalarda, kötü koşullar içinde çalışmak
zorunda kalmalarının onlarda yarattığı ruhsal tepkiyi mutlaka gözetmek ve bir
an önce çarelerini bulmak gerekir.
ADALETİN DİĞER SORUNLARI
icra memurları, diğer adliye memur ve kâtiplerinin meslekî
bilgilerinin artırılması için meslek okulları açılması, gördükleri işin
ağırlığı ve önemi gözetilerek onlara farklı maddi olanaklar sağlanması,
Cumhuriyet Savcılıklarına bağlı eğitilmiş "Adli Zabıta"
örgütünün kurulması,
Her ağır ceza merkezinde bir adlî tabibin bulundurulması,
Hukuk kurallarının kodlandırılması ve sınıflandırılmasında, adlî
sicildeki birikimin ortadan kaldırılması için sicillerin tutulmasında, içtihat
ve mahkeme kararlarının tasnif ve özetlenmesinde bilgisayar sistemlerinin
uygulanması,
Cezaevlerinde bulunan binlerce hükümlüyü yeniden topluma yararlı
bir insan haline getirecek ve kendisini dışarda sosyal ve ekonomik yönden
yetiştirecek, güçlendirecek önlemlerin alınması,
Adaletin başlıca çözüm bekleyen sorunları arasındadır.
Sayın Konuklar, Değerli Meslektaşlarım.
Tüm adalet sorun ve konularının bir adalet yılı konuşmasında ele
alınması toplantının niteliği bakımından mümkün olmadığı gibi bu kısa zamana
sığdırılamayacağı da takdir buyurulur. Geçen Adalet Yılı konuşmasında sözünü
ettiğim, fakat hale çözümlenememiş konulardan bir kısmını yine özet olarak
tekrar ele almak gereğini duydum. Bu sorunların, önümüzdeki yıllarda
çözümlenmesi ve bir daha dile getirilmesine gerek kalmaması umud ve inancı ile
konuşmamı bitirirken, bugün kürsülerine çıkmış, adalet dağıtma gibi kutsal bir
görevi yüklenmiş, büyük özveri ve iyi niyetle çalışan, Atatürk ilke ve
devrimlerinin koruyucusu ve en büyük güvencesi durumunda olan meslektaşlarımı
sevgi ve saygıyla selâmlar, yeni yılın hayırlı ve başarılı olmasını dilerim.
Toplantımıza onur verdiğinizden ve beni sabırla dinlemek
zahmetinde bulunduğunuzdan dolayı teşekkür eder, saygılar sunarım.