SAYIN BAŞBAKAN,

AZİZ DİNLEYENLER,

BÜYÜK YARGITAY'IN SAYIN YARGIÇLARI.

Türk millî muhiti içerisinde, adliyemiz dahi, hakkın ve adaletin üstünlüğünü belirtmiş olan, bir yıl yaşadı. Dünya milletlerini kana ve ateşe boğmuş olan korkunç kasırga, yıllarca yakıp yıkmalardan sonra, hakka ve hürriyete, gönül vermiş insanların, kardeşçe yaşıyabilecekleri, yeni bir yaşama aleminin kapıları önünde, pustu, sindi ve yatıştı.

Zafer, dünya milletlerine, yeni bir zihniyet getiriyor: "Hakkın ve adaletin egemenliği zihniyeti", yeni devletlerarası hayatının tek parolası olacaktır.

Modern bir hukuk devleti olan Türkiye'mizin, mahkemeleri ve yargıçları, kendilerinden beklenen faaliyeti, bu zihniyetin nurlu ışıkları altında, geliştirmekte devam edecekler. Adaletin yüksek denetleyicisi olan kurulunuz için, bu çapta ve önemde bir neticenin gerçekleşmiş oluşu, fâni insan hayatları bakımından, erilmesine hasret duyulan, en mutlu gayedir.

ANAYASA VE İÇTÜZÜK

Geçen adliye yılı, yazılı hukuk hayatımız noktasından, çok geniş ilerleme imkânlarını hazırlayan ve demokrasi esaslarının gerçekleşmesini sağlayacak olan, yeniliklere şahit oldu. Türk Teşkilâtı Esasiye Kanununun 1924 yılı met­ni, ayrı zamanlarda uğradığı tekmil değişikliklerle birlikte "Anayasa" haline geldi.

Bu hareket, genel hukuk fikri bakımından ve hukuk bilimi yönünden neticler doğurabilecek bir hareket olmamakla beraber; Türk hukukunun ifade kalıpları ve kavramları anlatma noktasından, birinci derecede bir teşebbüs olmuştur.

Mesele malûmunuzdur. Türk devriminin gerçekleşme alanlarından biri olan, dil durumu işinde, adliye cihazları olsun, hukuk bilimi muhitleri olsun,  yazılı hukuk kurallarının kullanmakta oldukları terimlere bağlı bulunmak dolayisiyle, kesin ve tesirli hamlelerde bulunamamak durumunda idiler. Çok mahcup bir şekilde gelişmekte olan hukuk dilinin yenilenmesi hareketine, hakiki bir hız vermenin tek çaresi, kanun dilinde yenilikler göstermek ola­caktı. Yasama organı, ilk denemeyi, başarı ile sona erdirmiştir.

İşe, Anayasa'dan başlanmış olmasından daha tabii bir şey olamazdı. Zira, Anayasa, Devletten, onun kuruluşundan; vatandaşın devlet içerisindeki ana haklarından ve devletle vatandaşların temas ve münasebet haline gelmelerinden çıkan mesellere dokunan, hükümleri taşımaktadır. Bunlar, elbet­te ilk başta ele alınmak lâzım gelirdi. Nitekim öyle olmuştur.

Hukuk dilinin yenilenmesi işinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gösterdiği ileri görüşlülük, bu yüksek kurulun kendi bünyesine ve işleyişine doku­nan hükümler koymakta olan "iç Tüzük"ün de derhal Türkçeleştirilmesi ile kendisini gösterdi.

Şüphesiz, bu kadarı kâfi gelemez. Türkçeleştirme, başta ana kanunlar olmak üzere, tekmil diğer metinler üzerinde de yapılacaktır. Bundan böyle, hazırlanacak kanunlarda kullanılacak yeni ve saflaşmış terimlerin ortaya çıkacağı düşünülecek olursa, hukuk dilimizin, temiz ve arık bir hale gelmesinin, kısa bir zaman işi olduğu kolayca anlaşılır.

Burada bilinmesi lâzımgelen bir nokta var. Hukuk dilinde Türkçeleşme ve bu dili Türkçeleştirme gayreti, sırf bir fanteziden ibaret değildir. Bu işi yapmakla, elde etmeyi gözönünde bulundurduğumuz ilk gayelerden birisi" de, adalet kapılarında, vatandaşlar arasında, gerçek bir eşitlik yaratmaktır. Demokrasinin temellerinden biri olan eşitlik de, diğer büyük demokratik değerler gibi, mahkemelerce korunur. Hal böyle iken, haklarının yerine getirilmesi dileğinde bulunacak vatandaşlarla, bu dileği yerine getirmekle ödevli ve yetkili hak kapıları arasındaki yazışma ve görüşmelerin, herkesçe anlaşı­labilir biçimde olmasından daha normal ne olabilir? Eşitlik, kanun önünde eşitlik demek olduğuna göre, kanun hükümlerini yerine getiren mahkeme­lerle, davacı ve davalıların ifade araçları, hep aynı olmak zaruridir. Böylece, hukuk dilimizde başarılmakta olan devrim, kanun önündeki eşitliği şekil ba­kımından da sağlamış olacaktır.

SOYADI KANUNU

Mahkemeler önünde olsun, fertlerin kendi aralarında ve Devletin çeşitli kurulları ile ilgililerinde olsun; aynı eşitliği, yani şekil noktasından eşitliği sağlayan görünüşlerden birisi de, hiç şüphe yok ki, vatandaşların her birisi­nin, birer soyadı sahibi olmalarıdır.

Soy ad ma Türk Kanunu Medenisi, sadece isim diyor. Aslında bu isim, bir yandan öz ad veya küçük isim dediğimiz bir işaretle bir de aile adından mey­dana gelir.

Millet dediğimiz topluluk, kuruluş itibariyle, ailelerden toplanmıştır. Ferdin aileye bağlılığı, ancak soyadıyle anlaşılabilir. Modern medenilik muhitlerinde yaşıyanlar için, bu çeşit bir ad'a sahip olmak şarttır. Bu zarureti anlayan modern Devlet, bundan on yıldan fazla bir zaman önce, kabul olunan bir kanunla, soyadı ile ilgili esasları komuştu. O günden beri aradan epey zaman geçti. Bununla beraber, Soyadı Kanununun gözetmekte olduğu gaye, tam olarak gerçekleşemedi. Bu gayenin gerçekleşmesi, başlıca fikir yayımı aracı olan, basın sahnelerinin, resmî makamların ve halk muhitlerinin, yapacakları gayretlere bağlıdır. Gazetelerimizden bir çoğu, bugün dahi "Hasan" lardan, Bay "Ali" lerden bahseden havadisler veriyorlar. Bunlar kimlerdir? Gazete yazarının bunlar hakkında belki özel bilgisi vardır. Fakat bir gazetede çıkan yazıda adı geçen kişinin onunla ilgili olanlar tarafından tereddütsüz anlaşılması icabeder.

Soyadı esasını kabul etmiş modern bir millette, insanların öz adları ile anılmaları, öz adları söylemek ve yazılmak suretiyle kendilerinden bahsedilmesi, medenilik vasfına ve ciddilik şiarına uymayan bir hareket olur. Öz ad­lan, sadece aile muhitleri ve arkadaş toplantıları içindir. Bunun dışındaki münasebetler çevresinde, insanı belirtecek anma, soyadı söylenmek sure­tiyle yapılabilir. Bunun yapılamaması, belli bir toplumu, mensupları ve adetleriyle birlikte, medeniliğin büyük nimetlerinden hakkıyle faydalanmaktan alıkoyar. Çünkü, medenilik de, her şeyden önce, bir düşünüş meselesidir. Bu düşünüş, toplum mensuplarının ayrılmış ve ayrı ayrı kıymetlendirilmiş olma­sından kuvvet alır. Toplum için hayati unsur, ferttir. Ferdi sosyal bakımdan bir değer haline getirmek için, ilk olarak kendi varlığı içerisinde kişilik sahibi kılmak icabeder. Fertlerin birer değer haline gelemedikleri muhitlerde, me­denilikten bahsolunamıyacağı gibi, fertlerin birer değer olmaktan çıktıkları yerlerde de, medenice ilerlemelerden söz açmak, yersiz olur.

Kişi halleri, belli tertiplere bağlanmış, kişi halleri değişiklikleri, düzgün esaslara uydurulmuş toplumlar, fertlerin toplumca dahi üstünlükler gösterdi­ği, insan birlikleridir. Bir memleketin insan gücü, her yönden rakamlandırılabilmek için, istatistikler kadar, nüfus işlerinin muntazam olmasından da, kati zaruret vardır. Memleketimizin bu bakımdan durumu mükemmel olmaktan uzaktır. Nüfus kayıtlarımız düzgün değildir. Doğum, nesep, evlenme, ölüm olayları, modern esaslara göre kayda bağlanmalı ve bu kayıtlarda meydana çıkabilecek değişiklikler, kolayca işlenebilmelidir.

Yargıtay her yıl çalışmalarında, gerek soyadı işlerinin, gerekse nüfus kâğıtları işlerinin, bozuk olması yüzünden, birçok hukuk meseleleriyle karşılamakta ve bunların karara bağlanmasında, genel kurullamanın eksikliğini ve bozukluğunu görmekle, içten üzülmektedir. Bir ölüm mahkûmunun adı üzerinde yanlışlık, çok büyük bir adalet yanlışlığına meydan verebileceği gibi, bir vatandaşın yaşının yanlış olarak kaydedilmiş olması yüzünden de, ada­let, gerçekleşememek tehlikesiyle karşılaşabilir. Her iki netice dahi acı olur.

YARGITAY'IN 1944 VE 1945 YILI ÇALIŞMALARI

Sayın Dinleyenler,

Kaza organlarımızın en üstününü teşkil eden büyük Yargıtay'ın bu yıl başlangıcı toplantısında geçen faaliyet yık hakkında izahlarda bulunulması, rakamlar verilmesi ve dilekler ifade edilmesinin halk kütlesinin, adalet duy­gusu ile temasa geliş vesilesi olacağını ve bu itibarla toplantımızın ruhsal ve toplumsal tesir ve önemini geçen adlî yıl açılış törenimizde izah etmiştim.

Gerçekten her demokrasi kurulunda olduğu gibi kaza faaliyetini ifa eden cihazlarda da bu cihazların, hizmetlerine tahsis edilmiş bulundukları vatan­daşlara hesap vermelerinin Cumhuriyet zihniyeti ve demokrasi ülkücülüğü bakımından bilhassa faydalı olacağı şüphesizdir.

Bütün bu düşüncelerledir ki; Yargıtay'ın 1944 ve 1945 yılları çalışmalarına ait rakamları huzurunuzda arzediyorum:

Yargıtay'a 1944 yılı içerisinde (89308) dava dosyası gelmiş, bunlardan (79192)'si aynı yılda karara bağlanabilmiştir.

1945 yılı ilk altı ayında gelen işlerin sayısı ise (65972)'yi bulmuştur.

Bu rakamların anlatmakta olduğu karar çeşitleri üzerinde, ayrı ayrı durmaya, ne yazık ki, imkân yoktur. Bunlardan sadece birleştirme kararlarına dokunmakla kalacağım.

Geçen adliye yılı içerisinde Yargıtay'ın Karar Birleştirme Kurulunca ele alınan ve karara bağlanan işler, sayıları pek az olan ve önemleri çok geniş bulunmayan, kişi hukukuna, ticaret meselelerine ve yargılama usullerine dokunanlar bir yana bırakılacak olursa, başlıca iki önemli konu üzerinde toplanmıştır:

a- Olağanüstü halleri ilgileyen meseleler,

b- Mülk meseleleri.

Bunlardan birinciler, hemen hemen tamamiyle Millî Korunma Kanununun yerine getirilmesi dolayısiyle, ortaya çıkmıştır. Yargıtay, birçok birleştirme kararları ile şu prensipleri ortaya koydu :

1- Olağanüstü tedbirler, kanunda açıkça gösterilmiş olmalıdır.

2- Millî Korunma Kanunu, olağanüstü hallerin kanunudur.

3- Millî Korunma Kanunu hükümleri, kamu düzenini ilgiler.

Bu prensiplerden birincisinin, tabii neticesi, vatandaşlara ait kamu hakla­rının ve hürriyetlerin olağanüstü hallerin varlığına rağmen, kanunun korun­ması altında kalmakta olduğudur. Kanun, açık olarak yazmış ve saymış ol­madıkça olağanüstü bir tedbirin, herhangi bir vatandaş hakkında uygulan­ması, hatıra gelemez. Gerçekten, bir hukuk devleti olan Türkiye'de kanun, her şeyin üstünde gelir.

İkinci prensip, Millî Korunma Kanununun, genel kanun sistemimiz içeri­sinde, bir ayrıttı gibi ele alınması lâzım geleceğini anlatır.

Bu kanunla konulmuş bulunan birçok hükümlerle, genel kanunlarda yer almış bulunan hukuk kuralları arasındaki aykırılıklar, ancak bu suretle izah olunabilir. Kanun, millî hayatın isterlerinden çıkar. Millî hayat, anormal ve olağanüstü şartlara bağlı olunca, bu hali karşılayacak olağanüstü hukuk kuralla­rına ihtiyaç, kendini gösterir. Fakat, bu ihtiyaç da, gene ancak, bir kanunla karşılanabilir ki; o kanun da, Millî Korunma Kanunudur.

Üçüncü prensibe, yani Millî Korunma Kanununun, kamu düzeni ile ilgili esaslar taşımakta oluşuna gelince; bu prensipten çıkabilecek neticeler, tak­dir buyurursunuz ki; pek mühim olacaktır. Başlıcasına işaret etmiş olmak için Millî Korunma Kanunu ile düzenlemekte olan işlerde, vatandaşların ken­di karşılıklı istekleri ile dahi, herhangi bir değişiklik yapamıyacaklarını söyle­yelim. Nitekim; Yargıtay, kira sözleşmelerinde boşaltma şartının, önceden kararlaştırılmış olmasının, bir hükmü olamayacağını karar altına almakla, bu noktayı açıklamış bulunuyor.

Birleştirme kararlarına konu teşkil etmiş olan ikinci grup meseleler, mülk meseleleri olmuştur. Toprak servetleri üzerinde ter dökmekte olan vatandaşların ezici çoğunluğu meydana getirdiği memleketlerin, mahkeme hayat­ları için bu konu üzerine çalışmalarda bulunmuş olmak, pek tabiidir.

Mülk meselelerine dokunan birleştirme kararlarında, Yargıtay'ı güden baş­lıca fikir, Türk Kanunu Medenisinde yazılı esasları hâkim kılmak olmuştur.

Eskiden beri kurulmuş bulunan bir görüş şekli, başka bir münasebetle yeniden pekiştirildi. Yargıtay, tapusuz göçmez malların, anlaşma yolu ile satışlarının, hükümsüzlüğüne karar verdi. Bu kararda eski ile mücadelenin, Türk Kanunu Medenisinden yana, bir galibiyetle bitirilmesi isteğinin, değişmezliği görülür.

Gene Kanunu Medeniyi hâkim kılmak düşüncesinin bir neticesi olarak, Yargıtay, bu Kanunun (650) nci maddesinde yazılı hükmün, bağ ve bahçe meydana getirenler hakkında da, yürütülmesi gerekeceğine karar verdi.

Mülk işlerine Yargıtay'ca kabul olunan diğer esaslar, Devlet hazinesiyle mülk sahiplerinin ilgileri alanına dokunmaktadır ki; bunlarda da, gene Kanu­nu Medeni hükümleri gereğince karar verilmiştir.

Bilindiği üzere Kanunu Medeni, Devleti tapu sicillerinin tutulmasından ötü­rü, sorumlu kılmıştır. Bu sorun, tekmil medeni devletlerce kabul edilmiştir.

Şimdi, memleketimizde şöyle bir mesele ortaya çıktı: Kanunu Medeni 1926'dan beri yürürlükte bulunan bir kanundur. Acaba, Hazine bu tarihten önceye ait tapu sicilleri muamelelerindeki yanlışlıklardan ötürü de, sorumlu olacak mıdır? Yoksa, bu sorum, yalnız Kanunu Medeninin yürürlüğe girmesinden sonraki zamanlara mı aittir? Mahkemelerimiz, bu suali, çeşitli şekiller­de karşıladılar, iş, nihayet Yargıtay Karar Birleştirme Kuruluna geldi. Birleştir­me Kurulu, Devlet Hazinesi sorumunun, eski siciller hakkında da yürüyeceği­ni kabul etti. Bu suretle, kabul edilen esas, kanunun geçmişe dokunulmazlığı prensibine aykırı gibi görünürse de, gerek Kanunu Medeninin yürürlüğü hak­kındaki kanunda kabul edilmiş olan ayrıltıya ve gerekse kamu hukuku pren­siplerine ve tekmil medeni devletlerin hukuk görüşlerine uygundur.

Özel hukuk alanına giren birçok hükümlerin, mülk meselelerine dokunan pek çok kurallar koymuş olmasına rağmen, memleketimiz için toprak mülkiyeti davası, genel bir konu olarak ele alınamamış ve toprağa bağlı ana me­selelerimizden birçoğu, halledilmemişti.

Yıllardan beri, bu konuda, hakiki ve kesin bir düzen getirecek bir kanun hazırlanmak isteniyor ve fakat bu hazırlıklar, gerçekleşme olgunluğuna geçecek kadar ileri gidemiyordu.

Dava, memleket için bir hayat davası idi. Toprağa bağlı ve hayatları, toprağın akıbetine tâbi, milyonlarca çiftçi vatandaşa standart bir refah seviyesi sağlamak ve yurt içi verim hacmini rasyonel ölçülere çıkarmak lâzımdı. Bu­nun için de, bir taraftan, topraksız yurttaşları toprak sahibi kılmak veya yeter ölçüde toprağı bulunmayanlara, aileleri ile birlikte geçinebilmelerine elverişli gelecek genişlikte toprak vermek; diğer taraftan da, işlenmeyen kısır toprak­ları işletmeye mevzu kılmak icabediyordu. 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandır­ma Kanununun, gözönünde tuttuğu ve erişmek istediği maksat, işte bu ol­muştur.

Bu kanunu, millî istihsal değerlerimizin kalkınmasını sağlıyacak bir eser olarak görmek, pek yerinde olur. (Toprak davası), memleket davası, yurdun toprakları davası, Devletin ülkesi üzerindeki arazinin değerlendirilmesi davasıdır. Milletçe tok bir halde bulunma, çalışma, kazanma ve geçim davasıdır. Millî davadır ve medenilik davasıdır. Yaşamak için kazanmak, kazanmak için çalışmak, çalışmak için de gene çalışmak ve muttasıl çalışmak lâzımdır. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, toprağa bağlı vatandaşlarda, bir eser yarat­mış olmak gururunu doğurmakla, bu vatandaşların şahsi bağımsızlıklarını, gerçek bir hale sokacak ve kendilerine fikri inkişâf ve ilerleme bakımından, çok kolaylıklar temin edecektir. Onun içindir ki; bu kanunu, devrim hareket­lerimiz içerisinde, getirdiği yeni zihniyet ve ön gördüğü mesut toprak hayatı bakımından, en büyük ilgi ile bağlanmadığımız gereken, bir Cumhuriyet eseri olarak görmek ve öylece ele almak, yerinde bir hareket olur.

ADLÎ TIP MESELESİ

Memleket içi ceza adeletinin, birçok suçluluk hallerinde isabetle gerçekleşebilmesi, ancak modem ye ileri bir adliye hekimliği teşkilâtının ve tekniği­nin varlığı ile sağlanabilecek bir neticedir.

Belli bir toplumun yaşayış şartları mükemmelleştikçe, medenilik seviyesi yükseldikçe ve teknik vasıtaları arttıkça o muhit içerisinde birçok suçların yeni yeni araçlarla ve yeni fen imkânlariyle işlendiklerine, şahit olmaktayız.

Kanunun yerine getirilmesi ve adaletin belirmesi bakımlarından, aydınlatıl­ması gerekli öyle bir takım noktalarla karşılaşmaktayız ki; bunların meydana getirdiği esrarın çözülmesi, ayrı bilgiye ihtiyaç gösteriyor. Çoğu halde tıp müşahadelerine, laboratuvar incelemelerine lüzum hâsıl oluyor.

Doğrusu aranırsa, adalet hekimliğinin, ayrı bir bilgi kolu halinde kurulu­şu, müsbet bilimin ve rasyonel düşünüşün, bir zaferi sayılmalıdır. Modern bir devletin ülkesi içerisinde, adalet ve hele ceza adaleti, elbette ki, insanlık fikir ilerlemesinin yemişlerinden faydalanacaktır. Binaenaleyh, ileri bir devlet yaşayışının isterlerine göre, kamu hayatını düzenlemek uğrunda, başarılma zaruri işler arasında, adalet hekimliği meselesi de vardır.

Bilhassa ceza işlerinde yapılacak basit bir inceleme, adlî tıp noktasından yapılması gerekli tetkikin önemini derhal belli etmeğe yeter.

Bir suç işlendiği zaman, suç dediğimiz bu neticeyi iki unsura bağlamak kabildir. Birincisi, kişi; diğeri de eylem.

Sanık belli değilse, kim olduğunun anlaşılması ve bulunması bakımından, adlî tıp, polise çok büyük yardımlarda bulunabilir. Sanığın meydanda olması halinde ise, ortaya birçok meselelerin çıkması mümkündür. Meselâ, ceza sorumunun tâyini veya umumî olarak suçlunun ceza yeterliğinin belirtilmesi, bir mesele teşkil edebilir. Bu takdirde de gene adlî tıbbın düşünüşünün bi­linmesine ihtiyaç vardır.

Suçun maddi unsuru olan eyleme gelince; bu eylem, hem zaman ve hem de amillerine bağlı olur. Araştırma sırasında, suçun işlenme ânı artık geçmiştir. Onu geçen zaman içerisinde yakalamak ve kanun önünde yeni­den canlandırmak lâzımdır. Bunun için de, birçok araçlara başvurulacaktır. Bu araçların, tanıkların verecekleri bilgiler gibi, bir kısmı bir tarafa bırakılırsa, hemen kâffesi adlî tıp gözü ile tetkik edilmek icabeder.

Bütün bu noktalar üzerinde, isabetli ve sağlam sonuçlar sağlayabilecek durumda ve olgunlukta bulunan bir adliye hekimliğinin bir memleket adaleti için ne derece yüksek değerde bir araştırıcı olduğunu söylemeye lüzum mu vardır?

Memleketimizde, bu konuda durum nasıldır?

Bir iki büyük şehrimiz bir yana bırakılacak olursa, memleketimizin çoğu yerlerinde henüz adalet hekimliği kurulabilmiş değildir.

Bilindiği üzere, Meşrutiyet'e gelinceye kadar, Türkiye'de adalet hekimliği işleri, mütehassıs hekimler tarafından değil de belediye ve kasabalar hekimlerince görülürdü. Yurdun her köşe ve bucağında hekim bulundurmak im­kânsızlığı, birçok yerlerde adalet hekimliğince görülmek lâzım gelen işlerin, ebelik eden kadınlar, berberler, nalbantlar tarafından gördürülmesine sebep olmaktaydı.

Belli bir iş üzerinde, bilgilerine başvurulan bu çeşit çeşit meslek sahipleri tarafından verilen raporların, fen noktasından kabul edilmeye elverişli olup olmayacakları da, tabii ayrı bir mesele teşkil etmekteydi. Yurdun her köşesi­ne adalet hekimliği vazifesini görecek hekimler göndermek mümkün olmadığından, hiç olmazsa nalbantlar ve berberierce verilen mütalâaları denetleye­cek bir makam kurmak zaruri bulunduğu için; bu vazifeyi görmek üzere, İs­tanbul'da Mekâtibi Tıbbiye Nazırlığı'na bağlı, bir (Meclis-i Umur-u Tıbbiye-i Mülkiye ve Sıhhiye-i Umumiye) kurulmuştu. Bu meclisin bir de kimyahanesi vardı.

Psikiyatriyi ilgileyen işler, istanbul'da Toptaşı'nda ve Haseki'de müşahedehane adı verilen tedavi evinde, yahut da, Manisa Timarhanesi'nde görülmekteydi. Otopsiler ise, istanbul'da polis hekimleri tarafından yapılıyordu.

Meşrutiyet bu durumu değiştirmiş değildir. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonradır ki : (Sıhhiye Müdüriyeti Umumiyesi) kurulmuştur. Kimyahane, bu yeni teşekkülün emrine verildi. Bu müdürlük, Dahiliye Nazırlığına bağlı idi. Esasen, müşahedehane de aynı Nazırlığın emrinde bulunmakta idi. Umum Müdürlüğün çeşitli şubeleri arasında, bir de (Tababet-i Adliye) şube­si meydana getirildi. Bundan başka bir de (Meclis-i Âli-i Sıhhî) teşkil edildi. Bu mecliste, umum müdür ile şube müdürleri ve Adliye, Dahiliye ve Nafıa Nezaretleri gibi makamlardan seçilmiş ileri gelen bulunuyordu.

Mahkemelerden gönderilen raporlar Tababet-i Adliye Şubesi tarafından incelendikten sonra, varılan neticeyi,bildirir karar ile birlikte, Meclis-i Âli-i Sıhhfye verilirdi. Meclis bunu tasdik eder ve mahkemeye geri gönderirdi.

Memleketimiz adalet hekimliği tarihçesi içerisinde, önemli bir çağ başlan­gıcı, 1916 yılı olmuştur. Bu tarihte Tababet-i Adliye Şubesi'ne bağlı olmak üzere, bir Morg Müdürlüğü kuruldu. Morgun kurulması sayesinde, otopsile­rin yapılması işi, sağlanmış oluyordu. Lâkin, bu kuruluşun asıl büyük önemi, memleketimize, adlî tıp işlerinin ve meselenin, incelenmesi için gerekli müspet zihniyeti getirmiş olmasından çıkar. Hakikaten, morgun kuruluşundan bir yıl geçmiş veya geçmemişti ki, mevcut Tababet-i Adliye Şubesi, Adliye Nezareti'ne mal edilmek suretiyle ve Tıbbî Adlî Müessesesi adı ile ortaya çıktı. Tıbbî Adlî Müessesesi, haddizatında birçok kurulları sinesinde topluyordu. Böylece Kimyahane ve Müşahedehane Müdürlükleriyle, son defa kurulmuş bulunan morg, birleşmişlerdi. Tıbbî Adlî Müessesesi, bu çeşitli ve fakat ga­ye birliği gösteren kurulları bir araya toplamakla da kalmadı. Aynı zamanda adlî tabib yetiştirmek işini de üzerine aldı. Burada yetişecek hekimler, adlî tabiblikleri işgal edeceklerdi. Ancak, birçok gayretlere rağmen, gerek Tıbbî Adlî Müessesesi ve gerekse Tıbbî Adlî Meclisi için, bunların kuruluş ve görevlerini tâyin edecek bir kanun meydana getirmek mümkün olmamıştı.

Aradan çok uzun zaman geçtikten sonra, ancak 1926'da adlî tıp işlerinde, merkez kuruluşunu teşkil eden bu müessese, kanunlaştırılabilmiştir. 1926'da, müessese bir umum müdürlük haline gelmiş ve Tıbbî Adlî Meclisi'ne, çeşitli yetkiler tanınmıştır. Bu arada Meclisin vereceği kararların kesin olacağı da hüküm altına alınmıştır.

1926 Kanunu, memlekette adlî tabiplikler kurdu. Bugün yurdumuzun ba­zı büyük merkezlerinde, birer adlî tabiplik bulunuşunu, 1926 Kanununa borçluyuz.

Ancak, çekinmeden söylemek lâzımdır ki, birkaç il merkezinde adlî tabiplik kurulmuş olması, maksadı karşılamaya yeter bir tedbir olamaz. Nitekim işlerin yürütülmesi de bunu isbat etmektedir. Her ağır ceza mahkemesi bu­lunan yerin, bir adlî tabipliğe ihtiyacı vardır. Gerçi, memleketin büyük mer­kez dışında kalan köşelerinde, adlî tıp işlerini kendilerine fiilî olarak gördür­mekte olduğumuz hükümet hekimleri vardır. Lâkin, adliye hekimliği, genel hekimlikten büsbütün ayrı ve tamamiyle özel bir ihtisas işi olmuştur.

Bir hekimin adliye hekimi olabilmesi için, adliye hekimi olarak yetiştirilmiş olması şarttır. Adlî tıp işlerinin müsbet ve şaşmaz neticelere bağlanması, bu işlerle uğraşan hekimin meslek zihniyetine, melekesine ve araştırma metotlarındaki başkalığa tâbidir. Bütün tecrübeler, ister millî muhitin, ister yabancı muhitlerin olsun, tekmil tecrübeler, adlî tıpta ihtisas ve meleke sahibi, resmî mevki sahibi hekimlerin adalete yardımcılık noktasından çok daha güvenilir ve büyük ölçüde verimli çalışmalarda bulunabileceklerini meydana koyar mahiyettedir.

Binaenaleyh, mesele açıktır : Adlî tabip, yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Bunu nasıl başarabiliriz? Bu soruyu, çeşitli çözüm yolları ileri sürmek suretiyle karşılamak mümkündür. Hatıra gelen hal yollarından en elverişlisi, Adalet Bakanlığı'nca, tıp talebe yurtlarında ileride adlî tabip mevkilerini işgal ede­cek olan, (bursiye) öğrenciler okutmaktır. Bu yoldan yetiştireceğimiz ele­manlar, belli müddetlerle, merkez müessesesinde adlî tıp müessesesinin çeşitli şubelerinde, tâli müesseselerde ve adlî tabipler yanında çalıştırılırlar, staj görürler ve sonunda tek başlarına adlî tabiplik mevkilerine getirilirler. Bu hekimlere, tıpkı yargıçlar için kabul edilmiş olan ilerleme esasları uygulan­malı ve mesleklerini çekici ve rağbet edilecek bir çalışma sahası haline geti­recek çareler sağlanmalıdır.

Bu neviden tedbirlerin en yakın bir gelecekte, sevindirici yemişler vereceğinden asla şüpheye mahal yoktur.

ADLÎ SİCİL

Ceza adaletinin gözönünde bulundurduğu amaçlardan bir tanesi de, suçluluğa engel olmaktadır. Bu maksatla kanun, suç sayılan hareketlere karşı cezalar koymuştur. Bundan başka, cezasını çeken suçlunun topluma peşiman olmuş, uslanmış, namusluca yaşamağa karar vermiş bir vatandaş ola­rak geri dönmesini sağlayacak tedbirleri düşünmüştür. Meselâ, bir kere suç işledikten sonra yeniden suç işleyecek olan kimseye bu son suçtan ötürü verilecek cezanın kanunun koyduğu ölçüden daha ağır olarak verilmesi lâ­zımdır. Ancak, takdir buyurursunuz ki, bu yolda bir tedbirin yürütülebilmesi her şeyden önce, suçlu diye yargıç önüne getirilen kimsenin evvelce suç iş­lemiş olup olmadığının bilinmesine bağlıdır. Bir vatandaş bir zamanlar Diyar­bakır'da bir suçtan ötürü hüküm giymiş ve aradan yıllarca zaman geçtikten sonra Ankara'da tekrar bir suç işlemiş bulunabilir. Vaktiyle hüküm giymiş ol­duğunu her zaman kendi ağzından dinleyemiyeceğimize göre, onun ceza adaleti ile geçmişteki ilgisini anlamaklığımıza yardım edecek bir işarete, bir kayda ihtiyacımız vardır.

Geçen yıl sonunda Büyük Millet Meclisi'nce kabul buyurulan bir kanun ile lüzumu sağlayan adlî sicil esasları kurulmuştur. Bu güzel teşebbüsü an­cak alkışlamak lâzımdır.

Bundan böyle, Türk Kanunlarına göre suç sayılan bir halden ötürü gerek millî ve gerekse yabancı mahkemeler önünde hüküm giymiş olanların, haklarındaki hükümler kesinleştikten sonra, soyadlarına göre tertiplenmiş birer kartonları olacaktır. Bu kartonlar, esas itibariyle, bakanlıkta saklanacak olmakla beraber, doğdukları ve nüfus kütüklerinde yazılı bulundukları yerlerdeki Cumhuriyet Savcılıklarına da gönderilecektir. Bu sayede, bir suçlunun daha önce işlemiş olduğu suçlardan ötürü giydiği cezalar kolaylıkla belli ola­bilecektir.

Yalnız, şunu söylemeden geçemiyecekim ki, Adlî Sicil Kanununda yazılı esasların gerçekleşebilmesi her şeyden önce Ceza Yargıçları ve Cumhuri­yet Savcılarının gösterecekleri titizliğe bağlıdır. Bakanlıkça alınmış ve alına­cak tedbirlerle birlikte, mahkemelerin verecekleri dikkatin modern adaletin bir cihazını teşkil ettiğinde şüphe olmayan cezalılar kütüğünden büyük ölçü­de faydalanma imkânları sağlayacağından tereddüte yer yoktur.

YARGIÇ SAYISINI ÇOĞALTMAK ZARURETİ KARŞISINDAYIZ

Bugün, adalet organlarını, faliyetleri içerisinde sıkıştıran, bunaltan ve bazan eksik bir şekilde işlemek zorunda bırakan şey, mahkemeler kuruluşunun belli ve kesin esaslara dayanmayışıdır.

Gerçi mahkemelerimizi, asliye mahkemeleri ve istisna mahkemeleri olmak üzere bir sınıflamaya bağlamak ve kuruluş düzenini, bu noktadan hareket ederek çizmek, imkânsız değildir. Lâkin, bu yolda bir sınıflamaya rağmen, elde, yeter ölçüde yargıç bulunmaması yüzünden, mevcut esaslardan uzaklaşmaların meydana getirdiği hakiki manzara büsbütün başkadır. Mah­kemelerin kuruluşuna dokunan kanunlar hükümlerinden uzaklaşılmak sure­tiyle, bazı yerlerde, asliye mahkemelerinde savcı ve sorgu yargıcı bulundu-rulamıyor. Ve bu yerlerde asliye mahkemeleri, savaşız iş görmek zorunda kalıyorlar. Bu hal mahkeme kürsülerini işgal edecek yargıç sayısının fakirli­ğinden ve adaleti yurdun en ücra köşelerine kadar yaymak zaruret ve ihti­yacından ileri geldiğine şüphe yoktur. Bununla beraber şu hakikati de unut­mamak lâzımdır ki; mahkeme, vatandaş için nasıl bir inanca ise, savcı da aynı şekilde hem vatandaş ve hem de (kamu) için bir garantidir. Bu bakım­dan, yargıç sayısını çoğaltmak zarureti karşısındayız. Yargıçlık niteliğini ken­dilerinde toplayabilenlerden pek az bir kısmı, bu mesleğe girmektedir (Rağ­betsizliğin sebebi malum!). Yargıç, genel hükümlere göre yani devlet me­murlarının bağlı olduğu aylık ve ödenek hükümlerine göre para alır. Ve bu paradan başka hiç bir kazancı da yoktur. Çünkü, bizzat Anayasa, yargıcın, gerek genel ve gerekse özel hiçbir görev alamıyacağını söylemiştir. Buna karşılık, gene Anayasanın 56 ncı maddesinde bahsettiği yargıçların aylık ve ödenekleri hakkındaki özel kanunlar, henüz çıkarılamamıştır. Bunların yoklu­ğu sebebiyle de yargıçlar, bu bakımdan bütün memurlar hakkındaki genel hükümlere bağlı tutulmaktadırlar.

Memleketimizin son yıllarda fikir hayatında görülen hararetli yayım faaliyeti, hukuk alanında büyük gelişmeler şeklinde kendisini gösterdi. Pek çok ihtisas kitapları yayınlandı. Halbuki, mahkemelerimizden bir kısmında yargıç, belli bir davada uygulayacağı kanunu eli altında bulamıyor. Mahkemelerimi­zin, basit dahi olsa, küçük bir kitaplığı bulunmak lâzımdır. Bu kitaplıkta, yar­gıç en lüzumlu ve vazgeçilmez eserleri, metinleri ve esas itibariyle tekmil kanunları, eksiksiz olarak bulabilmelidir. Böylece, kendisini sadece bir ada­let makinesi haline gelmek tehlikesinden de uzaklaştırmış ve insan adaleti­ni, hakiki çehresiyle belirtmek imkânlarını hazırlamış oluruz.

TÜRK İŞ MUHİTİNİN ÇEŞİTLİ MESELELERİ

Bundan iki yıl önce adliye yılını açarken, Türk iş muhitinin çeşitli meselelerine dokunmuş ve bunların biran evvel halli suretiyle elde edilecek kazan­cın mutluluğunu belirtmeye çalıştım. O zamanki dileklerimizin, bugün ger­çekleşmiş olduğunu görmekle, cidden sevinç duymaktayız. Hükümet, iş ha­yatı şartlarının daha mükemmele doğru gitmesini sağlamak ve işçi meselelerini, toplum ölçüsünde bir dikkat ve önemle ele almak maksadiyle, bir Ça­lışma Bakanlığı kurmuş ve Bakanlığın kuruluş ve görevlerini, bir kanunla be­lirtmiştir. Şimdilik, yalnız merkez kuruluşu ile dahi olsa, bu Bakanlığın faaliyete geçmiş olması, işçi kütlelerinin rahat, refahlı ve sağlam bir çalışma hayatına kavuşturulmasını temine yarıyacak tedbirler zinciri içerisinde ilk halkayı ortaya koyar mahiyette olmuştur. Yakın bir gelecekte, Türk ekonomi hayatının ve sanayi faaliyetinin, ahenkli ve düzgün bir nizam bütünlüğü için­de, en geniş inkişaf imkânlarına erişeceğine, sarsılmaz bir kanaatla inanıyo­ruz.

Sayın Yargıçlar,

Her yeni adliye yılı başında, büyük heyetinizden birkaç yargıcı aramızdan ayrılmış görmek, hüzünlü bir acı oluyor. Geçen yıl da, gene yaş haddine erişmiş olmaları sebebiyle, bazı arkadaşlarımız, Yargıtay Kurulundan ayrıl­mak zorunda kaldılar. Onları, bu dört arkadaşımızı Mesut Güney, Şevket Başacık, Ramazan Onat ve Vehbi Gündüz arkadaşlarımızı, çalışmalarındaki ateşi ve yılmaz gayretlerle sağladıkları başarıları, huzurunuzda duygu ile, bağlılıkla ve takdirlerle anarak selâmlarım.

Gene Yargıtay'ınız, bugün başlayan Adliye Yılına değerli bir Başkanından mahrum olarak giriyor. Rahatsızlığı yüzünden yargıçlık ödevinden ayrılmak zorunda kalan Başkan Cevat Gücün arkadaşınız çalışmalarından, bilgisinden ve kavrayışından büyük ölçülerde faydalanmakta olduğumuz bir za­manda bizden uzaklaşmış bulunuyor.

Yıllarca zaman, memleket hukuk hayatının çeşitli alanlarında kitaplar ya­zarak, eserler vererek, yargılamalar içersinde yıpranarak didinen bu müm­taz yargıca esenlikler ve sağlıklar dilerim.

Yıllar, milletlerin hayatında, bir zaman ölçüsü sayılamayacak kadar kısadırlar. (Bu ölçü elverişsizliğine rağmen) Türk mahkemelerinin her duvar tak­vimi değişmesinde, adaleti sağlamak ve gerçek kılmak bakımından gösterdiği erginlik, gözle görülecek ve kafa ile idrak edilecek kadar büyüktür. Bu gurur verici neticenin sırrını, Türk yargıçlarının yüksek adalet duygularında, milletimizin hakka bağlılığında ve haksızlığa isyan asaletinin engin genişliğinde aramak lazımdır.

Hepinize, yeni çalışma yılı kutlu olsun!