SAYIN KONUKLARIMIZ,

BÜYÜK VE SOYLU MİLLETİMİZİN FAZİLETLİ HÂKİMLERİ,

SAYIN ARKADAŞLARIM.

Sorunlarının bir çoğu henüz çözümlenmemiş bir adalet yılını daha geride bırakmış, her bakımdan çeşitli ve köklü sorunları kapsayan yeni adalet yılına girmiş bulunuyoruz. Yeni çalışma yılına girerken geçen yıl içinde sonsuzlu­ğa göçen feragatli hâkimlerimize, savcılarımıza, hak ve adalet hizmetinde yer almış meslektaşlara, adalet görevlilerine, çok yakın bir sürede vefat eden seçkin hâkimlerimizden Beşinci Hukuk Dairesi Üyesi ve Yüksek Hâ­kimler Kurulu Başkanı Şeref Altan'a, Birinci Ceza Dairesi Üyesi Celâl Varol'a Tanrı'dan rahmet dilerim.

Geçen adalet yılında yaş haddi dolayısiyle aramızdan ayrılmış olan İkinci Ceza Dairesi Başkanı Şeref Gökmen, ikinci Ceza Dairesi üyesi Melâhat Ruacan ve Beşinci Ceza Dairesi Üyesi Selâhattin Ayanoğlu için yeni yaşantıla­rının esenlik ve mutluluk içinde geçmesi içten dileğimizdir. Ömürlerinin en verimli yıllarını adalet hizmetinde harcamış bulunan bu mümtaz ve güzide hâkimlerimize mesleğe olan hizmetlerinden dolayı Yargıtay ve şahsım adına şükranlarımı sunarım.

Adalet sorunlarını bahis konusu etmeden, fakat sonucu bakımından yine sorunlarımız içinde olan ve kuvvetler ayrıldığında büyük önemi bulunan yar­gı yetkisi ve 7. madde yoluyla bu yetkiyi kullanan organlar üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Gerçekten Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen (yargı yetkisi)'nin ge­nişliği, bu yetkinin kapsadığı haklar, görev ve ödevler nazara alınırsa yargı organlarının Hukuk Devletindeki yeri daha açık belirmiş olur. Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır, mahkemeleri tarafsız hâkimler temsil eder. Bu itibarla hâkimlerin yargı yetkisini kullanması, yalnız yurttaşların özgürlüklerini, haklarını ve sorumluluklarını, kısa deyimi ile Anayasa'da yer alan temel ve kişi hak ve. ödevlerini değil, toplumun sosyal, ekonomik düzenini ve giderek Devlet düzenini dahi etkiler. Bu yönden hakimlere Anayasa ile tanınmış güvenceler kişi yararı için tanınmayıp toplum yararı için tanınmıştır. Geniş yetkisi ve Anayasa'nın güvencesi altında bulu­nan hâkimlerin o oranda sorumlulukları, ödevleri olacağı, yetkiler ve güven­celerin sonucu ve icabıdır.

Mahkemelerden, en ziyade şikâyeti gerektiren hallerden başlıcası dava­ların uzun süre devam edegelmesi, süratle sonuçlandırılmaması, suçların, suçluların süratle meydana çıkarılıp cezalandırılmamasıdır. Bu hususlarda, sosyal ve ekonomik bünyedeki değişmeler, davaların çoğalması, birçok ka­nun hükümlerinin mevcut toplum düzenine uygunluğunun azalması gibi hal­ler gözönünde tutularak Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunlarında sürati sağlayacak yeni ve kesin hükümlerin biran evvel getirilmemesinin ve diğer Kanunlardaki gerekli değişmeler yapılmamasının, adalet hizmetinde ekseri yerlerde geceleri de çalışmak zorunda bulunan adliye memur ve kâ­tiplerinin sosyal, kültürel durumlarını yükseltmek ve mesleki bilgilerini arttır­mak için lüzumlu tedbirlerin alınmamasının etkisi bulunmaktadır. Ancak yü­rürlükteki kanunların usule ilişkin ve sürati sağlayabilecek hükümlerinden gereği gibi faydalanılmamasının, davaların uzamasında etken teşkil ettiğini de kabul etmek gerekmektedir. Bu cümleden olarak ceza davalarında hazır­lık ve ilk soruşturmanın heryönü tamamlanmadan işin mahkemeye gönderil­mesi, mahkemelerce usulün öngördüğü duruşma hazırlığının, iddia ve sa­vunmaları, suç unsurlarını kapsayacak biçimde yapılmadan duruşmaya baş­laması, kanunen hâkimin hal ve takdirine bağlı iken lüzumsuz ve usule ay­kırı olarak bilirkişiye havale edilmesi, özellikle hukuk davalarında tarafların iyiniyetle uzlaşması mümkün görülmeyen tutumları nazara alınmayarak hak­larında usul hükümlerinin uygulanmaması, dava duruşmasına hazırlıksız çı­kılması, dosyaların sık sık tetkik için başka günlere bırakılması gibi hallerin davaların uzamasına sebebiyet vereceği gözden uzak tutulmamalıdır.

Yıllarca süren bir dava, hak sahibi için, mağdur ve hatta suçlu için mad­di ve manevi zararlar husule getirebileceği gibi geç kazanılmış hak, yerine geç getirilmiş adalet, değerini, huzur verici niteliğini bir oranda kaybeder ve adalete karşı yurttaşların güvenini sarsar. Bu yönden geniş yargı yetkisini temsil eden hâkimlerimizin, her nevi suç ve suçluların takipçisi olan savcıla­rımızın, büyük yetkileri oranında ödev ve sorumlulukları bulunduğunu takdir ettiklerinde şüphe yoktur.

Hâkimler ve savcılar geniş yetki ve vicdani sorumluluğu bulunan ve ağır yükümlülükler taşıyan görevlerini zor koşullar içinde yapmaktadırlar. Elverişsiz yerlerdeki mahkemeler, adaletin önemi ve itibarı ile uzlaşamıyacak nite­liktedir. Araç ve gereçleri yönünden birçok eksiklikleri vardır. Kitaplıklar ço­ğunlukla gereği gibi faydalanılacak halde değildir. Unutmamak lâzımdır ki, psikolojik bakımdan bazı maddi unsurlar manevi unsurların bir nevi desteği­ni ve güveninin ilk basamağını teşkil ederler. Özellikle kitaplıklar üzerinde durmak gerekir. Hâkim ve savcılar, çağımızın bilimsel, sosyal, ekonomik, hatta teknolojik ilerlemeleri, toplum düzenine ilişkin çağdaş akımları, bunlara ait tez ve antitezleri izlemek, bilgisi sahibi olmak, kültür seviyelerini daha zi­yade yükseltmek mevki ve durumundadırlar. Yukarıdan beri özetlediğim hu­susların sağlanmasının nelere* bağlı olduğunu nelerin yapılması gerektiğini geçen yılki konuşmamda açıkladığım için tekrar etmek istemem.

Toplumda hak ve adalet duygusu gereği veçhile inkişaf ve kanunlara ria­yet geleneği teessüs etmedikçe, Anayasa doğrultusunda gereken sosyal ve ekonomik reformlar yapılmadıkça yıldan yıla davaların ve sorunların çoğal­ması yadırganmamalıdır. Aksine biraz evvel bahis konusu ettiğim sebeplere inzimamen her yıl nüfusun artması, ekonomik ve sosyal ilişkilerin fazlalaş­ması, değişmesi, yeni kanunların yeni hükümler getirmesi, yeni iş ve dava­ların meydana gelmesine sebep olacaktır.

Yargıtay, 1970 takvim yılı itibariyle ceza ve hukuk toplamı (183365) iş ile karşılaşmış, bunun (166903) ünü sonuçlandırmış, 1971 yılında (16462) iş devretmiştir. 1971 yılının ilk altı aylık döneminde gelen işle devir toplamı (128442) adedine ulaşmış, bunun da (111946) sı çıkarılmıştır. Çalışma saat­leri gözetilmeden feragatle, olağanüstü gayreti yansıtan bu sayılar, büyük' hâkimlerin ve onların yardımcılarının yıpratıcı çalışma düzenini göstermeye kâfidir zannederim. Yargıtay'ın esas görevi bütün yurtta kanunların aynı an­lamda ve biçimde uygulanmasını sağlamak, işi hukuki yönden incelemek ol­duğu halde arada üst mahkemelerin (istinaf) olmaması dolayısiyle maddi hukuk bakımından da gerekli incelemeyi yapmak zorunluğunda kalmakta, bu yüzden temyiz incelemesi, gecikmelere, işlerin birikmesine sebep olmak­tadır. Üst mahkemeler (istinaf Mahkemeleri) kurulmadıkça Yargıtay'da daire ve üye adedinin arttırılması geçici bir tedbir niteliğinde bulunacaktır. Kaldı ki, ileri hiçbir memlekette daire ve üye adedi bu kadar çok yüksek bir mahke­me mevcut olduğunu tahmin etmiyorum, istinaf Mahkemelerinin kaldırılması­na sebep olan koşullar bugün artık kalmamıştır. Gerçekten bu mahkemele­rin kaldırılmasından sonra geçen uzun süre içinde birçok değerli hâkimler yetişmiştir. Ulaştırma imkânları çoğalmıştır. Bu itibarla bünyemize uygun ve bazı sakıncaları giderilmek suretiyle üst mahkemelerin kurulması mümkündür. Üst mahkemeler kurulduğu takdirde Yargıtay'ın iş hacmi azalmış, esas fonksiyonunu gereği veçhile yapmak imkânına kavuşmuş ve işlerin süratle çıkması sağlanmış olacaktır. Bir yönden bir kısım davalar, üst mahkemeler­de sonuçlanacağı cihetle yurttaşların külfeti hafifleyecektir.

Yargıtay'a değinen konuda önemli bulunan şu hususu da belirtmek gere­kir. Özellikle Hukuk Genel Kurulu'nda dosyalar birikmekte, incelenmek üze­re uzun bir süre beklemektedir. Birikme ve gecikmeye etken olan başlıca sebep (Temyiz Teşkilâtı Hakkındaki Kanun) un Genel Kurulların toplantı ye­ter sayısına dair hükmüdür. Hastalık, izin ve diğer türlü sebeplerle Genel Kurula katılma oranı bazen belli yeter sayıyı bulmadığından toplantı müm­kün olmamaktadır. Haftanın ancak iki gününün Hukuk Genel Kurulu'na ayrı­labilmiş olması itibariyle ayda bir gün dahi toplantının yapılamaması iş duru­munu olumsuz yönden etkilemektedir. Nitekim bu husus 1951 -1952 adalet yılı konuşmasında bahis konusu edilmiş, zaman zaman sonraki konuşma­larda da ele alınmıştır. Demek oluyor ki, bugünkü genel kurul teşkili tarzının sakıncaları eskiden beri mevcut ve devam etmektedir. Genel kurul toplantı­larının aksamayacak şekilde düzenlenmesi ve yürürlükteki kanunda değişik­lik yapılması acil bir ihtiyaç halini almıştır. Bu suretle aynı zamanda toplantı günlerinin çoğaltılması kabil olacaktır.

Adaletin önemli sorun ve konularından biri de şüphesiz ceza infaz yerle­ri, cezaevleridir. Bu konuda özet olarak diyebiliriz ki, modern devlet anlayı­şında cezanın infazında en başta gelen amaç hükümlünün ıslâh ve terbiye-sidir. Bugün cezaevlerinin büyük bir kısmının, ne bina, ne personel bakımın­dan bu amacı sağlayacak yeterlik ve yetenekte bulunduğunu söyleyemeyiz. Sınırlı sayıdaki cezaevleri dışında büyük bir hükümlü kütlesi âtıl bir durum­da, yüksek derecede bir insan gücü kendileri ve toplum zararına heder ol­maktadır. Mevcut infaz sistemi, cezaların infazı hakkında kanun, infazın ilke ve amacını gerçekleştirmeye yeterli sayılamaz. Cezaevlerinde binlerce hü­kümlüyü, yeniden topluma yararlı bir unsur haline getirecek ve kendisini dışarda sosyal ve ekonomik yönden yetiştirecek, güçlendirecek tedbirlerin alınmasında gecikilmemelidir.

Bazı gazetelerde sanıklara yükletilen suç haber seviyesini aşar biçimde verilmekte, isim ve resimleri gösterilmektedir. Kişiliği ne olursa olsun bir sa­nık hakkındaki hüküm kesinleşmeden dava ve sanığa dair kanaat izharı mümkün değildir. Bu itibarla haber, objektif ölçü ve tahlil çevresini geçme­meli ve hele insan haysiyeti ile bağdaşmayacak biçimde teşhir sayılabilecek nitelikte bulunmamalıdır.

Adalet sorun ve konularının tümünün ve ayrıntılariyle bir adalet yılı açılışı konuşmasında ele alınmasına toplantı amacının müsait bulunmadığı takdir buyurulur.

Konu ve sorunlara son verirken özetle şu hususu belirtmekte fayda umu­yorum. Birçok kanun hükümlerinin, Anayasa doğrultusunda ve Atatürk inkı­lâp ve ilkeleri çevresinde gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Kanunlarımızla, Anayasa'mızda öngörülen sosyal ve ekonomik düzenin icaplarına, çağımız uygarlık ve anlayışına uygun değişiklikler yapılmalı ve yeni hükümler geterilmelidir.

Diğer yönden gerek kamu hukuku, gerekse özel hukuk konularına ilişkin kanunlar, dağınık ve sayıları yurttaşları zor duruma sokacak kadar çoktur.

Aynı konu, aynı sosyal ve ekonomik dallarla ilgili kanunlar üzerinde duru­larak bunların tek metin haline getirilmesi mümkün olanları tek metin olarak tedvin edilmelidir.

Özellikle, malî ve ekonomik hükümleri kapsayan, görev ve ödev yükle­yen kanun hükümleri, yurttaşların kolaylıkla anlayabileceği biçimde açık ve seçik bulunmalıdır. Yükümlülüklerin kolaylıkla yerine getirilmesi yönü de göz­den uzak tutulmamalıdır.

1971 -1972 Adalet Yılını kapsayan konuşmamda adalet işleriyle ilgili ko­nu ve sorunların bir kısmına özetle değinmiş bulunuyorum. Bu arada geçen adalet yılını derin endişe ile geçirdiğimizi açıklamak isterim. Gerçekten ge­çen adalet yılı, Devletimiz ve Milletimiz için büyük tehlikeler, sürekli sarsıntı­lar doğuran huzursuzluk içinde geçmiştir. (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası) nın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni (bir hukuk devleti) olarak nitelemiştir. Geçen yıllardan birinde ifade ettiğim gibi bu bakımdan, sorunların, konula­rın, hukuk yoluyla, hukuk düzeni içinde çözümlenmesi, Anayasa hükümleri­ne hukuk kurallarına bağlılık gösterilmesi, riayet olunması Anayasa'nın ön­gördüğü bir ilkedir. Üzüntü ile söylemek gerekir ki, bazı çevrelerce bu hu­suslar nazara alınmamış, Anayasa hükümlerinde, amaç ilkesine aykırı bi­çimde yorumlar yapılmış, kuvvetler ayrılığını belirten kuruluşlar arasında den-ge sağlanamamış, özerkliğin anlam ve sınırında birbirine zıt görüşler müca­delesi devam etmiştir. Bazı kurum ve kuruluşlarca ve bir kısım yurttaşlarca özgürlük anlamı ile içtimai disiplin anlam ve lüzumu birbirine karıştırılmış, her hak ve özgürlüğün karşısında bir takım görev ve ödevlerimizin de mevcut olduğu ve Devletin bütünlüğü ve Milletin bölünmezliği ve genel sorumlu­luk duygusu ile sınırlı olacağı gerçeği birçok hallerde gözönünde tutulmamış ve kamu efkârı üzerinde etkili organlardan bir kısmı bu hal ve olayları eleş­tirmeye tabi tutarak uyarıcı görevini gereği gibi yerine getirememiştir. Belir­tilmesi gereken husus da bütün bu davranışların çoğunda Anayasa hüküm­leri dayanak olarak gösterilmiştir.

Anayasa'da öngörülen reformların gecikmesi yüzünden Anayasa hüküm­leri, Anayasa'nın 3. maddesinde yer alan (Türkiye Devleti, Ülkesi ve Milleti ile bir bütündür) esas ilke ve hükmünü ortadan kaldıracak ve Devleti tehli­keye düşürecek suretteki yorumlara, eylemlere dayanak yapılamaz. Esasen Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olarak nitelenmiş olması, sorun ve konuların hukuk devleti düzeni içinde çözümlenmesini gerektirir. Anayasa­mızda öngörülen ilkeler çağdaş uygarlığın vazgeçilmez ilkeleridir. Bunların tümü ile gerçekleşmesinde ve varlığımızın temeli olan Atatürk inkılâp ve il­kelerinin korunmasında bütün Milletçe ödevli ve görevli bulunduğumuzu ve dünyada bağımsız yegane Türk Devleti olduğumuzu unutmayalım.

Konuşmama son verirken bu toplantıya şeref veren ve beni dinlemek sabır ve lûtfunu gösteren sayın Cumhurbaşkanı, sayın Başbakan ve sayın konuklarımıza, sayın hâkim ve savcı arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunarım. Ulvî adalet hizmetinin görevlilerine yeni adalet yılında başarılar dilerim.