EYÜP SABRİ ERMAN,. (25.6.1972 -12.9.1972)

3 Ağustos 1327 Zonguldak doğumlu Eyüp Sabri Erman, 1932 - 1933 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, ilk mesleğe 24.4.1934'de Suşehri C. Sav­cısı olarak başlamış; daha sonra sırasıyla; Antep C. Savcı Yar­dımcısı, Menemen Hukuk Hâkimliği ve Zonguldak Asliye Hu­kuk Hâkimliği, Toplu Basın ve iş Mahkemesi Başkanlığı görev­lerinde bulunmuştur. 13.4.1953 tarihinde Yargıtay Üyeliğine ata­nan Eyüp Sabri Erman, 14.6.1960 günü ikinci Daire Başkanlığı­na atanmıştır.

1972 - 1973 Adli Yıl Açış Konuşmasını Başkan Vekili ola­rak yapan Eyüp Sabri Erman, yaş sının nedeniyle 3.6.1974 günü Yargıtay Onikinci Hukuk Dairesi (icra ve iflâs) Başkanlığından emekliye ayrıldıktan sonra aynı yıl Ankara Barosu'na başvurarak avukatlık mesleğine başlamış. Ölüm tarihi olan 22.11.1976'ya ka­dar savunma mesleğini sürdürmüştür.

22.11.1976 tarihinde vefat eden Eyüp Sabri Erman'ın “Top­rak Davaları ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu", "Hukuk Dava­ları Nasıl Açılır, Nasıl Yürütülür" ve "Seçim" adlı eserleri ya­yımlanmıştır.

 

1972 -1973 Adalet Yılını açarken, geçen yıl ebediyete göçen hâkim ve savcı arkadaşlarımıza Ulu Tanrı'dan mağfiret, emekliye ayrılanlara yeni ha­yatlarında mutluluk ve esenlik içinde nice nice yıllar dilerim.

Kuru istatistik rakamlarını sıralayarak, başarılarımızı övünç vesilesi ede­rek kıymetli vakitlerinizi almayacağım. Sözlerime arkada bıraktığımız adalet yılını dolduran ve henüz aktüalitesini kaybetmemiş olayların adli yönlerini ve mesleğin sorunlarını dile getirerek başlayacağım.

12 Mart Muhtırasını gerektiren; her tür hak ve hürriyetleri, rejimi, Devletin bütünlüğünü tehdit edici, kanlı ve anarşik olaylar ve halen içinde bulunduğu­muz olağanüstü durum hepinizce ve milletçe bilinmektedir. Tekrarlamayaca­ğım. Yalnız; Türk Devleti'nin, Türk Milletinin varlığı ve geleceği ile bu dere­ce yakından ilgili kökenleri dışarıda, dirijanları malum, Anayasa dışı olaylar ve bunları oluşturan nedenler karşısında Türk Adliyesinin tutumunu, ödev ve borçlarını belirtmeye çalışacağım. Bunun için her şeyden önce, Türk Mil­leti adına, Türk mahkemelerince kullanılan yargı erkinin niteliğini ve Devlet bünyesindeki önemli rolünü belirtmek zorundayım.

MAHKEMELERİN DEVLET BÜNYESİNDEKİ YERLERİ VE ROLLERİ

Bugünün demokratik hukuk devleti; yasama, yürütme ve yargı erklerinin dengeli şekilde ayırımı esasına dayanır. Bu kuvvetlerden hiçbirinin diğerine tahakküm etmesine müsamaha etmez. Anayasa'ya koyduğu temel hüküm­lerle, kabul ettiği demokratik müesseselerle dengenin bozulmamasına, kuv­vetlerden birinin kendisini "her dilediğini yapmağa kadir, lâyüs'el" saymama­sına gayret eder. Örneğin; kanun yapmak gibi sahibini nüfuzlu kılan veya böyle bir his uyandıran çok geniş yetkileri haiz yasama meclisleri tasarrufla­rının temel kurallara uygunluk derecesini temin için Anayasa Mahkemeleri­ni, ferde nazaran daha kuvvetli, dilediğini yapmağa kadir yürütme erki ödev­lisi organların tasarruflarını kontrol etmek ve haksızlıkları gidermek için idare mahkemelerini getirmiştir.

Saydığımız bu üç kuvvetten biri olan yargı erki; Devleti oluşturan, onun fertle münasebetlerinde hukuk kuralları dışına çıkmamasını temin eden, yar­gı tasarruflarıyla da hakkın ve adaletin tecellisini sağlayan kuvvettir.

TÜRK ANAYASASI'NA GÖRE DURUM

Türk Anayasası'nın 4 üncü maddesinde açıklandığı gibi; egemenlik kayıt­sız şartsız milletindir. Millet, egemenliğini; devleti oluşturan kuvvetler ve bunların organları eliyle, Anayasa'nın koyduğu esaslar çevresinde kullanılır. Bu kullanma, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi­ni kullanamaz.

Yargı yetkisi, Türk Milleti adına, bağımsız mahkemelerce kullanılır. Hâ­kimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa'ya, kanuna, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yar­gı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat ve­remez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görüyorsunuz ki, Türk Anayasası, Hukuk Devletini oluşturan bütün ku­ralları sinesinde toplamış, yargı erkini ve bunu kullanan hâkimleri, hukuk devletinin ihmal edilemez bir unsuru saymış, gerekli yetkilerle donatmıştır.

Mahkemeler, kendilerine vücut veren Anayasa hükümlerine ve bu hü­kümler doğrultusunda çıkarılmış kanunlara harfiyyen uymak ve onları uygu­lamamakla yükümlü oldukları gibi başkalarını da riayete zorlamak, aykırı davranışları, hukuk düzeni içinde, lâyık oldukları cezalara çarptırmak, bu ödevlerini istisnasız ve müsamahasız yapmak zorundadırlar. Konuyu, Ana­yasa'dan bazı örneklerle açıklayalım.

Herkes; kişiliğe bağlı, dokunulmaz, devredilemez, vazgeçilemez hak ve hürriyetlere sahiptir. Devlet kişinin temel hak ve hürriyetlerini; fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşamayacak surette sınır­layan siyasi iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırır, insanın maddi ve hu­kuki varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar (Madde : 10).

Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirisi, insan hak ve hürri­yetlerini veya dil, ırk, sınıf ve mezhep ayrımına dayanarak, nitelikleri Anaya­sa'da belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak maksadiyle kullanılamaz.

Bu hükümlere aykırı eylem ve davranışlar suçtur. Cezaları kanunlarda gösterilmiştir.

Kamu haklarının savunucusu olan savcılar, bilhassa Anayasa ve Devlet düzenini ilgilendiren suçlarda çok uyanık, çok titiz davranmaya, suça muttali olur olmaz hiçbir emir ve talimat beklemeden, insiyatifleri ile derhal hareke­te geçip kovuşturmaya, Türk hâkimleri de; önlerine getirilen suçu ve suçlu­yu, Anayasa ve ceza kanunları doğrultusunda, her yönden, titizlikle incele­yerek gerekli cezayı vermeye mecburdur. Mahkemelerin, devlet oluşumun­daki rolleri, Anayasa ile yüklendikleri borç ve ödevleri bunu gerektirir.

DÜZEN DEĞİŞTİRME İDDİALARI

Anayasa ile müesses düzen değiştirilebilir mi? Sözünü ettiğimiz (değiştir­me) bizzat Anayasa'nın koyduğu kurallara ve demokratik hukuk düzenine göre mümkün olan değiştirmelerdir. Yoksa Anayasa hükümlerinin zor kulla­nılarak değiştirilmesi asla caiz değildir.

Türk Anayasası'nda biri; belirli şekil ve şartlara uyularak değiştirilebilir, diğeri; hiçbir şekilde değiştirilemez nitelikte iki tür hüküm vardır. Devletin şeklini ve bütünlüğünü tesbit eden hükümler ikinci türe girer. Anayasa'mız 9 uncu maddesinde, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmünün değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyeceğini açık ve kesin olarak belirtmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin şekli ve nitelikleri, Anayasa'nın başlangıç bölü­münde ve ayrıca madde metinlerinde kavram olarak ele alınıp birer birer tespit edilmiştir. Başlangıç bölümünde Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda­ki maksat şöyle anlatılmaktadır.

"... Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bü­tün halinde, millî şuur ve ülküler etrafında toplamayı, Türk Milletini dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, millî birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi, Türk milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak ve millî mücadele ruhunun, millî egemenliğin, Atatürk Devrimleri'ne bağlılığın tam şuuruna sahip olarak insan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat al­tına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini, bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurabilmek".

İşte Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri ve kuruluşundaki amaç budur. Bu esasları ve ikinci madde hükümlerini gözönünde tutarak diyebiliriz ki:

Türkiye Cumhuriyeti; insan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sos­yal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve onları teminat altına almayı amaç edinen; millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hu­kuk devletidir.

Cumhuriyet kavramına ve onun Anayasa'da belirtilen niteliklerine dahi unsurları hedef tutan veya Türk Devleti'nin ülke ve millet bütünlüğünün bö­lünmesine yönelen düzen değişikliği iddiaları Anayasa'nın değişmez kural ve kavramlarına karşı gelmek, onları yok etmek ve değiştirmek gayret ve çabalarından başka bir şey değildir.

Becerikli bir kamufle ile samimi dilek ve arzuların masum bir tezahürü şekline sokulan, bu suretle vatandaşlar arasında yayılmasına, taraftar bul­masına çalışılan aslında, Anayasa'nın değişmez düzenine matuf olan iddia ve propagandaların, istenilen ortamın hazırlanması halinde kuvvete dönüşe­ceğinden şüphe edilmemelidir. Zira; Anayasa'nın emredici hükümlerine ay­kırı ve suç niteliğini haiz bu kabil düzen değiştirmelerinin normal hukuk yol­ları ile oluşturulmasına imkân yoktur.

Cezai sonuçlarından kurtulabilmek, daha serbest ve kandırıcı şekilde ha­reket edebilmek için mahiyeti, amacı ve neticeleri kasten açıklanmayarak yorumu öğrenci, işçi çiftçi, memur, aydın, yarı aydın her meslekten vatan­daşların kendi açılarından idrak ve anlayışlarına bırakılan ve bu suretle zi­hinlerde Anayasa'nın değişmez düzenine karşı bir tepki uyandıran iddialar ve propagandalar dahi kanaatimce suçtur. Düzen değişikliği iddialarının açıklığa kavuşturulması, masum halkı kandırıcı mahiyetlerinden uzaklaştırıl­ması şarttır. Ancak bu suretledir ki, Anayasa'nın sağladığı hak ve hürriyet­lerden faydalanarak kötü niyetlerini samimiyet maskesi altında gizleyenlerin Devlete ve Cumhuriyete yönelen gerçek maksatlarının oluşmasına, kuvvete dönüşmesine mani olunabilir.

KALKINMA PLÂNLARI

Sayın Başbakan, üçüncü 5 yıllık kalkınma plânını açıklarken, toprak ta­rım, hukuk, adliye, vergi, maliye, petrol, maden, eğitim reformlarının mutla­ka yapılamaları lüzumuna ve yeni stratejinin bu reformlara istinat ettirildiği­ne işaret buyurdular. Türk Anayasası, 129 ncu maddesiyle yalnız iktisadi kalkınmanın değil, sosyal ve kültürel kalkınmanın da plâna bağlanmasını, bu plân çevresinde yürütülmesini zorunlu kılmıştır.

Sosyal ve kültürel kalkınmaya el atılmadan iktisadi kalkınmanın istenilen aşamaya ulaşabileceğini sanmıyorum. Demokratik bir ülkede sanayiin, ticaretin, ziraatin gelişmesi, kalkınması; sermayeye, emeğe, emekçiye ve müte­şebbise her bakımdan emniyet ve itimat telkin eden, oturuşmuş sosyal bir ortamın mevcudiyetini gerektirir. Hukuk devletinin işleyişi, vergi adaleti ve emniyeti, asayiş, mahkemelerin durumu bu ortamın hazırlanmasında ön plânda gelirler. Üzülerek söyleyelim ki, bugüne kadar kalkınma plânlarında daha ziyade ekonomik duruma önem verilmiş, sosyal ve bilhassa adli kal­kınma ihmal olunmuştur.

Zahmet edilip adalet yılını açış nutukları incelendiği zaman görülecektir ki, yıllar boyu bu kürsüden adli kanunlardaki, mahkemeler teşkilatındaki eksiklik­lerden; aksaklıklardan, davaların gereği gibi görülüp bitirilmediklerinden, va­tandaşların yakınmalarından söz edilmiş, alınması gereken acil tedbirlere işa­ret olunmuştur. Bu sözler hiçbir yankı yaratmamış, bugüne kadar olumlu tek bir adım atılmamıştır. Adli düzen, her geçen yıl, türlü<«etkenler altında biraz daha gerileyerek ihtiyaçlara cevap veremez olmuş, dava sayısı biraz daha fazlalaşmış, vatandaşların şikâyetleri biraz daha artmıştır. Bugün Türk halkı adli düzenden şikâyetçidir. Bu şikâyetlerin nedenlerini, diğer etkenleri bir ya­na atarak tamanen mahkemelere hâkimlere yüklemek insafsızlık olur.

İYİ BİR ADALETİN UNSURLARI

Adalet; az külfet ve masrafla, kolay çabuk, kanuna, hukuka ve maddi meseleye uygun ye isabetli şekilde yerine getirilmelidir. Bu unsurlar ve bun­ları etkileyen nedenler üzerinde duralım :

Türkiye, dünyada nüfus artışı oranı bakımından önde gelen milletler ara­sındadır. Nüfusumuz her yıl 750 bine;yakın bir artış kaydetmektedir. Son is­tatistiklere göre otuzbeş milyona ulaşmıştır.

Köylerden şehirlere akın, ekonomik gelişme, sermaye ve işçi hareketleri, zaman zaman başgösteren buhranlar, toplumdaki dalgalanmalar ilh... gibi sebepler fertler ve fertle toplum arasındaki sürtüşmeleri çoğaltmaktadır.

Saydığımız bütün bu haller, davaların ve binnetice mahkeme işlerinin ço­ğalmasında başlıca etkenler olduğu halde, adli teşkilât davaların artışı ora­nında genişletilmiş, hâkimlerin adedi çoğaltılmış değildir. Hergün biraz daha "çoğalan davaları karşılayabilmek için gündemine 30 - 40 duruşma koymak zorunluğunda bulunan mahkemelerimiz çoğunluğu teşkil eder. ilk mahke­melerde olduğu gibi Yargıtay'da da dava adedi yıldan yıla, bir çığ gibi çoğal­maktadır. 1969 yılında Yargıtay'a intikal eden dava adedi (188276) iken 1971 yılında (206541)'e ulaşmıştır. Bu kadar davanın 7'si ceza 111 hukuk olmak üzere Yargıtay'ın 18 dairesince incelenip karara bağlanmak zorunluğu gözönüne getirilirse konunun azameti hakkında bir fikir edinilebilir. Bu kadar hacimli ve yoğun işin, sürüncemede bırakılmadan çıkarılması endişe­sinin, her bir dosyaya ayrılacak zamanın kısalmasını gerektireceği ve binnetice kararların isabetine ve gerekçesine tesir edeceği muhakkaktır. Evvelki bir yazımızda da belirttiğimiz gibi, her derecedeki mahkemelerin günde, ay­da ve yılda normal olarak görülebilecekleri dava adedinin, davaların mahi­yetine göre tespit edilmesi, adli istatistik rakamları ele alınarak işi çok olan yerlerde yeni mahkemeler kurulması şarttır. Bu suretle hâkimlere; duruşma­lara hazırlıklı çıkabilmeleri, yoktan sebeplerle talikler yapmamaları, zaruret halinde yapılacak taliklerde oturum aralarını pek kısa tutmaları imkânları sağlanmış ve bütün bunların üstünde; kanunları, ilmî ve kazaî içtihatları, hu­kuk literatürünü takip edebilme fırsatı verilerek kararlarında isabet temin edilmiş olacaktır.

YARGITAY'IN DURUMUNA GELİNCE

Dünyanın hiçbir medeni devletinde, bu kadar çok davaya bakmak zorun­da bırakılan, bu kadar çok daireli ve esas görevinden saptırılmış bir Yargı­tay bulunduğunu tasavvur edemiyorum.

Bugün, Yargıtay dairelerinde teraküm etmiş iş yoktur. Feragat ve fazilet sabihi Yargıtay hâkimlerinin, işler bir misli daha artsa da sağlıklarından, ya­şantılarından fedakârlık yaparak, resmî mesai ölçüsünü taşıran saatlerde de çalışıp uhdesinden gelmeye uğraşacaklarına eminim. Fakat, bu şartlar altın­da yapılacak bir çalışmanın keyfiyetin cemiyete feda edilmesi sonucunu do­ğuracağı muhakkaktır.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU'NUN DURUMU

Hukuk ve Ceza Genel Kurulları, özel daireler üye ve başkanlarından te­şekkül eder. Daireler faaliyette iken genel kurullar; genel kurullar faaliyette iken daireler toplanamaz. Hukuk dairelerinin hacimli ve yoğun işleri arasın­da ancak çarşamba ve cumartesi olmak üzere haftada bir buçuk gün Hu­kuk Genel Kurulu faaliyetine tefrik edilebilmektedir. Teşekkül tarzı toplantı nisabındaki olumsuz faktörler, dairelerin kendi işlerini biran evvel çıkararak teraküme sebebiyet vermeme gayretleri Hukuk Genel Kurulu toplantılarını engellemektedir. Bundan başka bazı toplantı günleri içtihadı Birleştirme ve­ya seçim çalışmalarıyla geçmektedir. Bu gibi olumsuz sebepler Hukuk Genel Kurulu'nda işlerin terakümüne sebebiyet vermiştir. Bugün iki bini aşkın dosya tetkik sırası beklemektedir, içinde 1968 yılında gelenler de vardır.

Konu, 1951 -1952 Adalet Yılını açış nutkunda ele alınmış, sonraki açılış­larda tekrarlanmış, bilhassa geçen yıl ısrarla üstünde durularak "genel kurul toplantılarının aksamayacak şekilde düzeltilmesinin acil bir ihtiyaç halini aldı­ğı" belirtilmiş, gerekli kanunun biran evvel tedvini temenni edilmiştir.

Yıllar boyu tekrarladığımız halde Yargıtay'ın ve genel kurulların gereği gi­bi çalışmalarını temin edici kanunlar henüz tedvin edilmiş değildir. Halen Millet Meclisi Adalet Komisyonu'nda olduğunu sandığımız tasarının, Yargı­tay'ın gerçek ihtiyaçlarına uygun şekilde, biran evvel hazırlanıp kanunlaştırıl­ması bir zaruret halini almıştır.

YARGITAY'IN YÜKÜ NASIL HAFİFLETİLEBİLİR?

Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son incele­me mercii ve bir içtihat mahkemesidir. Vazifesi; kanun hükümlerinin, kanun metnine, esprisine ve hukuk kurallarına uygun olarak bütün Türk mahkeme­lerince aynı şekilde tatbikini sağlamak, içtihat birliğini temin etmektedir. Çağdaş ülkelerde Yargıtay'la ilk mahkemeler arasında, davayı ilk mahkeme­nin incelediği gibi incelemek, doğru ise onamak, yanlışsa doğru kararı ken­disi vermek üzere kurulmuş istinaf mahkemeleri vardır. Cumhuriyetin ilk yıl­larına kadar bizde de istinaf mahkemeleri mevcuttu. Yeter sayıda yetenekli hâkim bulunmaması, işler mahkemelerde yıllarca uzayıp sürüncemede kal­masına rağmen yine de doğru kararlara ulaşılamaması, bütçe mülâhazaları gibi nedenlerle kaldırıldı. 1963 yılında Adalet Bakanlığınca hazırlanan "adliye mahkemelerinin kuruluşu" hakkındaki kanun tasarısında ve buna ait gerek­çede; yurttaşlara yeni bir hukuki teminat sağlamak ve Yargıtay'ın altından kalkılmaz hale gelen yükünü hafifleterek esas vazifesini yapabilir, duruma getirmek maksadiyle, Türkiye'nin 25 yerinde üst mahkemeler (istinaf mah­kemesi) kurulması ve 1964 yılı eylülünden itibaren faaliyete geçirilmesi ön­görülmüştü. Bu tasarı kanunlaşıp tatbik safhasına intikal edemedi.

Yargıtay'a yeni daireler eklemekle, üye kadrosunu genişletmekle işlerin düzene gireceğini sanmıyoruz. Bugün Türkiye'de, birinci sınıfa ayrılmış, ye­tenekli hâkim ve savcılar çoğalmıştır. Bütçe mülâhazaları vatandaşları huku­kî teminattan yoksun bırakmak için yeter sebep değildir. Bilhassa; mahke­melerimizin tek hakimli oluşları, davaları ilk mahkeme gibi ele alıp inceleye­cek üst mahkemelerin vücudunu zorunlu kılmaktadır. Konu biran evvel ele alınıp işlenerek ihtiyaçlarımıza uygun bir teşkilât kanunu ile istinaf mahke­melerinin kurulmasındaki fayda ve zaruret gün gibi aşikârdır.

HUKUK REFORMU NEDİR, LÂZIM MIDIR?

Hukuk; kişiler ve kişilerle toplum arasındaki münasebetleri düzenleyen kurallar manzumesidir, toplumun ve onu teşkil eden fertlerin haiz oldukları kültür, hars, adet ve ananeye bir kelime ile; toplumun hasletlerine ve uygar­lık seviyesine göre kendiliğinden oluşur, gelişir ve serpilir. Her milletin ken­dine özgü bir hukuku yardır.

Türk Milleti, kökeni tarihi devirlerin derinliğinde kaybolan efsaneleşmiş bir maziye sahiptir. Asya, Avrupa ve Afrika Kıtalarına uzanan imparatorluk­lar kurmuş, birçok uygarlıklara tesahup etmiş, benliğini kattığı kendisine öz­gü bir uygarlık meydana getirmiştir, iyi ahlâkı, fazileti, başkalarına yardımı, her türlü debdebe ve alayişten kaçınmayı emir ve nasihat eden İslâm Dini, Türk kültürüne olumlu şekilde katkıda bulunmuştur.

Türk toplumu; kültür, hars, adet, anane bakımından Garbı kopya ettirme­yecek derecede zengin ve üstündür. Tarihi gelişmesi, müktesebatı, zekâsı çağın yeniliklerini kavramaya ve takibe elverişli böyle bir toplumun, bilim, fen ve teknik bakımlarından ilham edilmiş, geriye kalmış oluşu tarihi devirlerinde, uygarlıklarından tevarüs ettiği hasletleri yok etmez. Kültürümüzü, harsimizi, adetlerimizi, ecdattan tevarüs ettiğimiz ve her Türk'ün şahsında me'nûs iyi hasletleri korumak ve bunların oluşturduğu hukuk kuralını tesbit etmek zo­rundayız. Garplılaşmayı, bir kopyacılık şeklinde değil bilim, fen ve teknik dallarında ilerleme olarak kabul etmeliyiz. Ben, bütün bu saydığım nedenler sonucu, (Tabii Türk hukukunda) bir reformun gerekli olmadığı kanısındayım.

KANUNLARDA ADLÎ TEŞKİLÂT VE DÜŞÜNCEDE REFORM

Kanun kendiliğinden oluşan hukuk kurallarının, toplumun ve ferdin ihti­yaçlarına en iyi cevap verir şekilde tespitini, mümasil olaylarda, herkes için,aynı şekilde uygulanmasını amaç edinen mektup hukuktur. Yasama meclislerince ihtiyaca cevap veren hukuk kuralının tamamen tespit edileme­miş veya geçen zaman ve değişen ihtiyaç nedeni ile kanun hükmünün ye­tersiz kalmış olması daima mümkündür. Bu sebepledir ki, kanunlarda re­form söz konusu olabilir.

Cumhuriyeti müteakip adlî kanunlarda reform düşüncesiyle Medeni Ka­nun, Ticaret Kanunu, Ceza Kanunu, icra ve iflâs Kanunu ve Muhakeme Usulleri Kanunları gibi temel kanunları gaipten aynen tercüme ederek yürür­lüğe koyduk. Bunlardan icra ve iflâs Kanunu; yürürlüğe girdikten pek kısa zaman sonra, Türk toplumunun bünyesine uymadığı, ihtiyacına cevap ver­mediği anlaşılarak kısa fasıllarla, müteaddit defa değiştirildi. En son 6 yıl ön­ce 538 sayılı Kanunla ve münhasıran toplum ihtiyaçları gözönünde tutularak yapılan değişikliklerle bu kanun ilk şeklinden tamamen ayrılmış, bize özgü bir hâl almıştır. Ticaret Kanunu da 1957 yılında tamamen değiştirildi. Fakat; bu değişiklik ilk kanun gibi Garptakilerin kopyası olduğu ve İsviçre'den alı­nan Borçlar Kanununda satış aktine ve diğer bazı akitlere ait hükümler bu­lunduğu gözönünde tutularak bunların ticari türleri hakkında ayrı hükümler konmayıp atıf yapılmakla yetinildiği için ihtiyaçlarımızı tamamen karşıladığı iddia olunamaz.

Ceza Kanunu sık sık yapılan değişikliklerle yamalı bir bohça haline dön­dürüldü. Diğer temel kanunlar, 46 seneye ulaşan bir zamandanberi uygu­lanmaktadır. Garp kanunlarının aynen iktibas edilmiş oluşunun doğruluğunu veya yanlışlığını münakaşa etmiyeceğim. Yeri burası değildir. Yalnız, kanun­ların terbiye ve ıslah edici durum yaratmaktaki hasletlerine değinmekle yeti­neceğim. Uzun zaman ve defalarla tekrarlanan bir hareketin itiyat ve tabiatı - saniye haline geleceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Türk toplumu, geride kalan 46 yıl sonunda Garptan alınan temel kanun­ları esas itibariyle benimsemiştir. Bu sözüm, bu kanunlarda ihtiyaçlarımızı karşılamayan, bünyemize uymayan, düzeltilmesi zorunlu hükümler bulun­madığı anlamına alınmasın. Maksadım, kanunun tümü esas alınarak aksa­yan kısımlarının düzeltilmesini temin etmektir. Bazı örnekler vereyim:

Medeni Kanunun, müteveffanın, çocuklarıyla içtima eden ana ve babası­na mirastan hiçbir pay bırakmayan hükmü, iştirak halinde mülkiyete, aile şir­keti emvaline ilişkin hükümleri, vasiyeti, boşanmayı zorlaştıran, adeta im­kânsız hale sokan hükümleri, aileyi pek daraltarak büyük anne ve babalara torunlariyle şahsi münasabet sağlamamış oluşu ilh... kanaatimce Türk toplu­mu düşüncelerine ve ihtiyaçlarına uymamaktadır. Temel kanunlar, bir reviz­yona tabi tutularak bugünün ihtiyaçlarına uygun hale getirilmelidir.

Mahkeme usulü kanunları, davaları uzatabilecek gereksiz şekillerden arınmalı, kötüniyetli, kişilerin, arkasına sığınarak hakkı ve adaleti geciktirme­lerine elverişli bulunan hükümleri düzeltilmeli, davaların en az emek ve masrafla, en çabuk ve isabetli kararlara bağlanmasını temin edici hükümler­le mükemmelleştirilmelidir.

Şimdiye kadar ihmal edilmiş olan Mahkemeler Teşkilâtı, Yargıtay Teşki­lâtı Kanunları, Hâkimler Kanunu, Hâkimlerin Maaş ve Özlük işleri Kanunu daha fazla geciktirilmeyerek biran evvel çıkarılmalıdır.

HUKUK DEVLETİNE GÖLGE DÜŞÜREBİLECEK TASARRUFLAR

Sözlerimi bitirmeden evvel, demokratik hukuk devletinde yargı erkinin ve bunun organları olan hâkimlerin müstesna mevkilerini belirtmeyi ve bunu herkese duyurup belletmeyi Türk Anayasası'nın ve mensubu olmakla şeref duyduğum hâkimlik mesleğinin yüklediği, yapılması zorunlu bir borç, bir ödev sayıyorum.

Türk Anayasası, yasama erkinin temsilcileri senatör ve milletvekillerini, yürütme erki görevlisi bakanları nasıl diğer devlet görevlilerinden ayırarak ayrı statüye tabi tutmuş, gerekli hak ve yetkilerle donatmışsa, yargı erkini millet adına kullanan hâkimler için de aynı şekilde ve ayrı hükümler getir­miş, ayrı statü tespit etmiştir. 134 ncü maddesindeki "Hâkimlerin yetenekle­ri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri meslekte ilerlemeleri, diğer özlük işleri, mahkemelerin bağımsızlığı esasına göre kanunla düzenle­nir hükmü ile bunu teyit etmiştir. Üzülerek söylüyorum; 50 seneye ulaşan bir zamandanberi Anayasa'nın bu amir hükümleri yerine getirilerek, maaş vesair özlük işlerini düzenleyici kanunlar çıkarılmamış, memurlar kanununa ek maddelerle idareye çalışılmıştır. Adetleri az da olsa yasama ve yürütme erkine mensup bazı zevat bile, Anayasa'ya rağmen hâkimleri, diğer Devlet görevlileri gibi sayarak aynı hükümlere ve muamelelere tâbi tutulmaları lü­zumunu savunmuşlardır. Yasama meclislerinde hâkimlere ait işler konuşu­lurken gümrük ve orman koruma memurları ile mukayese eden hatipler gö­rülmüştür. Son örneğini Maliye Bakanlığı'nın bir tamimi önümüze sermiş bu­lunuyor. Kendilerine özgü maaş kanunu çıkarılıncaya kadar Personel Kanu­nuna madde ile hâkimler için diğer devlet görevlilerinden farklı ve artı gös­tergeli bir maaş sistemi kabul edilmiş, Millet Meclisi bu artı göstergeli maaşı emekliliğe esas saymışken senato, hâkimlerin diğer devlet görevlilerinden hiçbir farkları ve özellikleri bulunmadığı düşüncesiyle kanuna bir fıkra ekle­yerek artı rakamlarının emekliliğe esas tutulmayacağını belirtmiş tasarı bu şekliyle kanunlaşmıştır.

Anayasa Mahkemesi, hâkimliğin niteliklerini, Anayasa ile haiz bulunduğu hak ve yetkileri, maaş kanunlarının henüz çıkarılmamış oluşunu ve ek mad­de ile tespit edilen hâkim maaşının bir ayrım yapılamıyacağını, artı rakamla­rının fazla iş veya temsil karşılığı verilen bir ödenek değil maaşın bir cüz'ü olduğunu, tamamının emekli keseneğine tabi tutulacağını hüküm altına al­mış ve bunu önleyen, statüce eklenmiş hükmü iptal ederek yasadan çıkart­mıştır, iptal kararı üzerine durumu mali yönden inceleyen Sayıştay Genel Kurulu 1 inci derecenin son kademesindeki hâkimler için Emekli Kanununa ek tabloda gösterge bulunduğundan bunların emekli keseneğine tabi tutula­caklarını, diğer kademelerin tabloda göstergesi bulunmadığı için bunlar hak­kında bir kanunla tabloya gösterge ilâvesi lazım geldiğini tesbit etmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin ve Sayıştay Genel Kurulu'nun bu kararları uyarınca tatbikata geçirildiği halde Maliye Bakanlığı kendi teşkilâtına ve diğer bakan­lıklara yaptığı bir tamimle tatbikatı durdurmuş, general ve amiraller müstes­na hiçbir hâkime artı gösterge üzerinde emekli maaşı bağlanmamasını em­retmiştir.

İPTAL KARARI İDDİA OLUNDUĞU GİBİ KANUNDA BOŞLUK YARATMIŞ MIDIR?

iptal kararı; hâkimler hakkında da general ve amirallerde olduğu gibi mevcut hükümler çevresinde hareket etmeği gerektirmekte olup, bunu önle­yen ek hükmü çıkartmakla kalmıştır. Esas kanunda bir boşluk yaratmış de­ğildir. Gösterge tablosuna, diğer kademelerin göstergelerinin eklenmesi tat­bikat için yeterli olacaktır.

Personel Kanununun diğer Devlet görevlilerine kazanılmış hak saymaya­rak, memuriyetinin devamına hasren tanıdığı ödenekleri ve hatta yan öde­me vesaire adları altında verilen paraları, Hükümetin kazanılmış hak ve bin-netice maaşın bir cüz'ü sayarak emekli maaşına esas tutulması için bir ka­nun tasarısı hazırlaması ve meclislerin böyle bir kanunu kabul etmesi müm­kündür. Hâkimlerin, böyle bir hükümet tasarrufuna ve çıkarılacak kanuna hiçbir müdahale ve itirazları yoktur. Onları üzen, yakınmaya sürükleyen olay; "hâkimler, diğer devlet görevlilerinden ayrılamaz. Haklarında özel bir statü tatbik edilemez" düşüncesiyle ve bir emirle Anayasa Mahkemesi ve Sayıştay Genel Kurulu Kararlarının bir yana itilmesi, tatbikatına mani olunmasıdır.

Bu hususta, evvelki bildirilerimizde uzun boylu açıklamalarda bulunduğu­muz için sözümüzü uzatmayacağız.

Türkiye, demokratik bir hukuk devleti olduğuna, çağdaş hukuk devleti; yasama, yürütme ve yargı erklerinin dengeli şekilde ayrımı esasına dayandı­ğına göre, yargı erkinin, Anayasa'nın temel hükümleriyle haiz bulunduğu hak ve yetkilerine dokunulmaması, dolaylı dahi olsa mahkemeleri etkileyici hareket ve tasarruflardan kaçınılması lâzımdır. Aksi hal hukuk devletine göl­ge düşürür.

Sayın Hükümet Başkanından ricamız, Maliye Bakanlığı'nın ihdas ettiği duruma biran evvel parmak basıp Anayasa ile çelişen, Anayasa Mahkeme­si kararını bir tarafa iten bu hale son verdirmesi, göstergesi bulunmayan ka­demeler için tabloya yeni göstergeler ilâvesini temin etmesidir.

Mahkemelerin, hâkim ve savcıların adliye yardımcı personelinin, adli ka­nunların ıslahı ve sorunlarımız hakkında söyleyeceklerimiz bu kısa zamana sığmayacak derecede çoktur. Dertlerimizle sizleri daha fazla üzmeyeceğim. Bütün temennim, bu kısa zamana sıkıştırmağa çalıştığım sorunların biran evvel ele alınarak gelecek açılış nutuklarında tekrarına imkân verilmemesidir.

Yeni adalet yılı açılış toplantımızı şereflendirdiğinizden, dertlerimizi dinle­me tahammülünü gösterdiğinizden dolayı hepinize ayrı ayrı teşekkür ede­rim.