BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN SAYIN BAŞKANI,
AZİZ DİNLEYENLER.
Mahkemelerimizin yıllık dinlenmelerini bitirip terkar çalışmaya
koyuldukları günde yaptığımız bu toplantılar, artık değişmez bir âdet halini
aldı ve kat'i mânasını buldu:
Çalışma yılı başlangıcı törenlerimiz, geçmiş bir yılın Türk Adalet
hayatını bir gözden geçirmeye imkân verdiği gibi, aynı zamanda gelecekteki
Adalet faaliyetlerimizin daha mükemmel, daha kusursuz ve daha tam olmasını temin
yolunda gerçekleşmesini arzuladığımız yenilik ve tedbirleri, birer temenni
halinde izhar etmekliğimize vesile ve imkân verir oldu. Bu suretle, Adalet
faaliyetinin hem dinamik bir t etkini yapmış ve hem de bünyesi bakımından
işleyişindeki intizam ve ıttirâdı ve sarsılmazlığı sağlayacak çareleri
araştırmış oluyoruz.
Modern bir demokrasi devletinde adalet, kişiler arası
münasebetleri, hakka uygun bir şekilde geliştirmek vazifesini görür. Bu
maksatladır ki; Adaletin, kanun üstünlüğünü temin etmek rolünden bahsedilir. Ve
yine bu gaye iledir ki; adalet, kanun devletleri için en başta gelen hayatî bir
mesele olarak mütalâa edilmek zorundadır.
Ancak, unutmamak ve hatırdan çıkarmamak lâzımdır ki, adalet, kendi
kendine işleyen, bizatihi hareket eden muhayyel ve sadece akıl âlemine giren
bir mekanizma değildir. Adalet, bütün bir yetişkin beşeri eleman ekibinin
fikren ve bedenen faaliyeti ve çalışması sayesinde tahakkuk eder. Bu gerçek
dolayısiyle de adaleti, onun işleyişinden faaliyet gösteren insanlardan
"ayrı bir şekilde düşünebilmek çok güçtür. Filhakika, adaletle, onun
meydana getirdiği cihaz içerisinde görevlendirilmiş bulunan çeşitli beşer
elemanları arasında dinmeyen ve mütemadi bir münasebet mevcuttur. Asıl cihazdan
beklenen istifade, cihazın emrine verdiğimiz faaliyet unsurlarının kalitesine
göre, adar veya eksilir.
Yargıtay, bu kalite'i unsurlan sinesinde toplayan bir yargı
manzumesi olmak bakımından, yargıçlardan herhangi birinden mahrum kaldığı
vakit, bu manzumede hissedilen sarsıntının, mutlaka farkına varılıyor. Geçen
adalet yılında, bizi hırpalayan sarsıntılar, en çok şaşırtıcı ve üzücü
mahiyette oldu, beklenmedik, umulmadık, hatıra gelmedik zamanda, birdenbire
Başsavcımızı kaybettik.
Cumhuriyet Başsavcımız, bu zengin gönüllü, hür düşünüşlü, âdil
vicdanlı, büyük arkadaşımız; teşhir etmesini, kendine bent etmesini hiç
kimsenin bilemediği şekilde âşinâsı olduğu tekmil kalbleri beraberine alıp
aramızdan uzaklaştı.
Fahrettin Karaoğlan, dürüst meslek mazisi hayırhah yaradılışı,
tekmil mahremiyetlere saygı ve alâka ile eğilmesini bilen itina ve dikkati ile
herkese kendisini sevdirmiş, takdir ettirmiş, çalışkan, halûk, insanlık
davalarına karşı daima hisli, tertemiz yürekli yüksek bir yargıcımızdı.
Kendisinin kaybı Türk adaleti için ve Yargıtay'ımız için derin bir
acı oldu. Tekmil hayatı ile, çalışması ile ve eserleriyle geleceğin Türk
yargıçlarına parlak bir örnek teşkil eden aziz ölünün hâtırasını huzurunuzda
bir dakikalık bir saygı sükûtu ile anmak, onun mübarek ruhunu şad etmek
olacaktır.
(Bir dakika sükût)
Sayın Yargıçlar,
Her yıl birkaç seçkin arkadaşımızı topluluğumuzdan uzaklaşmak
zorunda bırakan yaş haddi hükümleri, bu sefer de bizi beş meslektaşımızın
çalışma ve yardımından mahrum etti.
Başkan Demirelli, bu arkadaşlarımızın başında geliyor. Tam 20 yıl
Yargıtay çatısı altında bilgisi, fikirleri ve edebî zevki ile temayüz etmiş
bulunan Demirelli arkadaşımızdan vereceği ilmî eserler ile hukuk hayatımızın
daha çok zaman faydalanacağından şüphe edilemez.
Yargıtay'ımızın Birinci Ceza Dairesi, geçen temmuz ayının 13 üncü
günü hakiki bir paralizi buhranı geçirdi. Bu tarihte, Birinci Ceza Dairesi, İki
yargıcından birden aynı günde mahrum kaldı. Âkil Aksöz ve Ali Rıza Oğan arkadaşımız,
yaşları bakımından, yine vazifelerinden uzaklaşmak zorunda kaldılar. Aynı hal,
Rauf Kural ve ismail Hakkı Kutengin arkadaşlarımız için de tahakkuk etti.
Bütün bu ayrılmaları, üzüntü ile, esefle karşıladığımızı söylemeğe ne hacet! Bu
sayın meslektaşlarımıza afiyet ve esenlik dileklerimizi tekrarlamakla
bahtiyarlık duymaktayım.
Bu mahrumiyetlere mukabil Yargıtay'ımız, kaybı ile sonsuz acılar
duyduğu Başsavcısının yerinde eski bir aile uzvu olan Sayın Kâzım Berkert görmekle,
sevinmek ve teselli bulmak imkânını elde etti. Kendisini daha önce, Yargıtay
camiasında, birçok başarılı görevleri yerine getirdiği sırada da tanıdığımız
ve yakından bildiğimiz değerli arkadaşımıza yeni görevinde başarılar dilerim.
UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ
Geçen yıl içerisinde, Türk adalet hayatı, çok önemli bir kazanç
elde etti. Eksikliğini, yokluğunu hayli zamandır hissetmekte olduğumuz
"UyuşmazlıkMahkemesi" kuruldu ve çalışmaya başladı. Tek tuk dahi
olsa, bazı davalar için yurttaşlar, bunları gördürecek ve adaletin
gerçekleşmesini sağlıyacak bir kapıya başvuramıyorlardı. Yine pek nadir de
olsa, bir takım hallerde aynı dava, çeşitli mahkemeler tarafından görülmek
isteniyor ve böyle çeşitli yargı yerlerinde bakılan aynı iş için, birbirinden
farklı kararlarla karşılaşmak tehlikesi ortaya çıkıyordu. Nihayet, bazı
hallerde verilmiş hükümler arasında, mevcut farklar yüzünden de ilgililer,
adalete kanamıyorlar, inanamıyorlardı. Uyuşmazlık Mahkemesi'nin kurulması
sayesinde, bu gibi durumların ortaya çıkması önlenmiş oldu. Her davanın mutlaka
görülebileceği ve yalnız orada görülebileceği bir yargı yeri belli etmek, bu
suretle imkân dahiline girmiş oldu. Bu sayededir ki: Yıllardan beri kesin
neticeye vardırılamamış bazı davaların bakılmaları, gerekli bulunan yargı
mercileri kısa bir zaman içersinde belli edilebildi. Bu itibarladır ki; modern
devletler için gerçek bir ihtiyacı karşılamakta olan Uyuşmazlık Mahkemesi'nin
kurulması ve işlemeye başlaması, memleketimiz hukuk ve adalet bünyesinde büyük
ve önemli bir boşluğu doldurmuş bulunuyor.
YARGITAY'IN FAALİYETİ
Yargıtay, herşeyden önce, hukuk prensipleri üzerinde işlemek, bu
prensiplerin bütünlüğünü ve dokunulmazlığını sağlamakla görevli bir adalet cihazı
olduğu için, kendisini en sıcak ve yakın bir şekilde ilgiliyen ana mesele,
istikrarlı içtihadlar yaratmak meselesidir. Lâkin, bu yaratıcı faaliyet,
Yargıtay'ın genel çalışma hayatının bir görünüşünden, sadece bir safhasından
ibraret kalıyor. Bu bakımdan adalet faaliyetinin yüksek organını ilgileyen meseleleri,
bir taraftan geçen yıl içerisinde yaratmağa muvaffak olduğu içtihad, diğer
taraftan da Yargıtay'ın çalışmasını ilgileyen hususlar olmak üzere mütalâa
etmek zarureti vardır.
Geçen yıl çalışmalarında Yargıtay 25 kadar (Karar Birleştirme
Kurulu) kararı verdi. Bu kararlar usul hukukuna, medeni ve ticari eşlere ve
ceza işleri ile dağınık bir takım meselelere, dair olmuştur. Bunlarda da
tatbik olunan genel hukuk prensipleri, kanunun yorumlanması esaslarına, kanun
yürürlügüne hâkim olan ana prensiplere ve ceza hukukunun anahtar bir prensibine
dokunmaktadır.
Kanunların yorumlanması bakımından Karar Birleştirme Kurulu'nca
teyit olunan prensip, Kurul'un ayrı ayrı kararlarında ifade olunmuştur.
Bunlardan 4 Nisan 1945 tarihinde verilmiş olan kararda, icra ve
iflâs Kanununun belli bir hükmünün devlete uygulanıp uygulanmayacağı tetkik
edilmişti. Yargıtay, devletin haiz olduğu egemenlik hakkını münakaşa etmemekle
beraber devlete ancak istisnai bir halde imtiyazlı bir durum tanımış olan
kanunun özel bir hükmünün genişletilmesine ve kıyaslama yolu ile başka hallerde
dahi uygulanmasına imkân bulunmayacağına ve çünkü ayrıltı hükümlerinin kıyas,
yolu ile genişletilmelerinin hukuk prensiplerine uygun bulunmadığına karar
verdi.
Ceza davalarına katılacakların durumlarının ve haklarının
incelenmesi dolayısiyle verilmiş, 16 Mayıs 1945 tarihli diğer bir kararında,
Karar Birleştirme Kurulu, çok ilgi verici önemli bir hukuk konusunu ele almış
ve memleketimiz hukuku yönünden çok hayırlı bilim neticeleri verecek olan bir
sonuca varmıştır.
Bilindiği üzere : (Kanunlar hükümlerinin) yorumlanmasında başlıca
iki telâkkiye göre hareket olunur. Bunlardan ilki, umumiyetle Avrupa ve Lâtin
memleketleri hukuklarının takip etmekte oldukları esastır. (Kara Avrupa'sı
Sistemi) adını dahi verebileceğimiz bu usulde kanun mahkemelerde yorumlanırken
yasama organında cereyan etmiş olan görüşmeler ile kanun tasarısının
baştarafına geçirilmiş olan gerekçeler gözönünde tutulmadır deniyor. Bu tarzda
hareket olunmakla kanun yapıcı makamın iradesi meydana çıkacaktır. Yani,
kanunun kabulü sırasında ifade edilmiş olan görüşlerden hare-ket olunarak kanun
hükmünün cevherini teşkil eden hakiki fikrin ortaya konulmasına
çalışılmalıdır.
Kanunun hazırlanmasına ve görüşme safhalarına ait vesikalara
dayanarak yorumda bulunulmasını müdafaa eden bu görüşün karşısında, (Anglosakson
telâkkisi) diye anılan diğer bir görüş yer almış bulunmaktadır. Buna göre,
kanun, kabul edildikten sonra onu yapanın iradesinden ayrılır. Binaenaleyh,
kanunun mânasını, ancak bizzat metinde aramalıdır. Zira kanun, bir kül teşkil
eder. Kanun ne ise odur. Olaylara uygulanması gerekli kurallar ancak ve
yalnızca kanunda yer almış bulunan hükümlerin tümünden çıkarılmak lâzımdır.
Devrimizin büyük hukuk bilginleri, Anglosakson telâkkisini,
diğerinden üstün ve daha demokratik sayıyorlar. Türk hukuk bilginleri
içerisinde Anglosakson sistemine taraftar olanların sayısı ise, pek azdır.
Mahkemelerimize gelince bu noktada, kafi bir yol tutmamış olmalarına rağmen
ekseri halerde, Kara Avrupa'sı sistemi uygulanmakta idi. Bu defa, Karar
Birleştirme Kurulu'nca konulan prensip ortalama bir çözüm yolu bulmuş oldu. 16
Mayıs 1945 kararına göre kanun metininden, bir mâna çıkarmak mümkün bulunduğu
müddetçe gerekçelere müracaat suretiyle yorumda bulunmak caiz değildir.
Kanunun yürürlüğe girmesi ana prensibi hakkında açıklanan esaslara
gelince, bunlar Karar Birleştirme Kurulu'nun 6 Şubat 1946 ve 22 Mayıs 1946
tarihlerini taşıyan iki kararında ifade edilmiştir.
22 Mayıs 1946 kararı kanunun geçmişe dokunulmazlığı prensibini
esas olarak koyduktan sonra bu halin belli ayrıntılarını ele almış ve bu
noktada kamu düzenini ilgileyen kanun hükümleriyle, metinlerinde, geçmişe
dokunacakları hakkında açıklık bulunan kanunlardan bahsetmiştir. Bu suretle,
genel hukukun, önemli bir meselesi çözümlenmiş oluyor. Filhakika, bilindiği
gibi Türk Anayasa Hukuku Esasları arasında, kanun yapıcı makamı, yasama
faaliyetleri sırasında geçmişe dokunacak hükümler çıkarmaktan men eden
birhüküm yoktur. Gerçi, yasama organı her zaman bu yolda kanun hükümleri koymaktan
çekinmekte ve edinilmiş hak durumlarını sarsabilecek hükümler kaleme almaktan,
uzak bulunmaktadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Anayasa-sı'nda görülen ve
bu devlet kongresine, geçmişe dokunan kanunlar çıkarmaktan men eden hükme
benzer bir hüküm memleketimiz Anayasası'nda yer almamıştır. Binaenaleyh,
kanunların yürütülmesi bakımından mahkemelerce takip edilmesi gerekli bulunan
prensiplerde, genel birer hüküm halinde, kafi şeklini ve ifadesini bulmuş
değildi. Karar Birleştirme Kurulu'nun bu kararı ile artık meselenin, istikrarlı
bir hal suretine kavuşturulmuş bulunduğundan şüphe olunamaz.
Kanunun geçmişe dokunmazlığı prensibini diğer bir karar, 6 Şubat
1946 tarihli Karar Birleştirme Kurulu Kararı, ayrıca ele almış bulunuyor.
Kanun, yayınlanmazdan önce, meydana gelmiş bulunan olaylara uygulanamıyacağından,
bu karar da, Yargıtay 431 sayılı Kanun hükümlerinin kanunun yayınlanmasından
evvel ölmüş bulunan Osmanlı Padişahlarının malları hakkında tatbik
olunmayacaklarına hüküm etmiştir.
Hukukî durumların hak sahipleri için sağlaması şart olan, güvenme
ve inanma bakımından bu kararlarla tesbit ve teyit edilmiş bulunan prensipler,
birinci derecede önemi haizdirler.
Karar Birleştirme Kurulu'nun ceza hukukunu anahtar bir prensibine
dokunduğunu söylediğim kararına gelince; bu kararda, ceza hukukunun
"Kanunsuz ceza olmaz" prensibi ifade edilmiş bulunmaktadır. Bazı
mahkemelerimiz, ormanlarımızı ilgileyen hükümlerden bir kısmını uygularken
vatandaşlara bu hükümler metinlerinden çıkardıkları mânaya göre, muhtelif
cezalar vermekte idiler. Bu cezalardan bir tanesi kanunun açıkça öngörmekte
olduğu bir ceza, olmadığı için Yargıtay, bunu hüküm altına alınamayacağına karar
verdi.
Bu karar ile modern hukukun doğrudan doğruya demokrasi
fikirlerinden ilham alarak gerçekleştirmiye muvaffak oldukları bir ana prensip,
kanun metinlerinden, millî hayata da intikâl etmiş ve Türk adaletinin güzel bir
şaşmazlık örneğini vermiştir.
Yüce Yargıçlar,
Yargıtay'ın, bazılarını tahlile çalıştığım içtihatları meydana
getirmek için sarfettiği uğraşmalar ve gayretler, bu yargı yerinin, genel
olarak çalışmalarını ilgileyen hususlardan, ayrılmaz bir bütünün, küçük bir
parçasıdır.
1945 yılında Yargıtay'a (90000) dava dosyası gelmişti. Bunlardan
(76000) tanesi aynı yıl içerisinde bakılabilmiştir. 14000 dosya 1946 yılına
devrolundu. 1946 yılının ilk 5 ayı içersinde Yargıtay'a yeniden (40000) dosya
geldi. Bu suretle eldeki toplam (55000)'i buldu. Bu sayıdan yine aynı müddet
içersinde (4000)'i karara bağlandı. Görülüyor ki, Yargıtay'a gelen dava
dosyalarının beşte birinden fazlası, aynı yılın yargı faaliyeti devresinde ele
alınamamakta ve yıldan yıla devredilen davalar miktarı, gitgide bir çığ gibi
yuvarlanıp kabarmaktadır. Bu tempoda bir iş hacmi ile, bu rakamlar karşısında
halen mevcut ve ileride doğabilecek mahzurları önlemek için, tedbirler
düşünülmesi, zaruri bulunuyor. Ancak görünüşte, Yargıtay'ı ilgileyen bu
meselenin halli hakikatte; genel adalet hayatımızla ilgili ve bünyeye dokunan
meselelerin halli ile mümkündür.
Bizim bu husustaki düşüncelerimiz bellidir. Yargıtay bir prensip
mahkemesidir. Hukukî cihetlerden gayri noktalarla uğraşmamalıdır. Ancak, bu takdirde,
hukuk yaratıcılığı ödevini, salim ve huzurlu bir şekilde ifa edebilir. Daireler
sayısının çokluğu, içtihatlar arasında çıkması muhtemel aykırılıklar bakımından,
mahzurlu bulunmaktadır. Normal bir çalışma ve kuruluş seviye ve ölçüsünde
kalmıyacak olursak, asıl görevimizi, memleket adaletinin bizden istediği işi
lâyıkiyle görememek tehlikesi ile karşılaşırız.
Şu halde tedbir, çare ne olmak lâzımgelir? Hattâ tedbir değil,
tedbirler ne olmak icap eder? Denilebilir ki, başlıca iki grup tedbir
düşünülmesi mümkündür : Bunlardan birincisi; vatandaşların, mahkemelerden
verilen kararlara kanmadıkları takdirde, doğrudan doğruya, Yargıtay'a gelecek
yerde basamak bir yargı yerine, yani istinaf kademelerine başvurmasını
sağlamak tedbiridir. Bu tedbirin devletçe de düşünülmekte olması çok sevinmeye
değer bir şeydir. Bu bakımdan, yakın gelecekte Yargıtay'ın dosya sağanağı
şaşkınlığından kurtulacağını ümit etmek ve hattâ bundan emin olmak,
hakkımızdır.
ikinci grup tedbirlere gelince; bunlar, istinaf kuruluşuna bağlı
olarak mütalâa edilebilecekleri gibi ayrı olarak da ele alınabilirler. Bu
tedbirleri, bir kelime ile (Yargıtay incelemesine sunulacak davaların,
ayıklanmasını amaç tutan tedbirler) diye isimlendirebiliriz. Bu bakımdan da
bir taraftan hukuk davalarını ve diğer taraftan ceza işlerini birbirinden
ayırmak ve ayrı ayrı gözden geçirmek, muvafık olur.
Hukuk davaları çeşit çeşit sebeplerden ileri geliyor. Bu sebepler
arasında, bir çeşidi var ki, uzun yıllardan beri âdeta hakiki bir devamlılık
göstermektedir. Bunlar, göçmez mallara dair anlaşmazlıklardan çıkan
davalardır. Bu davalar sayısının, vücude getirdiği münhanideki değişmezlik,
sebeplerini doğuran durumların, sürüp gitmesinden hâsıl olmaktadır. Şayet, bu
sebepleri doğuran durumlardaki devamlılığı ortadan kaldıracak olursak,
bunların, illetlerini teşkil etmekte oldukları anlaşmazlıklar da aynı nisbet
içersinde azalmaya doğru gidecektir. Binaenaleyh; göçmez mallara dokunan anlaşmazlıkların,
gerek sayılarının düşmesini ve gerekse, mahkemelerde görülüp karara
bağlanmalarını kolaylaştırmak için herşeyden önce, tapu ve kadastro işlerimizi
ele almak zaruridir. Tapu kayıtları olsun, kadastro yazınları olsun eksiksiz
ve hakikate uygun birhalde bulunmalıdır ki, bir mülkün, cevherine taallûk eden
haklar üzerinde, anlaşmazlık çıkması ihtimalleri, azalmış bulunsun. Halbuki;
tapu kayıtlarımız ve tapu dairelerinde görülmeleri lâzım gelen muamelelerin
ifa şekilleri, bugünkü halleriyle böyle bir neticenin istihsaline imkân vermiyor.
Tapu işlerimiz çok yavaş yürümektedir. Tapusuz göçmez malların sistemli bir
çalışma ile tapuya bağlanması işi, biran önce tamamlanmak lâzımdır. Bir toprak
parçası üzerinde sahibinin mülkiyet hakkını tesbit eden modern vasıta, tapu
senedi veya tapuda bu toprağa ait olan kayıttır. Bu kayıtlar, sınırlama
bakımından, muntazam olarak yapılmışlarsa ileride çıkabilecek anlaşmazlıkların
önüne geçilmesi ve kolayca ortadan kaldırılması da o nis-bette süratle ve kesin
olur.
Tapu meselesi, kadastro işi ile, bir arada mütalâa edilmek
icabeder. Yurdumuzda kadastro işlerinin yürüyüş ve inkişaf temposu istenilen
hıza kavuşturulabilmiş değildir. Gerçi bazı yabancı memleketlerde ve meselâ
Fransa'da bu memleket ülkesinin kadastro işlerinin tamamlanması 45 yılda mümkün
olmuştur; Türkiye gibi geniş ülkeli bir memleket için dahi bir hayli zamana
ihtiyaç vardır; bu zaman ise henüz geçmemiştir, diye düşünülebilir. Ancak
unutmamak gerektir ki, Fransa, kadastro işine başladığı zaman takvim yılı
1807'yi gösteriyordu. O devrin yüzölçümü tesbiti vasıtaları ile çağımız teknik
araçları arasında fersahlarca fark vardır. O devrin yarım asırlık uğraşma istediği
iş, zamanımızda bunun onda biri kadar bir müddet içersinde tamamlanabilmelidir.
Buna kafi ihtiyacımız vardır. Çünkü, ancak kadastro sayesindedir ki, mal
sahibi mülkünün muhtevasını ve tatbik çizgilerini görebilir. Bu bakımdan
kadastro yazımları, göçmez malların hukuk durumlarını göstermiş olurlar ve
ancak kadastromuzun düzgünlüğü halinde sınır anlaşmazlıkları ortadan
kalkabilir. Bu münasebetle şunu da söyleyeyim ki, yurdumuzun akarsular rejimini
etraflı ve ekonomik gelişmeleri kolaylaştırıcı bir şekilde ıslâh etmek ve
yenilemek mecburiyetindeyiz. Mahkemelerimizi meşgul eden davalar çeşidinin bir
kısmını da böylece daha düşük' bir sayıya indirmiş olacağız.
Mahkemelerde görülmekte olan işlerden bazıları vardır ki, bunların
sayısı ezici olmamakla beraber.gerek yargıçlarımız için teşkil ettikleri güçlük
bakımından ve gerekse namütenahi uzayıp gitmek temayülü göstermeleri itibariyle
ele alınmaları ve haklarında bir sonuca varılması yerinde olacaktır. Bu işler,
Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girmesinden önce vukua gelmiş olan ölümler
sebebiyle açılan miraslara dairdir. Eski miras sistemimiz ve bu sistemin bağlı
olduğu esaslar Kanunu Medeninin kabul ettiği sisteme nazaran çok girift ve
çapraşıktır. Bunları hatasız uygulayabilmek başka bir hukuk zihniyetinin
bilinmesine ve buna göre hüküm olunabilmesine bağlıdır. Yargıçlarımız ise, bu
zihniyete ve bu sisteme göre yetişmemişlerdir. Elleri altında eski miras
meselelerini halledebilmelerine yardımcı bir vasıta da yoktur. Bu itibarla zor
bir durumdadır. Bu durumlarını düzeltmek için bir çok çareler düşünülebilir.
Yargıçlarımıza eski miras işlerinin halline yardım edecek bilgileri vermek
gayesiyle kurslar açılması gibi. Ancak, mesele daha ziyade bir hukuk sistemi
meselesi olduğu için en doğru hal şekli, en kesin olanıdır. Eski hukuka göre
bölüşülmesi lâzım gelen mirasları dahi Türk Kanunu Medenisi hükümlerine uygun
olarak paylaştırmak her halde en isabetli tedbir olacaktır. Bunun içinde kanun
yolu ile konulacak hükümlerle belli bir tarihten sonra eski devirde vâki olmuş
ölümler sebebiyle paylaşılacak miras işlerinde dahi Türk Kanunu Medenisinin
koyduğu esasların yürüyeceğini tesbit etmek kifayet edecektir.
Bundan başka, Yargıtay'ın tetkikine sunulacak işleri diğer bir
ayırmaya, bir ayıklamaya tâbi tutulmak ta düşünülebilir. Ekseri memleketlerde
Yüksek Mahkemelere başvurabilmek için aranmakta olan şartların bizde de
uygulanması mümkündür. Bu arada belli bir davanın konusunu teşkil eden isteğin
mahiyeti veya paraca ifadesi itibariyle miktarı ve ölçüsü ele alınabilir. Şu
miktardan az bir kıymete dair olan davalardan ötürü Yargıtay'a başvurmanın
mümkün olmadığı tesbit edilebilir. Aynı tedbiri mahkemece belli bir davada
hüküm olunan miktar içinde düşünmek bittabi kabildir.
Bazı memleketler yüksek mahkemelerine başvurmanın şartı,
ilgililerin hayli mühimce bir para tutan bir miktar harç ödemeleridir. Bu
sistemin lehinde ve aleyhinde fikirler ileri sürmek mümkün olmakla beraber,
bir memleketin ihtiyaçları ve adalet faaliyetiyle ölçülü ve denk bir harç
miktarı konulmasının açık pratik faidesi ve Yargıtay'ı prensip mahkemesi olmak
aslî görevi içerisinde kalmaya sevk edecek bir tedbir olduğu inkâr olunamaz.
Bugün Yargıtay, yargılama sistemi içerisinde kabul etmiş olduğumuz
karar tashihi yolu, istinaf kuruluşu sağlandıktan sonra muhafaza edilmesi
lüzumsuz olan bir yoldur. Halihazırda kanunsuz ve haksız yapılan karar tashihi
isteklerinde bulunanlar 5 veya 10 liradan ibaret bulunan ehemmiyetsiz bir para
cezası ödemeye mahkûm ediliyorlar. Bu ceza miktarı yükseltilerek haksız temyiz
istekleri hakkında da aynı hüküm uygulanabilir. Nihayet, yine hatıra gelebilecek
tedbirler arasında duruşmalı işlerin daha fazla tahdit olunması da vardır.
Bugün usul esaslarımıza göre pek kolay hallerde mümkün olan duruşma gerek dava
olunan kıymetler miktarlarının yüksek tutulmaları ve gerekse dava çeşitlerinin
ehemmiyeti ve özü bakımından ayrı bir tefrike göre sınıflanması ile belli
edilmelidir.
Ceza davaları bakımından da sayılan tedbirlere benzer bir takım
çarelere müracaat edilmesi düşünülebir. Ancak, bu mevzuda ceza adaletine mahsus
olmak üzere ele alınması gereken diğer bir ana fikirle karşı karşıyayız
Türkiye'de ceza davalarının bir kısmı ağır bir yürüyüşle hükme bağlanmaktadır.
Halbuki Ceza M.U.K.nün ruhu duruşmanın tek bir celsede değilse bile, bir bütün
teşkil eden mütemadi yargılama ile sona erdirilmesi gayesini taşır. Bu gayeyi
gerçekleştirebilmek için duruşmaya takaddüm eden safhaların ceza davasını çok
olgun bir duruma getirmiş olması lâzımdır. Böyle bir neticenin sağlanması ceza
davasına ait maddi eleman ve faktörlerin olaylara ve haki-katlara uygun suretle
hazırlanmış olmasına bağlıdır. Adalet hekimleri teşkilâtına verilmesini
gönülden arzuladığımız itina ve dikkat bundan ileri gelmekte idi. Filhakika
hazırlık yargıçları istinat edecekleri maddi ve teknik faktörler arasında
bilhassa bu hekimlerin rapor ve düşüncelerini bulacaklardır. Herhangi bir
hekim adalet hekimi işini göremez. Bunun, kati olarak bilinmesi icap eder.
Binaenaleyh adalet hekimleri alabileceğimiz kaynaklara olan
ihtiyacımız açıktır. Bunların çoğalması ve ceza adaleti emrinde hizmete amade
bir duruma sokulmalariyle kazancımız pek büyük olacaktır.
Yine ceza davalarının süratle görülmesi bakımından muhtaç
bulunduğumuz ikinci faktörler zümresi, polis makamlarının savcılıklara
sunacakları verilerden meydana gelir. Savcı zabıta teknisyeni değildir.
Belli bir suçta o suçun işlenme şeklini, zamanını, yerini, suç
mahallinde tesbiti lâzım gelen hususları, parmak izi araştırmalarını, velhâsıl
daha ziyade polis tekniklerine ve kriminalistike dokunan işleri bilemez.
Bilmesine imkân da yoktur.
Binaenaleyh, adalet polisi, mahkemeye gönderilecek ceza davasına
konu teşkil eden suçun tekmil bu cihetlerini hazırlamış, tamamlamış olmalıdır.
Mahkeme, sanık adı verilen bir şahsa kanunun gösterdiği hükümlere göre ceza
verir. Bunu yapmakla da esas vazifesi bitmiş olur. Mahkemeyi bir (Skotlandyar)
enspektörü zannetmekten büyük hata olamaz. Çünkü, mahkeme suçlu aramaz,
arayamaz, aramak istese de bulamaz. Suçlu sanılan kimsenin
mutlakaJ<endisine getirilmesi lâzımdır. Bu yapıldıktan sonradır ki, adaletin
vazifesi başlar.
Binaenaleyh adalet polisinden çok şey bekliyoruz. Herşeyden evvel
de yüksek ve teknik bir bilgi ile teçhiz edilmiş olmasını ve sırf ilmî
metodlarla araştırmalar yapan bir mekanizma haline gelmesini özlüyoruz. Adalet
polisi mensuplarımızın sadece feragat ve müstesna seciye sahibi olmaları
kifayet etmez. Bunların pozitif ilim ve teknik usullerine âşinâ ve vâkıf
olmaları, gereken vakalarda bu usulleri uygulamaları, bunları zamanında tatbik
etmeleri şarttır. Şarttır, zira, ceza adaleti bu neticeler üzerinde yürüyecek
ve ona göre tecelli edecektir.
JÜRİ USULÜ
Yine ceza davaları bakımından Yargıtay'ın yükünü hafifletici
olacağı kadar, demokratik düşünüşe uygun gelecek olan bir sistem de muayyen
davalar için jüri usulünün konulması olabilir. Jüri sistemi, çok sempatik bir
sistemdir.
Pek ünlü ceza hukukçuları bu sisteme karşı haykırmaktan geri
kalmamış-larsa da, jüri usulünün yaşamakta olduğu memleketlerde bu usul
kaldırıldığı zaman buna tekmil halk kitleleri üzülmüşler, teessüf etmişlerdir.
Halkça idare olunan memleketlerde ceza adaletinde jüri usulünün
varlığı, millet egemenliğinin bir delili sayılır. Jürilere seçilen vatandaşlar,
hele memleketimiz gibi yargı görevinin millet adına yerine getirildiği
devletlerde, kitlenin de bu göreve fiilen ve maddeten karışmasına örnek teşkil
ederler. Bu itibarladır ki; jüri sistemi halk düşünüşüne çok mülayim gelen,
tatlı gelen bir usul sayılmaktadır.
YARGIÇLARIN YETİŞTİRİLMESİ VE TERFİLERİ
Sayın Dinleyenler,
Türk adalet cihazının faaliyete geçtiği günde bir Yargıtay
Başkanının kendi başında bulunduğu cihazın mensuplarını ilgileyen meselelere
dokunması biraz garip görünecektir. Lâkin, bu adalet yılı başlangıcı törenleri
aynı zamanda bir dertleşme mahiyeti taşıdığı için genel olarak yargıçlarımıza
dokunan meselelerden söz açarken, Yargıtay üyelerini de ilgileyecek noktalara
.dokunursam bağışlamanızı dilerim.
Memleketimiz yönünden yargıçlar meselesi balıca iki önemli safhada
^gözden geçirilmelidir:
Birincisi, yargıcın yetiştirilmesi,
Diğeri de yetişmiş yargıçtan faydalanma işidir.
Yargıcın yetiştirilmesi, onun müstakbel meslek faaliyetleri için
lüzumlu bilgileri edinmesiyle başlar. Bu safha, belli bir öğrenim devresinden
ibarettir. Ancak, bu devrenin başarıyla sona erdiğini ispat eden fakülte
diplomasının kazanılmasından sonra asıl yargıçlık mesleğinin icra safhasiyle
temasa gelmek imkânını bulacaktır.
Hukuk fakültelerini bitiren gençlerden yargıçlık mesleğini
seçenler mahdut kimselerdir, pek mahdut kimselerdir. Muhtaç bulunduğumuz yargıç
kadrolarını karşılamaya yetmeyecek sayıda mahdut kimselerdir.
Ankara Hukuk Mektebi açılıncaya kadar İstanbul Hukuk Fakültesi'nin
yetiştirdiği mezunlara inhisar eden yargıç kadrosunun ihtiyacı, bununla tatmin
edilemiyeceği anlaşıldığı içindir ki, Ankara Hukuk Mektebi açılmış ve sonradan
fakülte haline kalbedilmiştir. Her iki fakülteden çıkanların hayatta takip
edecekleri yolu seçmekte tam bir serbestiye sahip olmaları ve yetişenlerden
büyük bir kısmının diğer devlet dairelerine ve bu aradan ödeneği bol olan
iktisadi teşekküllere intisap etmeleri yüzünden ihtiyaç gün geçtikçe artmış ve
bu sebebten kendilerini mecburi hizmet mükellefiyetiyle mesleğe bağlayacak
yatılı tahsil usulü ihdas edilmiştir. Bidayette pek az olan öğrenci miktarının
zaman zaman artırılmış bulunmasına rağmen bugün Adalet Bakanlığı hesabına
Ankara Hukuk Fakültesi'nde tahsil eden bursiye öğrenci sayısı yüz adedini biraz
geçecek miktardan ileri gidememiştir.
Halbuki, adlî kadrolardaki boşlukların sayısı her zaman dikkat
nazarı çekecek miktardan aşağı inmediği için fakültede Devletçe okutulan
öğrenci sayısının çoğaltılması bir tedbir olarak düşünülebilir.
Öğrenci sayısının çoğaltılmasını gerekli kılan sebep, izah edilen
şekilde kadro ihtiyaçları olmakla beraber bunun dışında zaman zaman mülki
teşkilâtda görülen inkişaf ve artmanın adli kadrolara olan tesirlerini de
gözönün-de bulundurmak mecburiyetindeyiz.
Bir il veya ilçe teşkilinin yargıç kadromuza inikası bizi daima
düşündürecek ve müşkülâta mâruz bırakacak durum arzeder. Elimizdeki Mehakim
Teşkilâtı Kanununun 1340 senesinde uğradığı tâdiller sebebiyle her kaza
merkezinde bir asliye mahkemesi teşkiline olan mecburiyet, ihtiyatkâr bulunmayı
âmirdir. Adlî teşkilâtın böylece mülki teşkilâtı takip ve ona tâbi olması
yüzünden çekilen güçlükleri izaha lüzum görmüyorum. Bununla beraber mülki
teşkilâtın inkişafı da nihayet sosyal, coğrafi ve ekonomik ihtiyaçların yerine
getirilmesinden veya idari sebeplerin doğurduğu zaruretlerden başka bir şey
değildir.
Binaenaleyh devlet idaresinin esas durumunu ilgilendiren bu yürüyüşün,
ifâ edilen âmme hizmetlerinin müteveccih olduğu gaye bakımından başka türlü
düzenlenmesine de imkân yoktur. Kaza organının, fertlerin toplu olarak
bulundukları her yerde harekete geçmesindeki mecburiyet başka yoldan yürümemize
mânidir.
Görülüyor ki, ihtiyaçlar, her yönden yargıç ve savcı kadrolarını,
ihtiyatlarile birlikte her an hizmete müheyya bir halde bulundurmayı gerekli
kılmaktadır.
Bununla beraber, itiraf etmek lâzımdır ki, mecburi hizmet
yükletilmek suretiyle yargıç yetiştirilmesi hakiki ve ihtiyaçları karşılayacak
mahiyette bir tedbir sayılamaz. Asıl dava; yargıçlık mesleğini çekici, arzu
edilir, imrenilir bir meslek durumuna ulaştırmak davasıdır. Bunun da halli
ancak yargıca bahşedilecek maddi ve manevi imkân ve üstünlüklerin sağlanması
ile kabil olabilir.
Bu lüzum ve zarureti takdir eden hükümetimizin yargıç ve
savcılarının terfihleri için gerekli tedbirleri ele aldıklarını sevinçle
görmekteyiz.
Meslekî olgunlaşma işine gelince, bunu başlangıçta yargıçlık stajı
ile sağlamaya çalışmaktayız. Yargıçlık stajı büyük şehirlerimiz adalet
saraylarındaki çeşitli mahkemelerde ve savcılık kurullarında kısa kısa
müddetlerle bulunmaktan ibaret kalıyor. Stajyerin büroları dolaşmakla elde
ettiği istifade asla kâfi değildir. Bu faydalanmayı âzami verim mertebesine
yükseltmek mecburiyetindeyiz. Bazı mahkemelerimizde stajyer o mahkeme yargıcı
veya yargıçları için bir meslektaş gibi değil de, kendi işlerine lüzumsuz
müdahalede bulunmaya gelmiş bir yabancı gibi telâkki olunuyor. Halkubi
stajyerin yetişmesi, nezdinde yetişmekte olduğu mahkeme işlerini o mahkeme
yargıçları gibi yürütmek yeterliğini kazanması halinde bahis mevzuu olacaktır.
Onun yetiştirilmesi, neznine verilmiş bulunduğu mahkemeye ait bir vazifedir.
Stajın müddet itibarile tamamlanmış olması yetmez. Staj, stajyerin kalitesi
noktasından kifayetli olmalıdır. Mahkeme başkanı veya yargıç yanında çalışan
stajyerin yetişmiş olduğuna ve bu stajyere o mahkemenin işlerini o gün bırakacak
olsa bu işleri yürütecek ehliyette bulunduğuna şahadet etmelidir. Bu
şahadetleri belli bir müddet içerisinde elde edemiyen stajyerler meslekte
alıkonmamalı, devlete karşı taahhütleri varsa mahkeme başkâtipliğine
ayrılmalıdır. Staj devresi; bir yargıcın kaza mesleğine girebilmesi için
lüzumlu olan ilk merhaledir.
Bu devrede stajyer tatbiki malûmatı nazari bilgisi ile telif
etmeğe ve ilk defa atılacağı yargıçlık görevinde karşılaşacağı müşkülleri
anlamaya çalışır. Bunu takip edecek (yargıç yardımcılığı) sınıfı en az iki sene
sürer ve bu vazifede bir yargıcın nezaret ve murakabesi altında görevini yapar.
Ondan sonra fiili yargıçlık dönemi başlar.
Şu hesaba göre mesleğe intisap etmiş olan bir yargıç adayının
fiilen yargıç olabilmesi için 4 seneye ihtiyaç vardır. Hâkimler Kanunu
gereğince üç sınıfa ayrılmış olan yargıçlık hizmetlerinde yükselme devresi
olarak tâyin edilmiş bulunan asgari iki sene sonunda yapılacak ayırma
incelemelerinde başarı kazanan bu vatandaşın oldukça tecrübeli bir yargıç
olabilmesi için en az onbeş sene fiilen çalışması lâzımdır.
Halbuki böyle durmadan, dinlenmeden her yükselme devresinde başarı
kazanmak herkese nasip olur bir muvaffakiyet değildir. Böylece çalışan, didinen
ve bütün gençlik çağını yargıçlığa hasreyleyen kimsenin olgun hale
gelebilmesinden sonradır ki, ondan yurd için, meslek için faydalanma kabil
olabilecektir.
Bu düşünceyi yargıçlık hayatında hiç bir aksama olmadan yükselen
bir yargıcın durumunu gözönünde bulundurarak misâl kabilinden ileri sürüyoruz.
Tatbikatta 30 sene fiili yargıçlık yapmadıkça birinci sınıf yargıçlığa
yükselmenin imkânsız olduğunu bugün Yargıtay'da bulunanların geçirdikleri safhaları
ve çektikleri zorlukları sicillerine başvurarak anlamak kolaydır.
Demek ki; Kemâl devresine gelmiş ve nazari ve tatbiki bilgilerle
olgunlaşmış bir yargıçtan ortalama bir hesapla ancak 50 yaşından sonra tam bir
randıman almak mümkün olabilecektir. Bu yaştan sonra geriye kalan yani mecburi
tekaütlük haddine kadar geçecek 15 senelik bir zaman, o yargıcı bu duruma
ulaştırmak için sarf olunan emek ve paranın karşılığını korumaya kifayet edebilir
mi?
Sıhhati, zekâsı, kavrayışı yıpranmamış bir kimse için yaş asla
bahis konusu olmamak lâzım gelir. Zira, yargıçlık herşeyden önce tecrübe ve
ihtisasa muhtaç olan bir meslektir.
Beşer ömrü, ideal tekâmülü kazanmaya yetmiyecek kadar kısadır. Bu
ölçü elverişsizliğini, sebepsiz ve mücerret bir prensibe bağlamak büsbütün faydasız
bir hale sokmak elbette doğru olmaz. Medeni milletlerde yargıçlar yaş haddine
tâbi tutulmamaktadır. Sebebi açık : İsteyenler, istedikleri zamanda
görevlerinden ayrılabilirler. Fakat, bir yargıcın hizmetinden devletçe istifadeye
mani bir hal bulunmazken ve kelimenin ifade edebileceği bütün manâ ile ondan
tam bir randıman alınırken yaş haddini doldurduğu sebebine dayanarak kendisini
hizmetten ayırmayı hassaten olgun ve mütekâmil yargıçlara şiddetle muhtaç olan
Türkiye'mizde doğru ve faydalı bulmamaktayız.
Bazı memleketlerde emekliye ayrılmış olan yargıçlar, ayrıldıktan
mesleğin tabii bir uzvu sayılarak ihtiyaç görüldüğü zaman davet edilirler ve asıl
yargıç gibi oylarından ve düşüncelerinden istifade edilir.
Yirmi beş seneden beri geçen olaylarla aldığımız sonuçlara
bakılırsa Yargıtay kadrosundan her yıl emekliye ayrılanların tutarı, ortalama
olarak beşi geçmemektedir. Bütün yargıç kadrosunu gözönünde bulundurduğumuz
takdirde bu sayıyı yirmiye çıkarmak mümkündür.
Şu ciheti açıkça arzetmek isterim ki : Emekliye çıkarılmaları
bugünkü kanun hükümlerine göre lüzumlu görünen yargıçlarımıza böyle bir
mualemeye tâbi tutulmaları karşılığında maaşlarının olduğu gibi verilmesi
halinde bunun için gerekecek para miktarı hiç bir zaman büyük görülecek bir
rakam olmayacaktır.
Yargıçtan faydalanmanın yüksek bir dereceye çıkarılabilmesi
sebeplerini araştırmak için yargıcı yalnız adalet kürsüsünde değil, aynı
zamanda bürosu başında ve bütün bir mahkeme teşkilât ve kadrosunun başı olarak
ele almak ve öylece mütalâa etmek icap eder.
Mahkeme bir organizmadır. Bu organizmanın dimağı ve ruhu
yargıçtır. Diğer hayat elemanları da mahkemenin onlar olmaksızın vazifelerini
göremiyeceği kendi personelidir. Yargıcın yanı başında çalışan bu elemanlar mahkeme
kalemini meydana getiriyorlar. Düzeninde ve rasyonel metodlara göre çalışmakta
olan bir mahkeme kalemi adaletin hakiki bir garantisini meydana getirir.
Mahkeme kalemlerinde iş görmekte olan vatandaşlar gelişi güzel seçilmiş
memurlardır. Bunları da mesleklerinin gösterdiği özelliklere göre bir yetişmeye
tâbi tutmakta, kurslar gördürmekte büyük faydalar vardır.
ZABIT KÂTİPLERİNE VE MÜBAŞİRLERE GELİNCE
Bunlar üzerinde de ayrıca durmak zaruretindeyiz. Zabıt kâtipleri
bugün memleketimizde daha ziyade mihaniki bir faaliyet gösteriyorlar. Yargıcın
dikte ettiği cümleleri daktilo makinesi ile bir kâğıda geçirmekle iktifa
ediyorlar. Halbuki, bu elemanlardan yargı faaliyetinin karara kadar geçecek
çeşitli safhalarında fikren de faydalanmamız lâzımdır.
Mübaşirler ise birer odacı durumundadırlar. Başka memleketler
adalet hayatında bizim mübaşir adını verdiğimiz elemanlar, vatandaşlar
karşısında adalet kürsüsünü işgal ve duruşmaları sevk ve idare dışındaki
hususlarda yargıcın yerini tutarlar. Mahkemenin iş cetvelinin tanzimi,
davetiyelerin gönderilmesi, çeşitli yazışmaları idare etmek gibi işler hep
kendilerine aittir. Esaslı vazifelerim sadece adliye binaları koridorlarında
münâdilik haline gelmiş görmekle eza duyduğumuz bu elemanların da hukuk ve
meslek statülerini düzenlemek zaruretindeyiz.
Mahkeme ile bir vücut teşkil eden elemanlar arasında bunun kanun
kuruluşundan dışarda kalmakla beraber, bünyesine dahil telâkki edilmek icap
eden bir meslek adamları zümresi vardır ki, bunlar da avukatlardır. Avukatlarla
mahkemenin fiilî münasebetleri ekseriya dava duruşmaları dolayısiyle vâki
olmakla beraber, fikri münasebet, mütemadi olmak vasfını haizdir. Bu fikri
münasebeti idame ettirmemiz, avukat gruplarının mahkeme içtihatlarını günü
gününe takip etmeleriyle mümkün olabilir. Bunun için de mahkeme kararlarının bu
meslek mensuplarınca zamanında tetkik olunabilmesi temin edilmelidir. Mahkeme
karar ve içtihatlarını bilen avukat, yargıcın çok müessir bir yardımcısı
olabileceği gibi adalette davaların görülmesinde zamandan ve süratten büyük
istifadelere mazhar olur. Gerçi, Yargıtay kararlarından bir kısmı Adalet
Dergisi ile yayımlanmaktadır. Lâkin, gerek mahalli mahkemeler kararları ve
gerekse Yargıtay kararlarından birçokları ancak taallûk ettikleri dosyalar
içerisinde gömülü kalıyor. Bizde de yabancı memkeletlerde olduğu gibi,bu
kararların özel teşebbüslerce yayımlanması işine girişilmesini bugüne kadar
bekledik, bir şey çıkmadı. Öyle görülüyor ki; bu işi kamu kudreti vasıtasiyle
başarmak lâzım gelecek.
Binaenaleyh, adalet işlerimizle meşgul olan hükümet makamlarının
bu eksiğimize önem vermesini dileyelim.
İLMÎ HEYET
Adalet Bakanlığı'nın kanun taslaklarını inceleme görevi ile
faaliyette bulunacak olan bir ilim heyeti kurmakta olduğunu haber almakla
bahtiyarım. Gerçekten sayıları binleri aşan kanunlarımız arasında bir ahenk
sağlanması, yasama tekniğini ilgileyen bir iş olmaktan ziyade bir ilim işi
sayılabilir. Yeniden çıkarılacak kanun tasarılarının bu çeşit bir koordinasyon
ameliyesinden geçirilmesi, kanunun ilerde yürütüleceği zamanlar için hudutsuz
faydalar sağlayabilir. Bu teşebbüsün gerçekleştiğini görmekle ayrıca haz
duyacağız.
Büyük Yargıçlar,
Halkın sesi hakkın sesidir. Ancak demokratik olan adalet,
gerçekten bir adalet sayılabilir. Felsefe anlamiyle gerçek bir adalet istemek,
bünyesi itibarile mutlak olmayan bu mefhumu belki Hareketsizliğe mahkûm etmek
demek olur. Onun içindir ki, her millet için adalet kendi muhitinin
farikalarını ve vasıflarını taşıyan hak görünüşleridir. Türk millî muhiti bu
bakımdan çok büyük değerde bir kazanca uğradı. Modem demokrasiler karakterinde
bir devlet rejimine giden büyük bir adım atıldı. Adaletin de bundan ayrıca
gelişme göreceğinden asla tereddüt olunmamalıdır.
Zira, büyük yargıçlar, beşeriyet için en büyük başarı, muazzam
halk kitlelerinin kendi kendilerini idareye muktedir bir hale gelmeleri
olmuştur.
Hürriyetlerini müdrik, devlet işleriyle ilgili, taşıdığı iradenin,
millî iradenin meydana gelmesinde müessir bulunduğunun şuuruna sahip bir
fertler kütlesinin, millî yaşama âlemi içersinde bu muhitin düzenine, hayat
şartlarına, telakkilerine istikamet veren, yükselmesine hız katan adaletin
gitgide mutlak adalete yaklaşacak değerde olduğundan şüphe edilemez.
Başarı, yine milletçe bir başarıdır. Çünkü, zamanımız ileri
devletinde büyük başarılar ancak halkın, demokrasi ruhunun verdiği çalışma
gücünün ve müstakbel bir rahat dünya yaratmak idealinin malı olabilir.
Yeni yılımızın bu zihniyetin vereceği tazelik ve dirlik ile
cümlenize esenlik getirmesini diler, sayın dinleyenlerimi sevgilerle
selâmlarım.