SAYIN BAŞBAKAN
VE AZİZ MESLEKTAŞLARIM.
Yeni adalet yılını açmak şerefiyle mübahiyim. Şu anda bütün
mahkemelerimiz 20 Temmuzundan 5 Eylüle kadar bir buçuk aylık kanunî araverme
süresini bitirip yeni çalışma devresine girmiş bulunuyorlar. Adalet cihazının
en başında gelen Yargıtay'ın durumuna ve geçen bir yıl içindeki faaliyetine
tallûk eden meseleler hakkında bir hasbıhal daha yapmak, bu vesile ile de aziz
misafirlerimizi, sayın meslektaşlarımızı bir daha selamlamak fırsatını elde
etmekle bahtiyarım.
Yargıtay'ın Büyük Hâkimleri,
Cumhuriyet Hükümetimiz; Yargıtay Başkanlığı gibi en yüksek bir vazifeyi
bir yıl önce bana emanet etmişti. Meslek hayatımızın en mesut bir devresini
teşkil eden bu yıl için de sizlerden gördüğüm yüksek itimat ve müzaheret;
vazifemi hakkiyle kolaylaştırmış, adalet işlerinde sürat ve isabet sağlamıştır.
Bütün dairelerce adaletin tevzii hususunda sarfolunan dikkat ve gayret, her
türlü sitayişin üstündedir. Bu tören münasebetiyle şükranlarımını sunar ve
hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlarım.
Şunu da memnuniyetle arzedeyim ki, geçen yıl, Yargıtay ailesi için
hiç bir acı hâtıra bırakmayan mesut bir yıldır. Meslektaşlarımızın bu yılı
büyük bir sağlık ve varlık içinde geçirmiş olmaları benim için hudutsuz bir
sevinç kaynağı olmuştur.
Vakıa bu yıl da kıymetli arkadaşlarımızdan Birinci Hukuk Dairesi
Başkanı Şefkati ÖzkutJu, Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Atıf Onan ile Üyelerden
Ali Sakıp Esen, ibrahim Senin Aslan, Abdülkerim Tanrıkut, ibrahim Nazif Çağlayan
ve Salih Hilmi Koçluoğlu, yaş hadlerini doldurarak aramızdan ayrılmış
bulunuyorlar. Kanun hükmü icabı olarak bu güzide yargıçlarımızın Yargıtay'ın
faal rükünleri arasından çıkmış olmalarından dolayı üzüntü duymamak kabil
değildir. Çok parlak bir meslek hayatına mazhar olan ve vazifenin ehemmiyet ve
kutsiyetini her şeyin üstünde tutarak tam bir feragatle ve şaşmaz bir
doğrulukla meslek hayatlarının sonuna erişen bu arkadaşlarımızı hiç bir vakit
unutamayacak, güzel hâtıralarını daima birer örnek olarak muhafaza edeceğiz.
Yüzaklığı ile, sıhhat ve neşe ile aramızdan ayrılmış olan bu
arkadaşları Yüksek Heyet adına sevgi ve saygı ile selamlar ve ayrılıncaya kadar
yılmadan, usanmadan ibraz ettikleri faaliyet için kendilerine teşekkür ederim.
Aziz Dinleyenlerim,
Törenimiz başlıca yüksek mahkemenin geçen devre içindeki faaliyet
bilançosunu, ilmî ve kazaî içtihatlarını izah etmek maksadını gütmektedir. Her
yıl tekrar olunan bilançoyu, aziz misafirlerimizi fazla yormamak için kısaca
arzetmek ondan sonra da düzenleyici, yol gösterici bir kaza mercii olan yüksek
mahkemenin içtihatlarını belirtmek ve bu müsabetle de adalet cihazımızın hal
ve vaziyetinden bahseylemek faydalı görülmüştür.
İLK MAHKEME VE ADALET DAİRELERİNİN FAALİYETİ
Mahkeme ve adalet dairelerine gelen iş miktarı yıldan yıla
artmakta devam ediyor. 1946 yılında mahkemelere (653114) ve adalet dairelerine
(536447) iş geldiği halde 1950 yılında mahkemelere (835705) ve adalet dairelerine
(675275) iş gelmiştir. Beş sene içinde mahkemelere gelen iş miktarı % 28 ve
adalet dairelerine gelen iş miktarı da % 25 nisbetinde artmıştır. 1950 yılında
geçen yıllardan devren gelen ve Yargıtay'dan bozularak iade olunan işler de
dahil olduğu halde mahkemelere (1274163) ve adalet dairelerine (971144) iş
gelmiştir.
Her yıl faaliyetini artırmış olmasına rağmen mahkemeler (360289)
ve adalet daireleri (327146) işi gelecek yıla devretmek mecburiyetinde
kalmıştır.
YARGITAY DAİRELERİNİN FAALİYETİ
Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri, 1950 -1951 yılından (19121) iş
devralmış, bu adlî yıl içinde (106459) iş gelerek mecmuu (125580)'e baliğ olmuş,
bunlardan (16100) iş aidiyeti cihetiyle diğer dairelere verilmiş, (714) iş
eksiklerinin ikmali için mahallerine geri gönderilmiş (98159) iş intaç edilip,
(10607) iş de bilmecburiyet yeni yıla devrolunmuştur.
1950 yılı içinde Yargıtay dairelerince incelenerek onanma ve bozma
suretiyle karara bağlanan işlerin bozma nisbeti hukukta % 36 ve cezada % 44 ve
onanma nisbeti de hukukta % 64 ve cezada % 56'dır.
Hususi dairelerle Genel Kurul kararlarından emsal teşkil edenleri
toplayıp Adalet Dergisi ile fakültelerimizin mecmualarında neşretmekte olduğumuz
gibi bu kararları muntazaman tasnif ederek Yargıtay için bir arşiv meydana
getirmeye de çalışmaktayız. Bu yoldaki ilmî çalışmaların gittikçe onanma
nisbetini artıracağına ve bozma nisbetini de azaltacağına kâniyiz.
Cumhuriyet Başsavcılığı, geçen 1949 - 1950 yılında (1519) iş
devralmış ve 1950 -1951 yılında (35692) iş gelmiş, (36993) iş çıkarılarak yeni
yıla (218) iş devretmiştir.
1949 -1950 Adlî Yılı Re 1950 - 1951 Adlî Yılın mukayesesinde, 1949
-1950 yılı devir aldığı (13392) işe mukabil (19121) iş devretmiş, 1950 -1951
yılı ise devraldığı (19121) işe mukabil (10607) iş devretmiştir. 1949 - 1950
yılının devir ile beraber (128756) işine mukabil 1950 - 1951 yılında yine devir
ile beraber (125580) iş gelmiştir. Bu suretle iki yılın iş miktarı arasında üç
bin kadar az bir fark olmasına rağmen devirler arasında dokuz bine yakın önemli
bir fark bulunduğu görülmektedir. Bu bilanço bize Yargıtay'ın görevini yerine
getirmek için çalışma takatini son haddine çıkardığını göstermektedir.
Filhakika iş cetvellerine şöyle bir göz atılırsa bütün dairelerin âzami gayret
safederek daha az iş devretmeye muvaffak oldukları görülür.
Daireler içinde bu mazhariyete kavuşmayan yalnız Birinci Hukuk
Dairesi olduğu dikkati çekmektedir. Umumi mukayese yıllık devirler arasındaki
farkın daha çok kabarmasına âmil olan da bu dairedir. Fakat Birinci Hukuk
Dairesi'nin bu durumu kafiyen çalışma noktasından ileri gelmiş değildir.
Bilâkis bir sel gibi işlerin gittikçe kabaran yekûnu karşısında bu dairenin de
emsali daireler gibi çok çalıştığını teslim etmek bir vicdan borcudur.
Fakat sel gibi diye tavsif etmekte hiç mübalâğa etmediğim iş hacmi
insan gücünün üstünde denebilecek çalışmayı körletmiş 1949 - 1950 yılında
devraldığı (4067) işe mukabil (5569) iş devretmiştir.
Dairenin söz götürmez çalışmasına rağmen devrin bu fazlalığı,
daireye gelen iş miktarının yıldan yıla çoğalmasından, yeni Tapulama Kanununun
uygulanması ile şimdiye kadar küller altında uyuyan ve tetkiki bu dairenin
yetkisi dahilinde bulunan birçok arazi ihtilâflarının meydana çıkmasından ileri
gelmektedir. Yurdun her tarafında uygulanmasını yürekten dilediğimiz Tapulama
Kanununun tatbik sahası genişledikçe bu dâvaların sayısı ve binnetice Birinci
Hukuk Dairesi'nin iş hacmi de o nisbette artacaktır.
Bundan başka dairenin görmek mecburiyetinde olduğu davalar, uzun
ve ince çalışmaya, fazla zaman sarfına mütevakkıf bulunan men'i müdahale ve
tescil gibi pürüzlü gayrimenkul davaları olup, bu hususun da işlerin birikmesinde
ve gecikmesinde rol oynadığına şüphe yoktur. Bu dairenin geçen yıl içinde
birikmiş işlerinden iki bini başka dairelere tevzi olunmak suretiyle bir yardım
yapılmış ise de bu dahi devrin yine bu şekilde kabarmasına mani olamamıştır. Bu
hususta esaslı ve ciddi bir tedbir alınmazsa önümüzdeki yıl içinde birikmiş ve
gecikmiş iş miktarının yeni bir tevzi icabettirecek derecede çoğalacağına
şüphe yoktur. Bu ise diğer dairelerin görevini aksatacak derecede fena bir
tesir husule getirecektir.
Diğer Hukuk Daireleriyle Ceza Dairelerinin her birine gelen iş
miktarı, devir ile beraber onbinleri aşmakta olmasına rağmen bunların bir
kısmının hemen hemen devir yapmadıklarını ve bir kısmının da devrettikleri
miktarın geçen yıldan devraldıkları miktardan çok az olduğunu şükran ile
anmaktan kıvanç duymakta isem de, bunun nasıl ezici ve üzücü bir çalışma
mahsulü olduğunu, bu çalışmanın bu tempoda devamına dimağ ve vücudun tahammülü
imkânı bulunmadığını elbet takdir buyurursunuz.
Geçen yıl, kesif dava dosyaları altında bulunan Yargıtay'ın işinin
azaltılması ya üst mahkemeler tesisi yahut Yargıtay dairelerinin artırılması
suretiyle mümkün olabileceğine işaret etmiştim.
Yüksek Bakanlıkça incelenmekte olan mahkemeler teşkili hakkındaki
tasarının tetkikatı henüz bitmemiştir. Bunun kanuniyet kesbetmesinin daha bir
müddet uzayacağı anlaşılmaktadır.
Bu yüzden acele ve muvakkat bir tedbir olarak Yargıtay'a iki Hukuk
ve bir Ceza dairesinin daha ilâvesi lüzumu düşünülmüş ve keyfiyet yüksek Bakanlığa
arzedilmiştir.
Bundan başka Hukuk ve Ceza Genel Kurulları çalışma tarzlarının
tâdili de icap ettiği düşünülmüştür. Şimdiye kadar, Yargıtay daireleri başkan
ve üyelerinden teşekkül eden genel kurulların yalnız daire başkanlariyle her
dairenin bir üyesinden teşkili muvafık olacağı da yüksek Bakanlığa bildirilmiştir.
Filhakika bir başkan ile dört üyeden müteşekkil hususi dairelerden verilen
kararların otuzu mütecaviz bir heyet tarafından tetkiki faydasından ziyade
mahzuru olan bir iştir. Bir kere otuzu mütecaviz zevatın toplanmaları hastalık,
mezuniyet gibi sebeplerle her vakit kolay olmadığı bittecrübe sabittir.
Toplandıkları takdirde de haftada iki gün hususî daireler, hiç iş görememek
durumuna düşmektedirler. Bu hal Yargıtay için büyük bir kayıptır.
Çalışma tarzının değiştirilmesi, Yargıtay için önemli faydalar
sağlayacaktır, içtimai kolaylaştıracak, haftada bir gün yerine iki ve belki de
üç gün toplantı yapılabilecek ve bu suretle genel kurul işleri birikmeden ve
gecikmeden kurtarılacak, içtimaa iştirak etmiyecek olan diğer âza ile hususi
dairelerin teşkili ve haftada iki gün bu dairelerden iş çıkarılması temin
olunacaktır. Bu iki günde hususi dairelerden küçümsenmeyecek derecede iş
çıkarılacağına şüphe edilemez.
Maruzatımın kabulü halinde genel kurullar, hukukta oniki ve cezada
on zattan teşekkül edecektir. Beş zattan mürekkep hususi dairelerden verilen
kararların bir mislinden fazlasiyle kurulacak olan genel kurullar tarafından
tetkiki pekâlâ kabildir. Bunda adlî teminat namına da hiç bir mahzur mutasavver
değildir. Bu düşüncenin biran evvel kuvveden fiile çıkarılmasını dileriz.
YÜKSEK MAHKEMENİN KARARLARI
Bu konuda ilk hatıra gelen, içtihadı Birleştirme Kararlarıdır.
Kanun hükümlerinin tatbikinde, daireler arasında zaruri bazı anlaşmazlıklar
tehaddüs etmektedir. Hususile yeni çıkan kanunların tatbikinde bu anlaşmazlık
daha ziyade vukua gelmektedir. Geçen yıl yürürlüğe girmiş olan Af Kanununun
beşinci maddesinin uygulanmasında tehaddüs etmiş olan ihtilâflar bu kabildendir.
Bu maddenin tesis ettiği hüküm, umumi ve hususi af esaslarına pek de uygun
olmadığından ceza daireleri affın mahiyetinde ihtilâf etmişlerdir, içtihadı
Birleştirme Kurulu 11/12/1950 tarihli ve 12/11 sayılı karariyle affın hususi
mahiyette olduğunu kabul ederek bu ihtilâfı kat'i surette halletmiştir.
Yirmi dört senelik bir tatbikat hayatı olan Medeni Kanunumuzun
tatbikinden doğan ihtilâflar da eksik değildir. Geçen yıl içinde başgöstermiş
olan ihtilâfların başlıcaları Medeni Kanunun 65 inci maddesiyle şufa
hükümlerinin tatbikine taallûk etmektedir. 65 inci madde mucibince cemiyetten
çıkarılmasına karar verilen azanın bu karar aleyhine dâva açmak hakkı olup
olmadığı hukukî bir meseledir. Bu maddenin aslında olduğu gibi lisanımıza nakil
ve tercüme olunmaması, ihtilâfa sebep olmuştur, içtihadı Birleştirme Müessesesi
20/9/1950 tarih ve 4/10 sayılı karariyle bu ihtilâfı halletmiş olduğu gibi
Medeni Kanunumuzu tâdile memur ilim heyeti de bu maddeyi her türlü tereddüt ve
ihtilâfa meydan vermeyecek bir şekilde tedvin etmeye çalışmıştır.
Şufa meselelerine gelince, tatbikatta çok mühim bir mevki işgal
eden ve fertler arasında birçok ihtilâflara yol açan şufa meselesi, Medenî
Kanunumuzda iki maddenin içine sıkıştırılmıştır. Bu maddelerde de mukaveleden
mütevellit şuf'a hakkı ile kanunî şuf'a hakkının sadece bir izahı yapılmaktadır.
Halbuki şuf'a hakkına terettüp eden hükümler yalnız bundan ibaret değildir.
Şuf'a hakkından feragat caiz olup olmadığı, feragatin şekle tabi bulunup
bulunmadığı, sübût vasıtaları ve nihayet kanuni şuf'anın zamanaşımına tabi olup
olmayacağı hususlarında kanunda sarih bir hüküm bulunmaması, mahkemelerce ve
yüksek mahkemece ciddi ihtilâflara saik olmuştur.
İçtihatı Birleştirme Kurulu 16.5.1951 tarih ve 19/3 ve
20/Haziran/1951 tarih ve 13/5 sayılı kararlariyle satıştan evvel bizatihi
şuf'a hakkında feragatin muteber olduğu, ancak bu feragatin resmî şekilde
yapılarak tapuya tescili lâzım geldiği, şefiin muayyen alıcıya karşı şuf'a
hakkından feragat taahhüdünün gerek satıştan evvel, gerek satıştan sonra resmî
şekle bağlı bulunmadığı, ancak yazılı delil ile isbatı lâzım geldiği
içtihadında bulunarak, bu ihtilâfları da halletmiş ve ancak zamanaşımı
ihtilâfının hallini önümüzdeki devreye bırakmak mecburiyetinde kalmıştır.
Bir taraftan mevcut işleri vakit ve zamanında çıkarabilmek için
gayret sadeden, diğer taraftan içtihad ihtilâflarını tetkik ve halletmeye
çalışan yüksek mahkemenin hukuk ve cezada bunlardan başka birçok emsal
kararları mevcuttur. Adalet Dergisi ile diğer dergilerde neşredilmekte olan bu
kararlardan en çok bir saatlik kısa bir zamanda bahsetmeye bittabi imkân yoktur.
Yalnız şunu arzedeyim ki, aynı kanunları tatbik eden Türk Temyiz
Mahkemesiyle İsviçre Federal Mahkemesi kararları arasında, tatbikatta ahenk ve
mutabakat mevcut olduğunu müşahade etmekle memnunuz.
Tafsilâtı, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi'nin altıncı cildinin
482 nci sahifesinde neşrolunan Türk Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesiyle İsviçre
Federal Mahkemesinin kararlarını misâl olarak zikretmek isterim. Bu iki
kararın mevzuunu teşkil eden hâdise aynıdır. Bir talebenin tahsil masrafını
ödemeyi taahhüt suretiyle ahlâki bir vazifenin ifasını taahhüt eden kimsenin
yahut mirasçılarının bu taahhüdün ifasına icbar edilip edilmeyeceği
meselesidir. Türk mahkemesi Borçlar Kanununun 62 nci maddesine göre ahlâki bir
vazifeyi ifa için verilen şeyin istirdadı lâzım gelmezse de bu gibi tabii
borçlar ifadan evvel hüküm ifade etmeyeceğinden ne mütaahhidin, ne
mirasçılarının, taahhüdün ifasına icbar edilemeyeceği içtihadında bulunmuştur.
Federal Mahkeme de, bu karardan hayli zaman önce ısrar etmiş olduğu bir kararında
sözü geçen maddeyi aynı suretle tefsir ve tatbik etmiştir.
Adalet Ceridesi'nde neşretmekte olduğumuz Federal Mahkeme kararlarından
mahkemelerimizin ve hukukçularımızın büyük faydalar sağlamakta oldukları
şüphesizdir. Her iki mahkeme kararlarını daha esaslı bir surette mukayese ve
neşretmek üzere Bakanlıkta bir büro teşkili adaletin inkişâfı için bir iş
olacağı kanaatindayız.
ADALET DAĞITMA VAZİFESİ
inkâr edilmez bir hakikattir ki adalet, mülkün esasıdır. Tarih
boyunca adaletsiz ve haksız bir idarenin payidar olduğu görülmemiştir,
insanlığın en büyük ızdırabı daima haksızlıktan doğmuş, büyük yıkıntılara hemen
daima haksızlık ve adaletin iyi tevzi edilmemiş olması sebep olmuştur.
Topluluğun ve ferdin varlığını sağlayan, münasebetlerini
düzenleyen kaidelerin hakkaniyet ve adalet esaslarına dayanması, bunların asla
ihmâl edilmeden realiteye uygun şekilde ciddiyet ve süratle uygulanması,
müeyyidelerinin behemahal yerine getirilmesi şüphesizdir ki, milletleri
tekâmül ve refaha isal eder.
Devletlerin en esaslı vazifelerinin adelet dağıtma işi olduğu
asırlardan beri değişmeyen bir hakikat olarak yaşamaktadır, insanlık tarihinde
hürriyet, devletlerin adalet içi âzami teminat sağlamalariyle korunabilmiştir.
Yargıçlarımız, demokrasinin en kuvvetli bir teminatı olan adaleti, her zaman
her türlü tesirden azade olarak sarsılmaz bir vicdan ile yerine getirmeye
çalıştıklarını isbat etmişlerdir. Şükranla kaydedirm ki, yargıçlarımızın tesir
altında kaldıkları veya tesire kapılarak hüküm verdikleri hiç bir zaman iddia
olunmamıştır.
Adalet cihazımız aleyhine tevcih olunan şikâyetler başlıca şu
suretle hülâsa edebilir:
1 - Vatandaşın tevkifi,
teminat altında değildir,
2 - Mesken masuniyeti
yoktur,
3 - Yargıçlara tam
teminat verilmek lâzımdır,
4 - Dosyalar ve ilâmlar
perişan bir haldedir,
5 - Adalet teşkilâtımız
dağınık ve karışıktır,
6 - Mevzuatın tâdil ve ıslâhı lâzımdır.
Filhakika Ceza Mahkemeleri Usulü Kanununun 200 üncü maddesi ölüm
ve ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerden sanık olanlar hakkında son
tahkikatın açılması karariyle birlikte tevkif kararı verilmesini ve duruşmanın
mevkuten icrasını" mecburî kılmakta ve 3005 sayılı Meşhut Suçların Muhakeme
Usulü Kanununun 6 ncı maddesi "Cumhuriyet Savcılarına hazırlık tahkikatında
sanıkları tevkit etme yetkisini tanımakta ve 13 üncü maddesi de "Bir ay
veya daha ziyade hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm edilenlerin mevkuf
olmadıkları takdirde mahkemece tevkif edilmelerini" ve Millî Korunma
Kanununun 66 ncı maddesi aşağı haddi altı ay ve daha ağır cezayı müstelzim
cürümlerden sanık olanlar hakkındaki duruşmanın mevkufen yapılmasını ve 1918
sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibi Hakkındaki Kanunun 58 inci maddesi
kaçakçılıktan sanık olanların mahkemeden tevkifleri isteneceğini" âmir
bulmakta idi.
Tevkif sebeplerini gösteren ve tevkifi müstelzim hâl ve şartların
mevcut olup, olmadığını ve böyle bir tedbirin alınması gerekip gerekmediğini
yargıcın münhasıran takdirine bırakmış olan Ceza Usulünün ana prensipleriyle
telifi kabil olmayan ve Anayasa hükümlerine de uygun bulunmayan bu hükümler,
1951 yılı içinde yürürlüğe girmiş olan 5695 ve 5699 ve 5766 sayılı Kanunlarla
kaldırılmış olduğu gibi 1918 sayılı Kanunun 58 inci maddesinin değiştirilmesi
ve hususi binalarla müştemilâtında arama usulünden bahis olan ve esaslı
kaidelere uygun bulunmayan sözü geçen kanunun (8) inci maddesinin
değiştirilmesi hakkında hazırlanan Kanun tasarıları da Büyük Millet Meclisi'ne
verilerek vatandaşın tevkif ve mesken masuniyeti meselesi ciddi surette teminat
altına alınmıştır.
YARGIÇLARIMIZIN TEMİNATINA GELİNCE
Geçen yıl, yargıçlarımızın tâyin, terfi ve tahvillerinin teminat
altına alınmasını rica etmiştim. Bu ricamızın gerek Hükümetçe, gerek matbuatça
yüksek bir alâka ile karşılandığını şükranla kaydederim. Bu hususta Adalet
Bakanlığı'nın teşebbüsü ile Hâkimler Kanununda tadilât yapılmış, yargıçlarımıza
en yüksek teminat sağlanmıştır. Komisyon tarafından izhar olunan kanun tasarısı
Yüksek Bakanlığa takdim olunmuştur. Önümüzdeki devrede Büyük Millet Meclisi'nce
müzakere edilerek kanuniyet kesbedeceğini kuvvetle ümit ederiz.
DOSYALARIN, EVRAK-I ADLİYENİN PERİŞAN BİR HALDE OLDUĞU
Maalesef evrakı adliye perişan bir haldedir. Adalete karşı emniyet
ve itimadı selbeden ve davaların, aynı zamanda Yargıtay tetkikatınında uzamasına
sebep olan bu hali ıslâh etmek zaruretindeyiz. Böyle dosyalardan aranılan bir
evrakı, meselâ tebliğ ilmühaberini, bir keşif varakasını bulmak, hayli müşkül
bir iştir. Her evrakın kendine mahsus renkleri olmalıdır, tutanakların
ilâmların mevsukiyeti temin olunmalıdır. Hülâsa : Bütün mahkemelerde dosya
usulünün tatbiki ile evrakı adliyenin muntazam bir hale getirilmesi ve her
mahkemeye ihtiyaca yetecek kırtasiye verilmesi, adalet cihazımızın iyi işlemesine
hizmet edecek işlerden olduğu kanaatındayız. Bakanlığın bu işi ehemmiyetle ele
aldığını ve dosyaların ve adlî evrakın tanzim ve ıslahına çalışmakta olduğunu
haber alarak büyük memnunluk duymaktayız.
TEŞKİLÂT MESELESİ
Adaletin, temel taşı teşkilâttır. Bugünkü teşkilâtımızın karışık
ve dağınık bir halde olduğunu görüyoruz. Bunun ıslâhı için 932 yılından beri
çalışmaktayız. Muhtelif zamanlarda, muhtelif komisyonlar kurulmuş, hazırlanan
tasarı Büyük Millet Meclisi'ne sunulmuş olduğu halde sonra geri alınmıştır.
Bugün Bakanlıkta tetkik edilmekte olan tasarının biran evvel ikmaliyle tatbik
mevkiine konularak bu karışık ve dağınık duruma son vermek lâzımdır.
1329 yılında teşkilâtımız arasına girmiş ve ilk defa mahdut
vazifeli olarak bazı ilçe ve il merkezlerinde, bir müddet sonra da bazı
bucaklarda kurulmuş olan ve bugün sadece mühim merkezlerde daha geniş vazife
ile iş görmekte bulunan sulh mahkemelerinin kuruluşunda sulh yargıçlarının
gezici olması ve adaletin, halkın ayağına götürülmesi istihdaf olunmuştu. Her
yerde muntazam yollar, medenî vasıtalar, köylerde iş görecek ve yargıcın
istirahatını sağlayacak binalar bulunmamasından dolayı bu arzu yerine
getirilememiş, daha sonra da birçok bucak merkezlerinden kaldırılmasına
mecburiyet hâsıl olmuştur.
Gayemiz, adaleti halkın ayağına götürmektir. Fakat bugünkü şartlar
altında bu gayenin tahakkukuna imkân yoktur. Şimdilik tapulama ve arazi tevzi
işlerinde kabul ve tatbik ettiğimiz gezici yargıç usulünden faydalı neticeler
alınmıştır, imkân ve fırsat buldukça bu usulün diğer davalara, hususile ağır
ceza işlerine de teşmili adalet sahasında hayırlı bir adım olacaktır.
Sulh mahkemesi teşkilinden asıl maksat, vatandaşlar arasındaki
ihtilâfı sulhen halletmek olduğu halde bu maksat ta sağlanamayarak sulh mahkemeleri
de asliye mahkemeleri durumuna düşmüştür. Bununla beraber sulh ^mahkemelerinin
adalete hayırlı hizmetler ettiği, halkımızın büyük memnunluğunu kazandığı bir
hakikattir.
Bucaklarda ve polis dairelerinde mahdut vazifeli birer sulh
yargıcı bulundurulması, basit ve ufak tefek işlerin süratle intacına yardım
edecektir.
ASLİYE MAHKEMELERİ
Asliye mahkemelerinin kuruluşunda iki usul vardı:
1 - Tek hâkim, yani davanın bir hâkim tarafından görülmesi,
2- Toplu hâkim, yani
davanın mûtaaddit hâkimlerin iştirakiyle görülmesi.
Fayda ve mahzurları daima münakaşayı mucip olan bu usullerden
bizde esas olarak tek hâkim usulü, müstakil ticaret mahkemeleriyle, basın
davalarını gören mahkemelerde istisnaen toplu hâkim usulü kabul olunmuştur.
Kanun, vatandaş arasında müsavatı emreder. Bütün Türk mahkemelerinin
kuruluşu aynı usule tabi olmak lâzım gelir. Ticaret ve basın davalarının
önemine binaen bu davalarda istisnai olarak toplu hâkim usulünün kabul edildiği
iddia edilemez. Çünkü hukuk ve ceza davalarında da, ticaret ve basın işleri
kadar ve belki de onlardan daha ehemmiyetli olanları vardır. Hukuk işlerinde
tek ve ticaret ve basın işlerinde toplu yargıç usulünün kabulü, hususiyle
İstanbul, İzmir ve Ankara'dan başka yerlerde müstakil ticaret mahkemesi olmayıp
tek yargıcın ticaret davalarını da görmekle mükellef olduğu halde bu üç yerde
toplu mahkemeler teşkili suretiyle bir ikilik yaratılması doğru değildir.
ilk mahkemelerde tek yargıç usulünden iyi neticeler elde
edilmektedir. Ancak ilk mahkemeler ile Yargıtay arasında bir derece mahkemesi
olan üst mahkeme bulunmayan yerlerde toplu yargıç usulünün kabulü icabeder.
Ağır ceza mahkemelerinde, toplu yargıç usulü caridir. Bu
mahkemeler bir başkan ile iki üyeden terekküp eder. Ağır ceza davalarının
mahiyeti icabı bu mahkemelerin toplu yargıç usulüne tabi olması tabii ise de bu
teşekkülün de sakat ve eksik tarafları yok değildir. Halen (55) müstakil ve
(31) mürettep olarak ağır ceza işlerine bakan (86) mahkeme vardır. Mürettep mahkemelerin
teşkilinde güçlük çekilmektedir. Çünkü bu mahkemeler, sırf bu işle meşgul olan
bir yargıcın başkanlığında mahallinin hukuk ve ceza yargıçlarından teşkil
edilmekte, her yargıç kendi asli vazifesini bırakıp adeta bir ilâvei vazife
telâkki ettiği ağır ceza işlerini görmekte türlü müşkilât göstermekte ve bütün
işler başkan olan yargıcın omuzuna yüklenmektedir. Bu hal, hem intizamsızlığa,
hem de gecikmelere sebebiyet vermektedir. Bu sebeple mürettep mahkemelerin
yerini tamamiyle müstakil mahkemelerin alması icabeder.
Üst mahkemeler, bu mahkemelerin leyh ve aleyhinde söylentiler
varsa da her dâvanın iki derecede görülmesi ilmî bir zarurettir. Dünya
milletlerinin hepsi bir dereceli hükme kani olmayarak behemahâl ikinci bir
hüküm mahkemesi aramak ihtiyacını hissetmişlerdir, ilk mahkemelerin bilerek
veya bilmeyerek yaptıkları hataları ancak üst mahkemeler düzeltebilir. Çok
kere ilk mahkemeler, aydınlanmamış bir mesele üzerinde karar vermek mecburiyetindedirler.
Kararın yanlışlığı sonradan meydana çıkabilir, ilk mahkemenin halletiği mesele,
sonradan daha bilgili, daha tecrübeli yargıçlar tarafından yeniden tetkik
olunursa hata ihtimallerinin çok azalacağı şüphesizdir.
İlk mahkemelerin, muhitin ve tarafların nüfuz ve tesiri altında iş
görmeleri ihtimali vardır. Daha mühim merkezlerde kurulacak olan üst mahkemeler
bu gibi nüfuz ve tesirden uzaktırlar. Daha fazla bir bitaraflıkla hüküm
verilir. Üst mahkeme teşkilâtı, bir çok devletlerde vardır. Bu teşkilâtı ilga
eden devletler yeniden ihyaya mecbur olmuşlardır.
Üst mahkemeler teşkilâtı, istinaf mahkemeleri namı altında eskiden
bizde de mevcuttu. 8/Nisan/1340 tarihinde ilga olunmuştur, ilk mahkemelerle
Yargıtay arasında bir derece mahkemesi olan ve mühim davalarda bir süzgeç
vazifesini gören istinaf mahkemelerinin kaldırılması, çok hatalı ve isabetsiz
bir iş olmuştur. Bu yanlışlığın fena neticeleri çok geçmeden kendini gösterdi.
Yargıtay'ın selâhiyeti, daire sayıları çoğaltılmak suretiyle yanlışlığın tevlîd
ettiği mahzurları durmadan azaltmaya çalıştık. Altı dairenin onikiye çıkarılmasına
rağmen bir inat ve ısrarla artan işleri önlemek kabil olamamışıtr. Bir istinaf
yerine ısrar, murafaa ve tashihi karar gibi bir kaç adalet yolu açtık. Yine
bir fayda sağlanamadı. Bilâkis Yargıtay teşkilâtı genişledikçe ilk mahkemeler
daima zaafa ve büyük sarsıntılara maruz kalmıştır. Bir taraftan da yüksek
mahkeme fonksiyonunu ifa hususunda türlü müşküllere uğramıştı. Çünkü yüksek
mahkeme, bir derece mahkemesi değildir. Üst mahkeme gibi maddi hâdise ve
dilelleri takdir ile uğraşmaz. Ancak yurtda kanunların yeknesak olarak
uygulanıp uygulanmadığını murakabe ile mükelleftir. Bugünkü Yargıtay için bu
mühim vazife, ikinci plâna kalmıştır, ilk plânda üst mahkemenin vazifesini
görmektedir, işte yüksek mahkemenin fonksiyonunu lâyıkıyle yerine getirememesi,
işlerin gecikmesi, hep bundan ileri gelmektedir.
Demek isterim ki, yüksek mahkeme hem kendi vazifesini, hem de üst
mahkemenin vazifesini görmektedir. Bir teşekkülden, böyle iki mühim vazifenin
noksansız yerine getirmesini beklemeye hakkımız yoktur.
Üst mahkemelerin ihyası için yirmi seneye yakın bir zamandan beri
uğraşmaktayız. Bu uzun çalışmalar sonunda, adalet cihazı üzerinde herhangi bir
sarsıntıya meydan vermek ihtimâli olmadığına kanaat getirilerek üst
mahkemelerin ihyası hakkında ihzar olunan tasarı halen Bakanlıkta tetkik
edilmektedir. Bugünkü teşkilâta yeni bir.istikamet verecek olan bu tasarının
birgün evvel çıkarılarak bu karışık ve dağınık hale son vermek zamanı geldiğini
tekrar etmek mecburiyetindeyim.
Teşkilâtı böylece dağınık olan Türk mahkemeleri, hukuk ve cezada
modern kanunlara maliktir. Ancak bugünkü insan toplulukları hayatını düzenleyen
müeyyideli kaidelerin bugünün objektif hukukunu meydana getirdiği aşikârdır,
insanların riayete mecbur oldukları bu kaideleri bildikleri kabul edilerek
müeyyideleri tatbik edilegelmektedir. Çünkü kanunu bilmemek mazeret sayılmaz.
Şu halde kanun, mücerret müeyyideleri tatbik ve mükellef olanların yani devlet
içinde idare edenlerle yargıçların bileceği veya bilmesi lâzım gelen kaideler
değil, ömrü boyunca faaliyetini intibak ettirmesi zorunda bulunan fertlerin
bilmeleri ve idrak edebilmeleri gereken kaidelerdir.
Binaenaleyh ortalama insan kabiliyetine göre bilinmesi ve
öğrenilmesi kabil ve kolay olmayan metinler ve bu mahiyetteki kaideler hususu
ile mütenakız hükümleri ihtiva eden kanunlar topluluk içinde nizam ve huzuru
nasıl temin edebilir?
En yüksek kaza mercinin dahi kısa zamanlarda mütenakız surette
içtihat ve tatbik ettiği bir hukuk kaidesinin, topluluğun huzur ve hattâ
emniyetini ihlâl edeceğinde asla şüphe etmemelidir.
insan ana haklarının korunmasında, adaletin yerine getirilmesinde,
kanunların mükemmeliyeti en başta gelir. Bu mükemmeliyet ancak bilgiye, akıl
ve mantığa dayanan, devlet ve milletin emniyet ve refahını kollayan hükümlerle
temin olunabilir.
Son asrın kötü idare, kötü gelenekleriyle dünya medeniyetinden
geri kalan Aziz Türk Milleti, büyük hamlelerle her türlü sakîm itiyat ve itikatlardan
sıyrılarak demokrat milletlerin safında yer almakta, onların kanunlarını iktibas
etmekte asla tereddüt etmemiştir. Türk Medenî Kanunu, Borçlar Kanunu, Usûl
Kanunları, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunları Türk inkılâbının en büyük
abidelerindendir. Ancak bu kanunların iktibas ve kabulünde gösterilen zaruri
aceleler sebebiyle kanunlarımız arasında vahdet, hukuk şuuru ve insicam tesis
edilmediği gibi sistemi ihlâl edecek derecede pek çok hatalar, hükümleri
arasında mühim tenakuzlar da vücuda gelmiştir. Ana kanunların sık sık tâdili,
hukuk nizamını ihlâl edeceğinden bundan sakınmak ihtiyatlı bir hareket olmakla
beraber çeyrek asırlık bir tecrübe ve tatbikat ile tebeyyün eden ve tatbikatı
güçleştiren hata ve tezatların izalesi de zaruridir. Bu zaruretledir ki,
Ticaret Kanunları ile Usul Kanunları, yeni baştan tedvin olunan Kanunlarla
ahenkleştirilmiştir. Yine aynı zaruretledir ki, Medenî Kanunumuzun meriyeti
tarihinden bugüne kadar geçen çeyrek asırlık müddet zarfında bilhassa gayri
sahih nesep, iştirak halinde mülkiyet gibi bazı hükümlerinin bünyemize lâyıkı
veçhile intibak edemediği görülmüş ve diğer taraftan İsviçre Kanunundan iktibas
edilirken birçok tercüme hataları yapılmış olduğundan memleket ve realiteleri
nazara alınarak ciddi bir tetkike tâbi tutulması ve tercüme hatalarının
izalesinden başlanarak ihtiyacımıza uymayan hükümlerinin tâdili, ancak bu
tadilâtın, Türk inkılâbının en mühim hamlelerinden birini teşkil eden tek
zevce ve kadınla erkek müsavatı prensiplerini ve kanunun insaniyetçi, hürriyetçi
ve müsavatçı olmak gibi ana vasıflarını rencide etmeyerek demokratik
rejimimize uygun bir zihniyetle hazırlanması için bir komisyon kurulmuştur.
Şuf'a, müşterek mülkiyet, iştirak halinde mülkiyet, intifa ve
irtifak hakkı gibi ihtiyaca kâfi olmayan ve kanunun iyi yürümesine mâni teşkil
eden hükümlerin tâdil ve ıslahı gayrimeşru evlenmelerden doğan çocukların
nesebinin tashihi hakkında esaslı hükümler konması lâzımdır.
Hakiki ve hükmî şahıslara, (cemiyetlere ve tesise) mütaallik
hükümleri bitirmiş olan komisyon çalışmalarına daha ziyade hız vererek bir gün
evvel bu işi bitirmeye gayret edecektir.
En son hukuk nazariyelerine uygun olarak iktibas olunan Ceza
Kanunu üzerinde muhtelif zamanlarda tâdiller yapılarak aslı ile bugünkü metni
arasında hiçbir münasebet kalmamış ve bu hal tatbikatta birçok müşkilât tevlit
etmekte bulunmuş olduğundan bu kanunun da yeni baştan tedvinine zaruret
vardır.
Aziz Dinleyenlerim,
Kalbleri vazife ve vatan aşkiyle çarpan yargıçlarımız uzun harb
yıllarının zor şartları içinde büyük güçlüklere ve derin sarsıntılara rağmen
görevlerini başarı ile yapmaya çalışmışlar, inkılâba daima bağlı kalarak
vazifelerini hakkiyle yapmakta asla tereddüt göstermemişlerdir. Feragatla
çalışan meslektaşlarımı yeni çalışma yılma girdiğimiz bugünde hürmetle anmayı
mukaddes bir borç bilirim.
İtimat edilir bir varlık haline getirdikleri Türk adaletini daha
da çok yükselteceklerine yürekten inandığım bütün meslektaşlarımın yeni
yılının hayırlı ve başarılı olmasını dilerim.