Bu anda Türk mahkemeleri yeniden normal çalışma devrelerine girmiş
bulunuyorlar. Bu suretle başlayan yeni Adalet yılı, yargıçlarımızı çeşitli
tahassüsler içinde karşılıyor. Bu duygular, yalnız meslek adamı olmak
haysiyetiyle değil, aynı zamanda, memleket münevveri olarak taşıdıkları duygulardır.
Büyük dünya cehenneminin sona erdiği 1945 yılından bu tarafa, insanlığın
aradığı ve bulmak için hâlâ çabalamakta olduğu vicdan ve düşünce rahatı, henüz
hiç bir cemiyete müyesser olmuş değildir, insanlık ailesinin bir kısım
mensupları, tekmil gönüllerin, artık yeryüzünden kalkmasını özlediği silâh ve
ateş çatışmaları ortasında ve zoraki seyircilerin hüzünle burkulan kalpleri
karşısında eriyip gidiyor. Gerçek adalet duygu ve inanışı, henüz kitleler arası
münasebetlere tamamiyle hâkim olamıyor. Beri tarafta, Avrupa milletlerinin en
kıdemlisi komşu Yunanistan, memleket içi vuruşmaların sahnesi olmaktan büsbütün
kurtulamadı. Bütün bunlar, büyük hürriyet buhranları doğurmaktan geri
kalmıyor. Adalet de, pek tabii olarak, müeyyidesini vücuda getirdiği hürriyet
ile birlikte bu buhranlardan zedelenmektedir.
Lâkin, güzel ve büyük netice, adaletin bugünkü sıkıntılardan
muzaffer çıkması olacaktır. Zira, buhranlar, ne kadar baskı getirici ve ne
kadar bunaltıcı olurlarsa olsunlar, tekmil ümitler, adalette toplanıyor.
Adalet arzusu, düzenli hürriyet arzusu demektir. Bu itibarladır
ki, beşeriyet için adaletli bir dünya geleceği, kendi öz varlığı ile, yani
hürriyeti ile, aynı ve yekpare mesele olarak düşünülmelidir.
Milletlerarası ağır buhranın yarattığı basınçlı ve sinir gerici
havaya rağmen beşeriyet ailesinin rüknü olarak ve millî kütle haysiyetiyle,
Türk cemiyetinin aksamaksızın gösterdiği bütünlük manzarası, ferdlerimiz
yönünden de, Devletçe de en büyük kuvvetimiz sayılmalıdır.
Adaleti, mükemmele doğru götürmeğe muvaffak olabildiğimiz nisbette
Devleti de tekmil faaliyet görünüşlerinde mükemmele doğru götürebiliriz.
Devleti, hukuk Devleti olarak yaşatmak demek, adaleti, Devletin,
hayati bir kaynağı olarak görmek demektir.
Bu da, adaletin, hürriyeti gerçekten koruyabildiği zaman husul
bulur. Nitekim, gerçek adalet de fikir, ilim ve sanat hürriyetlerini muhafaza
ve vikayeye kadir olan adalettir.
Bu tahasüslerle girdiğimiz, adalet yılı başı törenindeki manâyı
sezmek, elbette güç olmasa gerektir. Maksat, adaletin mihaniki insicamını
sağlama endişesyle, 20 Temmuz'da husule geldiği sanılabilecek bir kopmayı bugün
ileriye bağlamak değildir. Çünkü, böyle bir kopma vuku bulmamıştır ki, onu
merasimle tamir mevzuubahis olabilsin, maksat, vesileden faydalanarak adaleti
yerine getirme vazifesinin, sosyal önemini tekrar belirtmek; adalet faaliyetini
ilgiliyen, bir kısım meseleleri, ortaya koymak ve bu arada, her demokratik
adaletin, sunmağa amade bulunduğu, faaliyet muhasebesini icra etmektir
İşte, biraz önce, şu kürsü basamaklarını tırmanırken, içimi
dolduran duygular bunlardı.
Evet Bu duygular ve bunların yanı başında, geçen yıl içersinde,
dönüşsüz yolculuklarını görmekle elem duyduğumuz, iki arkadaşımızın, gönlümde
diri ve taze duran hatıraları. Onları, Tahsin Tüzer ire Bekir Kayral'ı, bu
açılış töreni başlangıcında derin bir hüzünle ve ruhları için Tanrı'dan
istirahatlarını dileyerek anmak bizler için mukaddes bir insanlık ve meslek
vazifesidir.
Sayın Dinleyenler,
Adaleti sağlayan mahkemelerimizi denetleme cihazı Yargıtay'ın başı
olarak benim yetkim, bilhassa yüksek mahkemeyi ilgileyen meselelere dokunur.
Gerçi, yüksek mahkemenin meseleleri, genel adalet hayatımızın meselelerinden
büsbütün ayrılamaz. Bu itibarla onlardan da söz açacağım, lâkin, Yargıtay’la
ilişkin olmak üzere tahsisen temas edeceğim noktalardan söz açmadan önce genel
adaleti ilgileyen meselelere temas etmek istemiyorum. Şu halde adalet
faaliyetini iki yönden tetkik zaruretindeyiz. Birincisi, Yargıtay faaliyetleri
yönünden; diğeri de; genel adalet cihazı bakımından:
Yargıtay fâaliyetleri yönünden adalet hayatımızı alâkadar eden ilk
mesele, eleman meselesi olarak kalmakta devam ediyor. Bu yıl dahi, Yargıtay
üyelerinden üçü, yaş haddi hükümleri gereğince, yargı görevinden uzaklaşmış
bulunuyor. Bütün tesellimiz, bu arkadaşlarımız sayısının bu yıl, geçen yıllara
nisbetle düşük olmuş bulunmasından ibarettir.
Bay Niyazi Tuna, Bay Lütfü Köker ve Bay Halim Gençosman aramızdan
ayrıldılar. Her üç yargıcımız da, Yargıtay mekanizmasının işleyişinde muntazam
birer faaliyet unsuru idiler.
Bay Niyazi Tuna, uzun yıllar Ceza Genel Kurulu sözcülüğünü
yapmıştı. Vücudunun zaman zaman muhataralar ortaya koyan rahatsızlığına rağmen,
dağlar gibi ezici dosya yığınları ile savaşmaktan asla yılmamış ve genç
yargıçlara çalışmadaki yüksek feragat duygusu ile Örnek olmak şerefini ihraz
etmiştir. Gönlümüz ve iyi dileklerimiz kendisiyle beraberdir. Vazifeyi yerine
getirme ne kadar tabii ise onu, numune teşkil edecek bir feragat ve bağlılıkla
yerine getirme, o derece fazilet ve şeref kazandırıcıdır. Tekmil bu
arkadaşlarımızı Yargıtay ailesi adına en sıcak ve en yumuşak dileklerle selâmlarım.
YARGITAY'IN 1947 -1948 ADALET YILI FAALİYETLERİNE GELİNCE
1948 yılının ilk altı ayında Yargıtay dairelerine yeniden (54000)
dosya geldi, aynı altı aylık müddet içerisinde dairelerimiz aynı sayıdaki işi
neticeye bağladılar. Böylece, bize gelen dosya sayısı kadar dosya üzerinde
gerekli incelemeler yaparak kararlarımızı vermiş olduk. Lâkin, 1947'den
devraldığımız (10000) dosya fazlasını kapatamadık, onun içindir ki; bu adalet
yılının ilk gününde, tatil sırasında gelmiş olan dosyalar hariç olmak üzere,
Yargıtay dairelerinin tetkikini bekleyen (10000) iş mevcuttur. Üst mahkemelerin
kurulması sayesinde bu rakamın da eriyeceği tahmin olunabilir. Bugün için devir
mevzu olan (10000) rakamı ümit edebileceğimizin azamisidir. Nitekim, geçen
adalet yılının açılışı münasebetiyle söz aldığım zaman bu yıl için devir
miktarımızın (1000) ilâ (20000) arasında olacağını tahmin etmiştim. Hali
hazırda, Yargıtay kendisine yeniden gelen işleri, tamamiyle karara bağlamış
bulunuyor. Filhakika 1948 ilk altı ayında bize gelen dosya sayısı (53922) iken
inceleyerek karara bağladığımız işler sayısı, (53.954) olmuştur. Bu suretle
Yargıtay (100) dosya üzerinden bu miktardan fazlasını karara bağlamış bulunuyor.
Bu neticeyi ortaya koymakla öğünmek istediğimiz zahabına
düşülmesin. Adalet için mühim olan, verilen kararların sayısı değil, bu
kararların dayandıkları hukuk prensipleridir. Bu bakımdan, ortadaki rakamlar,
sadece Yargıtay'ın yüksek iş görme kapasitesinden başka bir şey ispat etmez.
Her vesile ile söylediğimiz veçhile, Yargıtay, bugün için, hukuk
yaratma fonksiyonunu lâyıkiyle yerine getirmek maddi imkânına sahip değildir.
Mahkemelerden verilmiş binlerce kararın ilgilisi mevkiindeki insanları bekletmemek
endişesi, ancak sürati temine yarayabilmektedir. Yargıtay daireleri, verdikleri
kararlar üzerinde kaliteyi mükemmelleştirme yönünden durabilmek zamanına malik
bulunmuyorlar. Bundan dolayıdır ki, prensipler etrafında kurulmuş Yargıtay
kararlarının yine en normal örneği olarak elimizde Karar Birleştirme Kurulu
Kararları kalmış oluyor.
Yargıtay dairelerince görülen çeşitli işler arasında bir kısımları
daima ayni frekansı muhafaza etmektedir. Meselâ, Birinci Hukuk Dairesi'nce
incelenen muhtelif davalar içerisinde müdahelenin men'i davaları, her zaman
yekûnunun yüzde ellisinden fazlasını teşkil ediyor. Bu davalar sayısının genel
toplama nisbetle böyle yüksek oluşu, birçok sebeplerden ileri gelmekle beraber,
asıl müesirin, toprak nizamına dair hükümlerin gösterdiği boşluk olduğundan
şüphe etmemelidir. Gerçi nüfusunun büyük parçası toprağa bağlı ve esas bünyesi
itibariyle ziraî karakterde bulunan bir memleket için arazi mülkiyetlerine dair
anlaşmazlıkların hayli kabarık yekûn tutmasında şaşılacak bir cihet yoktur.
Ancak köylümüzün bilgi ve kültürü arttıkça bugünkü rakamın düşeceği de
muhakkaktır.
Bugün için, mühim olan, köylüye bu mevzuda lüzumlu bilgiye kaynak
olacak hukuk kaidelerinin esaslarını hazırlamaktır. Her köylü mülkünün
sınırlarını tereddüde meydan bırakmayacak surette bilebilmelidir. Üzerinde oturduğu
ve taşından ekmeğini çıkardığı toprağın, kendisinden başkası için mülkiyet
iddiasına mevzu teşkil etmeyeceğinden emin olmalıdır.
Binaenaleyh, köy kulübesine elektriği sokmak nasıl dava ise, aynı
şekilde her köylü odasının duvarına tarlasının tapu senedini asmak ta gaye
olmalıdır. Tapulama işi ve kadastro ölçüleri tamamlanmış topraklarda oturanlar
arasında, ne mülk, ne de sınır anlaşmazlığı çıkabilir. Bu bakımdan geçen yıl,
projesi hazırlanmış bulunan Tapulama Kanunu tasarısının kanunlaşması ve kanun
hükümlerinin uygulanması ile birlikte müdahalenin men'i davalarının büyük
ölçüde arkası kesileceği muhakkaktır, Yargıtay'ın gözden geçirdiği işler
arasında diğer bir çeşidi gitgide kabaran ve yükselen bir diyagram gösteriyor.
Bunlar, tahliye işleridir.
Üçüncü Hukuk Dairesi'nce tetkik konusu olan tahliye davaları
esasen dört - beş yıldır kabarık yekûnlar arzetmekte idi, bugün de aynı kesafet
devam ediyor. Bu kesafet Ticaret Dairesi'nin tetkikine sunulan tahliye
davaları için her gün biraz daha çoğalmaktadır. Ticaret Dairesi'nce, 1947 yılı
içerisinde tetkik olunan tahliye davaları miktarı (845) idi. 1948 yılının
yalnız ilk altı ayında ise, bu davaların sayısı (815) olmuştur. Şu hale göre
geçen senenin yıllık rakamı ile bu yılın altı aylık rakamı hemen hemen aynı
bulunmuş, yani bu davalar bir misli artmıştır.
Bu artmaya sebep, Millî Korunma Kanununda son defa yapılan
değişiklik olmuştur. Son değişiklikten önce tahliye davası açılabilmek için
sebep diye ortaya sürülebilecek haller gayet dar bir surette tesbit olunmuştu,
bu çerçeveye girmeyen herhangi bir sebepten ötürü tahliye davası açmak mümkün
değildi. Değişiklik kanunun bu çerçeveyi genişletmiş bulunuyor. Mülk sahipleri,
mülklerinin boşaltılmasını istemek hususunda eskisine nisbetle daha yüksek
imkânlar kazandılar. Yeni imkânlar yeni davalar doğurdu. Ve bundan dolayıdır
ki: Bahsettiğim tahliye işleri münhanisi birden yükseliverdi.
Yargıtay Karar Birleştirme Genel Kurulu'nca geçen adalet yılı
içinde verilen kararların bir kısmı usul kaidelerine dokunmaktadır. Bunlardan
4/2/1948 tarihli karar, tatbikat yönünden de mühim bir meseleyi halletmiş
bulunuyor.
Verilen karara göre, bir davada ilk mahkemece verilen hüküm Yargıtay'ca
bozulacak olursa, bozmadan sonra davanın ıslah edilmesi mümkün değildir.
Filhakika, ıslah, davanın mahiyetini veya dayanağını değiştirmek
neticesini doğurduğu için bunu ancak, esasın incelendiği bir zamanda yapmak
doğru olur. Lâkin, hukuk meselesi belli verilere göre halledildikten ve mahkeme
de iş hakkında bir hükme vardıktan sonra hükmün maddesini değiştirmek tecvîz
edilemez. Bu bakımdan ilk mahkemece hüküm verilinceye kadar ıslah yoluna
gidilebilir.
17/12/1947 tarihli diğer bir karar, bir çeşit millî korunma
suçunda zamanaşımının başlangıcını tesbit etti. Haddizatında bu karar ile, ceza
hükümlerinin suçlu lehine yorumlanması prensibi uygulanmış bulunmaktadır.
Millî Korunma Kanununa göre, bu kanun hükümlerinin çizdiği hadler
üstünde kiralama suçunun cezalandırılması için açılan davanın zamanaşımı bir
yıldır. Bu bir yılın başlangıcını tâyin etmedikçe bitimini belirtmeye de
bittabi imkân olamaz. Kamu davasının düşmüş olup olmadığını anlamak için ise,
buna lüzum vardır.
Davadan bahsolunabilmek için suçun işlenmiş olması icap
edeceğinden neticede incelenmek gereken nokta, suçun işlenmesi zamanıdır. Bu
meselede Yargıtay, suçun, kira anlaşmasının kanununa aykırı olarak
yapılmasiyle birlikte işlenmiş olacağını kabul etti. Böylece dava anlaşmasının
meydana gelmesi anından itibaren bir yıl geçmekle zamanaşımına uğramış
olacaktır.
Karar Birleştirme Genel Kurulu'nca verilmiş bulunan kararlar
içerisinde kamulaştırılmadan vazgeçmeye dair olan karara ayrıca dokunmak
yerinde olur. Bu karar 26 Mayıs 1947 tarihlidir. Kamulaştırma yapmak yetkisinin
kendilerine tanınmış bulunduğu muhtelif kişiler bu teşebbüslerinden vazgeçme
durumunda bulunabilirler. Bunu ne zamana kadar ve ne gibi şartlar içinde
yapabileceklerdir. Hukuk hayatımızda bu yüzden birçok anlaşmazlıklar meydana
gelmekte idi. Bazen fertler, birçok halde de kamu idaresi zararlı bir takım
neticelerle karşılaşıyorlardı.
Karar Birleştirme Kurulu'na göre vazgeçme mümkündür. Yalnız bu
vazgeçmenin iki ihtimale göre belli zamanlara kadar yapılması şarttır. Kamulaştırma
bedeli mülk sahibine bildirildikten sonra mülk sahibinin tayin olunan bedele
itiraz edebilmesi için kanunca konulmuş bulunan süre itiraz yoluna
gidilmeksizin geçerse, bu sürenin bitmesile birlikte kamu idaresinin kamulaştırmadan
vazgeçme yetkisi de yok olur. Bundan sonra artık vazgeçme caiz değildir.
Mülk sahibi tarafından bedele itiraz edilmiş olması halinde ise,
iş dava yoluyla halledilebilmek lâzım geleceğinden, mahkemece verilecek olan hüküm
kesin bir hale gelinceye kadar yani, hükmü müteakip temyiz müddetinin
hareketsiz geçiştirilmiş olmasiyle veya müddet içerisinde temyiz yoluna
gidilmekle beraber, mahkeme kararının Yargıtay'ca onanması şekli ile yahut da
bozma üzerine yapılacak yargılama neticesinde belli yollardan gidilmek veya
belli süreler işlemek tarzlarıdan biri ile hüküm, artık değişmez hale gelinceye
kadar kamu idaresinin, kamulaştırmadan vazgeçmesi mümkündür.
Bu esasların kabul ve tesbitinde gözetilen cihetler, kamu
idarelerini bağlayıcı tasarrufların tamam olması ve özel mülk sahiplerinin,
haklarının hırpalanmaması mülâhazaları olmuştur. Şu kadar var ki: Kamu
idaresinin giriştiği kamulaştırma işinden vazgeçmesi, mülk için ödeyeceği
kamulaştırma bedelinin, kendi ödeme takat ve imkânlarını aşması halinde mümkün
görülmüştür. Zira, denmiştir, bu takdirde kamu idaresi, gerçekleştirmek
ödevinde bulunduğu birçok hizmetleri yerine getirmemek tehlikesiyle
karşılaşabilir.
Mülkiyet hakkının, eski tabir ile mutlak bir hak oluşu, çağımız
hukuk telâkkilerine göre ferde ait hakkın, kamu menfaati karşısında ikinci
plâna atılmasına mâni olamıyor. Zamanımız devlet hayatı içerisinde de bundan
daha tabii bir şey düşünülemez. Bizzat Türk Medeni Kanunundaki mülkiyet hükümleri,
bu düşüncenin tesiri altında şekillendirilmiştir.
Fakat fert hakkını ihmâl ettirebilecek yegâne düşünce kamu faydası
olmalıdır, bunun dışında herhangi bir başka mülâhaza fert hakkına tercih
olunamaz. Aksini kabul, hürriyeti! rejimi inkâr demek olur.
Bu noktaya temas ederek tatbikatın yaşatmakta devam edegeldiği bir
garip ve anlaşılmaz hali de söylemeliyim. Bazı büyük şehirlerimiz belediyeleri
beldenin yapı programlarına göre yerine getirecekleri hizmetler veya
yapacakları tesisler için bir kısım mülkleri kamulaştırma muamelesine tâbi tutuyorlar.
Böylece, mülk, asıl sahibinin elinden çıkarak kamu idaresine geçiyor. Lâkin,
kamu idaresi, uzun yıllar boyunca bu mülkleri kamulaştırılmalarından önceki
halleriyle kullanmakta devam ediyor. Faraza burasını kiraya veriyor, yahut
ticaret yeri gibi kullanıyor. Bu suretle de ferdin özel mülkiyetinde iken ona
sağlamakta olduğu menfaat irat veya gelir, kamulaştırma peçelemesi altında bu
kere kamu idaresi kesesine giren menfaat, irat veya gelir olmuş oluyor.
Belediyelerin tabi bulundukları kamulaştırma hükümleri arasında mevcut iken,
olağanüstü hallerin temadisi müddetince uygulanmaması muvafık görülen (3 yıl
içinde kamulaştırılan mülkün yeni tesis haline getirilmesi hakkındaki hüküm)
yeniden hayatiyet kazanıncaya kadar bu gibi hallerin de görüleceğinden şüphe
olunmamalıdır.
Karar Birleştirme Genel Kurulu'nca verilen kararlar dışında sair
Yargıtay teşkillerince verilmiş kararlar içerisinde de prensibe taallûk eden
bazı kararlar bulunmakla beraber, bunların da sayılarının yüksek olmadığını
ifade etmek mecburiyetindeyim.
Yargıtay'a gelen iş miktarının hadden aşırı oluşu ve Yargıtay
dairelerine yardımcı elemanların, her zaman dairelere ilmî görüş imkânları
sağlamaması yüzünden bu durum zaruri olarak bir müddet daha devam edecektir.
Burada, dairelere yardımcı eleman tabiri ile kastettiklerim Yargıtay
avukatlarıdır. Yargıtay önünde vazife görmeye yetkili avukatın günlük
tatbikatı ve kanunun lâfzı anlaşılışını aşan bir ilim yeterliğine sahip olması
lâzımdır. Bu yeterliğe sahip bulunanların lâyihalarından ve duruşmalarda ileri
sürdükleri noktayı nazarlardan istifade olunmaması mümkün değildir. Değerli
profesörlerin ve meslekte temayüz etmiş avukat arkadaşların durumları
böyledir. Yargıtay'ın büyük prensipler mahkemesi haline gelmesi ve hukuk
yaratma fonksiyonunu aksamaksızın yerine getirmesi isteniyorsa bu fonksiyonun
ifasında kendisine yardımcı olacak ekiple de hazırlamak bir zarurettir.
Şu halde avukatlık mesleğine dokunan hükümler gözden geçirilerek
Yargıtay avukatlığı bir düzene bağlamak icabeder. Yeni mahkemeler kuruluşu
kanununun çıkarılmak üzere bulunduğu bir sırada bu neticeyi gözden uzak
tutmamaklığımız yerinde olacaktır.
Adalet cihazlarının faaliyetine genel olarak bakılacak olursa
burada da kısım meselelerle karşılaşmaktayız ki: Bunları, bir adalet yılı
başlangıcında ele almak faydadan uzak değildir.
Adalet mekanizmasını yerine getiren mahkemelerimizin, bilindiği
üzere açık ve rasyonel temellere dayanan bir organizasyonu yoktur. Yani
mahkemelerimizin kuruluşu belli ve açık hükümlere bağlanmış bulunmamaktadır.
Geçen yıl hazırlanan mahkemeler kuruluşu kanunu projesi; henüz
kanun haline gelmedi, bu kanunun çıkmasiyle birlikte adalet cihazlarının
istikrara kavuşacağı su götürmez.
Prensiplerinden, geçen yıl yaptığım konuşmada söz açmış olduğum bu
kuruluş kanunu aynı zamanda mahkemelerimizde uygulanmakta bulunan usul
kanunlarının da değişmesini gerektirecektir. Nitekim, gerek Hukuk ve gerekse
Ceza Usulleri Kanunlarında değişiklik yapılması için gerekli projelerin
hazırlandığını duyarak seviniyoruz.
Usul kanunlarının kafi ve son şekilleriyle yeni mahkemeler
kuruluşu kamu ile bir arada uygulanmaya başlamaları çok isabetli olacaktır.
Yeni kuruluş yeni usul ister. Hatta gerek Ceza ve gerekse Hukuk
Yargılama Usulleri bakımından kuruluş içerisinde ayrıca mütalâası hatıra
gelebilecek bir çeşit yargı mercileri için bazı hususiyetler gözetilmesi
mümkündür. Meselâ, şöyle düşünülebilir:
Memleket için genel ve normal olan mahkeme kuruluşu bozulmaksızın
ve bu güzel ve normal kuruluşun yanı başında, büyük şehirlere mahsus olmak
üzere ve şehir içinde yapılacak bir mülki taksime nazaran belli ceza ve hukuk
işlerine bakmakla görevli, barıştırma mahkemeleri kurulabilir. Bunları
kurulması sayesinde adalet saraylarındaki işler mühim miktarda azalır. Büyük
şehirleri, buralarda esasen mevcut mahalleler kuruluşuna göre veya belediye
hizmetlerinin icaplarına uyarak bölgelere ayırmak ve her bölgede ir barıştırma
mahkemesi kurmak çok faydalı olabilir. Hattâ davacı ve davalar işi biraz da
kendi aralarında hal ediyorlarmış gibi olurlar. Bu barıştırma mahkemelerinin
asıl vazifesi de tarafları anlaştırıp davanın düşmesini temin etmek olur.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunumuzun tatbikatta gösterdiği
aksaklıklar bugün için teferruatiyle malûm bulunmakta ise de : Aksamanın mühim
sebebi bu usul kanununun eski İtalyan Kanunundan alınmış olan Türk Ceza
Kanunundaki hükümleri uygulama vasıtası oluşundan çıkmaktadır, iki kanundan
usule ait olanın Alman menşeli oluşu, diğerinin ise Lâtin ve Akdeniz Hukuk
anlayışına göre tanzim edilmiş bulunuşu; bunların kolayca bağdaşmalarına engel
oluyor. Ceza yargıcı, davanın tarafsız seyircisi kalarak neticede objektif
kararı verecek yargı kürsüsü şâgili olmaktan çıkıyor. Mütemadiyen
kutuplarından birini teşkil ettiği dava bataryasının esaslı parçası haline
geliyor. Sanık ve tanıklara hâdiselerin aydınlatılması için sormak zaruretini
duyduğu suallerle adeta ileride vereceği kararı ihdas etmek durumuna düştüğü
sanılıyor. Kusur, bir taraftan usul hükümlerindedir. Diğer taraftan ceza
davasının mahkemeye verilmesinden önceki hazırlıkların yapılışındadır. Usul
yönünden düşünülecek tedbir, jüri kurmak olabilir. Jürili ceza mahkemesinde
yargılama mahkemenin kontrolü ve müşahadesi altında ve fakat iddia makamı ile
avukatlar arasında cereyan eder. Yargılama safhalarının husule getireceği neticelere
göre jüri, suçluluk hakkında "söyleyeceğini söyler ve yargıç da buna
nazaran hükmünü verir.
Ceza davalarında jüri sistemi, demokrasi merhaleleri kateden
toplulukların zaruri olarak geçmeleri icabeden bir safhadır sanıyorum.
Hürriyetine gerçekten sahip olan fertlerin, bir diğerinin hürriyetinin tahdidi
işinde oy sahibi olması, istenmiyecek birşey değildir. Fertlerin jüri üyesi
olarak ceza adaletine karışmaları keyfiyeti ise, jürileri seçen muhitlerde
gerek fert ve gerekse topluluk ahlâk telâkkileri bakımından hayırkâr tesirler
doğurmaktan hali kalmaz. Gerçi, büyük demokrasilerden bir kısmında ceza
jürilerden acı acı şikâyet eden ilim adamları yok değildir. Ancak, bunların
titizce bir ilim endişesiyle ve dogmatik bir gayretle vaki tenkidleri, kendi
muhitlerinin halk kitlele-rince benimsenmiş değildir. Ve muhakkak olan bir
cihet varsa, o da; bu yerlerde jüriler kaldırıldığı takdirde husule gelecek
olan mahzurların ve yükselecek şikâyet nidalarının, müessesenin ilgasile
güdülen faideye nazaran aşırı derecede ağır olacağıdır.
Ceza işinin dava haline getirilmesinden, yani mahkemeye
intikalinden önceki hazırlıkların yapılmasına gelince : Bu safhanın, polise
terettüp eden kısmı üzerinde, behemal
durmak icabeder.. Burada gösterdiğimiz dikkatin sebebi, adalet polisinin teknik
bakımından içersinde bulunduğu durumu tenkid arzusu sanılmasın, zira, evvela bu
bizim işimiz değildir. Sonra da, maksadımız adalet polisinin araştırmasına
giren safhanın alacağı manzaraya göre adaletin istikamet değiştirebileceğine,
yani hukuk dilinde adlî hata dediğimiz bir halin ortaya çıkabileceğini
anlatmaktır. Bize göre, iyi bir ceza adaleti, mükemmel bir adalet polisi
kuruluşuna sahip olan devletlere müyesser olur.
Nasıl ki; mahemece verilen hükmün, adaleti ifade etmesi de kâfi
olmayıp suçluya cezasını çektirmek için gerekli vasıtalar da adaletin kendisi
kadar mühimdir. Ve hatta onun bir parçasını teşkil eder. Zira, işlediği suçun
adilâne cezasını teşkil eden şu kadar yıl hapsolunmaya mahkûm edilişi, herkes
tarafından hakkın yerine gelmesi diye kabul olunan bir ferde, cezasını ışıksız,
havasız ve rutubetten duvarları yosun tutmuş bir mahpusta çektirmek adalet
demek olamaz. Suçluya, yaşına ve cezası miktarına göre, kendisini yeniden
cemiyete kazandırmak ihtimali olmasa dahi, medeni devlete-yakışır surette,
insanca ceza çektirmek zaruridir.
işte, bunun gibi mahkemenin yargılanmasından önceki araştırma
safhası da medeni devletin medeni ve teknik vasıtalarına dayanmalıdır. Bunun
için de adalet polisi meselelerimiz, büyük mütehassıslarına yeni baştan gözden
geçirtilme!! ve mevcut olan samimiyetle ortaya konmalıdır. Adalet polisinin
hatalı bir hareketi, adaletin de hatalı olarak tecellisini intaç eder.
Adalet hatalarının vicdani sorumu ise, tekmil cemiyete yüklenir.
Ceza adaleti ile polisin sıkı münasebeti o kadar aşikârdır ki, sürat yüzünden
vukua gelen veya sevkedenlerin ehliyetsizliği sebebiyle ortaya çıkan bütün
taşıt kazalarının, yani neticede vatandaş ölümlerinin veya yaralanmalarının en
büyük mesuliyet yükü, belediye polisine aittir. Şu halde düzeni ilgiliyen tekmil
zabıta kademeleri için olduğu gibi, adalet polisi için de gayesine tahsis
edilmiş bulunduğu adalete ve onun şaşmayacağı bir surette yardımcı olması için
gerekli tekmil fenni ve teknik imkânların sağlanması, kafi ve zaruridir.
Genel adalet faaliyetlerimize ilişkin bazı meselelere böyle kısaca
dokunduğumuz sırada ve fakat yalnız ceza usulü değil, aynı zamanda hukuk usulünü
de alâkadar eden bir meseleye belki ikinci defa olarak temas etmek ihtiyacındayım.
Bu mesele, adalet dairelerimizin tavır ve şanlarile ilgilidir.
Adalet dairelerimizin herhangi birine ilk defa ayak basan kimsenin intibaı, bu
yerlerin fevkalâde gürültülü olduklarıdır. Gerçi, adalet daireleri, bu gürültüyü
önleyecek teknik mimarî şartlara göre yapılmış değillerdir. Fakat, adalet
dairesinin muhtelif cihazları da gürültüye engel olucu tedbir almış
bulunmamaktadırlar.
Bu hay ve huy içersinde en hazin olan manzara ekseriya mevcut
şamatayı bastırmak zaruretiyle avazı çıktığı kadar bağıran mübaşirin halidir.
Adaleti, patırdı, gürültü ve itiş, kakış içersinde istihsal etmek, zevk ve
huzur vermez. Bilâkis üzücü ve bıkkınlık verici olur. Halbuki: Adalete
başvurma yolunu, ferdin içinde daima ruh ferahlığı verici bir imkân olarak diri
ve ışıklı tutmak lâzımdır.
Bu meselenin kafi olarak halli, yine ifade etmek mecburiyetindeyim
ki; adalet saraylarımızın yapı şekilleriyle ilgilidir. Kapı komşusu mahkeme
salonu önündeki yığılmadan husule gelen gürültüyü duymayacak şekilde salonları
olan bir adalet binasında mübaşir avaz avaz bağırmak lüzumunu hissetmiyeceği
için bildiğimiz şekilde hareket etmeyeceği gibi bu tarzda feryada kalkıştığı
takdirde de kendisine yerinde ve haklı ikazda bulunabiliriz. Lâkin, her ne
olursa olsun, adaletimize, vekar ve sükûn ile telifi güç bir manzara veren
adalet dairelerinin bu durumlariyle mutlaka mücadele zaruretindeyiz.
Aziz Dinleyenler,
Adalet, en başta bir ruh, lâkin, aynı zamanda bir şekil işidir.
Usul hükümlerinin pek çoğunda bunu görmemek kabil değildir.
Adalet yılı başı konuşmalarımızla güttüğümüz gaye de adaletin bu
iki hususiyetine muvazi bulunuyor.
Yargıçlarımızda salim ve şaşmaz, sıhhatli bir adaletin,
yaratıcılığını yapmaya iktidarlı bir ruh yerleşmesini kolaylaştırmak ve aynı zamanda,
şekil noktasından yani dış yapı görünüşleri itibariyle adalet cihazına elden
geldiği kadar noksansız ve mükemmel bir manzara temin edecek imkânlara işaret
etmek, güttüğümüz gayenin gerçekleşmesine yardım edecektir.
Bunun içindir ki, her yıl, adaleti, ilim gibi dokunulmaz ve
mukaddes tutarak şu altında toplandığımız ilim mabedinde yeniden takdis ve
tebcilden duyduğumuz haz, ibadete varıyor.
Bizler, Allah'ın değil, beşerin adaletini gerçekleştirmeye
çalışıyoruz. Eser, onu meydana getirenlerin bilgi, gayret ve insanlıklarına
göre kıymet alır. Güvencimiz adaleti söyleyen yargıçtadır.
Yine bunun içindir ki; kendilerini, adalet işi yapmak gibi en
çetin bir insan emeğine vermiş olanların, kürsülerine tekrar çıktıkları şu
dakikada Türk cemiyetine, hayırlı ve uğurlu bir emniyet ve huzur
getireceklerinden asla şüphe etmiyoruz.
insanlık ve cemiyet değerlerini, şaşmadan koruyacak olanlar,
onlardır, iyilik ve esenliklerini dileyen kalbimle her birisini ve törenimize
huzurlariyle onur veren sizleri ayrı ayrı selâmlamakla bahtiyar olurum.