SAYIN MECLİS VE HÜKÜMET BAŞKANLARIMIZ,
SAYIN KONUKLARIMIZ,
SAYIN ARKADAŞLARIM.
1963-64 Adalet Yılı'nın başlaması dolayısıyla düzenlenen bu
toplantıya şeref vermiş olduğunuz için hepinize ayrı ayrı teşekkürler ederim.
Geçen yıl aramızdan sonsuz olarak ayrılan bütün hâkimlere ve diğer
adalet görevlilerine ve özellikle Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı'ndan
emekli Sabri Erbil'e, Dördüncü Ceza Dairesi Üyesi Celâl Toksoy ile Beşinci
Hukuk Dairesi Üyesi Vasfi Göksu'ya Ulu Tanrı'dan rahmet, emekliye ayrılmış
olanlara ve bu arada Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Üyesi Fahrettin Demirel'e de
uzun ve rahat ömürler dilerim.
Bugünkü konuşmada iki yön üzerinde durmak istiyorum: Bunlardan
birincisi, sosyal ve ekonomik kalkınma ile adalet diğer deyimle yargı işleri
arasındaki münasebete, diğeri de Adalet Bakanlığı'nca hazırlanmış bulunan
Adliye Mahkemeleri Kuruluş Kanunu ön Tasarısı ile Hâkimler ve Savcılar Kanunu
Ön Tasarısının bazı ilkeleri üzerinde kişisel düşüncelere ilişkin olacaktır.
Anayasa'mızın 129. maddesinde (iktisadî, sosyal ve kültürel
kalkınma plâna bağlanır. Kalkınma, bu plâna göre gerçekleştirilir) hükmü
konulmuş, plânın yapılmasının ve değiştirilmesinin özel kanunla düzenleneceği
bildirilmiştir. Buna göre plânın yapılması ve değiştirilmesine ilişkin özel bir
yasa çıkarılmış ve 5 yıllık plân, Yasama Meciisi'nce kabul edilmiş
bulunmaktadır.
Anayasa'nın (Başlangıç)ında belirtildiği üzere Türk Ulusu,
(demokratik hukuk devletini kurma azmiyle dolu olarak, insan hak ve
hürriyetlerinin, millî dayanışma ve sosyal adaletinr ferdin ve
toplumun huzur ve refahının sağlanmasını ve teminat altına alınmasını mümkün
kılacak bütün hukukî ve sosyal temelleri kurmak için) hazırlanmış olan bu
Anayasa'yı kabul etmiş ve Anayasa'nın 2. maddesindeki (Türkiye Cumhuriyeti,
insan haklarına dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk
devletidir) sözleriyle de, iktisadî ve sosyal kalkınmanın, ancak hukuk devleti
çerçevesi içinde gerçekleşebileceği ilkesini, kesinlikle benimsemiştir. Hukuk
devleti demek, gerek devletin, gerek yurttaşların, her türlü işlerinde hukuk
kurallarına ve özellikle Yasaya bağlı bulundukları devlet demektir. Çağdaş
anlayışa ve Anayasa'mızın, Yasama Meclis'lerinin gördüğü işlerden ve idarenin
bütün işlemlerinden ve eylemlerinden dolayı Anayasa ve idare Mahkemelerinde
dava açılabileceğini öngören hükümlerinin temel düşünceye göre devletin hukuka
bağlı tutulması, onun organlarının bütün işlemlerine ve yurttaşların bütün
haksız davranışlarına karşı hâkime başvurma yetkisinin tanınmış olmasıyla
mümkündür. O halde, hukuk devletinde son söz, hâkimin sözü ve hukuk devleti de,
sonuç olarak, hâkimlerin üstün durumda bulundukları bir devlettir.
Bundan başka iktisadî kalkınmanın temeli olan sermayenin ve emeğin
ve hatta iktisadi işletmeleri meydana getiren müteşebbisin iş alanına atılabilmesi
için sermayenin, emeğin ve teşebbüsün haklarını tam olarak ve kısa yoldan
alabilmelerinin sağlanmış bulunması ve ilgili kimselerin haklarını tezelden
alabileceklerinden emin olması, sosyal bir zorunluluktur. Gerçekten, sermayenin
veya emeğin yahut teşebbüsün hukukî güvenden yoksun olduğu yerlerde ve
zamanlarda, iktisadî yatırımlar ve üretim, gayet az, çalışma ise gayet verimsiz
olur. Bu azlık ve verimsizlik ruhî bazı sebeplere dayanır; nitekim, sermayenin
ve hele yabancı sermayenin bütün genişliğiyle işe yatırılması için, azalması
tehlikesinin en aşağı derecede ve kâr sağlama ihtimalinin ise en yüksek derecede
olmasını sermaye sahibinin araması, tabii bir eğilim gereğidir, işçinin emeğini
işine verip tam bir verim sağlaması da, yine hakkını tezelden ve eksiksiz
olarak yerine getirecek sosyal cihazın bulunması ve bunun bulunduğunu ve iyi
işlediğini kendisinin bilmesi ve hakkına tereddütsüzce güven beslemesiyle
olabilir. Varlığını boş yere yıpratmamak kaygısı altında bulunan insanın ruhî
eğilimi, onu bu yola götürür. Bu ruhî engellerin kaldırılması, ancak ve ancak,
hukukî güvenin hakim olmasına bağlıdır. Hukukî güven dahi, mahkemelerin çabuk
ve doğru kararlar vermelerinin sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Bunun için de
görevini gerçekten yapabilecek ve bütün verimiyle çalışabilecek yeter sayıda
hâkimin yetiştirilmiş ve iş başına geçirilmiş olması gerekir.
Demek ki, gerek Anayasa'nın hükümleri bakımından, gerekse, özel
olarak iktisadî kalkınmanın gerçekleştirilmesinde büyük bir etki yapacak önemli
bir olay olması bakımından, hâkim yetiştirme konusunun kalkınma plânında,
mühendis veya doktor yetiştirme konuları gibi, ele alınması gerektiği halde bu
yön üzerinde ayrıca durulmamış bulunması, doğru olmamıştır. Bu boşluğun hemen
doldurulması yoluna gidilmesi, çok yerinde bir davranış olacaktır. Yeter
sayıda ve görevini her yönden eksiksiz yapabilecek hâkim yetiştirilmesi işi
plâna bağlanmazsa, iktisadî ve sosyal kalkınmanın şartları bütünüyle
gerçekleştirilemeyecek ve kalkınma amaçlarına erişilmemesi tehlikesiyle
karşılaşmak, hemen hemen sakınılmayacak bir durum olacaktır.
Şimdi söylevin diğer bölümüne geçiyoruz : Burada Adalet
Bakanlığı'nca hazırlanıp Temmuz 1963'te Ankara Yeni Ceza Evi Basımevi'nde
bastırılmış bulunan (Adliye Mahkemelerinin Kuruluşu Hakkında Kanun Tasarısı ve
Gerekçesi) ve (Hâkimler ve Savcılar Kanunu Tasarısı) adlarını taşıyan ön tasarılar
üzerindeki bazı düşüncelerimi arzetmeye çalışacağım :
• 1 - Adliye Mahkemeleri Kuruluş Tasarısında göze çarpan
yeniliklerden birisi, (Üst Mahkemeler) adı altında istinaf Mahkemelerinin
kurulmasıdır. Çağdaş devletlerde, ilk hâkim tarafından verilen bir kararın
yanlış olabileceği gözönünde tutularak davayı ilk hâkimin incelediği gibi
inceleme ve ilk hâkimin kararını doğru bulursa onamak, yanlış bulursa doğru
kararı kendisi vermek üzere (Üst Mahkeme) denilen mahkemeler kurulmuş ve üst
mahkemelerin kararları üzerinde yalnız kanunun doğru uygulanmış olup olmadığı
yönünden inceleme yapmak üzere Yargıtay'a yer verilmiştir. Osmanlı Adliyesi'nde
19. yüzyılda istinaf Mahkemeleri kurulmuşken, Cumhuriyetin ilk yıllarında,
yeter sayıda yetenekli hâkim bulunmaması ve işlerin bu mahkemelerde yıllarca
sürüncemede kalmasına rağmen yine doğru kararlar verilmemesi gibi sebeplerden
ötürü, bu mahkemeler kaldırılmıştır. Ön tasarı, hem yurttaşlara yeni bir hukukî
teminat sağlamak, hem de Yargıtay'ın altından kalkılmaz hale gelen yükünü
hafifletmek üzere üst mahkemeleri Türkiye'nin 25 yerinde kurmakta ve Eylül
1964'ten başlayarak faaliyete geçirmektedir. Tasarıya ekli kadro cetveline göre
üst mahkemelerdeki daire sayısı (55) olacaktır. Yabancı ülkelerdeki gibi,
yurttaşlarımızı da yanlış kararlardan iyice korumak düşüncesi, üst mahkemelerin
kurulmasını haklı gösterebilir. Lâkin, her şeyden önce, bu mahkemeler yeter
sayıda yetenekli hâkimden kurulmazsa, mahkemelerin sayısı işlerin birikmesine
meydan vermiyecek kadar çok olmazsa, kuruluş bakımından birbirini tutmayan
kararlar vermeleri ve boyuna içtihat aykırılıklarına yol açmaları önlenmezse,
bunların kurulmasıyla adalet işleri büsbütün çıkmaza girer ve beş on yıllık bir
denemeden sonra peniden kaldırılmaları zorunluğu doğar. Tasarı gerekçesindeki
(S. 9) sayılara göre bir yılda (165282) işin Yargıtay yerine üst mahkemelere
geleceği kabul edilirse, 55 üst mahkeme dairesinin her birine ortalama yılda
(3005) dosya düşecektir ki, üç kişilik bir kurulun bu kadar dosyayı inceleyip
hiç değilse üçte birinde yeniden delil toplama yoluna gidip yıl içinde karara
bağlaması, hemen hemen imkânsızdır. Her yıl gelen işin % 25'inin ertesi yıla
devredileceği en iyimser bir tahmin ile kabul edilirse, az bir zaman içinde
üst mahkemelerin iş yığını altında ezileceği kolayca anlaşılır. Demek ki, 55
dairelik üst mahkeme kuruluşu, sayı bakımından ihtiyaçtan çok azdır. Esasen,
tasarının gerekçesinde, nasıl bir hesaba dayanılarak 55 dairenin ihtiyaca elverişli
görüldüğü açıklanmış değildir. Bundan başka 1. sınıfa ayrılmış hâkimlerin
kabarık sayısına rağmen, özel olarak hukuk daireleri için, yeter sayıda
yetenekli üst mahkeme hâkimi bulunabileceği, çok şüphelidir. Nihayet, üst
mahkemeler, kesin olarak verdikleri kararlarda, -ki bütün çağdaş hukuk sistemlerinde
olduğu gibi üst mahkemelerin kararlarından bir bölümün (meselâ tasarıdaki gibi
3000 liraya kadar olan davalara ait kararların) kesin olması bir zorunluktur-
hem birbirleriyle, hem de Yargıtay'la çelişmeye düşeceklerdir ve böylece
birbirinin aynı nitelikteki işlerde, birbirine aykırı kararların sayısı,
yüzleri ve belki binleri bulacaktır. Bu durumun, adaletin temellerinden olan
eşitlik ilkesini iyice sarsacağı, kolayca anlaşılır. Her ne kadar tasarıda,
başka bir üst mahkemenin veya Yargıtay'ın benzer olaydaki kararına aykırı bir
karar veren üst mahkemenin, bunun gerekçesini kararında göstereceği ve
kararının temyiz edilebileceğini yazarak Yargıtay'a başvurma yolunu açık
tutacağı yolunda bir hüküm konulmuş ve böylelikle birbirini tutmayan kararların
önlenmesi hedef tutulmuş ise de, kendi önceki kararına veya başka bir mahkeme
kararına aykırı karar veren mahkemenin, öbür kararı bilmediği veya
hatırlayamadığı için böyle yaptığı düşünülürse.bu tedbirden hemen hemen hiçbir
amelî sonuç beklenemez. Eğer mahkemelerin kararları, bilimsel gereklere uygun
olarak sınıflandırılır, fişlere geçilir ve yayınlanırsa, fişlerin
incelenmesiyle, benzer olayda, bir mahkemenin ne karar vermiş bulunduğu kolayca
tesbit olunur ve birbirini tutmaz kararlar verilmesi önlenir veya üst
mahkemenin temyiz yolunu açık tutması sağlanır ama tasarıda, kararların
bilimsel yollarla sınıflandırılması ve fişlere geçirilmesi yolunda hiçbir hüküm
yoktur.
Hâkimler ve Savcılar Kanunu Ön Tasarısının gerekçesinde, hâkim
yetiştirme yolundaki stajın hiçbir işe yaramadağı bildirilerek yeni bir staj
şekli teklif edilmektedir. Yine bu tasarının geçici 1. maddesinin gerekçesinde
bugün için 200'ü aşkın hâkimlik ve savcılığın boş olduğu belirtilmektedir. Böylece,
bugünkü ihtiyacı karşılayacak sayıda bile hâkim ve savcının görevde bulunmadığı
ve yetişenlerin, hiç değilse bir bölümünün, yetişmesinin asla yeterli olmadığı
açıkça kabul edilmektedir. Bir yandan bu eksiklikler ve elverişsiz şartlar
bildirilirken, öte yandan üst mahkemelerin kurulmasıyla yeni ve yetişkin hâkime
ihtiyaç gösteren kadrolar meydana getirmek, herhalde anlaşılması ve
açıklanması kolay görülmeyen bir durumdur.
Nihayet, mahkemelerde veya savcılıklarda az bir süre çalışmış
bulunan arkadaşlar bilirler ki, bugünkü mahkemelerde bile, bina, yazı makinası,
yazı makina şeridi, mobilya gibi şeyler eksik veya kötüdür. Meselâ bir yılda en
aşağı 10-15 makine şeridine ihtiyacı olan mahkemelere yerine göre 2-3 şerit
verilmekte ve gerisi hâkimler tarafından sağlanmaktadır.Hele yazı makineleri
onarılamaz duruma girmiş bulunan birtakım mahkemelerinin hepsine, lâzım olan
yeni makinelerin verilmesi de hayli zor ve çoğu zaman imkân dışıdır. Bugünkü
kuruluşta bile böyle birçok eksiklikler ve aksaklıklar, varken ve yarım
tedbirle kurulmuş olan müesseselerden büyük bir kazanç ve verimlilik
beklenemezken, önceden hiçbir hazırlık yapmadan yeni kuruluşlara gidilmesi,
sosyal aksaklıklar doğurmaktan başka bir işe yaramayacak gibi görülmektedir.
Bütün bu açıklamalar özetlenirse, kurulacak üst mahkemelerin daire
sayısının ihtiyacı karşılamaktan az olması, gerçekten yetenekli üst mahkeme
hâkimlerinin yeter sayıda bulunmasının bugün dahi, şüpheli olması ve mahkemelerin
birbirini tutmayan bir çok kesin kararlar vererek bir çok eşitsizlik yaratması
tehlikesi yüzünden, bugün için, bunları kurmaktan büyük zararlar doğacağı sonucuna varmaktadır. Üst mahkemelerin
kurulması için herşeyden önce yapılacak plâna göre 5 veya 10 yıl içinde yeter
sayıda hâkim yeteştirilmesi, bu mahkemeler için gerekli binaların ve araç ve
gereçlerin en küçük bir eksiğe yer bırakmamak üzere vaktinden önce sağlanması,
bütün mahkemelerin kararlarının uzman kişilerce sınıflandırılması ve fişlere
geçirilerek yayınlanması için gerekli yetişmiş adamların ve gereçlerin el
altında bulundurulması, şarttır; ancak bu şartlar hakkıyla yerine geldikten
sonradır ki, üst mahkemeler kurulabilir ve gerek devlet, gerek yurttaşlar
bunlardan gerçekten yararlanabilir.
• 2 - Tasarıdaki yeniliklerden birisi de, Yargıtay Hukuk ve Ceza
Genel Kurulları'nın toplanma yeter sayılarının ve karar sayılarının şimdiki
hükümlere göre indirilmiş olmasıdır. Halbuki genel kurul şekli, genel kurul
günleri yani haftada birer gün Yargıtay'ın özel dairelerinin çalışmasına imkân
kalmaması ve belli bir sayıdan çok üyesi bulunan yargı kurullarında üyelerin
dikkatlerinin dağılması yüzünden, kurulda çok sayıda hâkim bulundurmaktan
beklenilen amacın uygulamada elde edilmemesi sebebiyle sakıncalıdır. Bunun
yerine dairelerce verilecek bozma kararlarına karşı mahkemelerin yine eski
kararı vermeleri yani ilk kararlarında direnmeleri halinde bu kararı inceleyecek
kurulun veya içtihadı birleştirme kurullarının, dairelerin başkanları ile
dairelerden seçilecek belli sayıda üyelerden meydana gelmesi şekli, ileri
sürülen sakıncaları önleyecektir. Nitekim, Alman Yargıtayı'nda içtihadı
birleştirme işleri, (büyük daire) adı verilen böyle bir kurulda incelenmekte,
Askerî Yargıtay'ın son kuruluş kanunuyla da direnme kararları genel Kurulda
değil, fakat (daireler kurulu) denilen Alman sistemine benzeyen bir kuruluş
olan kurullarca incelenmektedir.
Bundan başka yasaların Anayasa'ya aykırılığı sebebiyle
kaldırılmasına kesin olarak karar veren veya yüksek mahkemeler hâkimleriyle
diğer devlet büyüklerini göreve ilişkin suçlarından dolayı yargılayıp ölüm
cezasına kadar varan cezalarla kesin olarak hükümlerinden Anayasa Mahkemesi'nin
15 hâkimden, genel seçimleri, hükümsüz sayarak Yasama Meclisleri'nin kuruluşu
ve yurdun kaderi üzerinde büyük etkiler yapabilecek olan ve bu nitelikteki
kararları kesin bulunan Yüksek Seçim Kurulu'nun 7 hâkimden meydana geldiği ve
bu sayıların Anayasa ile belli edildiği, direnme kararlarının veyahut içtihadı
birleştirme kararlarının nitelikçe Anayasa Mahkemesi kararlarından veya Yüksek
Seçim Kurulu Kararlarından daha önemli bulunmadığı gözönünde tutulursa, direnme
kararlarını inceleyen veya içtihadı birleştirme kararı veren Yargıtay
Kurulları'nın 15'den çok fazla sayıda hâkimden meydana gelmesi, Anayasa sistemi
ve hukuk sistemi içinde mantığa uygun olmaz. O halde, hem ihtiyaçlara ve adaletin
gereklerine, hem de Anayasa sistemine uygun bulunan ve Yargıtay Hukuk ve Ceza
Başkanlar Kurulları'nın Ocak 1963'te oybirliğiyle vermiş oldukları kararlara
uygun düşen daireler kurulu şeklinin benimsenmesi çok yerinde olacaktır.
• 3 - Kuruluş Kanunu Tasarısının yeniliklerinden birisi de
Yargtay'da Başkanlar Kurulu ve Yönetim Kurulu adı altında iki kurula yer vermiş
olmasıdır. Bu kurulların gördükleri işlerin önemine göre (ki bu işler, kural
olarak yönetim işleridir) üye sayısı fazladır. Bu fazlalık, az önce
belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesi Hâkimleri sayısıyla Yüksek Seçim Kurulu
Hâkimleri sayısına göre bir mantıksızlık meydana getirdiği gibi başkan ve
üyelerin bu kurullarda bulunmak üzere dairelerinden ayrılmaları sonunda
dairelerin çalışmalarına da zarar verecektir.
• 4 - Tasarının yeniliklerinden birisi de Yargıtay
Raportörlüklerinin kaldırılmasıdır. Bu hüküm, Yargıtay'ı işlemez bir duruma
sokacaktır.
Gerekçenin 9. sahifesinde yazılı bulunan Yargıtay Özel
Dairelerinin 1962 yılına ait karar sayılarını ve cezada 7, hukukta 11 daire
bulunduğunu esas alarak bir hesap yaparsak ve beher üyeye yılda ve ayda
ortalama kaç dosya düşeceğini bulursak, yalnız üyelerin dosya okumalariyle,
işlerin, gecikmeye ve birikmeye yer kalmadan, incelenmesine imkân bulunmadığını
anlarız. Sözkonusu bilgilere göre ceza dairelerinin yıllık karar sayısı
(90850), hukuk dairelerinin yıllık karar sayısı ise (113920)'dir. Tasarı
hükümlerince sulh işleriyle değeri üçbin lirayı aşmayan mamelek hukukuna ait
davalar, Yargıtay'a gelmeyecektir. En iyimser bir hesap ile bunların sayısının
şimdiki sayısının % 50'si olacağı kabul edilse ve beher dairede sürekli olarak
yedi üye bulunabileceği farzedilse (ki Hâkimler ve Savcılar Kanunu Tasarısına
ekli 5 sayılı cetvel gereğince Yargıtay üye sayısı 111'den ibaret bulunduğundan
ve 18 daire için yedişerden 126 üyeye ihtiyaç olduğunda, bu 7 sayısı ancak üç
daire için gerçekleşebilecek ve 15 dairede ancak altışar üye bulunabilecektir.
O halde beher dairede 7 üye bulunabileceği, gerçeğe aykırıdır), beher ceza
dairesine yılda ortalama (6428) ve her bir ceza üyesine (yılda 10 ay hesabiyle)
ayda ortalama (91) dosya, beher hukuk dairesine yılda ortalama (5178), beher
hukuk üyesine ayda ortalama (73) dosya düşecek demektir. Bu sayı, yabancı ülkeler
yüksek mahkemeleri hâkimlerine düşen yıllık ve aylık dosya sayılarıyla
ölçülemiyecek derecede yüksek olduktan başka, Askerî Yargıtay'ın son kuruluş
kanunuyla kabul edilen ölçülere de asla uymamaktadır. Meselâ Batı Almanya
Yargıtay'ının 8 hukuk dairesinin 1961'de toplam olarak iş sayısı (2120)
dosyadır ve üye sayısı 70 kadardır. Buna rağmen Yargıtay'ın işlerinin
hafifletilmesi, istenmektedir. Bizim Askerî Yargıtay'daki durum şöyledir:
Askerî Yargıtay'ın yıllık iş sayısı, ortalama (5000)'dir; 4 dairesi, beher
dairede 7 üyesi vardır. Buna göre yılda beher daireye ortalama (1250) ve beher
üyeye ortalama (178) ve ayda beher üyeye ortalama (17) dosya düşmektedir.
Nihayet, işlerinin sayısının Yargıtay'ın işleriyle karşılaştırılmasına imkân
olmayan Anayasa Mahkemesi için dahi raportörlükler kabul edilmiş iken tam bir
içtihat mahkemesi olarak çalışması hedef tutulan Yargıtay'ın bundan yoksun ve
üyelerinin dosya yükü altında bırakılması ve ne gibi bir hesap sonunda
varıldığı belli olmayan bir gerekçe ile Üst Mahkemelerin kurulmasından sonra
Yargıtay'ın yükünün çok hafifleyeceği ve Yargıtay'ın artık bir içtihat
Mahkemesi gibi çalışmak durumuna gireceği kabul edilip raportörlük
müessesesinin kaldırılması, doğru görülemez.
Şimdi de Hâkimler ve Savcılar Kanunu Tasarısının dayandığı
ilkelerden bazıları üzerinde duralım:
• 1 - Tasarıda hâkim aylıkları, devlet memurlarının aylıkları esas
alınarak belli edilmekte ve ayrıca ödenekler kabul edilmektedir. Halbuki
Anayasa'nın 134. maddesinin 2. fıkrasında (Hâkimlerin aylık ve ödenekleri,
adalet işlerinin özelliği ve önemi gözetilerek kanunla tesbit olunur)
denilmektedir. Bu hükmün yazılışından açıkça anlaşıldığı üzere, hâkimlerin
aylıkları, adalet işlerinin devlet işleri arasındaki özel durumu ve büyük önemi
gözönünde tutularak diğer devlet görevlilerinin aylıklarından ayrı ve üstün
şekilde belli edilecektir. Eski Anayasa'nın 56. maddesindeki (Hâkimlerin
evsafı, maaş ve muhassesatları ve sureti nasp ve azilleri, kanunu mahsus ile
tayin olunur) hükmü karşısında 1947 yılında ve daha sonraları, hâkimlere yalnız
ödenek verilerek bir menfaat sağlama yoluna gidilmişse de bugünkü metin, bundan
çok farklı olduğundan dolayı, hâkimlerin aylıkları için dahi ayrı hükümler
konulması zorunluğu vardır ve hâkim aylıklarının diğer devlet görevlilerinin
aylıklarıyla bir tutulması, Anayasa'ya uygun sayılamaz. O halde, aylık
cetvelinin yeniden düzenlenmesi şarttır. Zaten, hâkimliğe yararlı gençleri
mesleğe çekebilmek ve meslektekileri dış yaşayışın çekimine kapılmadan meslekte
tutabilmek için dahi böyle bir tedbire ihtiyaç vardır.
• 2 - Yürürlükte bulunan Hâkimler Kanununa göre, hâkimin görev
yerinden rızası olmaksızın ayrılarak başka yerdeki bir göreve atanması, bazı
şartlarla yasaktır. Buna yer teminatı veya coğrafî teminat denilmektedir.
Anayasa'nın hâkim teminatının kapsamını gösteren 133. maddesinde bu yer
teminatı kabul edilmiş değildir. Buna dayanılarak tasarıda yer teminatı dört
yıllık bir dönemle sınırlandırılmaktadır. Bir yerde dört yıl kalan hâkim, dört
yılın bitmesinden sonra gelen bir ay içinde Yüksek Hâkimler Kurulu kararıyla
rızası aranmaksızın başka bir yere kaldırılabilecektir. Bu bir ay içinde yeri
değiştirilmeyen hâkim, yeniden dört yıl için yerinden kaldırılamıyacaktır.
Anayasa, yer teminatını hâkim teminatının unsurlarından saymakla
beraber, tasarının görüşü yine Anayasa'ya aykırıdır. Zira, Anayasa hâkimler
için her yönden şimdi yürürlükte bulunan hükümlerle sağlanandan daha ileri bir
durum yaratmayı amaç edinmiş ve herhangi bir yönden bir gerilemeyi
düşünmemiştir. Halbuki tasarının hükümleri, yer teminatı bakımından hâkimleri
eskisinden daha geri bir duruma sokmaktadır ki, bu geriye gidiş Anayasa'nın
genel ilkeleriyle bağdaştırılmaz.
Hiç şüphe yok ki, elverişsiz bölgelerde çalışan hâkimlerin
elverişli bölgelerde de çalışmalarının ve böylece meslektaşlar arasında
eşitliğin sağlanması, büyük bir zorunluktur. Bu durum, elverişli yerlerdeki
açıkların doldurulmasında elverişsiz yerlerden hâkim getirilmesinin esas
tutulması, elverişli yerlerde yükselme süresi dolanlara başka yerler teklif
edilerek ve teklifi kabul etmeyenlerin ise (yürürlükte bulunan Hâkimler
Kanununun 59. maddesinde benimsenmiş şartlara benzer hükümler konularak)
yükselmeden yoksun bırakılması yoluyla teklifi kabule zorlanması ve nihayet,
elverişsiz bölgelerde (çalışanların hepsine verilmese bile) belli bir süre
çalışmış olan hâkimlere (elverişsiz yer tazminatı) adıyla ek bir ödenek
verilmesiyle sağlanabilir.
Bu açıklamalara göre yer teminatı hükümlerinin şimdiki Hâkimler
Kanunundaki hükümlere uygun olarak konulması ve elverişsiz yerlerde belli süre
kalıp ve başka yere atanmaları yapılamayanlara ek bir ödenek kabul edilmesi
gereklidir.
• 3 - Tasarı; savcıları, kaderleri bakanlığın iradesine bağlı
birer memur durumunda tutmaktadır. Halbuki, bakanlığın onlar üzerinde işlem
yapma yetkisi bir dereceye kadar saklı tutulmakla beraber, özlük işleri Yüksek
Hâkimler Kurulu'na verilmelidir. Bu durum, savcılar için dahi teminat sağlanmasını
öngören ve Yüksek Hâkimler Kurulu'nun görevleri içinde savcıların özlük
işlerinin alınmasını yasak etmeyen Anayasa hükümlerine aykırı olamaz. Geçen
yıldaki söylevde de üzerinde durduğum bu önemli konuyu hatırlatmakla
yetiniyorum. Esasen tasarı, Yüksek Hâkimler Kurulu Kanunu ile olduğundan daha
fazla, bakanlığın savcılık işlerine karışması ve savcılar üzerinde söz sahibi
olması eğilimini göstermektedir.
• 4 - Tasarının C.
Başsavcısının Yargıtay Haysiyet Divanı'n'a verilmesinde Adalet Bakanı'na yetki
tanıyan hükmü, Anayasa'ya aykırıdır. Zira, Anayasa'nın 137. maddesinin 2.
fıkrası uyarınca C. Başsavcısı Yüksek Mahkemeler Hâkimi durumundadır ve
Anayasa hükümlerince Adalet Bakanı bir hâkim için Haysiyet Divanına verilmesi
veya verilmemesi yolunda bir işlem yapamaz.
Şimdiye kadar arzettiğim açıklamalardan anlaşıldığı üzere,
öntasarıların iyice gözden geçirilmeleri ve ancak bundan sonra
yasalaştırılmaları yoluna gidilmesi her halde lâzımdır. Bunlardaki Anayasa'ya,
yargı işinin niteliğine ve ihtiyaçlarına uymayan hükümler burada söylenilenlerden
ibaret değildir. Her iki tasarıda birbirinin aynı olan bazı hükümler, nedense,
tekrarlanmıştır. Meselâ Yargıtay Yönetim Kurulu'nun Kuruluşu, hem Mahkemeler
Kuruluş Kanunu Tasarısında, hem de Hâkimler ve Savcılar Kanunu Tasarısında düzenlenmiştir
ve yine Hâkimler Kanunu Tasarısının 54. maddesinde hâkim ve savcıların kıdemi
hükme bağlanmışken Mahkemeler Kuruluş Kanununda kıdemi düzenleyen hükümlere yer
verilmiştir.
Tasarının dili üzerinde de denilebilir ki, yazılışın Anayasa
diline uydurulması için dahi, her iki öntasarının baştan aşağı gözden
geçirilmesi şarttır. Böyle önemli iki yasanın dili, geçici nitelikte bulunan
bir yasanın meselâ bir bütçe yasasının dili gibi olamaz.
Şunu da belirtmek isterim ki, Anayasa'nın geçici 7. maddesindeki
iki yıllık sürenin geçmek üzere olması, her ne bahasına olursa olsun, Adliye
Mahkemeleri Kuruluş Kanunu tasarısıyla Hâkimler ve Savcılar Kanunu Tasarısının
kanunlaştırılması için sebep sayılamaz; zira bu hüküm, Hükümet veya Meclisin
haksız ve yersiz geciktirmelerini önlemek amacıyla konulmuştur, yoksa herne
olursa olsun bir takım tasarıların önemlerine uygun bir incelemeden
geçirilmelerine engel olmak ve ihtiyacı karşılamayan ve hatta Anayasa'ya uygun
olmayan bir takım hükümlerin yasalaşması amacıyla değil!......Gerek Adliye
Mahkemeleri Kuruluş Kanunu Tasarısı, gerekse Hâkimler ve Savcılar Kanunu
Tasarısı, gayet önemli ve çözümlenmesi zor ve karışık birtakım ilke
sorunlarının (prensip meselelerin), hükme bağlanmasını gerektirdiğinden, bu
işler için zaman geçmiş bulunması, kimse için suç sayılamaz. Süreye ilişkin
Anayasa hükmü, sürenin haklı bir sebeple aşılması hali için herhangi bir
müeyyideye bağlanmış değildir, ilgili yer ve organlarca tasarıların yeniden ve
esaslı bir şekilde incelenmesi, kamu yararı gereğidir ve bunu gönülden temenni
etmekteyim.
Dekomrasiye bağlı toplumlarda, herhangi bir müessesesnin, en
verimli ve düzenli bir yolda işlemesi için ona ait konuların kamu oyuna
maledilmesi, ona ilişkin sorunların, meselelerin kamu oyunca benimsenmesi ve bu
yolla Yasama Meclisleri'nin en doğru yolu bulmasına yardım edilmesi şarttır.
Yargı yetkisini kullananlar hâkimlerdir, bu kimseler, mesleklerinin özelliği
dolayısıyla, kendi konularını kamuya maledecek genişlikte ve sürekli bir propaganda
ve yayın yoluna gidemezler. Onun için bir çok fırsatlarda ortaya atılan ve
adaleti ilgilendiren konular ve düşüncelerin, aydınlarca iyice ele alınıp yayın
yoluyla halka ve başka aydınlara duyurulması, çok yerinde olacaktır. Bu yön
üzerinde titizlikle durulmazsa, adalet işlerinin düzeninde görülmemesinden,
davaların sürüncemede kalmasından, yalnız bu işler üzerinde söz sahibi olanlar
değil, fakat yayın işleriyle uğraşanlar ve konuları bilip veya duyup ta
işlemeyen ve başkanlarına duyurmayan bütün aydınlar, manevi ve büyük bir sorum
altına girerler. Aydın dinleyicilerden adalet işleri üzerinde iyice durmalarını
ve gerekli ilgiyi çekecek yayınlarda bulunmalarını istemek, yersiz ve haksız
bir davranış sayılmamalıdır. Adalet işlerinin gereği gibi görülmesinin ve daha
kısaca hukuk devleti düşüncesinin gerçekleşmesinin ve kalkınma çabalarının
başarıya ulaşmasının en önemli şartlarından birisi, yetenekli hâkim yetiştirmek
ve düzeninde ve verimli işleyecek mahkemeler kurmak yolundaki tedbirlerin
iyice düşünülüp kararlaştırılması ve kamu oyuna maledilmesidir; yoksa adalet
işlerinden haklı yakınmaların ardı arası kesilmez ve kalkınma çabaları, büyük
bir oranda sonuçsuz kalır.
Bir de yargı ve hâkimler konusunda tedbirler alırken veya hükümler
koyarken, kendimizi eski ve kötü alışkanlıklardan uzak tutmamız, Anayasa'nın
neyi gerçekleştirmek istediğini, mahkemeye ve hâkime nasıl bir yer vermek
amacında olduğunu ve hukuk devletinin nasıl gerçekleşebileceğini her an,
gözönünde bulundurmamız esastır. Bunu yapmazsak, Anayasa'ya veya ihtiyaca aykırı
hükümler koymaktan veya böyle hükümleri olduğu gibi bırakmaktan, hâkime karşı
haksız işlemlerde veya yersiz davranışlarda bulunmaktan ve böyle adaletin
temellerini, bilmeyerek ve istemeyerek, zedelemekten kendimizi alıkoyamayız; bu
durum da, hâkimden önce, devlet ve yurttaş için zararlı olur.
Kendi düşüncelerimi anlatan sözlerimi dinlemek sabrını ve
nezaketini göstermiş olduğunuz için hepinize sonsuz saygılarımı sunarım. Yeni
adalet yılı, bütün yurttaşlarımıza kutlu ve gerek hâkimlerimiz, gerekse diğer
adalet görevlilerimiz için başarılı olsun.
Hepinizi sonsuz saygılarla selâmlarım sayın Meclis ve Hükümet
Başkanlarımız, sayın konuklarımız ve sayın arkadaşlarım.