MEHMET DERVİŞ TURHAN. (1980 -1984)
1919 yılında Mardin'de
doğmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1942 senesinde bitirdikten
sonra, Artvin Cumhuriyet Savcı Yardımcısı olarak 16.8.1945 günü mesleğe
başlayan Mehmet Devriş Turhan, daha sonra sırasıyla; Çemişgezek Hâkimliği ve
Simav Hukuk Hâkimliği ile Eskişehir Hukuk Hâkimliği görevlerinde bulunmuştur.
28.10.1963 tarihinde
Yargıtay Üyeliğine, 7.6.1973 gününde de Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından
Onüçüncü Hukuk Dairesi Başkanlığına seçilen Mehmet Derviş Turhan, bir ara ek
görev olarak Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı da yapmıştır.
Yargıtay Onüçüncü Hukuk
Dairesi Başkanı iken, 15 Eylül 1980 günü Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nca
Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen Mehmet Derviş Turhan, bu görevinden 3
Ağustos 1984 günü yasal yaş sının nedeniyle emekliye ayrılmıştır.
SAYIN KONUKLAR,
DEĞERLİ MESLEKTAŞLARIM.
Büyük Türk Ulusu adına adalet dağıtma görevini yerine getirmekte
olan mahkemelerimiz yasal tatil süresi bittiğinden bugün yeni çalışma dönemine
girmiş bulunuyorlar. 1981 -1982 Adalet Yılını Yüce Türk Ulusu'na hayırlı ve
uğurlu olması dileğiyle açıyorum. Toplantımıza onur verdiğinizden dolayı teşekkürlerimi
sunarım.
Yeni Adalet Yılına girerken geçen yıl içinde sonsuzluğa göçen Hâkim
ve Cumhuriyet Savcılarına ve diğer adalet görevlilerine Tanrı'dan rahmet diler,
aziz anıları önünde saygıyla eğilirim.
Her yıl birkaç seçkin arkadaşımızı topluluğumuzdan uzaklaşmak
zorunda bırakan yaş sınırı hükümleri, bu yıl da bizi bir kısım meslektaşlarımızın
çalışma ve yardımından yoksun bırakmıştır. Bazı arkadaşlarımız da kendi
istekleriyle emekliye ayrılmışlardır. Gerek Yargıtay toplumundan, gerekse
hâkimliğin çeşitli kademelerinden geçen yıl emekliye ayrılan ve yaşamlarının
en verimli yıllarını adalet hizmetine vermiş olan bu arkadaşlarımızı takdir
duyguları ve saygıyla selâmlar, bundan sonraki yaşamlarında sağlık, mutluluk ve
uzun ömürler dilerim.
12 EYLÜL HAREKÂTI
12 Eylül 1980'den önceki Adalet Yılı Devletimiz ve Ulusumuz için
büyük tehlikeler, sürekli sarsıntılar doğuran huzursuzluklar içinde geçmiştir.
Anayasamızın 3. maddesinde "Türkiye Devleti, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütündür" denilmektedir. Son yıllarda girişilen
eylemlerle bu bütünlük ortadan kaldırılmak istenmiş ve Devlet tehlikeye
düşürülmüştür.
Gerçekten, Harekâttan önceki Adalet Yılında anarşi doruğa çıkmış,
bölücülük yaygınlaşmış, Demokratik sistemin temel müessesesi olan Parlamento
Görevini yapamaz hale gelmiş, can ve mal güvenliği ortadan kalmış ve ülkemiz iç
savaş eşiğine getirilmiştir.
Hukuk devletinde, kişinin en son dayanağı, sığınağı, hak arama
yeri yargı organları, bu organlarda görev alan hâkimler, tümüyle adalet
kuruluşudur. Son yıllarda Hâkimler, Cumhuriyet Savcıları tehdit ediliyor,
yaralanıyor hatta sokak ortasında ya da kapıları çalınarak öldürülüyordu. Ulus
adına yargı yetkisini kullananlara karşı girişilen bu saldırılar "ülkenin
temeli" olan adaleti sarsmağa başlamıştı. Ancak Hâkim ve Cumhuriyet
Savcılarımız bu can güvensizliğine rağmen hukukun işlerliğini sağlamak amacıyla
görevlerini tam bir özveri ve sorumluluk bilinci içinde sürdürmüşlerdir.
Ülkemizin düşürüldüğü tarihinin bu en bunalımlı döneminden
kurtarılması için Türk Silâhlı Kuvvetleri, bir kısım basın ve kuruluşlar
uyarılarda bulundular. Geçen Adalet Yılının açış konuşmasında da,
"Ülkenin yönetiminde görev alan tüm sorumluların ve bütün kuruluşların öz
varlığımıza yönelik iç ve dış kökenli tehlikelerin bilinci içinde her türlü yan
düşünceyi ve kısır çekişmeleri bir yana bırakarak Atatürk Milliyetçiliği,
Atatürk ilkeleri doğrultusunda birleşmeleri, elbirliği, gönülbirliğiyle
önlemler saptayıp vakit geçirmeden uygulamaya koyabilmeleri" gereğine
işaret edilmişti. Tüm ısrarlı uyarıların bir sonuç vermemesi üzerine, Türk
Silâhlı Kuvvetleri; Ulusun birliğini, ülkenin bölünmezliğini, car) ve mal
güvenliğini, sosyal adalete, kişinin hak ve özgürlüğüne, Atatürk ilkelerine
dayalı parlamenter demokratik bir düzenin gerçekleştirilmesini sağlamak
amacıyla 12 Eylül 1980 günü tarihi bir görev yüklenerek devlet yönetimine
tümüyle elkoymuştur.
12 Eylül Harekatı'ndan sonra Hâkim ve Cumhuriyet Savcılarımız
görevlerini huzur ve güven içinde yürütmektedirler. Bu kıvanç verici ortamı
sağlayan Türk Silâhlı Kuvvetleri'ne yargı adına en içten teşekkürlerimi sunmayı
zevkli bir ödev sayarım.
ATATÜRK'ÜN HUKUK DEVRİMİ
Sayın Dinleyicilerim,
1981 -1982 Adalet Yılı açılış töreninin, tüm yurt düzeyinde ulusça
kutladığımız Atatürk'ün 100. doğum yıldönümüne rastlaması mutlu bir olaydır.
Bu vesile ile büyük Atatürk'ün önder kişiliği üzerinde durmak ve O'nun Hukuk
Devriminden söz etmek isterim.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Ulu Önder Atatürk, olağanüstü
kişiliğiyle dünyayı etkilemiş, özellikle Kurtuluş Savaşı ve Devrimleri ile
bütün tutsak uluslara örnek olmuştur. Sömürge durumundan kurtulmak ve bağımsızlığa
kavuşmak isteyen ülkeler Atatürk'ü önder bilmişlerdir.
Mustafa Kemal'in düşüncesinde ulusal kurtuluş, ulusal bağımsızlık
ve ulusal egemenlik gerçeği gizliydi. Bu gerçek yalnızca Türk Ulusu'na değil,
bütün mazlum uluslara yeni doğuşlarını ve zulmün yenilişini müjdeliyordu.
O'nun "Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün
günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark milletlerinin de
uyanışlarını öyle görüyorum. istiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş
millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha
müteveccih vukubulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere
rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.
Müstemlekecilik ve emperyalizm yer yüzünden yok olacak ve
yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir
ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.
Size bu sözleri söyleyen Cumhur Reisi değil, sadece Türk
Milleti'nin bir ferdi olarak Mustafa Kemâl'dir. Bu hususa bilhassa nazarı
dikkatinizi celbederim" diyen sözleri tüm mazlum ulusların, ulusal
kurtuluşlarına, ulusal bağımsızlıklarına kavuşmalarına ve zulmün yenilişine
yetmiştir.
Türk tarihinde birçok büyük devlet adamı, değerli asker, eşsiz
komutan ve üstün nitelikte kişiler yetişmiştir; ancak Atatürk'ün bunlar
arasında müstesna bir yeri vardır. O, tüm insanlığın büyüklüğünde birleştiği
eşsiz bir dahi idi. Çürümüş ve çökmekte olan Osmanlı imparatorluğu toplumundan
yeni bir ruhla dipdiri bir yirminci yüzyıl Türkiye’sini yaratmıştır.
Atatürk her şeyden önce bir devrim lideridir. O, devrimlerimizin
yaratacısı, kurucusu ve koruyucusudur. Bugünkü toplumumuzun yapısı Atatürk'ün
yarattığı devrimin sonucudur.
Atatürk devrimlerinin amacı Türk Devleti'nin tüm modernleşmesidir.
O'nun devrimlerinde temel saydığı koşul ve amaç ülkesini ortaçağ düşüncesinden
kurtararak Türk Ulusu'nu uygar Batı topluluğunun ön safına ulaştırmaktır.
Bilindiği gibi Osmanlı imparatorluğu döneminde hukuk, din
kurallarına bağlanmış, devlet işleri din kurallarına göre yürütülmüş ve din
adamlarının denetimine bırakılmıştı. Bu düzenin sürdürülmesi büyük sakıncalar
doğuracaktı. Zira, din kuralları ebedi, yani değişmez kurallardır. Yaşam ise
sürekli değişiklik içindedir ve hukuk kurallarının da gereksinmelere göre
değişeceği doğaldır, öyle ise modern toplum düzeninin ihtiyaçlarını ancak lâyık
hukuk kuralları karşılayabilirdi ve hukuk ile dinin birbirinden ayrılması,
hukukun din karşısında tarafsız olması zorunlu idi. işte Atatürk'ün
gerçekleştirdiği Hukuk Devrimi ile dinsel hukuktan batı hukukuna geçilmiş ve
böylece Türk Toplumu Avrupa hukuk sistemine katılmıştır. Bu yolda atılmış
önemli adım yeni Devletin temelini kuran 1921 Anayasası'dır. Bundan sonra Türk
Kanunu Medenisi, Ticaret Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu, Ceza Kanunu,
icra ye iflâs Kanunu kabul edilmiş, daha sonrada ülkemizi çağdaş uygarlık
düzeyine erişmeyi amaçlayan bir çok kanunlar çıkarılmış ve halen yürürlüktedir.
Bunlardan bir bölümü devrim kanunlarıdır. 1961 Anayasası'nın 153. maddesi
devrim kanunlarından sekizinin taşıdığı hükümlerin Anayasaya aykırı olduğunun
ileri sürülemiyeceğini Öngörmüştür. Anılan maddede yer alan sekiz kanundan
birisi de Hukuk Devrimi ile ilgili Türk Medenî Kanununun evlenme akdinin
evlendirme memuru tarafından yapılacağına ilişkin medenî nikâh esası ile aynı
Kanunun 110. maddesinde belirtilen medenî nikâh yapılmadan evlenmenin dinî
merasiminin yapılamıyacağı esasıdır.
Büyük Atatürk 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'ni açarken,
adalet ve hukukun her şeyin temeli olduğunu, Cumhuriyetin yapıcısı ve
kollayıcısı olan bu büyük kuruluşun açılışında duyduğu mutluluğu hiçbir
girişimde duymadığını açıklamak suretiyle hukuka saygı ve hukukçuya güven
düşüncesinin en belirgin örneğini vermiş ve ayrıca "Bir hükümet ancak
adalete dayanabilir. Bağımsızlık, özgürlük ve her şey adaletle var olur... Bir
ülkede adalet olmazsa o ülkede anarşi var demektir. Orada özgürlük yok
demektir" diyerek yargının bağımsızlığını ve hâkimlerin güvencesini
savunmuştur.
Atatürk'ün gerçekleştirdiği hukuk devrimi Cumhuriyetin en güçlü
eserlerinden biridir, iftiharla ifade edebiliriz ki Türk hâkimleri devrim
kanunlarının uygulanmasında; o kanunların devrimci niteliklerini daima
gözönünde tutmuşlar, toplum bünyesine ve yararına yerleştirilmesinde başarı
göstermişlerdir.
HUKUK DEVLETİNDE YARGI GÜCÜ
insan topluluklarının devlet halinde oluşmaya başladığı ilk
zamanlardan beri hakkın yerine getirilmesi, adalet dağıtma işi devletin en
önemli görevi sayılmıştır. "Adalet Mülkün Temelidir" ilkesi
yüzyıllarca önce ortaya atılmış ve bugüne kadar gerçekliğinden hiçbir şey
yitirmemiştir.
Çağdaş hukuk devletinde adalet dağıtma görevi bağımsız mahkemelere
verilmiştir. Yürürlükteki Anayasamız da bu görevin bağımsız mahkemeler
tarafından yerine getirilmesini öngörmüştür.
Yargı kuruluşumuzun yapısı Anayasamızda belirtilmiştir. Anayasanın
132. maddesinde hâkimlerin görevlerinde
bağımsız oldukları, Anayasaya, kanuna, hukuka ve vicdanî kanaatlerine göre
hüküm verecekleri, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına
uymak zorunda olduğu, bu organlar ve idarenin, mahkeme kararlarını hiçbir
suretle değiştiremiyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremiyeceği
hükmü yer almış ve
133.maddesinde de hâkimlerin azlolunamıyacağı, kendileri
istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamıyacağı, bir
mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylıklarından yoksun
kılınamıyacağı öngörülmüştür. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, mahkemelerin
bağımsızlığı ve hâkimlerin teminatı esasını benimsemekle, Türk hâkimi önünde
hak iddia eden herkesin hakkını en kutsal ve en dokunulmaz bir güvenceye
bağlamıştır.
Bağımsızlık ve güvence, hâkimleri ayrıcalıklı kılmak için değil,
toplumda yaşayan insanların haklarından emin olmaları, gelişmeleri ve
demokrasiden gereği gibi yararlanmaları için çağdaş Anayasalarda kabul
edilmiştir.
Siyasal iktidar tarafından atanan,görevinden alınabilen, yerinin
veya görevinin değiştirilmesi her zaman mümkün bulunan bir hâkimin, bağımsızlığından
söz edilemez. Güvence ve bağımsızlıktan yoksun hâkimlerin verecekleri kararlar
ne kadar doğru olursa olsun, halk tarafından kuşku ile karşılanır ve çok zaman
halk o kararlara karşı saygı göstermez. Bu hal toplumun adalete karşı olan
güvenini sarsar.
Bugün yurdumuzun en önemli sorununun ekonomik alanda kalkınma olduğu
konusunda kimsenin kuşkusu bulunduğunu sanmıyorum. Bir ülkede gerçek ekonomik
kalkınma ancak adalet işlerinin aksamadan yürümesine bağlıdır. Parasını ekonomi
alanına yatırmak isteyen sermaye sahibinin, emeğini değerlendirecek işçinin
korkusuz ve kaygısız olarak kendilerine düşeni yapabilmeleri mahkemelerin
kanuna uygun ve çabuk kararlar vermesine, bu kararların tezelden yerine
getirilmesine ve bunun böyle olduğuna herkesin inanmış bulunmasına bağlıdır.
Adalete güven bulunmayan ülkelerde yerli ve yabancı sermaye işe atılmaya pek
hevesli olmaz. Uğrayabileceği haksızlığı kolayca giderme olanağına sahip
olduğuna inanmayan işçi kendisini işine 3ereği gibi bağlayamaz, işveren de
böyle bir durumda işçiye karşı gerekli 9üveni göstermez. Bu hal iş hayatının
gelişmesini önler ve ekonomik yönden kötü sonuçlar meydana getirir. Öyle ise
adalet işlerinin iyi ve çabuk görülmesi ekonomik kalkınmanın ilk koşullarındandır.
Bir toplumda halk adalete inanmaz duruma gelmişse o rejim çürümüş
demektir ve kısa bir zamanda çökmeye mahkûmdur. Toplumda yaşayan insanların
haklarından emin olmaları, gelişmeleri ve demokrasiden gereği gibi
yararlanlamaları için çağdaş Anayasalarda kabul edilmiş bulunan güvence ve
bağımsızlıktan hâkimi yoksun kılmak veya bağımsızlık ve güvenceyi daraltmak
suretiyle hâkimleri yürütme organlarının etki alanına sokmak çok sakıncalı ve
tehlikelidir. Türkiye demokratik bir hukuk devleti olduğuna, çağdaş hukuk
devleti; yasama, yürütme ve yargı erklerinin dengeli şekildeki ayırımı esasına
dayandığına göre, yargı erkine çağdaş anayasaların temel hükümleriyle verilen
hak ve yetkilerine dokunulmaması, dolaylı dahi olsa mahkemeleri etkileyici,
bağımsızlıklarını zedeleyici tasarruflardan kaçınılması gerekir. Aksine bir
tutum hukuk devleti niteliğine gölge düşürür.
13/5/1981 tarih ve 2461 sayılı Kanunla Yüksek Hâkimler ve Yüksek
Savcılar Kurulları kaldırılmış ve bunların yerine Yargıtay, Danıştay ve
Uyuşmazlık Mahkemesi Üyelerinin seçimi ile Yargıtay ve Danıştay üyeleri
dışında kalan adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarının özlük işlerini
yürütmek üzere Adalet Bakanının Başkanlığında Yargıtay ve Danıştay Genel
Kurullarının kendi daire başkan ve üyeleri arasından göstereceği adaylardan,
Devlet Başkanınca seçilen ikişer asıl, ikişer yedek üye ile Adalet Bakanlığı
Müsteşarı ve Özlük işleri Genel Müdüründen oluşan Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu öngörülmüştür. 2462 sayılı Kanunla da 2556 sayılı Hâkimler Kanununun
bazı maddeleri değiştirilmiş ve bu Kanuna üç ek madde ilâve edilmiş
bulunmaktadır. Bu değişiklikler ve düzenlemeler nedeniyle yargı bağımsızlığı
ve hâkim teminatı, basında ve bilimsel alanda tartışma konusu yapılmıştır.
Gerçekten bu iki Kanun hükümlerinin incelenmesinden Kurul'un oluşmasında
Adalet Bakanlığı'na ağırlık verildiği anlaşılmaktadır.
Silâhlı Kuvvetler Yönetiminin iyi niyetinden ve tarafsızlığından
kimse kuşku duymamaktadır. Gerek Devlet Başkanı gerek Adalet Bakanı siyasal
etki alanının dışındadırlar. Duyulan kuşkular ve kaygılar bugünün yönetimi için
değil, sonraki dönemlere ilişkindir, ileride demokratik düzene geçildiğinde
siyasal bir makamın temsilcisi olan Adalet Bakanının siyasal etkiler dışında
kalamıyacağı kuşkusu ister istemez duyulacaktır. Eski dönemlerde hâkimler
hakkında yapılan bazı kanunsuz tasarruflar ileride bu tür davranışların olabileceğini
düşünenlere hak vermektedir. Nitekim, Adalet Bakanlığı'nın hâkimler hakkındaki
1960 öncesi siyasal amaçlı emeklilik, atama ve yer değiştirme işlemleri bilinen
bir gerçektir. Bu nedenle 2461 ve 2462 sayılı Kanunların tekrar gözden
geçirilerek ileride sakınca doğurabilecek hükümlerin değiştirilmesi gerektiği
ve yeni Anayasa hazırlanırken hâkimlerin görevlerini herhangi bir endişeye kapılmadan
yapabilmelerinin, siyasal iktidarların etkisinden uzak tutulmasının sayısız
yararlar sağlayacağı inancındayım.
YARGITAY VE MAHKEMELERİN ÇALIŞMASI
Ülkemizde adalet mahkemeleri her yıl yaklaşık üç milyon davaya
bakmaktadır. Bugün normal olarak bir ağır ceza mahkemesinin yılda ortalama
250, asliye ceza ve asliye hukuk mahkemelerinin 500-750, sulh hukuk ve sulh ceza
mahkemelerinin de 1000 -1200 davaya bakabilecekleri kabul edilmektedir. Oysa,
mahkemelere gelen iş sayısı bu rakamların çok üstündedir.
Edindiğimiz bilgilere göre 1970 yılından bu yana, adalet
mahkemelerinin iş hacminde, anlaşmazlıkların türü itibariyle artış oranı % 40
ilâ % 400'e ulaşmış olup 1979 -1980 yılı içerisinde mahkemelerde görülmekte
olan dava adedi 2.806.569'dur. iş hacmi ve mevcut hâkim kadrosu gözetilerek
daha 1042 hâkime ve kurulup ta faaliyete geçirilmiyenlerle birlikte 301 yeni
mahkemeye ihtiyaç duyulmaktadır.
Bugüne kadar gereksinme duyulan hâkim kadrosu sağlanamamış, yeter
sayıda mahkemeler kurulamamış ve ihtiyaç duyulan mahkemelerin işi de böylece
öbür mahkemelere yüklenmiştir. Bir günde 40 - 50 davanın görüldüğü mahkemeler
vardır.
Her yıl nüfusumuzun hızla çoğalmasının, ekonomik ve sosyal
ilişkilerin artmasının hukuk açısından yeni iş ve davalara neden olması doğaldır.
Örneğin, nüfusun çoğalmasiyle konut ve iş yeri ihtiyacı bu artış karşısında doğal
olarak artmaktadır. Mecut konut ve işyerleri ihtiyacı karşılayamamaktadır.
Bunun sonucu olarak da mal sahibi - kiracı uyuşmazlıkları çok artmıştır. Bu tür
davaların azalması ancak Devletin bu işe el atması ve inşaata hız verilmesiyle
mümkün olacaktır.
Mahkemelere gelen iş sayısının yıldan yıla artması, hâkimlerimizi
altından kalkılması çok zor bir duruma sokmaktadır. Hâkimin baktığı davaların
sayısının bir insanın gücüyle karşılanamıyacak kadar çok bulunması yüzünden
hâkimin iş yükü altında ezildiğinin yurttaşlar arasında yayılmış olması, onun
kararlarının doğru olmadığı izlenimini uyandırabileceğinden, böyle bir durum
kararlara karşı sosyal güveni sarsar.
Hâkimlerimizin büyük bir iyiniyet ve özveri ile çalışmaları bu
ağır yükün altından kalkmaları için yetmemektedir, iş sayısının boyuna
çoğalması, hakim ve mahkeme sayısının ise bu oranda artırılmaması sonucu
davaların karara bağlanması gecikmektedir. Oysa, süratli bir yargılamadan
yararlanmak insan için temel haklardan birisini oluşturmaktadır. Gereksiz ve
yersiz gecikme haksızlığın giderilmesi olanağını ortadan kaldırmakta ve
davaların gecikeceğine ilişkin bir inancın vatandaşlar arasında yaygınlaşması,
hakkın yargı mercileri önünde aranmasından vazgeçilmesi ve hukuk dışı araçlara
başvurulması sonucunu doğurmaktadır. Özellikle enflâsyonun yaygınlaştığı bir
ortamda, kanuna uygun hüküm verilmiş olmasına rağmen davacının aslında davasını
geniş ölçüde kaybetmiş bulunması sonucu doğmaktadır. Adalet, ancak sür'atle
gerçekleşirse değer kazanır. Geç adalet tecellisi toplumda huzursuzluk yaratır
ve adalete karşı olan saygı ve güveni sarsar. O halde, mahkemelerde ve adalet
dairelerinde, işlerin uzadığından ve hakkın çabuk yerine getirilemediğinden
ötürü yapılan şikâyetleri ortadan kaldırmak için davaların uzamasını önleyecek
tedbirlerin bir an önce alınması zorunluğu vardır.
Her ne kadar yargının işlemesinin çabuklaştırılması amacı ile Ceza
ve Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunlarında yapılan bazı değişiklikler özleneni
bir ölçüde sağlayacak içerikte ise de; temelde soruna köklü çözümler getirecek
bir yargı reformuna gidilmesi gerektiğinde kuşku yoktur.
Bugün için iş miktarı çok olan il ve ilçelerde yeni mahkemeler
kurulması, hâkim ve personel kadrosunun artırılması yoluna gidilmesi bir çare
olarak düşünülebilir. Ancak bu düşüncenin de soruna yeterli bir çözüm getirmeyeceği
bilinmelidir.
Yargıtay'ın çalışmalarına gelince : 1980 yılında Yargıtay'a
159.855 Hukuk, 63.913 Ceza olmak üzere toplam 223.768 dava dosyası gelmiştir.
Bir önceki yıldan kalan 14.997 dava ile birlikte 238.765'e ulaşan işten,
222.049'u sonuçlandırılmış, geri kalan 16.716 dava 1981 yılına aktarılmıştır.
Genel Kurullarda incelenen dosya sayısı çıkarıldığında, her bir hukuk ve ceza
dairesinde ortalama bir günde 90 dosya incelenmekte, tüm daireler ve Genel
Kurullarda ise bir günde ortalama incelenen dosya sayısı (1000)'i aşmaktadır.
Yargıtay hâkimlerinin çok çalışması, tükenmeyen gayreti ve mesleğe
karşı gösterdikleri özveri ve bağlılıkları sayesinde bu kadar işin altından
kal-kabilmektedirler. Ancak az önce verilen rakamlar karşısında, Yargıtay'ın hukuk
yaratmak ve içtihat birliğini sağlamak olan asıl görevini eksiksiz yerine
getirdiği söylenemez.
Unutmamalıdır ki kanunu uygulayan kimse de nihayet bir insandır.
Vücudu ve kafası ne kadar sağlam, meslekte bilgisi ve tecrübesi ne kadar çok
olursa olsun, ona belli sınırı aşan bir yük yüklenince kendisinden beklenen
titizliği göstermesi ve çalışmasının umulduğu gibi verimli olması olanaksızdır.
Öyle ise kanunun gereği gibi uygulanmasını sağlamak için hâkime verilecek
işlerin normal bir sayıyı aşmaması gerekir.
ÜST MAHKEMELER KURULMASI SORUNU
Yargıtay bir prensip mahkemesidir. Hukukî yönlerin dışındaki
hususlar yani maddi olay ve delilleri takdir ile uğraşmamalıdır. Ancak bu
takdirde hukuk yaratıcılığı görevini gereği gibi yerine getirebilir, işin
yenilmesi için daire sayısının çoğaltılması geçici bir önlem olabilir. Bu yola
başvurulması aynı tür davaların daireler arasında dağılması sonucu içtihatlar
arasında birlik sağlanmasını güçleştirmekte ve bu nedenle son yıllarda
eskisine oranla daha çok içtihadı birleştirme yoluna başvurulmasına gereksinme
duyulmaktadır. O halde önlem ne olmalıdır? Öteden beri üzerinde durduğumuz
husus vatandaşların, mahkemelerden verilen kararlara karşı doğrudan doğruya
Yargıtay'a gelecek yerde basamak bir yargı yerine, yani ilk mahkemeler ile Yargıtay
arasında kurulacak üst mahkemelere başvurmasıdır, ilk mahkemeler ile Yargıtay
arasındaki böyle bir derece mahkemesi bir prensip mahkemesi olan Yargıtay'ın
yükünü hafifletecek ve asıl görevini en iyi bir biçimde yerine getirmesini
sağlayacaktır.
Üst mahkemelerin kurulması için yeter sayıda yetişmiş hâkim
bulunmadığı ve bütçe olanakları vatandaşları hukukî güvenceden yoksun bırakmak
için yeter bir neden değildir. Zira, belli bir süre içinde hâkim yetiştirilmesi
mümkün olduğu gibi Devlet bütçesinden böylesine önemli bir iş için yeteri kadar
ödenek ayrılması da mümkündür.
1963 yılında Adalet Bakanlığı'nca hazırlanan "Adliye
Mahkemelerinin Kuruluşu" Hakkında Kanun tasarısının gerekçesinde,
yurttaşlara yeni bir hukukî teminat sağlamak ve Yargıtay'ı n altından
kalkılmaz hale gelen yükünü hafifletmek, esas görevini yapabilir duruma
getirmek amacıyla, Türkiye'nin 25 yerinde Üst Mahkemeleri kurulması ve 1964
Eylül'ünden itibaren faaliyete geçmesi öngörülmüştü. Bu tasarı kanunlaşamadı.
Yine Üst Mahkemelerin kurulması konusunda Yargıtay'ca hazırlanan ve 1975 yılında
Adalet Bakanlığı'na verilen yasa taslağı da kanunlaşamamıştır. Büyük bir önem
taşıyan bu konu üzerinde durulmalı, bazı sakıncaları giderilmek suretiyle
bünyemize uygun üst Mahkemeler kurulması bir an önce gerçekleştirilmelidir.
ADALETİN DİĞER SORUNLARI
Her Adalet Yılının açılışında adalete ilişkin sorunlar dile
getirilmekte, dilekler ifade edilmektedir. Bu yıl da gelecekteki çalışmaların
daha iyi, daha kusursuz olmasını sağlama yolunda gerçekleştirilmesini
arzuladığımız bazı önlemleri az önce ifade ettim. Diğer sorunları da özet
olarak belirtmek istiyorum:
Sayın Konuklar,
Değerli Meslektaşlarım.
Kendisinden toplum yaşamı içinde adalet dağıtımı gibi en kutsal
bir görevin yerine getirilmesini beklediğimiz hâkimin, bu görevini her türlü
geçim endişesinden uzak olarak ve huzur içinde yapabilmesi için lâyık olduğu
hayat düzeyini sağlamak kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Anayasamızın 134. maddesinde, hâkimlerin aylık ve ödenekleri ve
diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği öngörülmüştür. Hâkim ödeneği hakkında
Anayasada yer alan bu hükmü maddi yönden düşünmemelidir. Bu hükümden güdülen
amaç hâkimin görevinin özel önemi nedeniyle ve bu öneme uygun olarak ona diğer
kamu görevlilerinden farklı ödemeler yapılmasını sağlamaktır.
Hâkimler, hâkimlik kürsülerinde yetişir ve tecrübe sahibi olurlar.
Bir Hâkim ancak 8 -10 yıl fiilen çalışma ile bu tecrübeyi kazanabilir. Bugün
hâkimlik kürsülerinde yetişmiş, tecrübeli hâkimlerimizin maddi sıkıntılar
yüzünden meslekten ayrıldıklarını görmekle büyük üzüntü duymaktayız. Halen
açık Hâkim ve Savcı sayısı 1300'e ulaşmıştır.
Bu durum karşısında, hâkimlik mesleğinin gereken çekiciliği
kazanmasını sağlamak üzere yeterli önlemler bir an Önce alınmalı ve yeni
Anayasaya bu konuda gerekli hükümler konulmalıdır.
Bu arada, hâkim yetiştirme işi titizlikle ele alınarak hâkimlerin
nitelik ve bilgi bakımından yetiştirilmesi için önlem alınması gerekmektedir.
Bugünkü staj sistemi yetersiz bulunmaktadır. Aday kişiler çaba gösterdiği
takdirde bir şeyler öğrenebilmektedir. Bu nedenle hâkim yetiştirilmesi konusu
üzerinde durulup staj sağlam bir düzene bağlanmalı ve meslek özendirici
koşullara kavuşturulmalıdır.
Adalet hizmetlerinin gereği gibi yerine getirilmesinde büyük
katkıları bulunan Adalet Personelinin maddi olanaklarının günün ekonomik
koşullarına göre düzeltilmesi zorunludur. Diğer kamu kesiminde çalışan
personele çeşitli tazminatlar verilmesi Adalet Personeli ile bunlar arasındaki
ücret dengesini büyük ölçüde bozmuş, Adalet Personelinin mağduriyetine neden
olmuştur.
iyi bir ceza adeleti; mükemmel bir adlî zabıta kuruluşu ile
gerçekleştirilebilir. Soruşturmaların, bu konuda yetişmiş, adaletin emrindeki
polisler tarafından yapılması, ceza işlerinde çabukluğu sağlayacağı gibi
adalet işlerinde bilgi ile yürütülen bir soruşturma ve delillerin saptanması,
hüküm ve kararlarında hâkime kolaylık ve isabet sağlayacaktır.
Soruşturmaların idarî zabıta tarafından yapılması, doğru yapılsa
dahi toplumda güven uyandırmamakta ve adlî zabıtanın, idarî zabıta içinde
tutulması yürütmenin yargıya müdahalesi görüntüsünü vermektedir. Onun için
Cumhuriyet Savcılarının görevlerini kolaylaştırmak, suç ve suçluyu en kısa
zamanda tüm delilleriyle meydana çıkarmak, polisin taraf tuttuğu yolundaki
söylentileri ve kuşkuları ortadan kaldırmak gibi büyük yararları bulunan
Cumhuriyet Savcılıklarına bağlı "Adlî Zabıta" vakit geçirilmeden
kurulmalıdır.
Ceza adaletinin amaçlarından birisi suçluluğa engel olmaktır.
Bunun için suç sayılan eylemlere karşı cezalar öngörülmüştür. Öte yandan
cezasını çeken suçlunun topluma pişman olmuş, uslanmış ve dürüst yaşamaya
karar vermiş bir vatandaş olacak geri dönmesini sağlayacak önlemlerin de alınması
gerekir. Cezasını çektikten sonra yeniden suç işleyecek kişiye son suçtan
verilecek ceza, koşullan varsa artırılarak verilecektir. Yine bir kimse daha
önce işlemiş olduğu bir suçtan ötürü cezası ertelenmiş ise yeni bir suç
işlemesi halinde, koşulları varsa erteleme kararı kaldırılarak eski cezası ile
birlikte yeni suçunun cezasını da çekecektir. Ancak bu önlemlerin yürütülebilmesi
her şeyden önce hâkim önüne getirilen kimsenin evvelce suç işleyip
işlemediğinin bilinmesine bağlıdır, işte bu amacın gerçekleştirilebilmesi için
4664 sayılı Adlî Sicil Kanunu çıkarılarak 1944 yılında yürürlüğe girmiş, fakat
istenilen sonuca ulaşılamamıştır. Artan suç ve suçlu sayısı, Adalet
Ba-kanlığı'ndaki personel kadrosunun yetersizliği nedeniyle adlî sicil fişleri
zamanında tasnif edilip bültenlere geçirilememiş ve böylece fiş birikimi olmuştur.
Bunun sonucu olarak herhangi bir kişi hakkında istenilen bilgi tam olarak
verilememektedir. Adlî sicildeki birikimin ortadan kaldırılması ve istenilen
sonucun alınabilmesi için bir an önce çağdaş bir araç olan bilgisayardan yanlanma
olanakları sağlanmalıdır.
Bu arada Adalet Bakanlığı'nın, adlî sicil fişlerinin bastırılması
işlemlerine hız verdiğini ve bu yıl sonunda bütün cürüm fişlerinin baskı
işleminin bitirilerek bülten haline getirileceğini memnuniyetle öğrenmiş
bulunmaktayız.
Mahkemelerin, Hâkim ve Savcıların, adliye yardımcı personelinin
sorunlarının ve adalete ilişkin diğer sorunların bu kısa zamana sığdırılması
mümkün bulunmamaktadır. Onun için sözlerimi daha fazla uzatmayarak konuşmama
burada son vermek istiyorum.
Bugün kürsülerine çıkmış olan ve adalet dağıtmak gibi kutsal bir
görevi yüklenmiş bulunan hâkim ve savcılarımızın Türk Toplumu'na hayırlı ve
uğurlu hizmetler yapacaklarına, toplumumuza güven ve huzur getireceklerine
inanıyoruz.
Büyük özveri ve iyiniyetle çalışan meslektaşlarımı yeni çalışma
yılına girdiğimiz bugünde sevgi ve saygıyla selâmlar, yeni yılın hayırlı ve
başarılı olmasını dilerim.
Toplantımıza onur verdiğinizden ve beni sabırla dinlemek
zahmetinde bulunduğunuzdan dolayı teşekkür eder, saygılar sunarım.