Dr. AHMET RECAİ SEÇKİN (1960 -1966)
20 Eylül 1911 yılında
İstanbul'da doğmuştur. 1934'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni; 1936
senesinde Cenevre Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş, hukuk doktorasını 1939
tarihinde tamamladıktan sonra Aralık 1941 yılında İstanbul Ticaret Mahkemesi
Üye Yardımcısı olarak ilk meslek hayatına başlamıştır. Daha sonra İstanbul
icra Hâkim Yardımcısı, İzmir Asliye Ticaret Mahkemesi Başkanı olarak görevini
sürdüren Seçkin, 11 Haziran 1952 günü Yargıtay Üyeliğine atanmıştır.
Yargıtay Ticaret (11.
Hukuk) Dairesi'nde Üye olarak çalışan Dr. Ahmet Recai Seçkin, 31 Ekim 1956'da
Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı'na getirilmiş, 14 Haziran 1960 yılında da
Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır.
1966 yılında Yargıtay'ca
Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçilen Dr. Ahmet Recai Seçkin, bu görevde altı
yıl kaldıktan sonra 16 Ekim 1972 Pazartesi günü kalp yetersizliğinden vefat
etmiştir.
SAYIN DEVLET VE HÜKÜMET BAŞKANI,
SAYIN KONUKLARIMIZ,
SAYIN ARKADAŞLARIM.
Yeni adalet yılının başlaması dolayısiyle tertiplenen bu
toplantıda bulunmak zahmetine katlanmış olduğunuz için hepinize ayrı ayrı
teşekkürler ederim.
1943 yılından beri her yılın 6 Eylülünde yapılan bu törenlerin bir
gelenek haline gelmiş bulunmasına rağmen 1956 yılından beri bırakılmış olması,
büyük bir eksiklik meydana getirmekte idi. Hal ve şartların değişmesi sonunda
bu yararlı ve yerinde geleneğin yeniden canlanmış bulunması, şüphesiz, biz
adliyecileri sevindirmektedir.
Yurttaşlarımızı bugün için en çok ilgilendiren konuların başlıcası
olan Anayasa konusunda, yargı erkine, kaza kuvvetine ilişkin meselelerden
önemli saydıklarımın hangileri olduğunu ve bunların ne şekilde çözülmesi
gerektiğini, sadece kendi düşünce ve görüşüme göre, açıklamamın yararlı
olabileceğini sanıyorum ve bu sebeple bu konu üzerinde durmak istiyorum.
Bilindiği gibi, hukuk ilminde devlet kuvvetleri, başka bir deyimle
devlet faaliyetleri, kuvvetlerin ayrılığı prensibine göre üçe bölünmektedir: Yasama erki (Teşri kuvveti), yönetme erki (icra kuvveti), yargı erki (Kaza kuvveti).. Devletin
yargı alanındaki faaliyeti, adalet dağıtma yani haklıyı haksızdan ayırma veya
suçluyu cezalandırma faaliyeti olarak karşımıza çıkar. Devlet kuruluşunda bu
faaliyet, hâkimlere veya çeşitli adlar alan hâkimler kurullarına (Danıştay,
Vergi itiraz Komisyonları gibi) bırakılmıştır.
Ülkenin temeli olan adaletin gereği gibi dağıtılması için
gerçekleşmesi aranan ilk şart, mahkemelerin tarafsız olması yani hüküm veren
hâkimin, dosyadaki delillerin, kendi hukuk ve kanun anlayışının ve nihayet
vicdanının etkisinden başka hiçbir şeyin etkisi altında olmaksızın karar
vermesidir ki, buna (Muhakemelerin istiklâli) denilmektedir.
Hâkim, hukuk esasları ve vicdanı yerine idare adamlarının veya
davada (l9ili olanlardan birisinin etkisi altında kalarak karar
verirse verdiği karar, açıklamaya lüzum yoktur ki, özünde adaletle ilgisi
bulunmıyan bir belge, daha açıkçası bir zulüm belgesinden ibaret kalır. Bu
durum haksızlığa uğrayanın olduğu kadar bütün toplumun gönül rahatlığını bozar.
Zira yurttaş haklı olarak aynı felaketin birgün kendi başına da geleceğini
düşünür. Böyle kararların çoğalması, halkın adalete ve devlete güvenini
sarstığı gibi sürekli kaygular altında ezilen, yarının ne olacağını
kestiremeyen kişilerden meydana gelen bir toplumun önce çalışma gücü ve sonra
yaşama hevesi kalmaz ve gittikçe artan güvensizlik ve kaygular, yurdu kanlı
olaylara ve sonu kestirilemiyen felaketlere götürür. Bunun için bugün bütün
medeni dünya anayasalarında bu ve bundan önceki Anayasalarımızda olduğu gibi,
yeni Anayasa'da dahi, mahkemelerin müstakil olduğu yollu bir hüküm, şüphesiz,
bulunacaktır. Fakat bir çok acı olaylar göstermiştir ki, Anayasa'da sadece
böyle bir hükmün bulunması, hiçbir zaman hâkimi, idarenin etkisinden
kurtarmaya yetmemekte, bu prensibin gerçekleştirilmesi için tamamlayıcı birçok
Anayasa hükümlerine ihtiyaç bulunmaktadır, bu tamamlayıcı hükümlerin konusu
olacak tedbirlerin amacı, adalet adamlarını idarenin dolayısiyle olan
baskısından kayıtsız şartsız uzak tutmak olacaktır.
Bugün yürürlükte bulunan Hâkimler Kanununa göre adlî hâkimlerin
belli işlere atanması.onlar hakkında, inzibati kovuşturma yapılması ve
mahkemelerin denetlenmesi, Adalet Bakanlığı'na yani yönetim erkine
bırakılmıştır. Bundan başka, Adalet Bakanlığı, herahangi bir hâkime başka yer
mahkemesinde veya aynı yerde başka bir mahkemede geçici olarak yetki verebilmekte
ve böylece onun esas görevinden uzaklaştırılabilmektedir. Ve nihayet belli bir
yerde mahkemeyi kaldırarak hâkimi görev dışı bırakmak dahi Bakanlığın
yetkilerindendir. Demek ki, yönetim erki, icra kuvveti, hâkime şu veya bu
şekilde karar vermesi yolunda emir vermemekle beraber, az önce bildirilen
yetkilerini kullanarak onun üzerinde dolayısiyle ve fakat kuvvetli bir baskı
yapabilmektedir. O halde bütün bu işlerin yönetimle, Adalet Bakanlığı ile
ilgisi olmayan tarafsız bir kurulca görülmesi gerekecektir ki, bu kurul dahi,
ikinci Cihan Savaşı'ndan sonra kabul edilen birçok anayasalardaki Yüksek
Hâkimler Kurulu olabilir. Böyle bir kurulun en yüksek mahkemenin başkanının
başkanlığı altında, hâkimler arasında hâkimlerce ve üniversiteler hukuk
profesörleri arasından profesörlerce belli devreler için seçilecek bir kurul
olması, ihtiyaca en elverişli bir şekil olarak düşünülebilir, işin mahiyeti,
kurul üyelerinin 2/3'ünün hâkimlerden, 1/3'ünün profesörlerden olmasını gerektirecektir.
Anayasa'ya bu kurulun nasıl kurulacağını gösteren hükümlerden başka, kurul
üyelerinin hukuki durumlarına ve hususiyle alacakları paraya ilişkin esasların
dahi yazılması gerekecektir.
Adaletin tarafsız olmasını sağlayacak tedbirlerden diğer birisi de
hâkim teminatıdır. Hâkim teminatı demek, hâkimin işlediği suç sebebiyle
verilmiş bir mahkeme kararı veya inzibat kurulu kararı veyahut rızası
bulunmadıkça, hem yerinin hem görevinin değiştirilmemesi ve hâkimlikten
çıkarılmaması demektir. Bugünkü Anayasa'da hâkimlerin kanunun gösterdiği
haller dışında azlolunamıyacakları yollu hüküm, hâkim teminatının esasını
teşkil etmektedir. Gelecek Anayasa'ya bu hüküm konulmakla beraber, hâkim
teminatının ne demek olduğunu ve hangi hâkimlerin tundan faydalanması
gerektiğini gösteren hükümler de konulmalıdır. Yani, hâkimin rızası veya ceza
mahkûmiyet kararı veya Hâkimler Kurulu'nun kararı olmadıkça yerinin ve
görevinin değiştirilemiyeceği ve kendisinin hâkimlikten çıkarılamıyacağı
yazılmalıdır. Hâkimin atanması ve yerinin değiştirilmesi ve kanuni sebeplerle
işinden çıkarılması işlemleri, tarafsız bir kurul olan Yüksek Hâkimler
Kurulu'na verilse bile onun rızası olmadıkça veya kanuni sebeplerden birisi
gerçekleşmedikçe yerinin veya görevinin her zaman değiştirilmesi ihtimali,
gönül rahatlığı ile çalışmasına engel olacağından dolayı işlerin verimi
üzerinde önemli derecede etki göstereceği cihetle şahsa bağlı olan bu teminata
hâkimler kurulu esasının kabulüne rağmen dokunulmaması zaruridir; nitekim
Hâkimler Kurulu esasını kabul etmiş olan yeni Anayasa'ların hepsinde hâkimin
şahsına bağlı teminat dahi yer almış bulunmaktadır.
Şahsa ilişkin olan teminatın, yabancı ülkelerde olduğu gibi her
hangi bir süre ile bağlı olmaması, çok güzel bir prensip ise de yurdumuz
bölgelerindeki yaşayış şartları arasındaki büyük farklar dolayısiyle bu durum,
başka başka bölgelerde çalışan hâkimler arasında haksızlıklar doğurmaktadır. Bu
itibarla, şahsa ilişkin teminatın unsurlarından olan yer değiştirilememe esasının
belli birsüreye bağlanması ve Hâkimler Kurulu'nca yapılacak belli bir programa
göre, sürenin sonunda yine o kurulca ve program gereğince hâkimler arasında
değişiklik yapılması prensibi dahi Anayasa'ya konulmalıdır. Bu durumda, her
hâkimin belli bir sürenin sonunda çalıştığı yerden başka bir yere verileceği ve
onun çalıştığı yaşayış şartları elverişli olan yerde kalma süresinin
uzatılmasına imkân bulunmıyacağı cihetle yer değiştirmenin hâkim üzerinde bir
baskı âleti olması düşünülemez.
Bugün diğer devlet hizmetlerinde olduğu gibi, hâkimlerin de
emeklilik yaşı kaide olarak (65)'dir, ancak bu yaş, hükümet tarafından (68)'e
kadar uzatılabilmektedir. Hâkimlerin hizmet sürelerinin herhangi bir makam
tarafından böylece uzatılabilmesinin halk oyu üzerinde yersiz bir takım
yorumlara meydan bıraktığı görülmüştür. Bunu önlemek üzere yaş sebebiyle
emekliye ayrılma halinin kesin ve beîii bir yaş esas alınarak düzenleneceği
prensibi Anayasaya yazılmalıdır.
Şahsa ilişkin teminat konusunda gözönünde tutulması gerekli gayet
önemli bir yön vardır. Azledilebilen veya yerinin yahut görevinin değiştirilmesi
her zaman mümkün bulunan hâkimlerin, iktidarın veya sözünü geçiren kimselerin
ilgili oldukları davalarda verecekleri kararlar ne kadar doğru olurlarsa
olsunlar, halk tarafından şüphe ile karşılanır ve çok zaman halk o kararlara
karşı saygı göstermez ve onlardan iç rahatlığı duymaz. Bu hal dahi, toplumun
adalete karşı güvenini sarsar. Adalete karşı güveni sarsılan bir toplumda
yaşayanlar, yavaş yavaş yaşamaktan bıkar, canından bezer ve bunlardan bazıları
haklarını kendileri almak yoluna dahi başvurur, yani birçok suçlar işler.
Demek ki, hâkim teminatı, kararların halk gözünde saygı yaratması bakımından
dahi çok önemlidir ve hâkimin şahsına bağlı olduğu söylenilen teminat, özünde
yurttaşın gönül rahatlığının ve adalete güveninin teminatıdır. Yoksa hâkimin
kendisine tanınmış bir imtiyaz değildir.
Anayasa'ya konulacak hükümlerden birisi dahi devletçe hâkimlere
sağlanacak menfaatlere ilişkin olan hükümdür. Şimdiki Anayasa'da, hâkimlerin
aylık ve ödeneklerinin özel kanunla belli edileceği yazılıdır. Nitekim, birçok
çağdaş Anayasa'larda da böyle hükümler vardır. Bu hükümlerden maksat, hâkimin
görevinin özel önemi sebebiyle ve bu öneme uygun olarak ona devlette çalışan
memurlardan farklı ödemeler yapılmasıdır. Gerçekten
bütün yüksek dinlerde adalet işi, en önemli ve hatta kutsal bir iş sayılmış
ve adaletle hüküm verilmesi, hakkın herhangi bir şekilde çiğnenmemesi
emrolunmuş, uygarlıkta ilerlemiş bütün ülkelerde, gerek eskiden ve gerek
bugün, adalet işi, devletin başta gelen işi ve adalet ise insan mutluluğunun,
(saadetinin) vazgeçilmez bir şartı olmuştur; nitekim İslâm Dini'nin temel
kitabı olan Kur'anda, Tanrı'nın insanlara adalet üzere davranmalarını
emrettiği, hüküm verenlerin tarafların fakirlikleri veya zenginlikleriyle
meşgul olmaksızın adalete göre hüküm vermek zorunda oldukları, bir kimsenin
hüküm verirken (kendi yakınlarının zararına olsa bile) sadece adaletle hüküm vermesi
gerektiği, Tanrı'nın âdil olanları sevdiği birçok âyetlerde bildirildiği gibi
büyük İslâm Peygamberi'nin bir ülkenin küfürle ayakta kalabileceğini ve fakat adaletsizlikle, zulümle ayakta
duramıyacağını, adaletin ülkenin temeli olduğunu, bir saat adaletle hüküm vermenin
altmış yıl ibadet etmekten daha değerli bulunduğunu söylediğini de kitaplarda
yazılıdır. Bir Alman Atasözü'nde "Ülke yalnız adaletle ebedileşir ve
adaletsizlikle yıkılır" dendiği gibi Ömer Hayyam "Adalet kâinatın
ruhudur", F.R. Chateaubriand "Adalet milletler için daima bir
gıdadır; zira adalete doyulmaz", R.A. Roth "Her rejimin temeli
adalettir. Halka, hürriyet, ahlâk ve şeref veren odur". Alman Filozofu
Kant "Eğer adalet kaybolursa insanların dünyada yaşamalarının manası
kalmaz", Aksak Timur "Bir ülke kılıçla alınır ama adaletle elde
tutulur" demişlerdir, ilerlemiş ülkelerde yetişmiş siyaset ve düşünce
adamlarının vecize haline gelmiş ve adaletin sosyal değerinin en yüksek bir
değer olduğunu belirten daha nice sözleri vardır. Demek ki, yüzyıllardan beri
edindikleri görgülerle bugün insanlar, adalet dağıtma işini devlet işlerinin
en yükseği saymaktadırlar. Bunu günlük yaşamımızda biz kendimiz de kolayca
görebiliriz.
Bir yurttaş, diğer bir yurttaşın hakkını çiğnediği zaman, hak sahibinin
en son başvuracağı kapı, mahkeme kapısı olduğu gibi yurttaşın hakkının herhangi
bir idare adamı veya yönetimde söz sahibi olan bir kurul tarafından çiğnenmesi
halinde de yurttaşın başvuracağı yer yine mahkemedir. Demek ki, yurttaşın
yurttaşla olan münasebetlerinde de yurttaşın yönetim erkiyle, idare ile olan
münasebetlerinde de hakkın yerine getirilmesi, yanlış işlerin kanuna uygun bir
işleme çevrilmesi veya ortadan kaldırılması, kısacası, haksızlığın
düzeltilmesi ancak ve ancak adalet kapısında sağlanabilmektedir. Adalet kapısı,
bilhassa yönetim yerlerinin haksızlıklarını düzeltecek son kapı olunca adalet
işleri, sosyal bakımdan, yönetim işlerinden daha önemli işler niteliğini
kazanır. Bizimki gibi hukuk devleti olmayı amaç edinmiş ve bunun için savaşlar
yapmış, kan dökmüş bir ülkede bu gerçek, hiçbir itiraza yer bırakmıyacak
şekilde kendini kabul ettirir; zira, hukuk devleti demek, her davranışını
hukuka uydurmak isteyen ve kaide olarak bütün işlemlerine ve eylemlerine bütün
muamelelerine ve fiillerine karşı hâkime başvurabilen bir devlet kısacası, bir
hâkimler devleti demektir. Eflâtun'un "Âdil bir mahkeme, devlet binasının
en sağlam direğidir" sözü, özel olarak hukuk devleti için doğrudur. Son
kapı olan mahkeme kapısı, gayet sağlam bir kapı olmalıdır ki, haksızlık oradan
içeri sızmasın. Bu kapının sağlamlığı sadece konulan kanun hükümleriyle hâkimin
yönetim erkinin veya işle ilgili bir yurttaşın etkisi dışında ve kanunla,
vicdan ile başbaşa bırakılması yolunda sağlanmış olmaz; kanunun gereği gibi uygulanabilmesi
ve hatta hâkimin okuduğunu ve söyleneni gereği gibi dinliyebilmesi ve
anlıyabilmesi, kendisine herhangi bir sıkıntı ve üzüntü bulunmamasına yani onun
iç rahatlığına sahip olmasına Bağlıdır. Şayet hâkim maddi ihtiyaçları
karşılamaya yetecek paraya sahip değilse, ne kadar iyi niyetli olursa olsun
ruhî bakımdan kendisini işe büsbütün veremez ve böyle bir hâkimin kararı,
büyük bir ihtimalle, doğru olmaz, yanlış kararların çoğalması da toplum için az
önce de belirtildiği gibi pek zararlı sonuçlar verir. Hâkimlik, gerek dosyalar
üzerinde birçok ince meselelerle uğraşmayı, gerekse taraflarla, tanıklarla,
bilirkişilerle karşı karşıya gelip onlardan işin doğrusunu öğrenmek, karanlık
yönleri açıklatmak, hiç eksik olmayan birbirini tutmazlıkları gidermek için
sürekli olarak çabalamayı ve durmadan, dinlemeden emek vermeği gerektiren bir
meslektir, işlerin çokluğu sebebiyle Yargıtay hâkimleri ve Türk hâkimlerinin
büyük bir çoğunluğu, pek çok akşamlarını evlerinde dinlenerek geçiremedikleri
gibi hafta tatilinden de hemen hemen faydalanamazlar. Bu yaşama şartları,
hâkimlerin diğer mesleklerdekinden daha çabuk yıpranıp hastalanmaları veyahut
mesleğe tam manasiyle yararlı olabilecekleri olgun bir çağda meslekten çekilip
serbest hayata atılmaları ve durumu yakından bilen yeni hukukçuların
hâkimliğine rağbet etmemeleri sonucunu doğurmaktadır.
Şu cihet üzerinde kimsenin tereddüdü olduğunu sanmıyorum. Bir
ülkede gerçek iktisadi kalkınma, ancak adalet işlerinin aksamadan yürümesine
bağlıdır. Adalete güven bulunmayan ülkelerde iş hayatı gelişemez, bu yerlerde
yerli ve yabancı sermaye işe atılmaya pek hevesli olmaz ve uğrayabileceği
haksızlığı kolayca gidermek imkânına sahip olduğuna inanmıyan işçi kendisini
işine gereği gibi bağlayamaz ve bu durum işletme sahibinin de işçiye karşı
gerekli güveni göstermemesi gibi kötü durumlar meydana getirir. O halde, sağlam
bir adalet mekanizması, bir toplumun sadece ahlâk ve fazilet bakımından değil
aynı zamanda iktisadî bakımdan dahi kalkınmasının birinci şartıdır.
Bugüne kadar hakim olan yanlış bir düşünceye hukuk devleti olma
yoluna kesin olarak girmemizden sonra artık değer vermemek gerektir. O da,
hâkimin dahi devletin bir memuru bulunması sebebiyle diğer memurlardan, farklı
bir malî hakkı olamıyacağı ve öbür memurların işlerinin dahi hâkimin işi kadar
önemli bulunduğu düşüncesidir. Toplumun yaşayışında her iş belli bir ihtiyacı
karşılar ve bu bakımdan devlet işlerinin hangisinde bir aksaklık olursa
neticede toplum bu aksaklıktan az veya çok, er veya geç, lâkin her halde zarar
görür. Fakat başka başka yönetim işlerinin aksaması halinde dahi doğacak
zararların önemi ayrı ayrı olacağına, göre yönetimin kanunsuz işlerinin
düzeltilmesini dahi amaç edinen adalet işlerindeki aksaklıktan doğacak zarar,
genel olarak bir yönetim işinden doğacak zarardan daha ağır olacaktır.
Uygarlıkta ilerlemiş bütün ülkelerde hâkim aylıklarıyla memurların aylıklarının
aynı olmayışı ve hâkimlere daha yüksek malî menfaatler sağlanmakta olması da
hâkimliğin memurluktan farklı sayıldığını belirtmektedir. Yüzyıllarca denenmiş
olan bu esası, yeniden tartışma konusu yapmak, toplumun yararına olmaz; zira
denenmiş olan bir konuyu yeniden denemek, akla uygun bir davranış sayılmasa
gerektir.
Etraflı olarak açıklanan bu sebeplerle hâkim aylıklarının devlet
hizmetinde bulunan diğer kimselerin aldıkları aylık ve ödeneklerden tamamiyle
ayrı, adalet işinin zorluğuna ve önemine uygun bir miktar üzerinden özel
kanunla tesbit olunacağı hükmü, Anayasa'da yer almalıdır.
Savcılar hâkim değildirler, hüküm vermezler. Onlar ancak devlet
adına dava açar, davayı mahkemede kovuştururlar ve dava sırasında devletin
hakkını mahkemede savunurlar. Savcının yönetim adamlarının etkisi altında dava
açması veya açmaması ve özel olarak, bir davada etki altında işlem yapmış
bulunması, bir suçsuzun mahkûm edilmesini ve bir suçlunun kovuşturmasız
kalmasını sağlamaya uğraşması, adalet için çok zararlı olur. Bu bakımdan son
İtalyan Anayasası'nda kabul edildiği gibi savcılara dahi bir dereceye kadar
adlî teminat tanınması adalet işlerinin tarafsız görülmesi bakımından
zarurîdir. Yalnız bu teminat, savcıların hâkim durumunda olmamaları sebebiyle
ancak nisbi teminat olacaktır. Bu sebeple, Anayasa'ya özel kanun hükümlerince
savcıların dahi teminatlı bulundukları yolunda bir hüküm yazılmalıdır.
Burada hâkim teminatiyle ilgili olarak ileri sürülen bir görüşe
dokunmadan geçmek doğru olmıyacaktır. Bazan, gerçek teminatın hâkimin
vicdanında ve seciyesinde aranması gerektiği cihetle kanunla tanınmış teminatın
zaruri olmadığı ileri sürülmektedir. Şurası kesindir ki, hâkim, seviyece çok
yüksek ve olağanüstü vicdanlı bir kimse ise hiçbir güç ve hiçbir kimsenin zoru
karşısında eğilme nedir bilmeyecektir. Bu konuda Türk tarihinden iki örnek
verelim:
1 - "İstanbul'u aldıktan sonra Fatih Sultan Mehmet, bir
Bizans'lı mimarla bir yapı yaptırmak üzere anlaşma yapar ve binaya konulacak
direklerin boyu üzerine mimara talimat verir.Mimar, talimata uygun davranmanın
fen bakımından sakıncalı olduğunu anlar ve direkleri biraz kestirdikten sonra
binaya koyar. Binayı gezdiği sırada talimata aykırı davranmayı öğrenen padişah,
öfkeye kapılır mimarın kollarını kestirir. Mimar hemen İstanbul Kadısı'na gider
ve padişaha karşı dava açar. Kadı padişahı mahkemeye çağırır. Fatih, hâkimin
karşısına çıkınca ayrı bir yere oturmak ister. Hâkim kendisini duruşma için
geldiğini bu sebeple ancak davacının yanında durması gerektiğini ona söyler.
Padişah bu sözü dinler. Duruşma sonunda padişahın haksız olduğu sonucuna varan
Kadı, Fatih'in de iki elinin kesilmesine karar verir. Bu kararın adalete
uygunluğundan memnun kalan davacı, el kesme yerine kendisine para ödenmesini
ister" ve bu istek üzere işlem yapılır.
2 - ikinci olay, ikinci Abdülhamit Devri'nde geçmiştir.
"Abdülhamid'i tahtından indirmeye kalkışma suçundan cinayet mahkemesine
verilen büyük bir siyaset adamının davası başlamazdan önce padişahın damadı
Mahmut Celâlettin Paşa, mahkeme başkanı Abdüllâtif Suphi Paşa'ya gider ve (Sizden
sânı sadakate lâyık bir karar bekliyoruz) der. Davaya bakılır, sanık beraat eder.
Padişahın yolladığı haberi bilen başkanın kızı, kararı öğrenince hayretlere
düşer ve babasına (kararı verirken sânı sadakate lâyık karar bekleyen hünkârdan
korkmadınız mı?) diye sorar. Padişahın karşılığı şudur : (Öyle bir hâkim öyle
bir sultan var ki, huzuruna yarın Hünkâr da, ben de beraber çıkacağız, işte
ben, yalnız o Hünkârdan korkarım)".
Türk adalet tarihinden alınan bu örnekler, birer yüksek seciyye ve
kahramanlık örneğidir. Böyle olağanüstü kimselerin sayısı hiçbir zaman çok
değildir ve yüksek seciyyeli olanlar da kahramanlık isteyen bir mesleğe girme
yerine vicdanlarının rahatını bozmadan geçimlerini sağlayabilecekleri başka bir
mesleğe girmeyi düşünebilirler. Bundan dolayı hâkimin kahramanlık göstermeden
vicdanı ile ve hukuk anlayışiyle başbaşa kalıp hüküm vermesini sağlayacak
şekilde kanun hükümlerine yâni teminata ait hükümlere ihtiyaç görülmüştür. Bu
sebeplerle bütün medenî ülkelerde hâkim teminatına ait Anayasa hükümleri
kabuledilmiş bulunmaktadır. Söylemeye hacet yoktur ki, teminat, adaleti
sağlamak içindir. Yoksa sayıları pek az da olsa memlekete gereği gibi
davranmayı bilmiyen kimselerin teminat zırhına sığınarak yıllarca meslekte
kalmaları bu hukukî müessesenin amacına asla uygun olamaz ve bu gibilerin
ayıklanması gerektir. Bu bakımdan yeni Hâkimler Kanununda inzibatî hükümler
gözden geçirilirken bu yön üzerinde elbette önemle durulacaktır.
Ülkemizde bugün adlî yargı, idarî yargı, askerî yargı olmak üzere
üç türlü yargı vardır. Halbuki, bütün yargı faaliyetleri, mahiyetçe birbirinin
aynı ve bütün hâkimler, aralarında en ufak bir fark bulunmaksızın yargı erkinin
temsilcileridir. O halde bütün mahkemeler tek bir kuruluş içinde
birleştirilmeli ve bu yön Anayasa'da açıklanmalıdır.
Her mahkemenin işin mahiyetine göre ayrı daireleri olabilir. Bugün
adalet mahkemeleri içinde ağır ceza mahkemeleri, ticaret mahkemeleri, iş
mahkemeleri, bulunduğu gibi idare mahkemeler içinde vergi mahkemeleri vardır.
Yine çözülmeleri için tamamiyle özel bilgiye ihtiyaç gösteren bazı davaların o
işlerde uzman olan hâkimlerden kurulacak mahkemelerde gördürülmesi daima
mümkündür. Adlî yargıda kurulmuş bulunan millî korunma mahkemeleri ve
kaçakçılık mahkemeleri bunu göstermektedir. Bunun gibi idarî ve askerî
davaların il ve ilçe mahkemelerinin özel dairelerinde görülmesi, askerî
mahkemelerin de ihtiyaca göre sabit veya gezici mahkemeler olarak diğer
mahkemelerin kuruluşu içerisine alınması ve Danıştay'ın dava daireleriyle
Yargıtay'ın ve Askerî Yargıtay'ın (Yüksek Mahkeme) adlı bir büyük mahkemenin
bünyesi içinde ayrı daireler halinde birleştirilmesi çok yerinde bir tedbir
olacaktır. Ve bu birleştirme (kanun tatbikatında birlik) yolunda dahi atılmış
önemli bir adım teşkil edecektir.
Anayasa'larda hiçbir kanunun Anayasa'ya ve hiçbir tüzüğün kanuna
aykırı olamayacağı hükümleri vardır. Bundan maksat, Anayasa'nın tanıdığı bir
hakkın kanun yoluyla yurttaşın elinden alınmaması ve yine kanunun kendisine
tanıdığı bir haktan, tüzüğe konulacak bir hükümle yurttaşın yoksun
bırakılmamasıdır. Ne yazık ki, gerek bizde, gerekse yabancı ülkelerde
Anayasa'ya aykırı kanunlara veyahut kanunlara aykırı tüzüklere rastlanmaktadır.
Anayasa'ya aykırı kanun demek, Anayasa'nın tanıdığı hakları çiğneyen bir kanun;
kanuna aykırı tüzük ise kanunun verdiği hakları çiğneyen bir tüzük demektir. Bu
sebeplerle bu nitelikteki kanunların veya tüzüklerin hükümsüz sayılmasının
mümkün kılınması lâzım gelmektedir. Yabancı ülkelerde bu işi görmek üzere
Anayasa Mahkemeleri kurulmuştur. Anayasa'mızla dahi böyle bir mahkeme kurulması
ve bu mahkemede Anayasa'ya aykırı kanunların veya kanuna aykırı tüzüklerin
hükümsüz sayılması için yurttaşlara dava açma hakkının tanınması her halde
zaruridir.
Kanunların veya tüzüklerin hükümsüz sayılması için açılacak dava,
bir kanun veya tüzüğün muteberliği uzun zaman askıda kalamayacağından dolayı,
hak düşüren süreye bağlı tutulacak ve bu süre geçtikten sonra artık Anayasa
Mahkemesine başvurulamayacaktır. Buna rağmen mahkemeler Anayasa'ya aykırı
kanunu veya kanuna aykırı tüzüğü belli davada uygulamamak yetkisinin
tanınmasıyla Anayasa'nın ve kanunun hâkimiyeti daha iyi sağlanmış olur. işin
gerçeği aranırsa, bugünkü Anayasa hükümleri karşısında dahi, mahkemelerin
sadece baktıkları davada Anayasa'ya aykırı kanun hükmü yerine Anayasa hükmünü,
kanuna aykırı tüzük hükmü yerine kanun hükmünü uygulayarak karar vermesi
mümkündür ve özel olarak kanuna aykırı tüzükler konusunda birçok tanınmış
hukukçular, bu ileri ve Anayasa'nın ruhuna uygun görüşü benimsemişlerdir. Hattâ
Danıştay'ın bir kararında Anayasa'ya aykırı kanunun uygulanmıyacağı esası
kabul edilmiş, Yargıtay özel daireleriyle Ceza Genel Kurulu'nun kararlarında da
kanuna aykırı tüzük hükmü yerine kanun hükmünün uygulanması yoluna gidilmiştir.
Lâkin yine tanınmış bir çok hukukçular bu konularda başka görüşü
savunmaktadırlar.
Bundan dolayı Anayasa'da hâkimin, ancak Anayasa'ya uygun kanunları
ve kanuna uygun diğer hukuk mevzuatını uygulayacağı açıklanmalı ve böylece her
türlü tartışmaya son verilmelidir.
Şurasına dikkat edilmelidir ki, Anayasa'ya aykırı kanunu veya
kanuna aykırı tüzüğü mahkemenin baktığı belli davada uygulamaması o kanunu veya
tüzüğü hükümsüz bırakmak anlamına gelmez; bu bakımdan o kanun veya tüzük,
başka olaylarda uygulanabilir. Anayasa Mahkemesi'nin hükümsüz sayılmasına karar
verdiği kanun veya tüzük artık hiç kimseye ve hiçbir olaya uygulanamaz. Yani
böyle bir kanun veya tüzük sanki ortaya konmamış, yapılmamış bir kanun veya
tüzük demektir.
Konuşmamızın sonuna gelmişken Yargıtay'ın iş durumu hakkında
birkaç söz söylememe müsaadelerinizi rica edeceğim.
Adalet dairelerinin işleri birçok sebepler altında, yıldan yıla
arta gelmektedir. Durumu canlandırmak üzere Yargıtay'a 1945'de ve 1959'da
gelen iş sayısını ve o tarihlerdeki daire sayılarını karşılaştırmak yetecektir
: Yargıtay'a 1945'de devirle beraber gelen işlerin toplamı (101413), 1959'da
yine devirle beraber gelen işlerin toplamı (180796)'dır ki, artış nisbeti %
78'dir. Halbuki 1945'de Yargıtay'da 12 daire bulunduğu halde 1959 Eylülünde yürürlüğe
giren kanun ile daire sayısı 16'ya çıkmış bulunmaktadır. Demek ki, dairelerdeki
artış nisbeti sadece % 33'tür. Gerek yüksek soruşturmaya, gerek merkez
tahkikat komisyonuna alınmış bulunan, gerekse yüksek adalet divanında görev
alacak olan Yargıtay hâkimlerinin Yargıtay'daki yerleri zaruri olarak açık
kalacağı cihetle bu adalet yılının önemli bir kısmında verimli bir çalışma
ihtimali gözükmemektedir.
Her yıl artan iş sayısı karşısında bıkmadan usanmadan didinen
faziletli hakim ve savcı arkadaşlarımla uluslararası mahiyette tarihi ve çetin
bir imtihan geçirerek ve tarafsız Türk adaletinin bütün dünyaya yeni bir
örneğini verecek olan değerli meslektaşlarıma sağlık ve başarılar; hak yolunda
yıllarca emek vermiş olanlardan bugün göçmüş bulunan meslektaşlarımla adalet
uğrunda can vermiş bulunan bütün sayın yurttaşlarıma Tanrı'dan rahmet diler;
feragatli çalışma yıllarından sonra emekliye ayrılmış bütün hâkim ve savcılarla
diğer adalet mensuplarına sağlık ve esenlikler temenni ederim.
Buraya kadar gelen ve beni dinlemek nezaketini ve sabrını gösteren
sayın konuklarımıza ve meslektaşlarımıza teşekkürlerimi tekrar ederim. Yeni
Adalet Yılı bütün Yurdumuz ve yurttaşlarımız için kutlu olsun.