İMRAN ÖKTEM (1966 -1969)
1904 yılında İstanbul'da doğan Öktem,
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1927 senesinde bitirdikten sonra,
Haziran 1927 tarihinde Sinop Mahkemesi Âza Mülâzımı olarak ilk meslek hayatına
başlayan İtmran Öktem, daha sonra sırasıyla; Sarıkamış Hâkimliği, Uzunköprü
Hukuk Hâkimliği, Ankara Ticaret Mahkemesi Âzalığı, Asliye Hukuk Hâkimliği ve
Ankara Ticaret Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur.
Ağustos 1949'da Yargıtay Üyeliğine;
Ekim 1952 yılında da Yargıtay ikinci Başkanlığına atanan Imran Öktem, Mart 1966
günü Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilmiştir.
Yargıtay Birinci Başkanı olarak
görevini sürdürürken 1.5.1969 günü vefat etmiştir.
SAYGI DEĞER CUMHURBAŞKANIMIZ,
SAYGI DEĞER MİSAFİRLERİMİZ,
SAYGI DEĞER ARKADAŞLARIM.
Adalet yılının başlaması dolayısiyle yapılan bu
toplantıya şeref verdiğinizden ötürü hepinize teşekkür ederim. Söze başlarken
son depremlerden yurdun doğu bölgesindeki can ve mal kaybından duyduğumuz elem
ve kederi belirtmek isterim. Türk Milleti'nin idare ve azmi bu yaranın en kısa
zamanda onarılmasını sağlayacaktır.
Geçen adalet yılı Yargıtay'da bağımsızlık ve
hâkimlik teminatı ile ilgili Anayasa hükümlerinden birinin ilk defa
uygulanmasına şahit olduk. Yargıtay Büyük Genel Kurulu, ilk defa seçim yolu ile
Birinci Başkanını belirtti. Bu seçimde benden çok daha değerli arkadaşlar
dururken Birinci Başkanlığın bana tevcih edilmiş olması her halde Yargıtay'ın
en eski bir hâkimi olduğumdan ileri gelmiştir. Bunu 38 seneyi aşan hâkimlik
hayatımın en değerli bir hatırası olarak saklayacağım. Arkadaşlarımın teveccüh
ve itimatlarına lâyık olmaya çalışacağım. Arkadaşlarıma huzurunuzda teşekkür
etmeyi bir borç bilirim.
Geçen adalet yılı içinde fâni âlemden ebedi
göçen hâkim ve savcılara ve diğer adalet görevlilerine, adalete uzaktan ve yakından
hizmet etmiş olanlara Allah'tan rahmet dilerim. Bu arada Yargıtay Üyeliğinden
emekli Ali Rıza Kiper, Celâl Türkgeldi, Yargıtay Üyesi Reşat Bayramoğlu, Rüştü
Kayıkçıoğlu ve Danıştay Birinci Başkanlığından emekli Selâhattin Odabaşıoğlu ve
Danıştay Üyeliğinden emekli Rasim Üngör, Askerî Yargıtay Hâkimliği'nden emekli
Tümgeneral Aziz Avman, Tümgeneral Hulusi Alpagut, Hâkim Albay İbrahim Akmaner
ve Anayasa Mahkemesi Üyesi Ekrem Tüzemen'in adalet hizmetindeki emeklerini
şükranla anar hepsinin aziz ve temiz ruhları önünde saygıyla eğilirim.
Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi Başkanı Kâmil
Tepeci 40 seneye yakın şerefli ve muvaffakiyetli hâkimlik hizmetini yaş
itibariyle emekliye ayrılmak suretiyle kapatmış bulunuyor. Kendisine sıhhatli
ve uzun ömürler dilerim.
Eski Birinci Başkan Recai Seçkin ile Dokuzuncu
Hukuk Dairesi Başkanı Muhittin Taylan Anayasa Mahkemesi üyeliklerine seçilmek
suretiyle Yargıtay'daki başarılı vazifelerinden ayrılmışlardır. Yeni
vazifelerinde dahi başarılarının devamını dilerim.
Geçen adalet yılı içinde adalet hizmetinde görev
alan hâkim ve savcılara ve Yargıtay'daki eski görevine avdet eden Üye Kâmil
Gürçay'a başarılar temenni ederim. Bu yıl içinde Yargıtay'da müteaddit
üyelikler aylarca önce açılmış olduğu halde Yüksek Hâkimler Kurulu tarafından
bu yerler için henüz seçim yapılamamıştır. Önümüzdeki günlerde Lütfü Akatlı,
Asım Erkan ve Ekrem Tüzemen'den açılan Anayasa Mahkemesi Üyeliklerine Yargıtay
Hâkimleri içinden üç arkadaş seçilecektir. Yargıtay'daki açıklar bu suretle
çoğalacaktır. Boşlukların acele doldurulması işlerin aksamasına engel olacaktır.
Yüksek Hâkimler Kurulu üyeleri görevlerini kavramış, çalışkan, hâkimlik
mesleğinde muvaffak olmuş muvakkat olarak bu kurulda çalışan muhterem
arkadaşlarımızdır.
Kurul'un çalışmalarındaki gecikmeler, aksamalar
ve yetersizlik kanunî sistemin bozukluğundan ileri gelmektedir. Bu kurulun özel
kanunla düzeltilmesi mümkün kısımları hakkında bir tâdil tasarısı Bakanlar
Kurulu'na sevkedilmiştir. Yargıtay'a üye seçilmesini daha süratlendirecek esasların
bu tasarıya alınmış olması lâzımdır. Tasarının ihtiyaca uygun şekilde biran
önce kanunlaşması beklenmektedir. Anayasa'dan gelen aksaklıkları düzeltecek teşebbüslere
girişme zamanı gelmiştir.
Yargıtay 1965 takvim yılında bir evvelki yıldan
(19 bin) küsur iş devralmış bulunuyordu. 1965 yılında (165 bin) küsur iş
gelmiş ve toplamı (185 bin) küsura varmıştır. Bundan (162 bin) küsuru
çıkarılmış, (22 bin) küsuru 1966 takvim yılına devredilmiştir. Bir evvelki yıla
nazaran gelen, çıkan ve devredilen iş sayısında artış müşahade olunmaktadır.
Yargıtay'da Dördüncü Hukuk, Ticaret Daireleri
ile Hukuk Genel Kurulu'nda en çok gecikme bulunmaktadır. 6 ve 7 nci Hukuk
Daireleri son günlerde teraküme doğru gitmektedir. Dördüncü Hukuk Dairesi ile
Ticaret Dairesi'nde (5 bin)'den fazla iş tetkik sırası beklemektedir. Bugün
Ticaret Dairesinde 1964 yılının son günlerinde gelen, Dördüncü Hukuk
Dairesi'nde 1965 yılı ağustos ve eylül aylarında gelen işler tetkik
edilmektedir. Hukuk Genel Kurulu'nda (1100) küsur iş vardır. 1963 yılında
gelmiş olan işlerden bir kısmı sıra beklemektedir. Genel Kurul'un haftada bir
gün toplanabildiği, bir kısım toplantılarda içtihadı birleştirme görüşmeleri
ve seçimler yapıldığı gözönünde tutulursa Genel Kurul işlerinin niçin geciktiği
anlaşılabilir. Adalet işleri bu kadar geciktirilemez. Mahkemeden adalet
bekleyenleri senelerce bekletemeyiz. Yargıtay hâkimleri bütün gayretlerini
sarfetmelerine rağmen bazı dairelerde terakümü önleyememişlerdir. Bunun başka
yollardan çaresi behemehal bulunmalıdır. Adalet Bakanlığfnm Yargıtay'a 30 üye
ilavesine dair bir kanun tasarısı hazırlayıp Bakanlar Kurulu'na aylarca önce
sevkettiğini memnuniyetle öğrenmiş bulunuyoruz, işin ehemmiyet ve aceleliğine
rağmen bu tasarı aylardan beri Bakanlar Kurulu'ndan Büyük Millet Meclisi'ne
sevkedilmiştir. 30 üye süratle Yargıtay kadrosunda yer aldığı takdirde işleri
çok dairelerin müteaddit gruplar halinde çalışmaları sağlanacak, diğer daireler
takviye edilecek, birikmeler önlenecektir. Bu arada Yargıtay'ın raportör kadrosunun
dahi takviyesi cihetine gidilmelidir. Bugünkü üye yardımcısı ve raportör
kadrosu yetersizdir. Hukuk Genel Kurulu işleri üzerine de eğilmek icabeder. Bu
kurulun daha kolaylıkla ve daha sık toplanmasını sağlayacak, kurulun toplantı
zamanında işleri çok dairelerin dahi ayrıca toplanıp kendi daire işleriyle
uğraşmalarına imkân verecek bir sistem üzerinde durulmalıdır. Genel kurulların
üçte iki toplantı yeter sayısı karşısında o kurullar toplantı halinde iken
kurula dahil dairelerin ayrıca kendi işleriyle meşgul olmaları imkânı
bulunmamaktadır. Bu sebepledir ki, genel kurullar haftada bir günden fazla
toplanamıyor. Toplantı yeter sayısının indirilmesi genelkurulların daha
kolaylıkla ve daha sık toplanmasını sağlayacaktır. Fakat hiçbir üyenin mensup
olduğu genel kurula iştiraki menedilmemelidir. Bu yolda bir kanun teklifinin
Millet Meclisi Adalet Komisyonu'na tevdi edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz.
Teklif metnini ve gerekçesini incelemek fırsatını buldum, ihtiyaçlarımıza uygun
olduğunu gördüm. Teklifin biran önce kanunlaşmasını beklemekteyim.
Anayasa'nın emrettiği Hâkimler Kanunu Tasarısı
Adalet Bakanlığınca hazırlanmış, fakat henüz Bakanlar Kurulu'na
gönderilmemiştir. Bu tasarıda yardımlaşma sandığı kurulmasını öngören maddelerin
yer aldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu sandık hâkimlerin ve o sınıfta
bulunanların birçok ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Sandığın biran önce
faaliyete geçirilmesi sağlanmalıdır. Geçen adalet yılı içinde Yargıtay Kuruluş
Kanunu hakkında bir hareket müşahade edilmemiştir. Bu iş çok gecikmiştir, icra
memuru yetiştirmek için behemehal bir meslek mektebi açılmalıdır. Buna imkân
verecek kanun süratle çıkarılmalıdır. Adlî Tıp Müessesesi'nin ve vilâyetlerde
adlî tabiplerin durumu gözden geçirilmelidir. Bu teşkilâtın ıslahı adaletin
daha doğru ve daha süratle yerine getirilmesini sağlayacaktır. Bugün Adlî Tıp
Müessesesi İstanbul'a eski Askerî Rüştiye Okulu binasında çalışmaktadır. Bina
çok dar olup, lüzumlu tesislerin kurulmasına elverişli değildir. Mevcut
tesislerle bugünkü anlamda ilmî çalışma yapılamaz. 1927 yılından beri Adlî Tıp
Kuruluşu'nda personel bakımından da hiçbir ilerleme olmamıştır. Adlî tıbba
hekimler tarafından rağbet gösterilmemektedir. Bu müesseseyi ilmî bir şekilde
çalışmaya elverişli bir binaya kavuşturmak, yeni tesislerle donatmak, adlî
tabipliği cazip bir hale getirmek, adlî tabip sayısını ihtiyaca uygun bir hale
sokmak lâzımdır. Konu buraya gelmiş iken Adlî Tıp'dan tamamen ayrı olan
Grafoloji ve yazı ilmî, inkâr veya sahteliği ileri sürülen bir imza bir yazının
tatbik ve tahkiki üzerinde durmak isterim. Bu sahada yetişmiş mütehassıslarımız
pek az ve kifayetsizdir. Artık usul ve kaideleri kurulmuş ve müstakil bir ilim
halini almış olan bu sahada mütehassıs yetiştirilmesi ve bu sahayı içine alan
bir müessese kurulması hukuk ve ceza ihtilâflarında maddi delillerin
toplanmasında yardımcı olacaktır.
Baroların tam istiklâllerini sağlayacak, onları
idarenin vesayetinden kurtaracak, avukatları hastalık, ihtiyarlık ve maluliyet
yardımına kavuşturacak, istikbal endişesinden uzak tutacak ve mahkemelerin tam
bir yardımcısı haline getirecek Avukatlık Kanununu beklemekteyiz.
Geçen sene burada yaptığım konuşmada temas
ettiğim Yargıtay hâkimleri ile diğer hakimlerin protokoldaki yerleri meselesi
henüz tatmin edici bir şekilde düzenlenmemiştir. Bu meselenin Anayasa'nın bu
müesseseye ve bütün vatandaşların adalete verdikleri ehemmiyet derecesine uygun
olarak çözülmesini Yargıtay arkadaşlarım ile il ve ilçelerdeki bütün
meslektaşlarım sabırsızlıkla beklemektedirler.
Memnuniyetle haber aldığımıza göre, Adalet
Bakanlığı 80, 90,100 liralık 450 adet hâkim ve savcı kadrosu ile ayrıca icra
memuru, başkâtip ve zabıt kâtibi kadrosu sağlamak üzere Bakanlar Kuruluna
başvurmuştur. Bu teşebbüsün müsbet sonuç vermesi halinde vilâyet hâkim ve
memur kadrolarındaki sıkışık durum ortadan kalkacak, vatandaşlar adalet
hizmetlerinden daha kolay ve daha geniş bir şekilde faydalanacaklardır.
1966 yılında Yargıtay sekiz içtihadı Birleştirme
Kararı vermiştir. Bir numaralı karar;
Türk Ceza Kanunu'nun 456 ncı maddesinin 4 üncü bendinde bahis konusu «dilen
basit müessir fiilin belli bir hısım aleyhine silâhla işlenmiş olması halinde
mağdurun dava ve şikâyetten vazgeçmesinin tertip edilecek ceza miktarına
müessir olup olmayacağı ile ilgilidir. Yargıtay bu konuda mağdur hısım dava ve
şikâyetten vazgeçmiş olsa dahi hem hısımlık ve hem de fiilin silâhla işlenmiş
olmasından dolayı 457 nci maddenin ilk fıkrası gereğince cezanın iki defa
arttırılması gerektiğine karar vermiştir.
İki
numaralı karar; cezaların infazı hakkındaki 647 sayılı Kanunun
geçici 2 nci maddesi ile ilgilidir. Bu madde sürgün cezalarını kaldırmıştır. Bu
madde ile Türk Ceza Kanunu'nun 173 üncü maddesinin son fıkrasındaki (tayin
olunacak bir mıntıkada ikametle emniyeti umumiye nezareti altına alınmak)
cezasının kaldırılmış olup olmadığı noktasındaki tereddütler giderilmiş ve bu
fıkradaki fer'i cezanın kaldırılmış olduğu sonucuna varılmıştır.
Üç
numaralı karar; ceza davalarında hükümden sonra yapılan muhakeme
masraflarının ne zaman ve nerede ve ne şekilde karar altına alınacağını
açıklamaktadır.
Dört
numaralı karar; Ereğli Kömür Havzası'nda kömür istihsali
sırasında ocağın üstündeki gayrimenkullerin maruz kaldıkları zarar ile
ilgilidir. Kömür çıkarılması sırasında yeraltında meydana gelen boşluklardan,
toprak üzerindeki arsaların kullanılmaz hale geldiği ve binaların hasara
uğradığı ileri sürülerek' madeni işletene karşı açılan tazminat davalarında
davacıya ait tapu kaydının 17 Ocak 1326 tarihli Tezkere-i Sâmiye ve bununla
ilgili tevhidi içtihat kararı karşısında geçersiz olduğu ve doğru bir esasa
dayanmadığı yolundaki savunma incelenmelidir. Kaydın geçersiz olduğu sonucuna
varılırsa tazminat davası reddolunmalıdır. Kayıt geçerli bulunuyorsa maden
işleten arz üzerinde gayrimenkul sahibine karşı Borçlar Kanunu'nun 58 inci
maddesi uyarınca ve bu maddede yazılı sebeplerden dolayı kusursuz sorumluluk
esasları dairesinde sorumlu tutulacaktır.
Beş
numaralı karara göre; bir kadın kocasının evli olmayan başka bir kadınla
zina yapmasına, o kadını evine alıp karı - koca gibi yaşamasına önce müsaade
ve muvafakat etmiş olsa dahi bu müsaade o fiilin işlenmesinden sonra belli
süre içinde karının şikâyette bulunmasına kocanın ve onunla zina yapan yabancı
kadının cezalandırılmasına engel olmayacaktır. Bu karar Türk aile anlayışına,
kadının genel olarak aile içindeki zayıf durumuna uygun olduğu gibi aile
düzenini takviye etmek ve tek kadın ile evlilik esasını perçinlemek bakımından
da faydalı olacaktır.
Altı
numaralı karar; 6785 sayılı imar Kanununun 20 inci maddesi ile
ilgilidir. Ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapıldığından dolayı belediyece
durdurulan inşaata devam edenler hakkında bu madde uyarınca belediye
encümenleri tarafından para cezası tayin olunur. Yargıtay işbu para cezalarına
karşı yapılacak itirazların adlî yargı yerlerinde tetkik edilemeyeceğini karar
altına almıştır.
Yedi
numaralı karar; cismanî zarar gören kimseye ve adam öldüğü
takdirde ölünün ailesine manevi tazminat ödenmesi ile ilgili Borçlar Kanunu'nun
47 nci maddesini manalandırmakta istihdam edenin sorumluluk şartlarını
belirtmektedir. Şöyle ki; istihdam edenin bu madde uyarınca manevi tazminat ile
sorumlu tutulması için kendisinin veya müstahdemin kusuru şart değildir.
Sebebiyet ve illiyet münasebeti sabit olmak kaydiyle hâkim bu maddede sözü
geçen hususî hal ve şartları gözönünde tutarak manevi tazminata
hükmedebilecektir. istihdam edenin veya müstahdemin veyahut her ikisinin
kusurunu, ölenin veya cismanî zarara uğrayanın birlikte zarara sebebiyet verme
halini ve nisbetini veya mağdurun müterafik kusurunu hususi hal ve şartlar
arasında mütalâa ve takdir edecektir.
Sekiz
numaralı karar; kira borcunu ödemeyen kiracılar hakkında kira akdini
sona erdirmek için gönderilen ihtar ile ve Borçlar Kanunu'nun 260 ve 288 inci
maddeleri ile ilgilidir. Kiracı kiranın müddetine ve cinsine göre, 6, 30, 60
günlük ihtara rağmen kira borcunu ödemediği takdirde kiralayan kiralananın
boşaltılmasını isteyebilir. Yargıtay bu müddetlerin hesabında ihtarın tebliğ
edildiği günün sayılmayacağını kabul etmiştir.
Yargıtay Genel Kurulları ile özel Dairelerin
geçen adlî dönem içinde çözdükleri hukuk meselelerini burada anlatmaya imkân
olmadığını biliyorum. Fakat Ceza Genel Kurulu'nun bir kararını ehemmiyetine
binaen yüksek huzurlarınıza arzetmekten kendimi alamadım. 20 Eylül 1965
tarihli bu karar Nurculuğa ait kitapları muhtelif şahıslara okumanın veya
vermenin, bu suretle nurculuk propagandası yapmanın Türk Ceza Kanunu'nun 163
üncü maddesinde yazılı suçu teşkil ettiğini belirtmektedir.
Ceza Genel Kurulu kararına katılan yüksek ve
muhterem hâkimlerin hepsi ceza hukuku sahasında temayüz etmiş, İslâm Dini'nin
iman ve itikat ve ibadetle ilgili temel ve özelliklerini gayet iyi bilen,
Anayasa'nın ve özel kanunların sağladığı vicdan, dinî inanç ve kanaat
hürriyetine saygılı samimi kimselerdir. Esasen biz hukukçular için samimi ve
hakiki iman sahibi bir insan makbul ve muteber insandır. Bu iman ister
Tevrat'ın, ister İncil'in ve ister Kuranın tanıdığı Allah'a karşı olsun. Bütün
bu kitapların getirdikleri itikat ve iman esas ve temellerinin, ibadet
şekillerinin gayesi insanları kendisi, ailesi ve çevresi için zararlı olmaktan
korumak onları faydalı bir hale getirmektir. Hukukun gayesi de budur. Hiçbir
kimse dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz. Bunu elbet Yargıtay
hâkimleri bilir. Fakat hiçbir kimse Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya
hukukî temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma ve siyasî veya
şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile dini veya din duygularını yahut dince
kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu 1960
Devrimi'nin getirdiği 1961 Anayasası'nın ihmaline hiçbir aydın Türk'ün müsaade
ve müsamaha edemeyeceği temellerden biridir. Din, iman ve ibadet perdesi
altında kendisine, ailesine, çevresine, milletine zararlı hareketler
yapılıyorsa ve suçlar işleniyorsa bu hal dinin, din ve vicdan hürriyetinin
kötüye kullanıldığını gösterir. Hukuk buna müdahale eder. Yargıtay Ceza Genel
Kurulu, Nur Risaleleri adı altında el yazması, taş basması, matbaa basması
olarak ele geçen kitapları, bunların lehinde ve aleyhinde yazılmış broşürleri
ve yazıları incelemiş, yukarıda sözü edilen kararı vermiştir. Nur Risaleleri
ile ilgili bazı ceza kovuşturmaları beraatle neticelenmiş ise de ceza hukuku
bakımından nerede ve ne zaman hangi şartlarla muhkem kaziyye bahis konusu
olacağını ceza hukuku ile uğraşan hâkimler çok iyi bilirler. Ceza Genel Kurulu
işbu kararda şu hususları belirtmektedir:
Nurculuğun kurucusu Nurslu Said; yarı cahil,
okuyup yazmasını bilmeyen bir adamdır. Bir zamanlar doğu bölgesinde şeyhlik
faaliyetinde bulunmuş, İstanbul'da siyasete atılmış, siyasî bir demeğin
kurucuları arasına girmiş, 31 Mart Vakası'ndan önce Derviş Vahdeti ile
münasebet kurmuş, Volkan Gazetesi'ndeki yazıları ile 31 Mart Vakası'nı
körüklemiştir. O sıralarda Kürt Teali Cemiyeti'ne girmiş, Kürtleri Türkler
aleyhine tahrike gayret etmiş, Cumhuriyet Devri'ndeki yazılariyle de memleketin
birliğini bölücü -faaliyet göstermiştir. Türkiye'nin batılılaşmasına, millî
şuurun uyanmasına yazılariyle ve hareketleriyle muhalefet etmek istemiştir.
Türkiye'nin kurtarıcısı ve kurucusu büyük Atatürk'ün inkılâpçı hareketlerini
tasvip etmemiş, yazılariyle onu tahkir etmiş, reformu durdurmak istemiştir.
Dini siyasete âlet ve Devletin dahili emniyetini ihlâl etmek suçlarından hapse
mahkûm olmuş, cezasını çektikten sonra bir mahalde ikâmete mecbur edilmiştir.
Kendisi İslâm Dini ve itikadı ite bağdaşması mümkün olmayan fikirler ortaya
atmış, iddialar ileri sürmüştür. Kendisine mucize derecesine varan kerametler
izafe edilmektedir. Said Nursî siyasî toplumu ümmetçilik temelleri üzerine
kurmak istemektedir. Ona nazaran Atatürk Devrimleri dine aykırıdır. Bunlara muhalefet
etmek lâzımdır. Nur Risaleleri müsbet ilmi inkâr etmekte, medeni icatları ise
Kuran ile izaha kakışmakta ve yegâne ilmin Kuran ilmi olduğunu, Kur’anı ise
yalnız Nur Risalelerinin açıkladığını, bu Risaleler okunmakla Kur'an ilminin
öğrenilmiş olacağını ileri sürmektedir. Nur Risaleleri'nin gerçek amaçlarına
nüfuz edebilmek için bu konuda yazılmış eser ve yazıların tamamen gözden
geçirilmesi lâzımdır. Nurculuk maddiyatı, tabiatı ve modern felsefeyi tamamen
red ve bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir. Lâik bir Devlet
düzeni şeriata aykırıdır. Lâiklik ile dinsizlik arasında bir fark yoktur.
Reform ancak Hıristiyanlık'ta mümkündür. Türk reformu Hıristiyan reformunun
bir taklidinden ibarettir, İslâmiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek
derecede mükemmeldir (İslâmiyet’in inkişaf ve tekamül tarihinden habersiz
görülmektedir). Yine Said Nursî'ye nazaran lâik Cumhuriyetçi düzen, dini müthiş
sadmeye maruz bırakmıştır. Atatürk idaresi dehşetli ahir zamandır. Dinsizlik,
komünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllardır. Devrim kanunları
muvakkattir ve Hıristiyan kanunlarıdır. Kemalistler seviyesiz, anarşist
kimselerdir. Devlet İslâm esaslarına göre kurulmalıdır. Devletin manevi şahsiyeti
Müslüman olması lâzımdır. Müslümanlara Kur'an dışında bir Anayasa lâzım
değildir. Said Nursî milliyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Milliyetçilik
İslâm birliğine manidir. Bu yol ile Bolşevizme ve Sosyalizme karşı mücadele
edilemez. Bunlarla ancak İslâm ümmetiçiliği mücadele edebilir, İslâmların
ittihadı şarttır, İslâm milletinin saadeti yalnız İslâm! hakikatlerle olabilir,
İslâm Devleti'nin merkezi ve Mekke'si Arabistan Yarımadası olacaktır, İslâm
dininde inkılâp yapılamaz. Devrimler İslâmiyet'e aykırıdır. Çok kadınla
evlenmek caiz ve şarttır. Aile saadeti ancak İslâm şeriatı dairesinde mümkün
olabilir. Bankalar kapıtılmalı, faiz yasak edilmelidir. Mirasta kadın ile erkeğe
müsavi hisse verilemez. Kadının kocasından boşanma istemeye hakkı yoktur.
Nursî, hilâfet ve saltanatın kaldırılmasını hatırlatarak teessür ve üzüntü
duyduğunu neşir ve ilân etmektedir. Ona göre. bu Devletin - yani Türkiye'nin -
felâketi âlemi İslâm'ın müstakbel saadet ve hürriyeti ile telâfi edilecektir.
Bu musibet İslâm kardeşliğini inkişâf ettirecektir. Bu cümleler Nur Risaleleri
diye anılan kitaplardan mehaz gösterilmek suretiyle Genel Kurul ilâmına aynen
alınmıştır. Görülüyor ki, İslâm kardeşliğini inkişaf ettireceği gerekçesiyle
Türkiye'nin felâket ve musibeti onda bir sevinç uyandırmıştır.
Kararda belirtilen hususlara devam ediyorum:
Nurcular kendilerine Nur Talebeleri adını vermektedirler. Nur Talebesi olmak
için bazı merasim yapılması ve bazı taahhütlerde bulunulması lâzımdır. Nur
Talebeleri bekâr kalmalıdırlar. Muhakkak evlenmek lâzım ise, bir Nurcu ile
evlenmelidirler. Nur Risaleleri'nde Kur'an Âyetleri'nin tefsirinde onların
tahammül edemeyeceği tarzda batını ve manevi manâlar verilmektedir. Samimi
İslâm inanışının reddettiği tevafuklar, cirif, ebced hesaplariyle, hurifilik
usulü ile Kukanın manâlandırılmasına çalışılmış, gelecekten haber verilmeye
kalkışılmıştır. Nur Risaleleri mukaddes kitaplar arasına katılmak istenmiş,
Nurculara mahsus dualar tanzim olunmuş, bu suretle Müslümanlar arasında dahi
bir zümre meydana getirilmiştir. Bu risalelerde Türk Milleti arasında ırk
esasına dayanan, zümrecilik cereyanları teşvik edilmiştir. Risalelerle Türk
Devleti'nin bağımsızlığını tenkis ve birliğini bozma yolunda hareketlerde
bulunulmuş, devrimlerin ve devrim kanunlarının meşru olmadığı yazılıp telkin
edilmiş, lâik bir Cumhuriyet kurduğu için Atatürk'e ağır tecavüzler yapılmış,
bunları yaymak Türk Ceza Kanunu'nun 163 üncü maddesini ihlâl eden bir suç
teşkil etmiştir. Çok kadınla evlenmenin propagandasını yapmak, aile ve miras
hukukunun şeriat hükümlerine tabi olması lüzumunu açıkça yazıp telkin etmek
faizin yasak olduğunu, bankaların kapatılması gerektiğini ileri sürmek,
Şer'iye Mahkemeleri'nin ihyasını istemek suretiyle de 163 üncü madde ihlâl
olunmuştur. Cumhuriyetten önce yazılan risaleler dahi yakın zamanlarda tekrar
bastırılıp dağıtılmıştır. Bunlardan birinin ilk sahifesinde (Bu müdafaayı bu
asra daha muvafık gördük) denilerek o Risaledeki sözler için dahi söylenmiş
sayılmıştır. Bu nitelikteki Risaleleri okumak üzere halka verdikleri sabit olan
sanıkların 163 üncü madde uyarınca cezalandırılmaları lâzımdır. Bu karar 15
sahifedir. Geniş açıklamaları ihtiva ediyor. Ben hülâsasını çıkardım.
Nurculuk gibi Müslümanlar'ın çoğunluğu
tarafından İslâm akideleri ile telifi mümkün olmadığı kabul edilen gerici ve
sağcı cereyanlar yurt içinde çok tehlikeli bir hal almıştır. Aydın ve doğruyu
gören vatandaşlarımın dikkat nazarlarını çekerim. Bu akımlara kapılan
vatandaşlarımın mühim bir kısmı saf ve temiz insanlardır. Allah'a inanma
ihtiyacı karşısında din bezirganlarının ağalarına düşmüşler ve yollarını
sapılmışlardır. Bunları kurtarmak lâzımdır.
Gerçekten bu gerici akımlar toplumu orta çağın
başlarına itmekte bir kısmı ise vatandaşlar arasında ırk bakımından hizipler
yaratmak, reformcu dinamizmi önlemek istemektedir. Bizim vazifemiz Türkiye'yi
din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan korumak, gericiliği önlemek, devrimleri
aynı canlılık ile ayakta tutmak, yalnız müsbet ilim metotları üzerinde
yürümektir - (En hakiki mürşit ilimdir). Atatürk'ün ölümünden itibaren 30
seneye yakın bir za-tnan geçmiştir. Bunları burada tekrar etmek lüzumunu duymak
çok hazindir. Dindar görünmenin komünistliği önleyeceği iddiası da boştur.
Milyonlarca koyu Müslüman topluluğunun demirperde gerisinde yaşadığı bir
hakikattir. Fakat milliyet duygusunun zayıflaması, millî bütünlüğün çözülmesi,
ister ırk, ister din, ister servet bakımından olsun herhangi bir sebeple
vatandaşlar arasında ikilik şuurunun uyandırılması, fukaralık ve zaruretin
artması, müsbet ilimden yana cehalet komünizm için en müsait bir ortamdır. Bu
şartları haiz ve fakat çoğunluğu dindar insanların teşkil ettiği ortama
komünizm din kılığı altında nüfuz etmeye çalışır. Bunu hiç unutmamak lâzımdır.
Büyük inkılâpçı Atatürk'ün şu sözlerini hatırdan
çıkarmamalıdır:
"Türk genci inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir.
Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Rejimi ve inkılâpları
benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve
bir hareket duydu mu; bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu
vardır, adliyesi vardır demiyecektir. Hemen, müdahale edecektir. Ve kendisi
eserini koruyacaktır. Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu
yakalayacaktır. Genç polis;henüz inkılâp ve Cumhuriyetin polisi değildir diye
düşünecek fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine
düşünecek; demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lâzım diyecek.
Onu hapse atacaklar; kanun yolundan itirazını yapmakla beraber meclise
telgraflar yağdırıp haklı ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını,
kayırılmasını istemeyecek diyecek ki: Ben iman ve kanaatimin icabını yaptım
müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmiş isem bu haksızlığı
meydana getiren sebepten ve amilleri düzeltmekte benim vazifemdir, işte benim
anladığım Türk genci ve Türk gençliği..."
Rahat uyu Atatürk; bugün böyle aydın bir Türk
gençliği yetişmiştir ve iş başındadır. Senin dediğin gibi; adliyemizin emin
olduğun yüksek iktidarı sayesinde Cumhuriyet mukadder tekâmülü takip etmekte,
türlü şekil ve kisvedeki tecavüzlere karşı vatandaşın hukukunu ve memleketin
nizamını masun tutmaktadır.
Yeni adalet yılının Türk Milleti'ne uğurlu ve
adalet hizmetinde bulunanlara başarılı olmasını diler, hepinize en candan
saygılarımı sunarım.