Yeni adalet yılı kapısının eşiğinde bulunduğumuz şu anda, en derin
hazla yerine getirmek istediğim bir vazifemi, Adalet mensubu sayın arkadaşlarımı
yürekten selâmlamak görevimi ifa etmekle bahtiyarım.
Geride bıraktığımız yılın adalet hayatı, bizim için yeni
çalışmalara vesile oldu. Bu çalışmalar, bünyeleri ve mahiyetleri itibariyle,
Adalet cihazının teknik faaliyetine taallûk etmektedir. Ancak; bir memleketin
adalet faaliyeti dahi, millî hayatın bir görünüşü olmak itibariyle, millî
muhitin içerisinde bulunduğu şartlar ve hususiyetler, tabii bir netice olarak
adalet hayatına da tesirden uzak bulunmamıştır.
Âmme hayatımızın geçirmekte olduğu, tekamül, umumi seyri
bakımından, Adalet faaliyetlerinin de takibe mecbur olduğu gelişmeye, istikâmet
vermiştir.
Toplumca istihale etmekte bulunduğumuz Demokrasinin, yegane
dayanağı hukuk olduğuna göre, hukukun ise müessir yaratıcı kaynaklarından biri,
mahkeme hükmü bulunduğuna nazaran, mahkemelerimizden çıkacak kararların, kamu
hayatını yeni gelişme sahaları dahilinde faydalı bir hayatiyete kavuşturma
yönünden, oynıyacağı rolün ehemmiyet ve değeri kendiliğinden anlaşılır.
Millet varlığı noktasından toplum hayatının, en değerli emniyet
amilini vücuda getiren mahkeme hükmü, bilhassa prensip halinde ifadesi
itibariyle, Yargıtay kararlarında belirtilen içtihatlarda ifadesini buluyor.
Bu itibarladır ki, hem büyük yargı cihazının bilançosunu vermiş
olmak, hem de içtihatlarda beliren yeni fikir cereyanlarını aydınlatmış olmak
için, evvelemirde, Yargıtay'da incelenmeye tâbi tutulan dava dosyalarının
meydana getirdiği iş hacminden ve sonra da, Karar Birleştirme Genel Kurulu'nun
içtihatlarından söz açmak, zaruri olacaktır.
Temmuz 1947 başlangıcında, Yargıtay Dairelerinin iş hacimleri
itibariyle durumları şöyle olmuştur:
1947 başından itibaren, Haziran sonuna kadar Yargıtay Hukuk
Dairelerine (25.686) dava dosyası gelmiştir.Bu sayıya 1946 yılından aktarılan
(7.979) dosya ilâve olunursa, altı aylık dosya yekûnunun (33.635)1 bulduğu
görülür.
Hukuk Daireleri, bu sayıdan aynı müddet içinde (25.637) tanesini
karara bağlayabilmişler ve 1 Temmuz 1947'de (7.988) dosya devretmişlerdir.
Ceza Daireleri için bu rakamlar şöyledir: Ceza Daireleri, 1947
yılının ilk altı ayı içerisinde (26.858) yeni dava dosyasiyle karşılaşmışlar,
bu rakama ilaveten 1946'dan devir aldıkları (5.254) dosyayı da incelemek
zaruretinde kalmışlardır. Ancak, Haziran sonuna değin, bu yekûnden karara
bağlanabilen dosya sayısı (29.494) olabilmiş ve binnetice (2.618) dosya
devredilmiştir.
Görülüyor ki; Hukuk ve Ceza Daireleri'nin altı aylık bir devre
zarfından karara bağlamak durumunda kaldıkları dava dosyası sayısı
(65.747)'dir. Büyük bir ihtimal ile bu sayıyı aşacak olan ikinci altı aylık
işlerle yıllık toplam, yüzellibini bulacaktır. Bu miktarın yüzotuz ilâ
yüzkırkbin kadarının karara bağlanmış olacağı tahmin edilebilir. Bu takdirde,
1948 yılına, onbin ilâ yirmibin dosya devredilmiş olacaktır.
1946 yılında Yargıtay'a gelen dava dosyalarının genel tutarı
108.000 oldu. 1939'da bu miktar 83.000 idi. 1946 yılı dosyalarından 95.000'i
karara bağlandı, aynı sayı yine 1939'da 76.000 olarak görülüyor.
1939'da olsun, 1946'da olsun, Yargıtay'a gelen yedi işten altısı
karara bağlanmıştır.
Verilen rakamların tahliline gelince :
Hukuk Dairelerince incelenen dava dosyalarının büyük hacmini,
gayrimenkul mallara ilişkin olanlar teşkil etmektedir.
Filhakika, Hukuk Dairelerinden; Birinci ve Beşinci Hukuk
Daireleri, yalnız bu işlerle uğraştıkları gibi, Üçüncü Hukuk Dairesi'ne ait
işlerin yüzde yetmişini de bu mevzular meydana getiriyor.
ikinci derecede yekûn kabarıklığı gösteren meseleler, borç
münasebetlerinden doğan anlaşmazlıkları ilgileyen davalardır. Bunları takiben
de, kişi hallerine dokunan davaları saymak muvafık olur.
Kişi halleri meselelerini çözümlemekle görevli ikinci Hukuk
Dairesi'nin, incelemek durumunda bulunduğu dosya sayısı, 1939 yılında
(4632)'den ibaret iken, 1946'da bu miktar (7590)'a yükselmiştir. Bu arada,
nişan bozma, boşanma, evlat edinme ve nesep davaları, iki mislinden fazla bir
artma gösteriyor. Gerek toprak davalarının ve gerekse kişi hallerini ilgileyen
davaların, sayıca çokluğu teşkil etmekte oluşu, memleket ekonomik bünyesi ve
sosyal durumu ile yakinen alâkalıdır.
Yurdumunuz bugünkü durumda, fârik vasıfta zirai bünyeye sahip bir
memleket halinde bulunması, şüphesiz toprak davalarının mühim yekûn tutmakta
oluşunun, esaslı amilidir. Bu neviden davalar, istihsal vasıtası servetlerin
takarrürüne kadar, az çok hacimli olarak devam edip gidecektir. Ve hiç şüphe
yoktur ki, büsbütün ortadan kalkabilecekleri de düşünülemez.
Gayrimenkul mal sahiplerinin komşuluk münasebetleri dolayısiyle,
kamu gücünün kamulaştırma muameleleri sebebiyle, bu neviden mallar üzerindeki
hakların, bağıta ve kanuna dayanan kayıtlamaları hasebiyle, genel olarak toprak
davaları adını verdiğimiz, bu çeşit anlaşmazlıklara daima rastlanacaktır.
Ancak; anlaşmazlıklara sebep olan hususlardan bir kısmının, kanun ve hüküm
yokluğundan veya eksikliğinden ve köylü vatandaşlarımızdan çoğunun mülklerini
tapuya tescil ettirmekteki ihmalkârlığından veya bu husustaki malî hükümlerin
doğurduğu güçlüklerden husule gelmekte olduğu da, unutulmamak lâzımdır.
Gerçi, Türk Kanunu Medenisi ile konulmuş bulunan esaslar, mülkiyet
meselelerini tanzim eden başlıca kaideleri ve genel prensipleri tesbit etmiş
bulunuyor. Fakat, Medeni Kanunumuzun kaynağını teşkil eden İsviçre Medeni
Kanunu, ayni mahiyetteki hükümlerinin yanıbaşında, bunların uygulanmasını
sağlayacak, yardımcı ve pekiştirici hükümleri de düşünmüş ve koymuş olduğu
halde, bizde, bu imkân henüz sağlanmış bulunmuyor. Gayrimenkul mallara dair
kanunda konulmuş esasların teferruatı hakkında, sevkolunan İsviçre
hükümleri,memleketimiz yönünden bir iktibasa imkân vermemiştir. Zira bir
taraftan mevcut tapu sistemimiz üzerinde değişiklik yapılması ihtimalini
düşünmek, alâkadarları teenni ile harekete sevketmiş; diğer taraftan İsviçre'de
yürürlükteki sistemin, bu devletin federatif tipte bir devlet olup, birçok
küçük devletçikler halindeki kantonlardan kurulmuş olmasından çıkan hususiyete
göre ayarlanmış hükümlerin, tek devlet tipinde bir varlık olan Türkiye'de
uygulanması işi teknik mahzurlar ortaya koyacak ehemmiyette bulunmuştur.
Bununla beraber, bilhassa gayrimenkul mallara ilişkin anlaşmazlıkların,
çeşit ve sayıları karşısında, alınması zaruri bazı tedbirlerin ittihazı lüzumu
da ihmal edilmemiş ve bu durumun yarattığı mecburiyet sebebiyle, son dera, bir
(Tapulama Kanunu Tasarısı) hazırlanması icabetmiştir.
Memleketimizde mevcut gayrimenkul mallardan bir kısmının, tapuya
bağlanmamış olması yüzünden, hukuk hayatımızda, muhtelif zamanlarda, çeşitli
meseleler çıkmakta idi ve halen de birçok anlaşmazlıklar husule gelmektedir.
Yargıtay'ın geçen faaliyet yılında verdiği 9 Ekim 1946 tarihli içtihat
Birleştirme Kurulu Kararı, buna bir misâl teşkil eder.
Tapu sicilinde kayıtlı bulunmayan bir mal, sahibi tarafından
başkasına satılmış ve sonradan, gayrimenkul malın, tapuda kaydı yürütülmeksizin
yapılan satışının, muteber olamayacağı iddiasıyle, geri alınmak istenmiştir.
Yargıtay Genel Kurulu, meseleyi yürürlükteki kanunlar hükümlerine
göre ve mevcut hukuk prensibleri çerçevesi içinde halletti. Verilen kararda
belirtilen düşünce, satıcının sattığı malın, tapuda kaydı bulunmadığı
bahanesiyle, alım, satım bağılını ortadan kaldıramayacağı oldu. Hakikatte
varılan netice, (Nemo türpiîüdiinem...) kaidesinin tatbikinden başka bir şey
olmamıştır. Bir kimsenin, kendi kanunsuz durumunu ileri sürerek, önceden
meydana gelmiş bir hukuk neticesinden, bu kere o kanunsuz durum ve hareketi
ileri sürerek sıyrılmaya kalkışması tecviz olunamaz.
Davacı, bu durumu dolayısiyle, dava yoluna gitmemek lâzım gelirdi,
son kararla kaldırılmış olan içtihat Birleştirme Kurulu Kararını, lehine yeni
bir vaziyet ihdas ediyor telakki etmiş olmalı ki; davaya başvurmuş.
Bu çeşit anlaşmazlıkların dahi çıkmasına sebep olan, arazi ve
gayrimenkul mal sisteminde hareket noktası olarak tesbit edilecek esas, bu
malların tapuda kayıtları olmaları esası olmak lâzımdır.
işte, Tapulama Kanunu Tasarısının birinci derecede gözönünde
tuttuğu hedef, bu kayıt işidir.
Tasarının ilk maddesinde ifade olunan bir hükme göre, tapusuz
gayrimenkul mallar tapulanacaktır. Bu işin yapılabilmesi için, il merkezleriyle
ilçelerin, birer tapulama bölgesi ve her köyün ve her müstakil çiftliğin, bir
tapulama birliği teşkil etmesi esası düşünülmüştür.
Yapılacak tapulama işlemleri sırasında, çıkabilecek
anlaşmazlıkların çözülmesi, ayrı mahkemelere (Tapulama Mahkemelerine)
bırakılacaktır.
Bu mahkemelerin özelliği, bunların gezici olmalarıdır. Bu suretle,
davacı ve davalılar, mahkemenin ayağına gitmiyecekler, mahkeme, Çiftçiyi
Topraklandırma Kanununun kurduğu mahkemeler gibi, tarafların önüne gidecektir.
Gezici Tapulama Mahkemeleri tarafından uygulanacak yargılama usulüne gelince :
Bu da özel bir yargılama usulü şekli olan basit usul olarak kabul edilmiştir.
Takip ettiği sistemden pek kısa olarak söz açtığımız tasarı, henüz kanun haline
gelmediği için, teferruatı hakkında kati hukuk kuralları karşısında imişiz
gibi mütalâa ileri sürmeğe imkân yoktur. Sadece, tasarının dayanmakta olduğu
belli başlı esasları saymakla yetinmemiz yerinde olur.
Tasarının hazırlanmasıyle güdülen amaç, tekmil gayrimenkul mallan,
tapu kütüğünde kayıtlı göstermektedir. Hatta, tasarı, halen tapuda kayıtlı
malların da, yeniden tapulanacaklarını hüküm altına almakla, tapu sicili
rejiminde, buna muvazi bazı değişiklikler yapılacağını düşünmemize imkân
veriyor.
Pek tabiidir ki gayrimenkul malların tamamı itibariyle tapuda
tescil görmesi sayesinde, bugün mevcut davalardan oldukça hatırı sayılır bir
miktar-meydanda dava mevzuu kalmayacağı için- ortadan kalkmış olacaktır.
Kişi hallerini ilgileyen davalarda, 1939 yılına nisbetle bir artma
görülmesi, gayrimenkul mallar için işaret ettiğimiz durumun aksine olarak,
hukuk kaideleri arasında mevcut eksiklik ve ahenksizlikten değil, sosyal bir
buhrandan ileri gelmektedir.
1939'dan bu tarafa geçen dünya olayları, hep harb ve muharebe
heyulasının damgasını taşımaktadır. Harbe fiilî olarak katılmamış bulunduğu
halde Türkiye, toplumsal bakımdan, mevcut kıymetlerin de, incinmeler, yaralanmalar
görmüştür. Savaşın yarattığı buhran, -hamdolsun derin olmamakla beraber- ferdi
ahlâk telakkileri üzerinde, şerhalar, rahneler açtı, bu halin doğrudan doğruya
neticeleri, bir taraftan da aile münasebetlerinde ve kişi hallerini ilgileyen
hukuk meseleleri üzerinde, tesirleri göstermekte gecikmedi, ikinci Hukuk
Dairemize incelenmek üzere gelen dosyalar sayısının çokluğu, bundan ileri
geliyor. Bunu, biraz da tabii karşılamak ve buhranın sonu alınıncaya kadar,
bugünkü rakam seviyesindeki miktarlara intizâr etmek lâzımdır. Harb, bizatihi
bir içtimai buhran teşkil etmekte olduğu için, bu buhranın in'ikaslarından biri
olan, ferdi ahlak buhranı, her harp ertesinde ve her muhitte tesadüf edilmekte
olan bir haldir. Bu hal insani düşünce kıymetlerinin, harb sonrasının zaruri
kıldığı, yeni normal tefekkür istikrar ve kıvamını buluncaya kadar, temadi
edecektir. Mahkemelerimize ve yargıçlarımıza düşen vazife, ahlâk buhranını bir
vakıa olarak tesbit enikten sonra, hakikî insanlık değerlerine dönüşü
sağlayacak, kısa yolları sezmek ve millî adaleti, kanun egemenliği içerisinde,
vicdanla, bilgi ile, şuurla, cesaretle ve sebatla tahakkuk ettirmektir. Adalet
mensuplarımızın, bugüne kadar, aksaksız olarak göstermekten fariğ
olmadıkları,yüksek değerdeki meziyetler, bu suretle, buhranın, biran evvel
dağılmasını sağlayacak, başlıca teminattır.
Esasen muhiti hadiseler, buhranın had devresinin, atlatılmış
olduğunu, geniş bir hukukî münasebet sahasında, bu buhran kara bulutlarının,
gitgide dağılmakta bulunduğunu gösteren, belirtiler taşıyor. Yargıtay Özel Ceza
Dairesi'ndeki iş hacminin, diyagram itibariyle düşük bir münhani resmetmekte
oluşu, bilhassa, ekonomik münasebetler alanında, durumun, hergün biraz daha fazla
normale müteveccih bulunduğuna, bir delil sayılabilir. Millî korunma suçlarının
azalmakta oluşunu, bilhassa, belli bir meslek mesbubu olan tacirlerin ve
esnafın, meslek ahlakı yönünden hürmeti zarurî, esaslı kıymetlere bağlılığı
şeklinde telakki etmekte, haklı görülmemiz icabeder.
Yargıtay'a gelen hukuk davaları arasında, borç münasebetlerinden
çıkan anlaşmazlıkların, önemli bir toplam teşkil etmesi de tabiidir. Burada
asıl mesele, sayıdan ziyade, davaların doğumuna âmil olan anlaşmazlıkların,
sebep ve çeşitleri meselesidir. Bu anlaşmazlıklar, çoğu zaman bağıtlarla tesbit
olunan alacak ve borçların yerine getirilmesi veya getirilmemesi yüzünden çıkan
anlaşmazlıklar oluyor. Böyle, menşelerini ve kaynaklarını, karşılıklı
anlaşmalarda veya tek taraflı yüklemlerde bulan borçlular, borçlarını, bir
kısım hallerde, zamanında ifaya muvaffak olamıyorlar. Alacaklının biran evvel
hakkına kavuşmak iştiyakı, dava yoluna müracaatını zaruri kılıyor. Bunu da
normal telakki etmek lâzımdır.
Adalet vicdanını inciten nokta, su götürmez bir surette borç
yüklenmiş olan kimsenin, neticeyi önceden pek güzel bilmekle beraber mahkemeyi
ve yargıcı boş yere işgal etmeye, kendisinde bir hak bulunduğunu zannetmesidir.
Bu yüzden, hem ilk mahkemeler ve hem de Yargıtay, lüzumsuz olarak oyalanmış
oluyorlar. Bu mevzuda hastalığın, borçlu haleti ruhiyesini kanserliyen, garip
ve anlaşılmaz bir ahlâk telâkkisinden ileri geldiğine şüphe yoktur.
Ve genel olarak ifade edilebilir ki, memleket ekonomik şartları ve
isterleri, bünyede sıhhat ve sağlamlık emsalini yüksek seviyeye ulaştırdıkça,
bu çeşit hallere de, daha az sayıda tesadüf olunacaktır.
Yargıtay Karar Birleştirme Kurulu'nun, 1946 yılı içinde ittihaz
eylediği, onaltı karardan, en önemlisi telakki edilmek gereken göçmez mallara
ait, yukarda bahis konusu ettiğim kararından geriye kalanları, çeşitli ceza
olaylarına ve yine borç münasebetlerinden doğan hukukî meselelere taallûk etmektedir.
Tesir ve önemi bakımından, her biri hakkında incelemelerde
bulunmak, bir açılış töreninde güdülen gayeye uygun bulunmadığı ve pek kısa
olan zamanımızın, buna müsait olmayacağı düşünülerek, memleket ekonomik ve
sosyal hayatını ilgileyen, en ehemmiyetlisi üzerinde durmakla iktifa
edilmiştir.
Yargıtay'ın incelemesine sunulan dava dosyası tomarlarının, sayıca
meydana koyduğu rakamlar gösteriyor ki, yüksek yargı organı, hacmin boğucu
tazyiki altında, asıl vazifesi olan, hukuk yaratma işi ile, layıkiyle
uğraşamıyor. Bugünkü durumu ile, bir numune laboratuvarı olacak iken sadece
seri halinde imalât ile meşgul olabiliyor.
Gerçi bu durum, memleket içinde adaletin dağıtılması bakımından,
bir mahzur değildir. Lâkin, ilerisi, için büyük zaman ve emek kayıpları vücuda
getiren bir haldir.
Filhakika; Yargıtay'ın bugünkü ezici yük altında verdiği kararlar,
sayı yığını içerisinde eriyip gittiği için, mahkemeler, bu kararlarda izhar
edilen içtihatları, takip edemiyorlar. Ve hatta, bizzat Yargıtay Daireleri
kararlarından bir çoğunun gerekçesini kendi gönüllerinin arzuladığı şekilde
açıklamaya, vakit ve imkân bulamıyorlar.
Mahkemelerin, Yargıtay İçtihatlarından, zamanında muntazam surette
haberdar olmalarını temin edecek çare, Yargıtay'ca verilen hükümlerin
yayınlanmasıdır.
Adalet Bakanlığı, bunlardan bir kısmını, (Adalet Dergisi'nde)
yayınlamıyor değil, ancak; gerek geçmiş yıllara ait tip içtihatlar ve gerekse
çıkan kararlardan pek çoğu, mahkemelerce malûm bulunmuyor.
Yargıtay kararlarının, hukuk alemimiz mensuplarına sunulması
maksadiy-le, geçen adalet yılı içersinde, Yargıtay Genel Kâtipliği'nin Başkanlığı
altında kurulan bir heyet faydalı çalışmalarda bulundu. Bu heyet, 1930 yılından
beri Yargıtay'ca verilmiş olan kararları taramakla meşguldür. Sınıflama tamam
olduktan sonra, bunlar yayınlanacak ve böylece mahkemelerimiz için, Yargıtay
içtihatlarından haberdar olamamak durumu da ortadan kalkmış bulunacaktır.
Lâkin, muazzam faydaları inkâr edilemeyecek olan bu yayınlama, tek
başına maksadı temine yeter olmıyacaktır.
Meselenin ikinci cephesi, Yargıtay'ın hakikî mesaisini ifaya imkân
bulmasını sağlamaktır. Bu da, ilk mahkemeler kademesi ile, Yargıtay basamağı
arasında yer alacak, üst derece mahkemelerinin kurulmasiyle imkân dahiline
girecektir.
Sevinçle söylemek isterim ki; Hükümet, bu lüzumu müdrik olarak,
bir kuruluş kanunu hazırlıklarına başlamış ve yeni kuruluşa (Üst Mahkemelerin
de dahil olması esası kabul edilmiştir. Kanun tasarısının meydana getirilmesi
ödevi ile kurulan ve benim de dahil olduğum bir Komisyon, bir yıla yakın
zamandan beri, aralıksız çalışmak suretiyle, kanun tasarısına son şeklini
vermiş bulunuyor.
Tasarıya göre, mahkemeler; ilk Mahkeme, Üst Mahkeme ve Yargıtay
olmak üzere sıralanmaktadır. Üst Mahkemeler, kanunlarda kesin oldukları hakkında
bir hüküm mevcut olan ilk mahkeme kararları dışında kalan hükümleri
inceleyeceklerdir. Üst Mahkemelerin, sulh işlerine dair verecekleri kararlar,
gayrimenkule ait olanlar istisna edilmek şartiyle, kesin olacaktır. Bunlar
haricinde kalanlar için, Yargıtay'a başvurmak imkânı açık tutulmuştur.
Ancak; öyle tahmin olunabilir ki, Üst Mahkemece karara bağlanacak
davalar dolayisiyle, ilgililerin Yargıtay'a müracatları, nisbeten az vaki
olacaktır.
Gerçekte, Üst Mahkemelerce verilecek kararlar, prensipler üzerinde
içtihatlar sebkedeceğinden, taraflar, çoğu halde, bu kararlarla yetinecekler ve
ayrıca Yargıtay'a başvurma külfetini, gelişi güzel yüklenmeyeceklerdir.
Görülüyor ki; hazırlamakta olan yeni Kuruluş Kanunu Tasarısı ile,
Türk adalet cihazı, yapısı bakımından bir değişiklik geçirecek, bir yeniliğe
uğrayacaktır Yeni tedbirlerin, yani Üst Mahkeme kontrolünün tesisi, vatandaş
için, hiç şüphe yok ki; yeni bir inancadır. Sağlanacak bu genel fayda yanında,
Yargıtay müessesesi bakımından, tasarının kanunlaşmasiyle husule gelecek
hayır.çok büyük olacaktır.
Zira, bu suretle yüksek yargı cihazının, belli başlı hukuk
anlaşmazlıkları ve meseleleri hakkında, kanunları yerine getirme ve hukuk
yaratma faaliyeti, çiçeklenme ve serpilip gelişme imkânı kazanacaktır.
Şüphesiz, yeni kuruluş kanunu ile birlikte, tatbiki adalet
hayatının birçok cephelerini nizamlayan hükümlerin de, gözden geçirilmesine
ihtiyaç hasıl olmıyacak değildir. Bugün Yargıçlarımızın statülerini tesbit eden
Hâkimler Kanunu'nun, ilk plânda yeni tasarıya göre ayarlanmış hükümlerle
tamamlanması icabedecektir. Aynı şekilde avukatlık mesleği ve faaliyeti
hakkında esaslar koyan, Avukatlık Kanunu'nun, bazı düzeltme veya eklemelere
mevzu olması da lâzım gelecektir.
Zira mahkemeler, kuruluş itibariyle kademelere ayrılınca, bu
kademelerden her birisi önünde hak müdafiliği yapacak meslek erbabının da, bir
sınıflamaya tabi tutulması şart olur.
Binaenaleyh, Avukatlık Kanununa, ilk ve Üst Mahkemelerle, Yargıtay
Avukatlığı için gerekli şartlar hakkında, bazı hükümler ilavesi, yerinde
olacaktır. Tıpkı bunun gibi, kuruluş esaslariyle yakından ilgili bulunan, usul
hakkındaki kanunlar hükümlerinin de yeni prensiplerle hemahenk kılınması, çok
lüzumludur. Kuruluş kademeleri gibi, usul hükümleri de, vatandaşın hakkına,
emniyetle ve süratle kavuşmasını sağlayıcı, tedbirlerdendir. Adalet Bakanlığı,
hukuk ve ceza işlerinin yargılanmasına dokunan esasları, yeni usul kanunları
projeleri hazırlatmak suretiyle, mükemmelleştirmek yoluna gitti. Bakanlığı, bu
teşebbüsünde alkışlamamak elden gelir mi?
Adaletin en iyisi, en süratli olanıdır. Sürati temin kaygısı ile
alınacak tedbirlerden, adalet daima menfaat kazanır. Hakkı uyuşturucu, hak
sahibini yıpratıcı batî bir adalet, mahkemelere başvurmadan beklenen güveni
sarsabilir. O güven ki; toplum mensubu insan için, en muhkem korunma
sığınağıdır. Binaenaleyh, adaletin büyük süratle belirmesini sağlayacak yollar
ve çareler, fert için, vatandaş için ve cemiyet için, pek mühim bir ihtiyacın
cevabını teşkil eder.
Bir topluluk içinde ferdin, adaletin yavaş hareket etmekte
oluşundan şikâyet etmesine, hak verdirecek durumların bulunması, topluluğun
medenilik derecesinin, şaşmaz bir ibresi mahiyetindedir.
Onun içindir ki; yeni yargılama usulleri projelerinin, adaletin
dağıtılmasında sürat sağlanması esasına göre hazırlanmasını, pek yerinde bir
teşebbüs olarak takdir ve tebcil ediyoruz.
Büyük Yargıçlar,
Geçen adalet yılı içerisinde Büyük Millet Meclisi'nce kabul edilen
bir kanunla, Yargıçlık mesleği mensupları, yaşama şartlarında, gerçek bir
huzura nail oldular:
Kendisinden beklenen ve istenen (hüküm verme) vazifesini her türlü
şahsi geçim endişelerinden uzak olarak ve huzur içinde yapabilmesi için,
Yargıcın, maddi refah seviyesi bakımından, normal bir durumda bulunması, zaruri
idi, yürürlükteki kanun, bu zaruretin tercümanı olmuştur.
Yeni Kanunun taşımakta olduğu büyük mânâ, devlet idaresine hakim
olan ana prensibin, Demokratik esaslara dayanmakta olduğunu ifade edişidir.
Zira, Demokrasinin en büyük kuvveti, milletin son sözü söylemesidir.
Gündelik hukuk anlaşmazlıklarında, haklı ve haksızı belli ederek
herkesçe boyun eğilecek hükmü veren makam, mahkemedir. Mahkemenin verdiği
hükmün değeri, Yargıcın millet adına karar vermekte oluşudur. Millet adına
irade izhar eden makamı işgal eden vatandaşa, Milletçe gösterilen haklı
saygının yanında, bir de kendisini, bu nazik ve hayatî önemdeki vazifeyi ifada,
zekâsını, bilgisini ve vicdanını, gördüğü işe tahsis ve teksife imkân verecek
şartlara dikkat etmek ıstırarı vardı. Kanunun koyduğu hükümler sayesinde,
Yargıç, beşeri kabiliyet ve kıymetlerini ödevine hasr ve teksif etmek imkânlarına
kavuşmuş bulunuyor.
Bugün için adalet mensupları bakımından mühim olan bir mesele,
bunların emeklilikleri meselesidir. Her yıl, yaş haddini doldurmuş olmaları
sebebiyle, emekliye ayrılan meslektaşlarımızın, Yargıtay çatısı altından
çekilip gitmelerine.acı duyarak, yüreğimiz burkularak şahit oluyoruz. Bizi
üzen, bize elem veren, emekliye ayrılan bu hukukşinas arkadaşlarımızın,
çalışmalarından üyük ölçüde faydalanıldığı bir zamanda, Yargıtay'a veda
etmeleri oluyor.
Bu yıl da yaş haddine erişmiş olmaları sebebiyle, aramızdan dört
büyük yargıç emekliye ayrılmak suretiyle uzaklaşmış bulunuyor.
Birinci Hukuk Dairemizin kıymetli Başkanı, Bay Galip Karayalçın bu
arkadaşlarımızın ilkidir. Yargıtay Heyetimiz, ahlâk faziletleri, hukuk kültürü
ve çalışma gayretinin üstünlüğü ile temayüz etmiş bu mensubunu, daima sıcak bir
tehasüsle yâdedecektir.
Beşinci Hukuk Dairemizin çalışma numunesi ve faaliyet örneği olan
Başkanı, Bay Mehmet Gönenli de çalışma arkadaşlığından mahrum kaldığımız,
Yargıçlarımız arasındadır. Tekmil meslek hayatında, müstakil vicdanı ve
mü-tevazi seviyesi ile kendini tanıtmış ve sevdirmiş bulunan Bay Mehmet Gönenli,
Yargıtay'ca zikri her zaman takdirde geçecek, bir arkadaşımız olarak
kalacaktır.
Ne hazindir ki; yılların ak saçlarına yüklediği hükümle, aramızdan
ayrılan arkadaşlarımız, bunlardan ibaret kalmıyor.
Ticaret Dairesinin sayın Başkanı Bay Memduh Ülgü ile, Birinci Ceza
Dairemiz Üyelerinden Bay Akif Akan'da, aramızdan uzaklaşıyorlar.
Başkan Memduh Ülgü, eski Darülfunun'da Müderrislik etmiş, pek çok
adalet mensubu gençlerimize hocalık yapmış, muhtelif hakem mahkemeleri
nezdinde, Türk hakemliğinde bulunmuş ve Yargıtay'a intisabından sonra da ciddi
çalışmasiyle teferrüdetmiş bir Yargıcımız bulunuyordu.
Bütün bu arkadaşlarımızı en kalbi ve ılık duygularla selamlar
cümlesine esenlikler ve uzun ömürler dilerim.
Aziz Vatandaşlar,
Bir Yargıtay mensubu kolay yetişmez! Hele Büyük Kurul içersinde,
kendilerinden birer otorite olarak istifadeye başlanan meslektaşlarımız, çoğu
halde, bu olgunluk mertebesine eriştikleri zaman, yaş haddine de bir hayli
yaklaşmış oluyorlar.
Prensip mahkemesi olarak faaliyet gösterecek bir Yargıtay'ın bu
mükemmeliyette zevata olan ihtiyacı, apaçıktır. Fakat, esefle müşahade ediyoruz
ki; ihtiyaç baki kaldığı halde, bunu karşılamağa yardım edebilecek elemanlar
yok oluyor. Hüküm verme sanatı ile uğraşan kimseler, genel olarak memur
statüsüne giren kimselerin durumunda değillerdir.
Bedeni hareket ve faaliyete ihtiyaç gösteren görevlerdeki
memurlardan, yaş nazara alınmaksızın meslekte faaliyet beklenmesi bazan
imkânsız olabilir. Bedenlerini yıpratarak çalışan kimselerin, çalışma güçleri,
zamanla düşer. Lâkin, Yargıtay mensubunu evrak kayıtcısı memur gibi, kolayca
temin edilebilir bir eleman telakki etmek, elbette isabetli değildir.
Belli bir toplumda, yaş nazara alınmaksızın istifade olunabilecek,
üç çeşit meslek adamı bulunur: Üniversite hocaları, güzel sanatlar mensupları
ve Yargıçlar.
Bu üç zümreye mensup insanlar için yaş sebebiyle emeklilik diye,
bir hal kabul edilemez. Prensip, yaşlarına bakılmaksızın, hizmete devamları
olmalıdır. Yaşlarının ilerlemesi sebebiyle, çalışmaya devam edememeleri halinde
emekliye çıkarılmaları ise, istisnayı teşkil etmelidir. Nitekim tekmil ileri
memleketlerde uygulanan usul, Yüksek Mahkemeler Yargıçlarının kendiliklerinden
emekliye ayrılmalarını istemeleri şeklidir.
Sayın Dinleyenlerim,
Demokrasinin insan
kitleleri için haiz olduğu asillik ve necâbet, millî muhitlerin, kutsal
saydıkları değerlere karşı, beslenen saygı derecesinde ifadesini bulur.
Demokraside sadelik nisbetinde güzellik ve vakar vardır.
Memleketimizin bazı yerlerinde mahkemelerimiz, derme çatma birer
dam altında sıkışmış kalmıştır. Her memleketin (Adliye sarayı) diye andığı
yere, bizde, aynı tavsifi vermeye dil varmıyor.
Bir memlekette Adalet Sarayı meselesi, hastahane meselesi kadar
ehemmiyetlidir. Adalet Saraylarındaki duruşma salonları, ekseriye birer küçük
hücreden ibarettir. Yargıçlar, aynı yerde çalışmaktadırlar. Koridorların hay
ve huyu, bu salonlarda akseder. Dinlenen tanıkların oturtulup bekletilecekleri
bir yer yoktur.
Halbuki, bir beldenin adalet binası, o belde halkının, en çok
gururunu teşkil eden, bir âbide olmak lâzım gelir.
Adalet binaları, her yerde, ebediyet için inşa edilen yapılardır.
Şehrin en mutena yerinde yükselirken, girenler, bir ibadet yerine girmiş gibi
huş'u ve hürmet duyarlar.
Bu düşüncelerledir ki; cezaevleri mevzuu üzerinde, bunların
inşaası bakımından birçok tedbirler düşünmüş olan Adalet Bakanlığı'nın Adalet
Sarayları işi ile de yakından ilgileneceğinden şüphe etmiyoruz.
ADALET HEKİMLİĞİ
Adalet hayatımız için, çok büyük bir önemi haiz olduğunu,
tekrardan kendimizi alamadığımız, Adalet Hekimliği ile ilgili, bilirkişilik
işleri üzerinde bir gözden geçirme yapıldığı sırada, Adlî Tıp Teşkilâtı'mızın
başında bulunan, çok değerli bir arkadaşımızı, Adlî Tıp Genel Müdürü, Doktor
Halid Tekin'i kaybettik. Davaya yürekten bağlı, çalışmayı bir vecd haline
getirmiş, bu ideal aşıkı ilim adamımızın ölümü, kalblerimizde derin yara açtı.
Doktor Halid Tekin'in, ölümünden önceki çalışmalarını işgal eden,
büyük düşüncesi, Adlî Tıp organizasyonunun mükemmelleştirilmesi ve Adalete
hakkıyle müfîd bir hale gelmesini temin olmuştu.
Tekmil memleketin ve bilhassa biz Adalet mensuplarının,
halledilmiş olmasını görmek istediğimiz, Adlî Tıp davamızın, esas hatlarından
söz açmakla, kendisini memleket hizmetine vakfetmiş olan, o güzide vatandaşın,
ruhunu şadedeceğimizden de eminim.
Adalet çevrelerimiz nezdinde birer Adalet Hekimi bulundurmak
lüzumu, inkâr olunamazsa da, bunun için maddeten imkânsızlığı da, teslim
edilmek lâzımdır.
Mesele, ilk plânda bir eleman meselesi olarak karşımıza çıkıyor,
icabeden sayıda Adalet Hekimi yetiştirilmesi işi, bir sağlık ve Adalet
politikası işi halindedir. Bu mevzuda, Hükümetçe gerekli tedbirlerin
alınacağından şüphe edilemez. Ancak; Adalet Hekimi yetiştirilmesi mevzuunda,
alınacağından emin bulunduğumuz tedbirlerin yanı sıra bugünden ittihazı gerekli
ve Adalet faaliyetlerinde husule gelen sıkışıklığı giderici bazı çarelerin,
düşünülebileceğini zannediyoruz.
Yurdun her tarafındaki mahkemeler, hallolunması fenni ve teknik
bilgilere ihtiyaç gösteren bir çok hususlarda, Adlî Tıp merciine başvurmak
zorundadırlar. Büyük şehirlerde bu ihtiyaç, daha geniş ölçüde kendini gösterir.
Büyük şehir, içerisinde yaşayan insan kalabalığının hacmi, taşıt
vasıtalarının çokluğu ve ekonomik hayat şartları gibi saikler dolayısiyle Adlî
Tıp araştırmalarına en fazla mevzu hazırlayan bir merkezdir.
Yol kazaları, kamyon, otobüs, otomobil, tren altında ezilmeler,
yaralamalar, adam öldürmeler, yiyecek maddelerinden zehirlenmeler, akıl
muvazenesi bozuklukları, su veya gazda boğulmalar, yanmalar, çocuk düşürmeler
en çok büyük şehirlerde görülen vakalardır. Bunlardan başka hukuk davalarında
yazı ve imzanın inkâr edilmesi, kısıtlılık ve nesep iddiaları gibi her biri
başlı başına birer tetkik ve bilgiye ihtiyaç gösteren konuların da halledilmesi
icabedecektir.
Türkiye'de yüzbinden fazla nüfuslu ve birbirinden hayli uzak bir çok
merkezler bulunduğu halde Adlî Tıp Müessesesi bir tek noktada, İstanbul'da kurulmuştur.
Mahkemelerce lüzumlu görülen fen incelemeleri yapılarak tanzim olunacak rapor
için İstanbul'daki müesseseye başvurmaktan başka çare yoktur.
Tekmil Türkiye'nin müracaatına zamanında ve arzu edilen şekilde
cevap vermek, müessese için mümkün olamamaktadır. Bu yüzden de Adaletin yerine
gelmesinde gecikmeler kaydedilmektedir.
Büyük şehir bakımından Adlî Tıp işlerini yerinde halletmek
zaruridir Sokakta bulunmuş bir cesedin ölüm sebebi tayin edilebilmek için
otopsisi yapılacaktır. Cesedin kime ait olduğu belli değilse hüviyet tesbit
olununcaya kadar muhafaza edilmesi lâzım gelecektir. Bu takdirde de, cesedin
gömülünceye kadar bekletilmesi icabeder. Bunun da mümkün olabilmesi için
şehirin bir Morg Müessesesi'ne sahip olması şarttır. Bu müessesenin bulunmaması
yüzünden her tarafta Morgun göreceği iş hastahanelere yükletiliyor. Halbuki
Morg kurmak büyük şehirin beldî bir vazifesidir.
Bunun gibi mahkemece fen bakımından Adlî Tıp Kanunu hükümleri
gereğince, lüzumlu mütalâayı verecek makam, İstanbul'daki müessesenin başında
bulunan Adlî Tıp Meclisi'dir. Adlî Tıp Meclisi'nin İstanbul'da bulunuşu ve
raporunu tanzim edinceye kadar geçen zaman aynı şekilde Adaletin yerine
gelmesini geciktiriyor.
Gerçi, morg tesisi için olduğu gibi, her büyük şehirde, bir Adlî
Tıp Meclisi teşkili düşünülemez, çünkü; Adlî Tıp Meclisleri'nde profesörler
vardır.
Profesör de yalnız fakülte bulunan şehirde mevcuttur. Ancak;
Ankara'da da bir Tıp Fakültesi mevcut olmasına göre, hiç olmazsa Başşehirde bir
Adlî Tıp Meclisi kurulmalıdır. Bu suretle memleketin bir kısım bilirkişilik
işleri Ankara'da görülmek mümkün olur. Ve yükü hafifleyecek olan İstanbul Adlî
Tıp Meclisi de işlerini daha süratle görür. Binnetice Adalet bundan faydalanır.
Adalet Hekimliği sahasına giren işlerden bir kısmı müşahade ve
lâboratuvar işleridir. Akıl muvazenesinde bozukluk görülen bir kimse müşahade
altına alınmak lâzım geliyor. Akıl, meleke ve hassalarında aksaklık bulunan
kişi bilhassa ceza adaleti yönünden özel bir durumdadır. Kendisini müşahede
altına almak için İstanbul'a sevkediyoruz. İstanbul'da kurulmuş olan müessese
müşahade için gönderilenleri, barındıramayacak kadar kifayetsizdir.
Binaenaleyh; bu işi dahi büyük şehir zabıtası meselesi olarak ele
almak zarureti karşısındayız. Ve nitekim her memlekette bunu böyle yapmış ve
şehir emniyeti emrinde müşahadehaneler kurmuştur.
Mahkemelerimiz, lâboratuvar araştırmaları için de İstanbul'daki
Adlî Tıp Müessesesi'ne başvuruyorlar, iftiharla söylemek lâzımdır ki;
İstanbul'daki müessese pek mükemmel bir tarzda çalışmaktadır. Ne yazık ki;
işlere yetişmeye imkân bulamayacak kadar da meşbu bir haldedir. Bu sebepten,
memleketin bir kısım yerlerindeki mahkemelerin tahlil ve araştırmayı
gerektirecek işleri için Refik Saydam Enstitüsü'ne müracaatları pek yerinde
olacaktır.
Bu neviden tedbirlerin şimdiden alınmasıyle asıl meseleyi teşkil
eden Adalet Hekimi yetiştirme işi halledilinceye kadar bilirkişilik işlerinde,
nisbî dahi olsa bir ferahlama görüleceğinden şüphe etmiyoruz.
Bu mesleğin, şimdiye kadar, diğer tıp şubelerine karşı gösterilmiş
olan revaç ve rağbetten mahrum kalmış olmasının esaslı sebeplerinden biri de
Adalet Hekiminin, yalnız mahkeme işlerinde bir yardımcılık vazifesini görmekten
ibaret kalan, özel durumundan ileri gelmektedir.
Alelûmum doktorlar, belli bir vazife sahibi olsalar dahi, hariçte
mütehassıs oldukları şubelerde, tababete icra edebilecekleri saha
bulmaktadırlar.
Halbuki, Adlî Tıp için bu şekilde bir çalışma imkânı elde etmek
kabil değildir. Bir Adlî Tabibe, mahkemede görülmekte olan dava dışında,
başvurmak adet olmamıştır. Gerçi, başka memleketlerde, belli bir olayın
aydınlatılması için, gereken incelemelerde, suçluya bir müdafi gibi yardım
edecek serbest Adlî Tabipler varsa da, bizde bu yolda bir teamülün kurulmasını
mümkün kılacak deneme devresi, henüz geçirilmemiştir. Binaenaleyh maddi verimi
olmayan ve ancak maaşıyla geçinmek zorunda bulunan bir doktordan diğer faaliyet
imkânlarını ve faydalanma şartlarını terkederek, sırf bir ideal peşinde
koşmasını istemek, beşerî hisleri ve ihtiyaç ölçülerini inkâr etmek olur. Bu
itibarladır ki, Adlî Tıp mesleğine intisap edeceklerin rağbetini sağlamak için
bunları da yargıçlar gibi, özel bir statüye bağlamak lâzımdır.
Büyük Yargıçlar,
Geçen Adalet yılında bizi kalbimizden vuran elemli hadiseyi şu
anda hatırlamamak kabil midir? Rahmetli Şemseddin Temizer, bir yıl önceki
toplantımızda, burada, şuracıkta, aramızda idi. Bu büyük Hâkimi en ummadığımız
bir zamanda, yıldırım isabeti nevinden bir şaşırtıcılık içinde toprağa verdik.
Dudaklarımız söylemezken bile, hislerimiz ve fikirlerimiz, her zaman onun saf
ve tertemiz hatıraları ile dolup boşalıyor. Aziz hatırasını, mübeccel huzurunuzda,
derin ihtiramla anarım!
Şemseddin Temizer1!, Türk Adalet cihazının yeni bir yıl
çalışmasına girdiği bugünde tekmil genç yargıçlarımıza, numune diye göstermek
benim için, hem nâçiz şahsım ve hem de Yargıtay Başkanı sıfatım itibariyle bir
vazifedir. Ödenmesi lâzım gelen bir borçtur.
Bilgiye olan tükenmez aşkı, yılmak ve sönmek bilmeyen çalışma
ateşi, pırlantalar gibi şa'şaa - pâş vicdanı, insanlığı ve haksızlığa isyan
eden ruhu ile kanunlara ve vatandaş haklarına imanlı saygısı ve bu memleketi
behe mahal çok yükselmiş görmek emelinin gönlünde hiç azalmayan aleviyle,
Şemseddin Temizer, tekmil Adalet mensubu arkadaşlarımız için hakiki bir örnek
olmalıdır.
Genç Yargıçlar,
Milletin sizden beklediği ve bihakkın yerine getirilmesini
istediği vazife, kutsal ve mübarek olduğu kadar ve en az o nisbette nazik ve
önemlidir.
Dünya hâdiseleri de gösteriyor ki; Adalet, erişilmesi en müşkil
insan ideallerinden biri bulunuyor. Dinlerin zaafa uğradığı ve mistisizmlerin
iflâs ettiği bir devirde, ideal adına lâyık tek kıymet, adalettir. Fert
vicdanında huzur yaratacak olan, vatandaşı asude ve mesut istirahatine
kavuşturacak olan, topluma, beşer ailesinin, faydalı bir uzvu olmak şuurunu
aşılayacak olan, sizlersiniz.
Millî Devletin kuruluş gününden beri, işgal ettiğiniz kürsülerde,
bütün ömürlerini yıpratan ve harcayan meslektaşlarımızın, faaliyet mazileri,
bize, sizlere güvenebileceğimiz imanını taşımakta, haklı olduğumuzu gösteriyor.
Ferdi, insan olarak yargıladığınıza, beşer ihtirasların fevkine
çıkmak büyüklüğünü ve olgunluğunu gösterdiğinize inanıyoruz. Ellerinizdeki
Adalet Terazisi'nin, şaşmayacak olan müşiri, kanunları daima muzaffer kılmak
uğrunda işleyecektir.
Zira, pek güzel takdir ediyoruz ki; insanlık dünyası için, büyük
kurtuluş müjdecisi olan demokrasinin ruhu ve temel direği, yalnız ve yalnız
kanundur.
Bu düşünce ve temennilerledir ki, Türk Adalet Cihazı'nın yeni yıl
faaliyet devresine girdiği bugünde, Adalet mensuplarımıza, istihsâl
edeceklerinde asla tereddüt etmediğimiz en hayırlı başarılar dileyerek hepinizi
gönülden ve saygı ile selâmlarım.