Tekmil insanlık âlemi için, en tahripkâr bir harp sonrasının,
buhranlı ve çetin bir yılını daha aştık. Dünya meseleleri karşısında olsun,
memleket içi meseleleri muvacehesinde olsun, gerek beşeriyet ailesinin bir
rüknü olarak ve gerekse mili! müstakil varlığımız yönünden kütlece
gösterdiğimiz anlayış ve kabiliyet, başka camiaların gıptasını celbedecek
güzelliktedir.
Memleket adaleti, Devlet kuruluşuna hâkim olan kuvvetler arasında,
ayrı ve bağımsız bir kuvvet olarak, katettiği bir yıllık mesafe içerisinde,
millî hayatın, çeşitli görünüşteki meselelerine mâkes olmuş ve faaliyetinin
belli başlı hedefi, mes'ut bir dünya geleceği için, cemiyetimiz insanları
arasında da mevcudiyeti şart olan hak ve kanun duygusunu en kudsi ve muhterem
bir kıymet gibi tanıtmak olmuştur.
Mahkemelerimizin, bu gayeye ulaşabilme cehdi ile, haklıyı ve
haksızı belirtirken verdikleri kararlar, Devlet düzenimizin, âtide, sarsıntı
geçirmeden temadisini sağlıyacaktır. Zira adalet, bugün hak olanı söylerken,
âtiyi meydana getirecek başlıca manevi desteklerden birini hazırlar.
Yargı cihazlarının gündelik çalışmalarından, yarının emniyeti ve
huzuru doğacaktır. Hürriyetin ve saadetin geleceği, mahkemenin kanun ve hak
anlayışına bağlıdır. Bu anlayış, mütemadî bir oluş ve tekâmül içerisindedir.
Zira, kanun, bir mizandır, bir ölçüdür ve hatta bir kalıptır.
Hâdiseler, bu ölçülere göre kıymetlendirilirler. Hâdiseler ise,
her gün, bir gün evvelkine nisbetle daha farklı, daha çeşitlidirler. Kanun,
hâdiseler gibi süratle şekil değiştirecek hıza sahip değildir. Aradaki farkı
kapatmak, adaleti yerine getirme işini üstlenmiş olan, mahkemenin marifetidir.
Bilhassa, zamanımızda hâdiselerin ne kadar hızla tehalüf göstermekte olduğu
düşünülürse yargı mekanizmasına teveccüh eden vazifenin ağırlığı kolayca
anlaşılabilir.
Fâhirle söylemek lâzımdır ki, yargı organı bu vazifeyi, feragatla
ve asil düşüncelerle yerine getirmeye çalışmaktan, bir ân hâli kalmıyor. Ve ben
her, yılın 6 Eylül'ünde olduğu gibi bugün de Adalet yılını açmak için
huzurunuza Çıkarken bilhassa o yüksek duygulu ve feragatli yargıç arkadaşlarımı
selâmlayacağım için seviniyorum.
İlk kademedeki yargı cihazlarımızın denetlenmesi görevini ifa eden
Yargıtay, yeni adalet yılma, bazı elemanlarından mahrum kalmış olarak giriyor.
Burada, yadedilmesi acı da olsa, hatıralarına karşı beslediğimiz
ihtiramı, açığa vurmaya vesile bulduğum ve geçen yıl içerisinde, aramızdan
ebediyen ayrılmış bulunan Birinci Hukuk Dairemiz Üyelerinden Nusret Tunçalp,
Beşinci Hukuk Dairemiz Raportörlerinden Sıtkı Tüzemen'i ve Birinci Hukuk
Dairemiz Raportörlerinden Sabriye Özgen'i bu Adalet Yılı eşiğinde saygı ile
anmak benim için bir borçtur.
Kaybetmek elemine uğradığımız bu üç arkadaşımız gençtiler.
Kendilerinden, normal olarak büyük faydalar bekliyorduk, istikbal için
şahıslarında ümitlerimiz çoktu. Ne çare ki; ömürleri vefa etmedi. Vakitsiz
ölmeleri cidden yazık oldu.
Uzun ve başarılı bir ömür sürmelerini dilediğimiz bazı muhterem
arkadaşlarımız ise yaş haddini doldurmuş olmaları sebebiyle aramızdan
uzaklaşmış bulunuyorlar. Geçen adalet yılı başındanberi bu suretle Yargıtay
ailesinin faal elemanı olmaktan çıkanların sayısı sekizi buldu.
icra ve iflâs Dairesi Başkanı Abdullah Aytemiz, aynı daire
üyelerinden Necati Ünlügil ve ikinci Hukuk Dairesi Üyelerinden Sabit Aköner
daha önce ayrılmış bulunuyorlardı.
Temmuzun onüçünde de: Birinci Ceza Dairesi Başkanı Fuat Tuğcu,
Üçüncü Ceza Dairesi Üyelerinden Refik Omay, Dördüncü Ceza Dairesi Üyelerinden
Suat Güral, Ticaret Dairesi Üyelerinden Fazıl Soruşbay ve Üçüncü Hukuk Dairesi
Üyelerinden Ali Rıza Tamtekin aramızdan uzaklaştılar.
Bu değerli arkadaşların, vazifeyi bırakma durumuna girdiklerini
görmekle üzülmemek mümkün mü? Tekmil tesellimiz, yerlerini alan ve alacak olan
kıymettar unsurların vazifeye bağlılık ve üstün çalışkanlık meziyetleri
hakkında sahip olduğumuz teminat ve beslediğimiz kanaattir.
Şimdi, izin verirseniz, Adalet cihazımızın bir yıllık faaliyetini
gözden geçirebilirim. Mevzuu bahsetmek istediğim hususların başında genel
Adalet cihazı içerisinde Yargıta/ca yapılan faaliyet geliyor.
Yargıtay faaliyetlerinde üç noktayı ayrı ayrı gözden geçirmekte
fayda vardır sanırım. Evvela, bu faaliyeti, iş hacmi bakımından, sonra görülen
iş nevileri itibariyle ve nihayet bu işlerdeki bozma ve onama nisbetleri yönünden
tetkik etmek mümkündür.
Yargıtay'ın geçen bir yıllık devre zarfında incelemesi gereken
dava dosyası sayısı sadece 1949'un başından haziran sonuna kadar ilk altı aylık
devresi içinde (41.387)'si hukuk ve (35.631)'i ceza olmak üzere (77.018) rakamını
bulmaktadır. 1948 yılının aynı devresinde bu rakam (63.883) idi. Şu hale göre
tetkiki icabeden dosya sayısı bir yıl evveline nisbetle (13.135) miktarında
artmıştır.
Yargıtay daireleri, altı aylık devre zarfında gelen bu (77.018)
dosyadan (64.823) tanesini karara bağlamışlar, 12 bin küsurunu tetkike imkân
bulamamışlardır. Bu dosyalar, adlî araverme sırasında gelenlerle birlikte
bugüne kadar dairelerde beklemektedirler. Takvim yılı sonuna değin gelecek
dosyalarla birlikte sayının kaça bâliğ olacağını kestirmek biraz müşküldür.
1949 yılının ilk yarısında, Yargıtay dairelerince tetkik olunan
işlerin çeşitlerine gelince : Bunlarda nispet itibariyle 1948'e nazaran fark
vardır denemez. Ancak, bir kısım davalarda, eksilme ve diğer bir kısmında ise,
artma, müşahade olunmaktadır. Faraza,
alacak ve kamulaştırma davaları ile yargılama, silâh çekme ve
silâh taşıma davaları azalmış, buna mukabil, Orman tazminatı, Orman Kanununa
aykırı hareket ve esrar, eroin satma davaları çoğalmıştır. Bu artışın sebebini,
Orman Kanunu hükümlerinin, idarî makamlarca titizlikle tatbik olunmasında ve
zabıtanın uyuşturucu maddeler alış verişi işlerini sıkı surette takip etmekte
olmasında aramalıdır.
Yargıtay dairelerinde karara bağlanmış olan davalarda ilk
mahkemelerce verilmiş bulunan kararlardaki isabet derecesini tâyin için de bunların
tasvibedilmiş olup olmadıklarına bakmak kâfidir. Hukuk işlerinde bozma nisbeti
% 37'dir. Aynı nisbet, ceza işlerinde % 48 olarak gözüküyor.
Hukuk Genel Kurulu'nda bozma ölçüsü % 70, Ceza Genel Kurulu'nda
ise % 43'dür. Üçüncü ve Dördüncü Hukuk Daireleriyle, ikinci Ceza Dairesi'nde
bozma nisbeti % 50'den fazladır.
Hukuk davalarında, Yargıtay dairelerince verilen karara kanmayıp,
karar tashihi yoluna başvurulması sebebiyle, yeniden tetkik olunan dosyalar
sayısı (1793)'dür. Bunlardan (141)'i kabul olunmuş, mütebaki işlerde, karar
değiştirmeyi gerektirecek bir sebep görülmemiştir. Bu suretle, Yargıtay'ca incelenen
dosyalara nisbetle, karar tashihi yoluyle düzeltme ihtimali, binde bir
nisbetinden düşük olarak tezahür etmiştir.
Ceza Genel Kurulu'na, Başsavcılık tarafından yapılan itirazların
sayısı (330)'dur. Bunlardan yüzü kabul edilmiş (101)1 reddedilmiş ve mütebakisi
tetkik edilmek üzere bulunmuştur. Ceza Genel Kurulu'na vaki karar tashihi
dilekleri ise, beş taneden ibaret kalmış, bunlardan üçü henüz incelenmemiş,
geriye kalan ikisi reddedilmiştir.
Sunduğumuz rakamlar karşısında, evvelce de izhar ettiğimiz bir
temenniye tekrardan kendimi men'edemiyorum. Yargıtay'ın yükünü behemehal
hafifletmek lâzımdır. Bunun muhtelif hal çareleri bulunabilir. En aklî olan şekil,
mahkemeler kuruluşunu yeni baştan tertipleyerek ilk mahkemelerle prensip
mahkemesi olan Yargıtay arasında, bir kademe meydana getirmektir. Bu mevzuda
hazırlıklar yapılmış olduğunu biliyoruz. Ancak, temenninin gerçekleşmesi bir
kanun işidir. Bu bakımdan da yasama organının takdirine kalmıştır. Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin önümüzdeki dönemde, yeni esasları kanunlaştırması
mümkün olabilirse Adalet hayatımız, hiç şüphe yok ki, yeni bir inkişaf
devresine girmiş olacaktır.
Memleketimizde, halen 86'sı ağır ceza, 532'si asliye ve 252'si
sulh olmak üzere 870 mahkeme vardır. Bu mahkemelerden çıkan temyizi kabil kararları,
Yargıtay'ın 12 dairesi karşılıyor. Her daire 70'den fazla mahkemenin verdiği
kararları inceliyor, ilk mahkemelerden çıkan kararların % 30'unun temyiz
edildiği kabul edilse her daire, yirmi mahkeme tarafından verilmiş kararları
incelemek mevkiindedir. Bu suretle bir mahkeme demek olan her Yargıtay
dairesinden yirmi mahkemenin gördüğü işi istemiş oluyoruz.
Fakat, ilk mahkemelerle Yargıtay arasında bir kademe bulunacak
olursa yirmi mahkemenin karar yükü, ilk ameliye olarak bu kademe mahkemeleri
arasında dağılacaktır. Bunların sayısı da bittabi Yargıtay gibi tek
olmıyacağından yükleri de o nisbette azalmış bulunacaktır. Böylece, Yargıtay
istikâmetinde taşan sel, kademe mahkemesi önünde müessir bir set ile karşılaşacak
ve Yargıtay sahasına kadar kopup gelecek işler büyük prensiplerin tesis veya
teyidini mümkün kılabilecektir.
Türk mahkemelerince, geçen adlî yıl içerisinde verilen kararları,
bunların ilişkin oldukları hukuk esasları zaviyesinden mütalâa edebilmek için
de bir tahlile girişmek zaruretindeyim. Bu tahlilin başında, yargı nevileri
arasında çıkan uyuşmazlıklara dair olan kararlan ele almalıyım.
Birkaç yıllık bir ömre malik olan Uyuşmazlık Mahkemesi'nin,
çalışmaya başladığı gündenberi karşılaştığı en mühim mevzu, genel mahkemelerle
idare mahkemesi Danıştay'ın yargı sahasını sınırlamak olmuştur. Bu sınırın tâyinini
sağlayacak kıstaslar, mahcup bir şekilde dahi olsa yavaş, yavaş belirmeye
başlamıştır. Genel veya idare mahkemesinden, bir davaya bakacak olan yargı
merciinin, hangisi olması lâzım geleceğinin tâyini, her şeyden önce, davanın
dayandığı maddi veya hukukî olaya esas teşkil eden işlemin mahiyeti hakkında
varılacak neticeye bağlıdır. Bu itibarla, Uyuşmazlık Mahkemesi, anlaşmazlığa
sebeb olan muamelenin mahiyetini tâyin meselesi ile karşı karşıyadır. Bazı
kararlarında Uyuşmazlık Mahkemesi, tasarrufun mahiyetini araştırmış ve idari
olup olmadığını tayin etmek istemiştir. Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 1948/12 ve 16
numaralı kararları ile 1949/12,6 ve 8 sayılı kararlarında bunu görmek
mümkündür.
Diğer bir kısım kararlarda ise, muayyen tasarrufların, idarî
mahiyete olmadıkları tesbit olunmuştur. 1948/13, 17 ve 18 numaralı kararlar ve
1949/8, 3 ve 9 numaralı kararlar buna misal olarak gösterilebilir.
Mahkeme 1948/14 ve 1949/11 sayılı kararlarında ise idari
tasarrufun kıstasını bulmak istemiştir. Bütün bu saydığım kararlardan
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin henüz kafi tefrik esasları arama yolunda olduğu
anlaşılıyor. Zamanla bunların takarrür edeceğinde şüphe olmamakla beraber son
zamanda husule gelen bir durum arzulanan neticenin tahakkukunu, tehlikeye koyacak
bir mahiyet göstermektedir.
Mesele şudur:
Uyuşmazlık Mahkemesi, 17 Şubat 1949 tarihinde verdiği bir kararda,
idareye ait bir nakil vasıtasının seyri esnasında husule gelen zararı, idarî
fiil ile alâkalı görmemiş ve bu zararın genel mahkemeler önünde dava edilmesi
lâzım geleceğini bildirmişti.
Aynı mahkeme, 16 Haziran 1949'da verdiği diğer bir kararda, bu
kabil davaların, idare mahkemesinde görülmesi icabedeceğini hüküm altına aldı.
Bu kararlardan hangisinin isabetli olduğunu tetkik ve münakaşa
edecek değilim, mühim olan, pek mühim olan nokta, Uyuşmazlık Mahkemesi'nin
önceden beyaz dediği şeye tam dört ay geçtikten sonra siyah demiş olmasıdır. Bu
çeşit durumdan husule gelebilecek mahzurları açıklamaya ihtiyaç görmem, sadece
vatandaşın bir kararsızlık ve emniyetsizlik duygusu taşıyacağını söylemekle
iktifa edeyim.
Benim araştırmak istediğim, bu kararlar arasındaki tezadın
sebebidir. Sebep bilinecek olursa çarenin araştırılması ve tesbiti kolaylaşmış
olacaktır.
17 Şubat 1949 tarihli karar verildiği sırada mahkemeye Yargıtay
Başkanı Reislik etmekte idi. Heyete dahil bulunan üyeler sayısının yarısı ve
heyet başkanı, davanın genel mahkemede görülmesi fikrinde bulunmuşlar, böylece
üç üyenin muhalefeti ile karar çıkmıştı. 16 Haziran 1949 tarihli karar verilirken
Uyuşmazlık Mahkemesi'ne, kendi kanunu gereğince Danıştay Başkanı Reislik
ediyordu. Danıştay Başkanı, evvelce muhalif kalmış olan üyelerin fikrinde
bulundu, bu suretle davanın idare mahkemesinde görülmesi reyinde bulunanların
sayısı, çoğunluk meydana getirdi ve neticede de dört ay evvelki kararın zıddına
bir içtihat husule geldi. Bir müddet sonra, vesile zuhuru takdirinde, tekrar
eski karar veçhile içtihad edilmesi ihtimali, daima mevcuttur.
Görülüyor ki : Uyuşmazlık Mahkemesi kararları, içinde bulunacak
çalışma yılında, heyete başkanlık edecek yargıca göre şu veya bu istikâmetde
değişebilecektir. Buna karşı tedbir ne olmalıdır?
Evvel emirde, yekdiğerine zıd kararlar çıkmasını intaceden sebep
ortadan kaldırmak lâzım gelir. Şu halde, Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı'na,
müstekâr bir şekil vermek icabeder. Bugünkü kuruluş tarzına göre, bu mahkemede
üç Yargıtay ve üç de Danıştay Hâkimi vardır. Reislik vazifesi münavebe ile ve
bir yıllık müddet için Yargıtay ve Danıştay Başkanlarına aittir. Şimdiye kadar
aksaklık yalnız başkan değişikliği yüzünden ortaya çıktı. Bu itibarla
mahkemenin kurulması hakkındaki kanunda mevcut ve başkanlığa müteallik bulunan
hükümlerde değiştirme yapılması, her halde yerinde olacaktır. Bundan başka,
mahkemenin kuruluşuna giren yargıçlar bakımından da bazı yenilikler düşünülmesi
mümkündür ve hatta faydalı olabilir. Her halde ve muhakkak olan şudur ki;
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin sık, sık kendi kararlariyle tenakuz haline düşmemesi
için bugünkü kuruluş tarzında bir değişme yapılması zaruridir.
Geçen yargı yılı içinde, mahkemelerimizce verilmiş olan kararları,
tahlile devam edecek olursak, Yargıtay Karar Birleştirme Kurulu kararlarını,
incelememiz gerekiyor. Bu kararları, taallûk ettikleri mevzulardan ziyade,
teyit ve tesbit ettikleri prensiplerin, dahil bulunduğu sahalar bakımından
mütalâa etmek kabildir.
Binaenaleyh, geçen adlî yılda çıkan (karar birleştirme) kurulu
kararlarını:
1 - Umumî prensip meselelerine dokunanlar,
2 - Ceza hukukuna dair olanlar,
3 - Usul hukukuna taallûk edenler,
diye üç grup altında toplayabiliriz.
Umumî prensipler üzerinde verilmiş dört kararımız vardır.
Bunlardan biri kanunun uygulanması meselesine ilişkindir, İş Kanununa göre iş akdinin bozulması
halinde, işçiye verilmesi gereken tazminatın, kanunun yürürlüğe girmesinden
önceki zamanlara göre hesaplanıp he-saplanamıyacağı, mevzuubahis olmuştur.
Karar Birleştirme Kurulu, yürürlük zamanından önceki müddet de hesaba katılır
dedi, bu neticeye varmak için kurulun dayandığı esaslar, işçinin zaruret ve
ihtiyaçtan kurtarılması yolunda himayesi zarureti, adalet ve hakkaniyet
icapları ve kanunun ruhu olmuştur. Böyle, bir kanun hükmünün vaz'ı sebebinin,
kanunun yürürlüğü hakkında mevcut nazari esaslar muvacehesinde dahi ihmâl
edilemiyeceği belirtilmiştir.
Bu karar ile Yargıtay, Türk hukuk hayatında hemen, hemen ilk
sosyalizasyon adımını atmış oluyor. Mevcut kanun hükmünün, işçi vatandaşlar
zümresi lehine, yorumlanması lâzım geleceğini söylüyor.
Umumi prensiplere dair olan dört karardan ikincisi, âmme
intizamı hükmüne dayanmaktadır.
Yargıtay demiştir ki : Her ne zaman fert hukuku ile âmme intizamı
düşüncesine müsteniden sevkedilmiş kanun hükümleri çarpışacak olursa, fert
hukukunu geri plâna atmak zaruridir. Yargıtay'a göre, âmme intizamı düşünüşü,
Devlet hayatının temadisi icabı kabul edilmiştir. Fert hürriyeti, âmme intizamı
olmaksızın ahenktar bir surette inkişaf edemez. Âmme intizamı, fert hukukunu
tahdit dahi etse, tesis maksadı, cemiyeti başı boş hale düşmekten kurtarmak
olduğundan, yine topluluk içerisinde, kıymetini bulacak olan ferd hukukuna,
tercih olunur.
Binaenaleyh, bir hakkın kullanılması, ancak âmme intizamına uygun
düşmekte ise, caiz görülebilir.
Burada kısa bir münakaşa yapmak zaruretindeyim. Daha doğrusu,
muhtemel bir suali karşılamak ıztırarındayım. Acaba; Devlet hayatı, ferdin hakkından
üstün tutulmakla, binnetice Devlet, nihaî bir gaye haline sokulmuş olmuyor mu?
Böyle olacağını zannetmiyorum. Zira, ferdin hakkı, ancak ve ancak
Devlet hayatının temadisi maksadına matuf olan, âmme intizamı karşısında ihmâl
görebilir.
Âmme intizamının tayin ve takdiri dahil, yine mahkemeye aittir.
Nasıl ki, ferd hukukunun muhafaza ve sıyaneti, mahkemenin vazifesi ise, âmmeye
intizamının mevcut olup olmadığını belirtmek de, yine onun işidir. Öyle ki,
mahkeme, âmme intizamını araştırıp bulmakla, yine eninde, sonunda, ferdî hakkın
korunmaya değer olup olmadığını incelemiş demektir. Bu mevzuda, mahkemeyi
bağlayan kıstaslar, bilhassa Anayasa'da belirtilmiş olan, ana haklar
kıstaslarıdır. Anayasa ile, teminat altına sokulmuş olan ana haklar
muvacehesinde âmme intizamı düşünüşü, mevzuubahis olamaz. Zira, bizzat Anayasa
hükümleri adeta değişmez âmme intizamı esaslarıdır.
Ele aldığımız umumî prensiplere müteallik kararlardan üçüncüsü, daha
ziyade bir Anayasa mevzuuna temas etmektedir. Filhakika, bu kararda
Yargıtay, Millî Korunma Kanunu ile Hükümete tanınmış olan yetkinin Hükümetçe,
kendi azasından bir bakana devrolunup olunmıyacağı meselesini incelemiştir.
Yargıtay, koordinasyon heyeti karariyle bir bakana yetki verilmesinde kanuna
aykırı bir cihet görmüyor. Ancak, devredilecek yetkinin, Millî Korunma Kanunu
hükümlerinin hududu içinde verilmesini şart koşuyor. Yani, demek istiyor ki,
Hükümet, ancak kendisine verileni uzuvlarından birine devredebilir. Kanunun
çizdiği had ve sınırı aşacak olursa, yapacağı muamele, kanunsuz olur. Bu umumî
prensiplere dokunan kararların sonuncusuna gelince; burada, bir zamanaşımı
meselesi bahis mevzuu olmuştur. Bir kimsenin ölümünden sonra, mirasçılarından
biri, ölüye ait bir gayrimenkulu, yirmi yıldan fazla bir zaman, arasız ve
kavgasız elinde bulundurmuş ve sonradan diğer mirasçılar, kendisinden bu malı
istemeye kalkışmışlar ise bunlara karşı, iktisap zamanaşımı ileri sürebilir mi?
Yargıtay daireleri bu suale, başka, başka cevaplar vermekte
idiler. Karar . Birleştirme Genel Kurulu bunun mümkün olduğu neticesine vardı.
İkinci grup kararlar ceza hukukunu ilgileyen kararlardır:
Bunlardan 15 aralık 1948 tarihli içtihat Birleştirme Kurulu
kararında, dolayısiyle ifadesini bulmuş olan esas pek önemlidir. Zira şahıs
hürriyetinin yakalama ile kayıtlanması meselesine temas etmektedir. Malûm
olduğu üzere, Anayasa'nın 72 nci maddesinde, bir kimsenin, kanunun gösterdiği
hal ve şekillerden başka türlü yakalanmasına veya tutulmasına imkân olmadığı
yazılıdır. Bir profesörümüz bu hükmü tahlil ederken, kanunun yakalamayı gerektirecek
halleri açıkça göstermesi ve yakalamaya ancak yargıcın karar vermesi lâzım
geleceğini kaydediyor. Ve bu şartlar bir arada tekevvün etmedikçe yakalamanın
mümkün olamıyacağını söylüyor. Binaenaleyh, yakalama hususunda bir yargıç
kararı mevcut olsa dahi kanun bunun yapılmasını tecviz etmiş değilse, muamele
kanunî olmaktan çıkar.
Hâdisede, bir kimsenin hayvanı diğer birinin malına zarar vermiş,
korucu tarafından yakalanan hayvanın, sahibi, kendisinin yakalanacağı
endişesiyle veya herhangi bir düşünce ile, malını zorla korucunun elinden almak
suretiyle memura muhalefet etmiştir. Yargıtay Karar Birleştirme Kurulu, kanunlarda
hayvanları başkasına zarar vermiş olan kimselerin yakalanacaklarına dair
herhangi bir hüküm mevcut olmadığını ve binaenaleyh yakalamanın mevzuubahis
olamıyacağmı söylemek suretiyle anayasa hukukunda müdafaa edilen esası teyid
etmiş ve binnetice, memura muhalefette kendini veya akrabasını hapis ve
tevkiften kurtarma maksadı bulunamıyacağı için kanunî tahfif sebebinden
(faydalanamıyacağını da) karar altına almıştır.
12 Ocak 1949 tarihli bir kararda ise, Karar Birleştirme Kurulu,
adi suçlar arasında sosyal ehemmiyeti büyük olan sarhoşluk mevzuuna temas eden
bir uygulama tesbit etmiştir. Belli şekilde sarhoşluk hali, kanuna göre suçtur.
Bir başkasının, sarhoşun bir fiilinden zarar görmüş olduğunu iddia etmesine
lüzum yoktur. Ancak, bazı ahvalde, sarhoş, etrafına tecavüzde bulunur.
Bu takdirde kanun, sarhoşluğu adi olmaktan çıkarmış, mevsuf
sarhoşluk halinde ele almıştır. Binaenaleyh, suçluya verilecek ceza, mevsuf
sarhoşluğun kanunda gösterilmiş olan cezasıdır. Şu kadar var ki; tecavüz
sesebiyle diğer bir suç işlenmiş ve meselâ bir başkası, sarhoş tarafından
dövülmüş, sövülmüş veya tehdit olunmuş yahutta zarara uğratılmış ise o takdirde suçluya mevsuf sarhoşluk
cezasiyle birlikte ayrıca tecavüz sebebiyle de ceza verilmek lâzımdır.
Dikkat edilirse Yargıtay, bu mevzudaki uygulama esasını tesbit
ederken suçlu lehine hareket etme düsturundan ziyade sosyal emniyeti vikaye
maksadına bağlı kalmıştır. Bu suretle de, tatbikat sahasında, ceza hukukunun
sosyalizasyonuna doğru yeni bir adım atılmış olmaktadır.
Usul Hukuku sahasına müteallik olan kararlara gelince : Bunlarda açıklanan
prensipler, hukuk hayatımızı yakından ilgileyen prensiplerdir. Zira, hakka
nasıl kavuşulacağı, adalete ne yoldan ulaşılacağı sorunlarının tatbikat
yönünden (aydınlatılmasını) sağlamaktadırlar.
Bu kararlardan ilki, Karar Birleştirme Kurulu'nca 1 Aralık 1948
tarihinde verilmiştir. Bu karar birçok bakımlardan, üzerinde durulması gerekli
bir karardır. Bir defa hukuk dilinde (talep) kelimesinin ne mânaya gelmesi
icabettiğini tâyin etmektedir.
Yargıtay'a göre talep demek, mahkemeden tek taraflı olarak ve
hasım gösterilmeksizin bir şeyin yapılmasını istemek demektir. Nitekim, mahkemenin
emir vermesi de yalnız hasımsız davalarda mevzubahis olabilir. Bundan başka
Türk Kanunu Medenisinin 639 uncu maddesine göre açılmış olan bir tescil
davasında, mahkemeye başvuran kimsenin, hasım göstermesi şart değildir. Burun
gibi mahkemenin tescil davasında ilân yapması da zaruri bulunmamaktadır. Gerçi,
İsviçre Medeni Kanununun 662 nci maddesinde, mahkemece ilân yapılması lüzumuna
dair bir hükme rastlanmıyor değil! Lâkin Türk Kanunu Medenisi bu hükmü ifade
eden fıkrayı, aslından nakletmemiştir. Binaenaleyh, kanuna ifade etmemiş olduğu
bir şeyi ve bahusus fertler, yahutta mahkemeler için fazla külfeti gerektiren
bir hususu söyletmek, caiz olamaz.
1941 yılında verilmiş bir Karar Birleştirme Kurulu Kararı
gereğince ilk mahkemenin verdiği hükmü temyiz eden taraf muayyen müddet
içerisinde posta ücretini vermek zorundadır. Şayet bu ücreti zamanında
ödemeyecek olursa temyiz etmekte olduğunu bildirmiş bulunmasına rağmen, temyiz
talebinden vazgeçmiş sayılmasına karar verilir. 1941 yılı kararının açık bıraktığı
nokta, bu vazgeçmiş sayılma kararının kimin tarafından verileceği keyfiyeti
idi. Acaba; temyizi istenen hükmü vermiş olan mahkeme mi bu hususta bir karar
versin, yoksa başvurulan Yargıtay Dairesi mi meseleyi inceleyip karara
bağlasın? Bu nokta, ihtilaflı bulunuyordu. Karar Birleştirme Kurulu 5 Ocak 1949
gününde verdiği bir kararla işi halleti ve posta ücretinin masraflar arasında
bulunduğunu nazara alarak, işin temyiz olunmak istenen hükmü vermiş bulunan,
mahkemece karara bağlanması lâzım geleceğini tesbit etti.
Bilindiği üzere (memleketimizin) henüz her köşesinde baro
teşkilâtı bulunmadığı gibi bazı yerlerde avukat ve dava vekili de yoktur. Bu
gibi yerlerde dava sahipleri diledikleri kimseye, kendilerini temsil etmek
yetkisini verebilirler. Böylece, bir davada, vekillik vazifesi ifa etmiş olan
kimse iş sahibinden bir ücret istemek hakkına maliktir. Bu ücretin hangi
esaslar dairesinde tâyin edilmesi icabedeceği hususuna gelince : Yargıtay Karar
Birleştirme Kurulu, bunun Avukatlık Kanunu gereğince tesbit edilmiş bulunan
kıstas ve ölçülere göre değil ve fakat genel hükümlere nazaran belirtilmesi
lâzım geleceğine karar vermiştir. Bu karara göre avukat veya dava vekili
sıfatını haiz bulunmayan kimsenin, vekâlet vazifesi görmüş olması sebebiyle
alması gerekli bulunan ücret, yargılama giderleri arasındadır. Binaenaleyh,
ilk mahkeme davanın esasına dair hükmünü verdiği sırada, vekillik ücretini,
davanın yargılama masrafları arasına koyacaktır.
Yine, dava takip ücretini ilgileyen diğer bir karar da 13 Nisan
1949 tarihlidir. Bu karar, kamulaştırma neticesi, açılan bedel artırılması
davanın görülmesi sırasında, kamulaştırmayı yapmış olan makamın, bundan
vazgeçmesi halinde, bedelin artırılmasını isteyen davacının avukatına verilmesi
gereken ücret hakkındadır. Yargıtay, evvelemirde, bu tarzda kamulaştırmadan vazgeçilmiş
olması takdirinde, mülk sahibinin avukatına, bir ücret takdir olunması
lüzumunu tesbit etmiş sonra da, avukat için takdir edilecek olan ücretin
kendisinin mesaisine ve işin mahiyet, önem ve güçlüğüne göre tayin edilmesi
icabedeceğini karar altına almıştır. Bu suretle, karar metninde ücret borcunun
kaynağı, haksız fiil olarak gösterilmişse de, hattızatında ücret miktarının,
sarfedilen gayret ve görülen işin, hacmi gözönünde tutularak belirtilmesi
sebepsiz mal edinme prensiplerinin uygulanmak istendiğini gösterir.
Karar Birleştirme Kurulu'nca verilen diğer bir karar ise, orman
suçu işledikleri iddiasiyle, mahkemeye sevkedilen vatandaşların, beraat
etmeleri halinde, yargılama sırasında ödedikleri masrafları, dava edip
edemeyecekleri hakkındadır. Yargıtay'a göre, sanık, bu tarzda bir para sarfına
mecbur kalmış ve bilâhare beraat etmişse, katlandığı masrafı, ceza davası
sırasında ceza yargılama usulünde gösterildiği şekil ve şartlar dairesinde,
isteyebileceği gibi, ayrıca bir hukuk davası açmak suretiyle umumî hükümlere
dayanarak da isteyebilir.
Kısaca gözden geçirmeye çalıştığımız Karar Birleştirme Kurulu
kararlarından başka, Yargıtay'ca geçen adalet yılı içerisinde verilmiş
bulunan, Hukuk ve Ceza Genel Kurulu kararları üzerinde de, bir tahlile
girişmenin lüzumuna inanıyorum.
Gerçi, bu tahlili elde mevcut tekmil Genel Kurul Kararları gözden
geçirilmek suretiyle yapmaya kalkışılamaz. Lâkin, bu kararlardan bir kısmı
üzerinde, tahlili bir mütalâa yürütmek de, imkânsız değildir. Genel Kurul
kararları içerisinde yapılmış bir ayıklama sonunda, bunları muhtelif kısımlar
halinde, tetkik edebiliriz sanıyorum.
»k plânda mütalâası icabedenler, umumî prensiplere müteâllik
olanlardır. Bunlardan ilki Yargıtay (Karar Birleştirme) Kurulu kararının,
mahiyetini açıklamaktadır. Mevzuu bahsetmek istediğim, 16/3/1949 günlü Genel
Kurul kararında, (Karar Birleştirme) Kurulu kararının, yeniden yürürlüğe giren
bir kanun hükmünde olmayıp, sadece esasen mevcut bir kanun hükmünün uygulanma
şeklini yorumlama suretiyle belirtmekte olduğu söylenmiştir.
Diğer umumî bir prensibe dokunmakta olan, (2 Şubat 1949 günlü
Genel Kurul kararı) yargıcın, takdir hakkını ele alıyor. Yargıtay'a göre,
Yargıcın takdiri, iki noktaya matuftur. Biri, davanın hadiselerine; diğeri de,
iddia müdafaa hususunda ileri sürülen delillere.
Kendisinin her iki noktada serbest takdir hakkı vardır. Esas
itibariyle, takdire müdahale edilemez. Ancak, karar prensibin tamamlayıcı bir
esasına daha temas etmiştir. Ve (takdirde bir yolsuzluk görülmediğine göre...)
mucib sebebiyle kararı tasdik etmiştir. Demek oluyor ki; ilk mahkeme serbestçe
takdir hakkına malik olmakla beraber, bu takdirini kullanmakta, isabetli hareket
etmiş olması da şarttır. Zira, takdirin serbest olması demek, Yargıtay'ın
denetlenmesine tâbi olmaması demek değildir. Yargıtay, takdir hususunda, hata
veya yolsuzluk görürse hükmü bozabilir.
Genel Kurul, 4/10/1948 tarihli diğer bir kararında da yargıcın
takdiri mevzuuna ilişmiştir. Burada ele alınan husus, Ceza Hukuku sahasına
müteâlliktir. Yargıtay diyor ki; "Ceza Kanununun 59 uncu maddesinde
yazılı, takdiri tahtif sebeplerinin nazarı itibare alınması keyfiyeti yargıcın,
tamamiyle takdirine bırakılmıştır". Dikkat edilirse, burada takdirin
yolsuzluğu ihtimalinden dahi bahsedilmiş değildir. Buna sebep, hüküm
neticesinin, mahkûmun lehine tecelli etmesinden başka bir şey değildir.
Yargıtay'ı, bu mevzuda sevkeden mülâhaza bilhassa nasefet düşüncesi olmuştur.
Genel Kurul Kararlarından bir tanesi, Miras Hukukuna taallûk eden
bir mesele ile alâkalıdır. Hâdisede, bir vasiyetnamenin muteber olup olmaması
araştırılmakta idi. Vasiyetçinin, vasiyetname altındaki imzası ve vasiyetname
metnini meydana getiren elyazısı, kendisine ait değildir diye bir iddia ortaya
atılmıştı. Mahkeme, iddianın, tetkiki için vasiyetçiye ait diğer bir yazı ile
vasiyetnamedeki yazıları, bilirkişiye vermişti. Ancak karşılaştırmak üzere
bilirkişiye verilen yazı örneği, vasiyetnamenin tanziminden dört yıl sonraya ait
bir örnek idi, Yargıtay bunun doğru olmayacağını karar altına aldı. Ve bu
kararı verirken bağlandığı düşünce, hayatın beşeri ve normal icapları ile
husule gelebilecek (değişikliklerin) gözden uzak tutulmaması icap edeceğini ilk
mahkemeye hatırlatmak olmuştu.
Borç münasebetlerini ilgileyen Genel Kurul kararlarına gelince :
Bunlardan biri, müteselsil borçlulardan bir tanesi tarafından Heri sürülecek
zamanaşımı definin, (diğerlerine) tesir derecesini tayin etmek itibariyle
mühimdir. Yargıtay, müteselsil borçlular arasında zamanaşımı definin müşterek
bir defi olduğuna ve binaenaleyh kâffesinin de bundan istifade etmeleri lâzım
geleceğine karar vermiştir. Borçlar Kanunumuzda bu mevzua müteâllik bir hüküm
mevcut olmamakla beraber, müellifler hemen hemen ittifakla, bu noktaî nazarda
idiler. Yargıtay, bu kerre vermiş olduğu kararla ilmî noktaî nazarı, tatbikat
sahasında da, teyid etmiş oldu.
Borç münasebetlerine dair olan kararlardan ikincisi; kiralama
bağıtını ilgilendirmektedir. Millî Korunma Kanununun son defa 5020 sayılı
Kanunla gördüğü değişiklik, kiralanan yerin boşaltılması davalarında, mal
sahibinin ihtiyaç sebebiyle hareket etmesini şart kılmaktadır, (ihtiyaç) m ne
olması lâzım geleceğini kanun tayin etmemişti, bunu belirtmek tabiatiyle kanun
hükümlerini yerine getirmek ve saydırmak vazifesini gören mahkemelere ait
olmak lâzım geliyordu, işte Genel Kurul Karariyle ihtiyacın ne demek olduğu
anlaşılmıştır. Yargıtay'a göre 5020 sayılı Kanunda bahsedilen ihtiyaç (geçim
zarureti) manasınadır. Ve bu bakımdan bir mal sahibinin, faraza ticaretini ve
işini genişletmek istemesi, ihtiyaçtan madud değildir.
Ceza Hukuku sahasını ilgileyen Genel Kurul Kararlarından da, iki
tanesine temas etmeliyim. Bunlardan birincisi, Genel Kurulun 27/12/1948 günlü
kararıdır. Bu kararda, Genel Kurul, hakaret davaları için mühim olan bir kıstas
tesbit etmiştir. Bir kimseden sadır olan söz veya yazıda, geçen ve hakareti
mutazammın olduğu iddia edilen kelimeler şayet hakareti mutazammın olan mecazi
manada kullanılıp da lügat manalariyle kullanılmışlarsa hakaret suçu meydana
geçmiş olmaz.
Diğer bir karar da, muayyen bir nevi suçlarda kasdın yani
tasarlamanın mevcut sayılması lâzım geleceğine dairdir. Bunlar ateşli silâhla
işlenen suçlardır. Yargıtay'a göre bu neviden suçlarda silâhın dolu olması
sanıkta kasdın bulunduğunun delilidir.
Diğer bir kısım Genel Kurul karartan malî hukuka dokunmaktadır.
Bunlardan da iki tanesini mevzuu bahsetmek isterim.
19.1.1949 tarihli karara göre müsadere olunan bir malın
satılmasında hasıl olan bedel Hazineye aittir, idare şahsî bir hak iddiasiyle
bunu isteyemez. Bu karar bilhassa orman idaresi için ehemmiyeti haiz olmak
lâzım gelir. Zira, orman idaresi bugüne kadar müsadere mevzuu olan malın
bedelini kendisine verilmesi için dava ediyordu. Bunun gibi Genel Kurul bir de
kaçakçılık suçlarında kullanılan vasıtaların ne gibi şartlarla müsadere
olunabileceği meselesini kanunun ruhuna mutabık olarak halletmiştir. Bu yolda
bir müsadereye karar verebilmek için müsadere edilecek malın suçluya ait olması
veya kaçakçılık için faydalanacağı bilinerek suçluya verildiğinin sübutu
lâzımdır. Aksi halde ele geçen vasıtanın sahibine geri verilmesi icabeder.
Nihayet Genel Kurulun bir kısım kararları da usul hükümlerine
dokunuyor.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun mukayyet delil sistemine
delâlet eden (288 inci) maddesi muayyen miktarı aşan alacak iddialarının
isbatını şekle tâbi tutmuş bulunuyor. Ticarî mevzular haricinde acaba bu
mukayyet delil sisteminden uzaklaşılması mümkün olabilir mi? Genel Kurul bu
suali 287 nci maddedeki istisnalara dayanarak müsbet şekilde halletmiştir.
Filhakika, miktarı, muayyen haddi aşsa dahi bir alacak davasında tarafların
muvafakati ile şahit dinlenmesi mümkün olabilir. Bu suretle yargılama
usulündeki kaidenin münhasıran borçlu lehine konulmuş bir kaide olup,
kendisinin rızasiyle bertaraf olunabileceği esası açıklanmış oluyor.
Yargıtay Genel Kurulu'nca verilmiş bulunan ve keza usule dair
esaslara temas eden diğer bir ilâm da mukahemenin iadesi mevzuunu ele almaktadır.
Yüksek mahkeme, kanunda muayyen iadei muhakeme sebeplerinin
tahdidi surette belirtilmiş olduğunu ve sayılan sebepler dışında herhangi bir
halin bu yola başvurulmasını mümkün kılamayacağını tesbit etmiştir. Aksini kabul,
mahkeme kararlarına karşı garip pir emniyetsizlik doğurmakla kalmaz, hukuk
hayatı sahasında ferdleri de bir huzursuzluk havası içine sokabilirdi.
Diğer bir Genel Kurul kararı, ibtidai itirazların mevcudiyeti
halinde bunun nazara alınması lüzumu hakkındadır.
Yargıtay diyor ki : Şayet bir davada, aynı davanın başka mahkemede
hükme bağlanmış olduğu söylenecek olursa bu iddia tetkiksiz red edilemez. Bu
kararla da kastedilen husus, kaziyyei muhkeme prensibinin sınayetidir. Nihayet
Genel Kurulca verilmiş olan diğer bir karar ile de temyizin istisnai bir yol
olan karar tashihi safhasına dair bir esas tesbit edilmiş bulunmaktadır.
Yargıtay kararının tashihini isteyen kimse tashih dilekçesine bir takım vesaik
eklemiş ise, bu vesikalar nazara alınarak dilekçi lehine önceki kararın
kaldırılması caiz görülmemiştir. Bu da, Yargıtay'ın bir vakıa mahkemesi
olmayıp, hukukun tatbikini kontrol eden prensip mahkemesi olduğuna işaret
etmektedir.
Yaptığımız şu kısacık tahliller ile Yargıtay'ın geçen yıl hukuk
hayatımızdaki faaliyetine dair umumi bir fikir verebildim sanırım. Bu yargıçlar
için asıl ehemmiyet arzeden cihet, hukuk tatbikatının ilerlemekte, olduğu
istikâmetleri bilmektir. Bu bakımdan kararlar üzerinde pek kısa da olsa, bu
yolda bir tahlili lüzumlu telakki ettim, aynı mahiyette tahlilleri,
yargıçlarımızın ve genel olarak tekmil hukuk mensuplarının da yapabilmelerini
temin için Yargıtay kararlarının devamlı surette yayınlanması ve
(alenileştirilmesi) lâzımdır. Adalet Başkanlığınca bu yolda hazırlıklar
yapılmakta olduğunu öğrenmekle seviniyoruz. Bütün dileğimiz, karar
yayınlanması işinin biran önce gerçekleştirilmesidir. Gerek tenkidi ve gerekse
yapıcı mesai, bilhassa bundan sonra hızlanacak ve hayırlı semerelerini
vermekte gecikmeyecektir.
Bir memleketin Adalet cihazı, yekdiğerinden ayrı ve birbirine
yabancı bir takım mahkemelerden kurulmuş değildir. Bu cihaz bir bütündür. Her
mahkemenin cihazın tamamı içinde rolünü ve fonksiyonunu bilmesi, tekmil kuruluşu
ayarlayan ve onun işleyiş temposuna hâkim olan esasların bilinmesiyle
mümkündür. Memleket adaletinin teveccüh etmekte ilk mahkemelerdir. Bu
mahkemelerde yargı kürsüsünü işgal eden yargıçlarca malûm olması,hem adaletin
yerine getirilmesinde ahenk ve intizam yaratacak, hem de binnetice Yargıtay'ın
iş hacminin azalmasına yardım edecektir.
Hukuk prensiplerinin yoğurulduğu ve şekillendiği yerer, hakikatte
ilk mahkemelerdir. Bu mahkemelerde yargı kürsüsünü işgal eden yargıç, hukukun
kucaklaması lâzım gelen hayat ile doğrudan doğruya maddi temas halindedir.
Bugün doğru diye verilen hüküm, yarın yanlış olabilir. Ancak adalet duygusunda
değişmezlik vardır. Bu değişmezliği sağlayan büyük fikirler, mahkeme
kararlarının değerini ölçmeye yarayan mihenk taşları gibidir. Kontrol ve
prensip mahkemesi olan Yargıtay, bu büyük fikirleri herşeyin üstünde tutmaya
çalışır. Onun daima masun bulundurmak gayesini güttüğü ana esaslar bilindiği
müddetçe de (Adalet) hem arızasız olarak ve hem de süratle gerçekleşebilir.
Görülüyor ki, asıl ağır vazife ilk mahkeme yargıcının omuzları
üstüne yüklenmiştir. Bu ağır yükün şerefle taşınabilmesi, yargıçlık görevindeki
vatandaşın kabiliyet ve meziyetlerine bağlıdır.
Yargıç, Devlet kuruluşundaki kuvvetlerden birini temsil etmekte
olduğunu asla gözden uzak tutmamalıdır. Yargı erki, başlı başına mevcut ve bağımsız
bir kuvvettir. Onun bu bağımsızlığı, Devlet içi diğer kuvvetlere zıd bir varlık
olması demek değildir. Bilâkis diğer kuvvetlerin gereği gibi iş görmesini
kolaylaştıracak bir istikrar unsuru olacağı demektir.
Filhakika, Devlet için sair Anayasa kuvvetleriyle yargı erki
arasında pek mühim bir fark vardır. O da, diğer kuvvetlerin siyasi mahiyeti
haiz olmalarına mukabil yargı erkinin böyle bir vasıf taşımamasıdır.
Büyük Yargıçlar, Aziz Meslektaşlarım,
Adalet erkinin, bir Devlet içerisinde kendisine düşen görevleri
lâyıkı ile yapabilmesi,.siyasi mülâhazaların üstünde kalabilmesiyle mümkündür.
Yargıç, siyasi cereyanları bilmek, lâkin onlara seyirci kalmak zorundadır. Yargıç,
politikanın şelâle halinde çağlayan köpüklü dalgalarını, üstünde bulunduğu
yargı köprüsünün korkulukları gerisinden seyreder. Hakiki yargıç, şu veya bu
politika cereyanına temayül göstermeyecek kadar kendi hisleri üstünde kalır,
itiraf etmelidir ki: Bu her zaman kolay bir iş değildir. Ancak, unutmayalım ki,
yargıç olmak ta herkesin kârı değildir. Kendisinde siyasi hâdiselerin fevkine
çıkabilecek kudreti göremeyen kimse iyi bir hâkim olamamak bahtsızlığındadır.
Bu takdirde en kestirme çare, yargı kürsüsüne çıkmamak olsa gerektir. Çünkü,
siyasi hâdise karşısında, hukuku söyleyecek olan kuvvetin adeta taraflarından
biri imiş gibi hareket etmesi ortaya adalet yerine adaletsizlik çıkarır.
Türkiye'de, düşük masraflı diğer memleketlere nisbetle süratli
yargıçları birçok devletlerdeki meslektaşlarına nazaran daha çok kazançlı titiz
ve duygulu bir adalet var. Bu, davanın esasının iyi kurulmuş olması delildir.
Topluluk vicdanının sesini duyuracak, modern bir hukuk devletinin
kanundan gayri hükümdar tanımayan, vatandaşlarının ana hak ve hürriyetlerini
her türlü sataşmalarından koruyacak olan bir adalet cihazını yaşatmak işi, siz
yargıçlara bırakılmıştır, ileri insanlığın şartı, bu işin başarılmasıdır.
Halkın mahkemeye olan güveni, başarılı yolda mesafe aldığımıza delalet eder.
Yarınki mesaimizle de insanlarımıza, saadete erişme imkânı hazırlayacağımızdan
asla şüphe edilemez.
Bu imanın, içimi dolduran tatlı heyecanı ile güç ve mukaddes
vazifenizi, başarı ile idrak edeceğiniz yeni adalet yılının, hepinize uğurlu ve
feyizli olmasını dilerim.