TÜRK MİLLETİNİN AZİZ ŞEFİ,
MUHTEREM MİSAFİRLER,
BÜYÜK TEMYİZİN MUHTEREM HÂKİMLERİ.
Geçen adlî yılı açtığımız tarihten bugüne kadar tam bir yıl geçti.
Şu anda Türkiye'nin tekmil mahkemeleri tatil devresinden yeni çalışma devresine
girmiş bulunuyor. Her eylül ayının altıncı günü tekerrür eden bu olay, yıllık
kaza faaliyeti için bir başlangıç teşkil etmektedir. Kanunun buna işaret etmekte
oluşu da kaza işlerinde modern bir Devlet için zaruri görülen ıttırâd ve
mükemmeliyetin teyidi demek olur.
Adlî yılın başladığı günde kâza organlarının başında gelen Temyiz
Mahkemenizin bir tören yapmasından daha tabii ne olabilir?
Yurdumuz için, memleketimiz adliyesi için adlî yılın başlangıç
gününü takvim yaprakları arasında işaretlemek adeti pek yenidir. Hatta bu
konuda bir adetten bahsetmek mümkün görülmiyebilir. Zira, biz hukuk mahsupları
adetten söz açtığımızda uzun zaman değişmeksizin tekrarlana gelen ve yazılı
olmıyan hukuk kuralını düşünürüz. Burada kasdetmek istediğim âdet, tabir caiz
ise (tören - âdet) adı verilebilecek olan bir alışkanlıktan başka bir şey
olmayacaktır.
Temyiz Mahkemesi'nin çalışma devresine girdiği günde merasimli bir
toplantı yapmasından daha tabii bir şey olmayacağı ve bu toplantılarda faydalı
hasbihaller yapılacağı içindir ki, bunların her yılın aynı gününde
tekrarlanacağını ve böylece güzel bir meslek âdetinin teessüs edeceğini
söylemek benim için bir bahtiyarlık vesilesidir.
Adlî yıl başlangıcı toplantılarının meslek hayatı ve meslek
terbiseyi bakımlarından haiz olduğu faydalardan başka, müsbet bir takım
neticeler de doğuracağından şüphe edilmemelidir.
Gerçekten, bu toplantılar, bir taraftan, halk kitleleri ile yüksek
kaza uzvu arasında bir münasebet yaşatmak; diğer taraftan da geçmiş adlî yıl
içerisindeki çalışmalara dair topluca malûmatın bir arada gözden geçirilmesi bakımlarından
önemli netcieler ortaya çıkarabilir.
Gelenek, belli bir müesseseye şahsiyet verdikten başka o
müessesenin büyüklüğünü ve milliliğini tebarüz ettiren manevi unsurların
başında gelenlerdendir. Binaenaleyh, onun meydana gelmesini, devamını ve
yerleşmesini temine çalışmak, ilgilendirdiği müessesenin bakası ve ilerisi için
son derece lüzumludur.
Adalet, her şeyden önce bir duyuş meselesidir, bir duygu işidir.
Geniş fert topluluklarında adaletin bir his olarak yaşamakta devamı sayesinde
hukuka uygun bir devlet hayatı sağlanabilir.
Mahkemeye başvurulabilmek hususunda vatandaşa gösterilen kolaylık,
hâkimin kararlarındaki isabet, adalet mekanizmasına itimadı ve alışkanlığı artırır.
Bu neticeyi her yönden ve bütün imkânlarla gerçekleştirmek zaruridir.
Temyizin Büyük Hâkimleri,
Kaza organlarımızın en üstünü teşkil eden heyetinizin bu yıl
başlangıcı toplanmasında, geçen faaliyet yılı hakkında izahlarda bulunulması,
bazan rakamlar verilmesi, dilekler ifade edilmesi, halk kitlesinin adalet
duygusu ile bir temasa geliş vesilesi oluyor. Bu itibarla toplantımızın (ruhsal
- toplumsal) tesir ve öneminden söz açmak dahi mümkündür.
Diğer taraftan her demokrasi kurulunda olduğu gibi, kaza
faaliyetini ifa eden cihazlarda da, bu cihazların, hizmetlerine tahsis edilmiş
bulundukları vatandaşlara, bir nevi muhasebe arzetmeleri, hesap vermeleri,
Cumhuriyet zihniyeti bakımından, demokrasi ülkücülüğü bakımından, bilhassa
faydalı görülebilir.
Bütün bu düşünceler iledir ki.: Huzurunuzda Cumhuriyetin 21 inci
adlî yılını açmak için söz alıyorum.
Geçen adlî yıl bizim için tatlı ve acı bir çok hatıralarını,
izlerini taşıyacak bir devre oldu:
Bu tatlı hatıraların en nadide ve en çok gurur verici olanı,
Milletimizin Büyük Şefi'nin Temyiz Mahkememizi ziyaret teşkil ediyor. Bu
suretle hadiseyi Temyiz için uğurlu bir devir başlangıcı saymaktayız. Çünkü
biz, herkesten fazla biliriz ki, adalet işi Devletin hayati işlerinin başında
gelmektedir. Ve çünkü biz biliriz ve takdir ederiz ki, Devlet reisinin, bu işe
gösterdiği yakın ve sıcak ilgi, milletçe yükselme yolunda bulunduğumuzun müsbet
ve münakaşa kabul etmez delili ve teminatıdır.
Bu eşsiz değerdeki zevkli hatıranın yanında bizi üzen bazı
hadiselerin şahidi de olduk.
Geçen yıldan bu y4la intikâlde bir kısım arkadaşlarımızı yaş
haddine dair olan kanun hükümleri gereğince, istemeyerek, beraberimizde
alıkoyamadık. Geçen sene saflarınız arasında yer almış bulunan bu güzide
hâkimler Temyizin faal rükünleri arasından çıkmakla Temyiz ailesinin evlatları
olmaktan da çıkmış bulunmadıkları gibi, hâkimlik faaliyetlerinden gayri çalışma
alanlarında uzun zaman faydalı eserler yaratmak imkânlarından da alıkonulmuş
sayılamazlar.
Bu yıl aramızdan ayrıldıklarını öğrenmekle cidden üzüntü
duyduğumuz meslektaşlarımız sayısı altıdır. Her birisinin de gerisinde parlak
birer meslek hayatı vardır. Bu arkadaşlarınız, kendilerine tevdi edilen
vazifenin önemini ve büyüklüğünü bir an gözönünden ayırmaksızın tam bir
feragatle ve şaşmaz bir doğrulukla meslek hayatlarının sonuna gelmişlerdir.
Hepsinde de kanunu her şeyin üstünde tutmak ve daima hâkim kılmak endişesi
ikinci bir tabiat halinde yaşamıştır. Bu arkadaşlarınızdan muhterem Nail
Tarhan, Millî Mücadelenin kararsızlık günlerinde henüz asliye hâkimi bulunduğu
bir sırada memleket davasına ihanet eden o zamanki İstanbul Hükümeti'nin en
büyük şahsiyetinin idamına karar vermekte hiç bir tereddüt eseri göstermemişti;
bu arkadaşımızın hâkimlik hayatında kendi için ayrı bir şeref teşkil eden bu
hadiseyi tekmil genç hâkimlerimizin dikkat nazarları önünde ibretle sermek
benim için bir vazifedir. Böylece hepsinin de, henüz pek taze olduğunda şüphe
etmediğim dimağlarında Devletin kanununu her zaman muzaffer kılmak fikrine hiç
bir endişe ve hiç bir istikbal korkusu veya tereddüt tekaddüm etmemelidir.
Gerek Nail Tarhan'ı, gerekse Tevfik Etgü, Niyazi Kayalar, Ulvi
Beydağ, Fevzi Onat ve Hilmi Kışlalı arkadaşlarımızı Temyiz Heyetiniz adına
sevgi ve ilgi ile selâmlar ve yılmadan ve bıkmadan ibraz ettikleri faaliyet
için kendilerine teşekkür ederim.
Sizlere yüksek mahkemenizin faaliyetlerinden bahsetmezden önce,
geçen yıl içerisinde yüreklerimizi acılarla sızlatan bir hatırayı anlatmak ıztırarındayım.
Mahmut Esat Bozkurt'u toprağa verdik.
Bir Devletin Hükümet işleri arasında en başta yer verdiği adliye
işlerini yıllarca zaman başarı ile yürütmüş olan bu değerli memleket çocuğu çok
vakitsiz ölümü ile hepimizi acılar içerisinde bıraktı..
Mahmut Esat Bozkurt'un Cumhuriyetin Adliye tarihinde önemli bir
mevkii vardır. Adliye Vekilliğinde bulunduğu müddetçe çok yüksek kabiliyette
bir Devlet adamı olmak vasıflarını göstermiş idi. Cumhuriyet adliyesine yaptığı
hizmetleri başlıca iki safhada mütalâa etmek kabildir:
1- Büyük inkılâp kanunlarının ihzarındaki çalışmaları,
2- inkılâp kanunlarının tatbikini sağlayacak kadroların teşkili.
Türk Kanunu Medenisi ile onun bir parçasını meydana getiren
Borçlar Kanununun, Türk Ceza Kanununun, Usul ve icra Kanunları ile Ticaret
Kanunlarının hazırlanması hep birinci safha ile ilgili işler olmuştu.
Kadro teşkili işi uzunca vadeli bir iş olmakla beraber bu davanın
en esaslı ve katî bir surette ele alınmış olduğuna "Ankara Hukuk
Mektebi'nin" kuruluşundaki alâkası canlı bir delildir.
İnkılâp kanunlarının memleketimiz insanlarının görüş ve yaşayış
şekilleri üzerinde yaptığı derin tesirleri ve Ankara'da kurulan Hukuk
Müessesesinin memleket irfan hayatında oynadığı ehemmiyetli rolü ne kadar
tebarüz ettirsek yine azdır.
Aziz Dinleyenlerim,
Bu yıl, başlangıcı toplantısından faydalanarak Yüksek Mahkemenin
geçen devre içerisindeki faaliyet bilançosunu gözleriniz önünde çizmek isterim.
Yalnız bu teşebbüse girişmezden önce bir nokta üzerinde dikkatlerinizi
toplamanızı rica edeceğim. Bir Yüksek Mahkemenin faaliyetlerinde sayının hemen
hemen hiç ehemmiyeti olmamak lazımgelir. Çünkü Yüksek Mahkeme, düzenleyici, yol
gösterici, genel prensipleri tesbit edici bir kaza yeridir. Bu prensiplerin, bu
nâzım esasların bir veya müteaddit olmasının büyük kıymeti yoktur. Mühim olan
şey, Yüksek Mahkemenin içtihatlarıdır. Böyle olunca, benim vazifem buradan
Temyizin içtihat konusu üzerinde tesbit ettiği esasları tahlil etmek olmalı
idi. Bunu yapmak ve başarmak büsbütün imkânsız değilse de, bir açılış töreninin
işgal etmesi mutat olan zamanı çok aşırı ölçüde sıçramak tehlikesini
yenemiyeceğim için onu tecrübe etmekten zaruri olarak vazgeçmek zorunda
bulunuyoruz.
Şu kadar var ki, memleketimiz adlî teşkilâtının hususiyetleri
içerisinde Temyizin ifa etmekte olduğu vazifelerin yalnız madde itibariyle
değil, hacim bakımından da ne mertebe geniş olduğu düşünülecek olursa yüksek
kaza merciinin omuzları üzerinde ağırlığını hissettiren yükün derecesi hakkında
bir fikir vermek faydalı olacaktır sanırım. Bu maksatladır ki, bazı rakamlar
üzerinde bir lâhza durmaklığıma müsaade buyurmanızı rica ederim.
Temyiz Mahkememize 1943 senesi içerisinde (86843) dava dosyası
gelmişti. Bunlardan (78591) tanesi aynı yıl içerisinde karara bağlanabilmiş;
(8252)'si 1944 yılına devredilmişti.
1944 yılının ilk altı ayında Temyiz Mahkemesi kalemlerinde numara
alan dava dosyası sayısı (49114)'ü bulmuştur. Bu tempoya göre bütün seneye ait
toplamın yüzbine varacağı şüphe götürmez. İlk altı aya ait (49114) davanın
(40794)'ü karara vardırılmış ve ne yazık ki (8320) tanesi "Devir" adı
verilen muameleye tabi kılınmak gibi ağır bir mecburiyet hasıl olmuştur.
Temyize her yıl gelen bu yüz bin dosyanın tetkiki 60 temyiz
hâkimine bırakılmıştır. Senenin tatil günleri ve dairelerin duruşma zamanları
île umumî heyet toplantıları ve müzakere müddetleri istisna olunursa beher
temyiz hâkimi için her çalışma gününde ne kadar dosya tetkiki icabedeceğini
anlamakta güçlük çekilmez.
Verdiğim rakamların birçok fikirlerde, adlî teşkilât meselesini
uyandıracağını biliyorum. Bununla beraber, Yüksek Mahkemenin yükünün
hafifletilmesi işi ile, haddi zatında bundan büsbütün farklı ve pek daha önemli
bir prensip davası olan adlî teşkilât meselesini halledeceğinizi iddiaya
kalkışmak isabetsiz olur. Burada dokunmak istediğim prensip davasının ikinci
derece mahkemelerinin kurulması meselesi olduğunu kolayca tahmin buyurmuş
olacaksınız.
Evet, adlî teşkilâtımız içerisine ikinci bir kademe yerleştirmek
fikri, Temyiz Mahkemesi'nin içerisinde bulunmakta olduğu havayı ferahlandırmak
çareleri araştırılırken, zaruri ve tabii olarak bütün zihinleri işgal ediyor.
Her şeyden önce bu meselenin vaz'ı şeklinde anlaşmak icabeder.
Gündelik basın olsun, meslekî yayın vasıtaları olsun bu meseleye dair yazılan
yazılarda, kâh ana davanın pek ehemmiyetsiz bir parçası üzerinde faydasız
ısrarlar gösteriyorlar ve kâh önceden tesbit edilmiş bulunan bir fikirden
hareket ederek her ne bahasına olursa olsun onun müdafaası ile uğraşıyorlar. Bu
usuller ile ne davayı teşrihe ve ne de mesele hakkında fikirlerde bir
beraberlik teminine imkân olmayacağı aşikârdır.
Bir kere ortaya konmak istenen meseleye, hiçbir ciheti karanlık
veya müphem kalmayacak surette ışık tevcih etmek ve onu vazıh olduğu kadar
basit bir şekle sokmak şarttır. Yanlış neticelerle karşılaşmak tehlikesini
bertaraf etmiş olmak için de muhakeme safhalarında daima ara neticeleri büyük
ve değişmez prensipler karşısına koyarak kontrol etmelidir. Ancak bu sayededir
ki, bilim metodlarına uygun olarak doğru diyebileceğimiz esaslar kurulabilir.
Bu noktf.dan hareketle, öyle sanıyorum ki, adlî teşkilâtın çifte
kademeli olarak teşkili işini de, hakiki hüviyeti ile ele almak imkân dahiline
girecektir.
Bütün amaç, adaletin sağlanmasıdır. Adaletin sağlanması dediğim
zaman, hem seri, hem de mümkün mertebe şaşmaz, yani katî ve binaenaleyh, âzami
derecede teminatlı bir adaletin sağlanmasını kasdediyorum.
Adaletin, tecellisinde süratle hareket etmek daha ziyade muhakeme
usulleri kanunlarında şekillenen kaidelerin mahiyetine bağlıdır.
Katî ve garantili bir adaletin sağlanmasına gelince; bu neticenin
elde edilmesi bir taraftan hâkimin kemâl derecesine, diğer taraftan da davanın
çeşitli derecelerde gözden geçirilmesine tâbidir. Bu noktadan denebilir ki, bir
memlekette birden ziyade mahkeme derecesinin varlığı o memleketin adalet
işlerinde yüksek bir teminat bahşedecek bir olgunlukta ve durumda bulunduğunu
isbat eder.
Tarih boyunca, hürriyetlerin teminatı araştırıldığı müddetçe ve
demokrasi rejimleri modern kisvelerine büründükçe devletin kaygılarından biri
de adalet için âzami teminatı sağlamak endişesi olmuştur. Eski devletlerin bir
çoğunda adaletin yerine getirilmesinin büyük teminatı bizzat Devlet reisinin
kaza işini ifa etmesi olmuştur. Eyyubiler'de ve Memlükler'de durum böyle idi.
Bu devletlerde hükümdarın Divanı Mezalim'de veya Darül'adil de hazır bulunması
ve halkın davalarını görmesi en yüksek kaza teminatı demek oluyordu.
Diğer bazı devletlerde, hükümdar kaza işine karışmamıştır. Meselâ,
Mo-gollar'da Yargucu'nun verdiği kararlar nihaî ve katî idi. Bu kararlara hiç
kimsenin itiraza hakkı yoktu.
Bazı İslâm devletlerinde hâkimin verdiği kararın daha yüksek bir
derecede gözden geçirildiğine ve yeni bir karara mevzuu teşkil ettiğine şahit
oluyoruz. Kadılkuzatın tetkik ettiği meselelerden bir çoğu kadıların
hükümlerine karşı yapılan itirazlardan ve mezalimin defini isteyen dileklerden
ibarettir.
Asya dışında yaşamış olan kavimlerden de durum bundan farklı
olmamıştır. Davayı hükümdarın veya beğin, yahut da belli bir takım heyetlerin
son derece olmak üzere tetkik etmeleri, adalet işinde en yüksek, garantiyi
temin düşüncesine dayanmıştır.
Bu ciheti hatırlatmaktan maksadım, mahkemelerin dereceler halinde
bulunmasının beşerî bir ihtiyacın ve arzunun tatmini ile alâkalı bulunduğuna
işaret etmektir. Böyle olunca, belli bir memleketin adlî teşkilâtın bir veya
birkaç dereceli mahkemelere göre kurmak meselesi kaza içinde ferde aşlanmak
istenen teminat derecesi ile yakından ilgili olarak karşımıza çıkar. Şu halde,
meseleyi bir bahse tutuşmanın evet ve hayırı suretinde değil, belki âzami
emniyetin iki kademeli adlî teşkilât ile elde edilebileceğinin normal ve
münakaşa edilmeyen bir esas olarak kabulü ile halline uğraşmak yerinde olur.
Hâkimin yetişme ve olgunluk derecesi ne olursa olsun bazan
yanılması tehlikesi yok değildir. Böyle bir yanılmadan husule gelebilecek
adaletsizlikleri yok etmek için alınacak tedbirlerden birsi de haksız karara
karşı müracaat edilebilecek bir yol tesisidir. Hakkına kavuşmasız olan kimse bu
yola başvurmak suretiyle yanlış kararı düzelttirebilecektir. Bu işi yapacak
olan ikinci derece mahkemelerine de istinaf mahkemeleri diyoruz. Bu sıfatı ile
istinaf mahkemesi, ilk mahkemenin, yani asliye mahkemesinin üstünde bir mahkeme
olarak değil, sadece adalet teminatının zinciri içerisinde bir halka teşkil
ettiği ve daha büyük ölçüde emniyet sağladığı için kendisine gelen davaları
görür.
istinafın mutlak bir zaruret olduğunu iddia eden büyük hukuk
filozoflarının fikirlerini bir tarafa bırakarak diyebiliriz ki, muhakkak olan
bir cihet varsa, o da adlî teşkilât içerisinde, muhakeme derecelerinin
.çokluğunun inkâr kabul etmez faydaları haiz bulunduğudur. Gerçi, istinafa
aleyhtar müellifler onun bu faydalarını da büsbütün hiçe indiriyorlar. Hattâ, bunların
iddialarından biri de istinaf m faydasızlığıdır.
Doktrin münakaşalarının sahası dışına çıkacak olursak salim bir
hukuk tekniği zihniyeti ile tesbit edeceklerimiz sadece istinafın faydalı bir
kurul olacağından ibaret kalmayacaktır.
Muayyen bir adlî kuruluş sistemi içerisinde istinaf kademesinin
mevcudiyeti sırf bir adalet teminatı vasıtası olunca temyizden aldığınızı ona
vermek mevcut durumu değiştirmez. Zira, fiilen, yaptığınız iş merci
değiştirmekten ibaret kalır. Temyizin meşguliyet alanlarına giren maddelerin
büyük çoğunluğuna yine dokunmamak zaruridir. Teminat derecesinin takviyesi,
ancak temyiz ile asliye mahkemeleri arasına sokacağımız, teşekküllerle mümkün
olacaktır.
istinaf ve temyiz başka şeylerdir. Ve başka başka kaldıkları
müddetçe de birinin faaliyet hacmi diğerinin varlığına tabi olamaz.
Memleketimizde hali hazırda istinaf mahkemeleri mevcut olmadığı halde temyiz
kadrolarının üstlendikleri vazifeleri başarmakta gösterdikleri gayret bu
fikrimizi teyit edecek mahiyettedir. Demek isterim ki, temyizin iç hizmetleri
ve işleyişi bakımından düşünülecek ve hatıra gelecek tedbirler istinaf
mahkemelerinin mevcudiyetinden müstakildirler, istinaf teşkilâtı mevcut olsa da
olmasa da temyiz mekanizmasının kendine mahsus, fonksiyonları ve bu fonksiyonların
icabettireceği çeşitli meseleler ile halledici tedbirler bahis mevzuu
olacaktır.
Adlî teşkilât meselesinden söz açtığımız zaman, bunun temyiz
mahkemesinin işleyişi ile alâkalı meselelere bir taallûku yoktur. Bu sahada
asıl ele alınacak şey istinaf derecesidir.
Lâkin temyizin kendi öz varlığı içerisindeki meselelerin halli ve
vazifelerini muntazam bir surette görebilmesi için ittihazı zaruri sayılan
tedbirlerin tesbiti bir adlî teşkilât işi değildir. Yine temyizin, mevcut
bünyesi içerisinde ele alınacak ve hal edilecek bir iştir.
Şu halde Temyiz Mahkemesi'nin işlerini çokluğundan, bu mahkemenin
sırtındaki yükün ağırlığından bahsedildiği zaman bunun tahfifi veya izalesi
olarak istinafı ortaya atmak başka bir maksadın âleti olan şeyi alelade bir
tedavi vasıtası haline getirmek demek olur. iki şeyi birbirinden dikkatle ayırmalıdır.
Birincisi, istinaf Teşkilâtı : Bu teşkilât faydalıdır, ikincisi,
Temyizin yükünü hafifletmek, bu ise zaruridir. Çünkü Temyiz'in yükünü
hafifletmeyi temin edecek olan çareleri düşünmeyecek ve gerekli tedbirleri
vaktinde almayacak olursak muazzam bir kaza cihazını adlî vazifelerinden
uzaklaştırmak telâfisi mümkün olmayacak bir zararla karşılaşmış olabiliriz.
Temyiz Mahkemesi'nin işi binlerce ve binlerce dosya devretmek ve muvaffakiyetini
astronomik rakamlarla canlandırmak değildir. Temyiz, bir prensip mahkemesidir.
Temyiz Mahkemesi sayıya tabi bir kurul haline girdiği gün adalet
de rakamla ifade edilir hale gelir ve bir hesabı cari zihniyetinin karanlık
girdabı içerisinde boğulma tehlikesiyle karşılaşır. Bunun içindir ki, bu rakam
sağnakları altında dahi, temyizin aslî gayesini daima saf ve sağlam olarak muhafaza
ve müdafaaya muvaffak olan siz yüksek Temyiz hâkimlerini yalnız tebrik ve
takdir ile değil, aynı zamanda hayranlıkla selâmlarım.
Geçen adlî yıl başlangıcındaki maruzatım arasında bir de
kanunlarımızın değiştirilmesi meselesine dokunmuştum.
Adliye Vekilliği, ele alınması temennisinde bulunduğumuz hususları
çok sıcak bir ilgi ile tetkik ettiriyor. Bu çalışmasından dolayı Vekilliği
yürekten tebrik ederiz. Elbette bu mevzu üzerinde çalışmaların meyveleri, er
geç toplanacaktır.
Vekilliğin ana kanunları gözden geçirmek hakkındaki teşebbüsleri
üzerine hukuk dergilerinde zaman zaman tazelenen bir bahsin yeniden ele alındığına
şahit olduk. Birçok hukuk mensupları gözden geçirme işlerinin Türk Kanunun
Medenisine de teşmilini istemektedirler.
Keyfiyet, Türk hukuk hayatının ve adlî faaliyetlerinin tekmil
cepheleri ile yakından ilgili olmasa idi, huzurunuzda ona temas etmek hatırıma
gelmezdi. Lâkin Türk Kanunu Medenisinin değiştirilmesi fikri, ilk bakışta
sanılabileceğinden çok daha ziyade, Millet hayatı ile alâkalıdır. Bu itibarla,
bu konuya dokunmayı lüzumlu ve zaruri görmekteyim.
Deniliyor ki : (Türk Kanunu medenisinde değişiklikler yapılmak
lâzımdır. Çünkü bu kanunda hüküm altına alınmış olan bir çok müesseseler Türk
toplumsal hayatına uygun bulunmamıştır; 15 yılı aşan bir deneme zamanı bunu
ispat etmiştir; kendi ihtiyaçlarımıza uygun kanunlarımız olmalıdır. Kaldı ki,
bir kanunun asla değişmeyeceği de düşünülemez; bizzat Türk Kanunu Medenisi
nasıl vaktiyle bir değişme arzusunun tahakkukunu ifade etmiş ise, bugün de,
aynı suretle, yeni ihtiyaçlar karşısında kanunun değişmesi lazım geleceği pek
tabiidir).
Bu düşünüşün (Bir kanunun asla değişmeyeceğini sanmanın yanlış olacağı)
hakkındaki parçasına bir şey denemez, insan zekâsının her mahsulü gibi kanun de
tekâmül eder. Binaenaleyh, bir kanunun yerine daha iyisi geçer, daha mükemmeli
gelir.
Türk hukuku ve Türk millî hayatı bakımından da esas itibariyle
mesele bundan farklı olarak ortaya çıkmamaktadır. Lâkin, fazla olarak, Türk
kanun sistemine hâkim olması gereken prensipler arasında, öyle bir takım
hareket hatları, öyle bir takım temel direkleri mevcuttur ki, bunlardan
ayrılmaya imkân yoktur. Bu esasların başında, Türk Devletinin, inkılâpçılığı
gelir.
İnkılâpçılığın anlamı her Türk aydını için bellidir. Ancak,
inkılâpçılık bir fikir spekülâsyonu mevzuu olmaktan çok fazla bir şeydir. Onun
içindir ki, inkılâpçılıktan sadece hukuk felsefesi veya Devlet teorileri
münakaşalarında söz açmakla kalmamalıdır, inkılâpçılık makale ve konferans
mevzuu olduğu kadar gündelik hayatın ve bu memleket insanlarının işbaşı
düşüncelerinin başında bulunmalıdır.
Unutmayalım ki, inkılâpçılık ta her şeyden önce bir zihniyet
meselesidir, inkılâpçılığı sadece bir değişme olarak anlamaya temayül edenler,
neticede, milletleri inkılâpçılık oyununun her safhası için kılık değiştiren
insanlar vaziyetine sokmuş olurlar.
İnkılâpçılık bu değildir. Gerçi, mekanik bakımından, işleyiş ve
hareket itibariyle, her inkılâp bir değişme doğurur. Fakat, her değişmeye
inkılâp adı verilemez, inkılâp adına lâyık olabilmek için değişmenin ileriye
doğru; yukarıya; yükseğe doğru, mükemmele doğru olması şarttır.
İnkılâpçı zihniyet, yeniliğe açık olan zihniyet demektir. Bu
zihniyet her şeyden önce medeniliğe bağlı bir düşünüş tarzı olmak lâzımdır.
Türk camiasını yüzyıllar boyunca müsbet bilimin hayrükâr tesirlerinden mahrum
bırakmış olan sapık ve sakat zihniyetin yerine ikame edilecek düşünce tarzı ancak
inkılâpçılık olabilir. Nitekim öyle olmuştur.
Lâkin zannedilmesin ki, bu mükemmele doğru gidiş hızı bir kişinin
veya beş kişinin fikirlerinden çıkmıştır. Hayır! Mükemmele doğru gitmek
gayesini teminde zaruri olan genel ahenk için, millî topluluğu terkip eden
unsurların kâffesinin bu cereyana katılması şarttır. Bu itibarla, inkılâpçılık
sancağını fikir âleminin zirvesine diken kol milletin azimli ve çelikten kolu
olmuştur ve yine bu itibarladır ki, inkılâpçılık fikri de bütün bir milletin
yenileşme kararının ifadesidir. Türk camiası bu kararın şuurlu sahibi olduğunu
yirmi yıldır yenileşme yolunda katettiği mesafelerle; yaşama şartlarını ve
şekillerini daha iyiye ve daha mükemmele doğru değiştirmekle ve bilhassa kendi
bağrından seçtiği mümessillerine Türk Kanunu Medenisinin, hayat nizamı olarak
kabul ettirmek suretiyle açıkça ispat etti.
Türk Kanunu Medenisinin değiştirilmesi hakkında ortaya atılan bir
fikri, bir dileği hakikî kıymeti içerisinde anlıyabilmek için sadece fikrin dış
görünüşünde ve şekilde kalmak yetmez. Bunun için, temenni olunan değişikliğin,
mahiyetinin de bilinmesine ihtiyaç vardır.
Şimdi, bakınız, Türk Kanunu Medenisinin değişmesi tekliflerini
ileri sürenler, hangi esasların ve ne yolda değiştirilmesini istiyorlar?
Diyorlar ki : (Türk Kanunu Medenisinin aile hukukuna dair
hükümleri Türk ailesinin bünyesine ve Türk toplumsal muhitinin telâkkilerine
uymamaktadır. Onun içindir ki, meselâ, boşanma sebebi teşkil etmesi icabeden
bazı hâdiseler bugünkü kanun hükümleri arasında yer bulamamıştır. Bu ve buna
benzer diğer bir takım düşünceler dolayısiyle evlenme hukukuna dair hükümlerde
değişiklikler yapılmalıdır.
Buraya kadar söylenenlerin aksi müdafaa edilebilirse de bu,
nihayet bir prensip münakaşası olarak gözükebilir. Ve tâdil zaruretinin mevcut
olup olmadığının münakaşası suretinde telâkki olunabilir. Münakaşa neticesi
fikirlerde uyanacak kanaat ya kanunun değiştirilmesi, yahut da aynen bırakılması
kanaati olacaktır. Şayet, değişiklik yapılması hususunda bir kanaat ortaya
çıkmışsa, o takdirde yeni hükümlerin, yani mevcut hukuk kurallarının yerine
geçecek olanların, tesbiti lâzım gelecektir.
Değişiklik yapılmasına taraftar olanlar, misal olarak ele
aldığımız boşanma sebepleri mevzuunda.kısırlık sebebinin boşanmayı mümkün
kılmasını istiyorlar ve bu sebebin kanuna konulması reyinde bulunuyorlar.
Gerçi son yıllarda bazı yabancı devletler medeni kanunlarında yapılan bir kısım
değişiklikler kısırlığın da boşanma sebepleri arasına alınması neticesini doğurmamış
değildir. Böylelikle bir çok memleketler kanunlarına bu yolda hükümler
sokulmuştu. Bu hükümlerin oralarda kabulüne sebep olan düşünceler ta-mamiyle o
memleketlerin toplumsal şartlarına göre mütalâa olunmak ve kıymetlendirilmek
gerektiği için, oralarda yapılan tâdil ile bizde ileri sürülen tâdil teklifini
yan yana koymaya hiç lüzum olmadığı açıktır.
Böyle olunca, yani değişiklik teklifinin sadece bir taklitçilikten
ibaret kalmaması tabii bulununca onun kabulünü lüzumlu gibi gösteren düşünceler
acaba nelerdir? Bunları bulup çıkarmak güçtür. Daha doğrusu, inkılâpçı bir
zihniyete uyun gelebilecek sebeplerin tahmini imkânsızdır. Kısırlık halini nasıl
tâyin edeceğiz? Karı mı, yoksa koca mı kısırdır? Bu ve buna benzer birçok
sorular mahkemelerde hâkimlerin ilk önce cevaplandırmaları icabeden birer
istihhamdır. Evlenmenin gayelerinden biri de çocuk yetiştirmektir. Fakat,
tabiatın sihirli kanunları gereğince, bir ailede çocuk olmuyorsa ve bunün
sebebi de kısırlık olarak görülüyorsa aileyi ortadan kaldırmayı düşünmek;
ailenin bugünkü hukukî düzeninden daha iyisini ve daha mükemmelini mi bulmuş
olmak demektir? Bugünkü kanun hükümlerine göre ister kısırlık sebebiyle olsun,
ister başka bir sebepten ötürü olsun, karı kocanın bir arada yaşamaları
imkânını ortadan kaldıracak şiddette bir geçimsizliğe sebep olan bir hal
mevcutsa, ailenin ortadan kalkmasına karar vermesi hâkimden istenebilir. Bu
hüküm ihtiyaçları karşılamaktan âciz değildir. Kaç kısırlık vakası yüzünden
boşanma mümkün olmak lâzım gelirken kabil olamamıştır da bu yolda bir yenilik
telkin olunmaktadır. Niçin karı ve kocayı tenasüli bir sebebin ispatı gibi
ancak hekim kliniklerinin mahremiyetinde ve doktorların meslek sırrı
duygularında kalması icabeden bir mecburiyet altına sokmalı ve bu mecburiyeti
mahkemelerin aleniyeti esası ile teyit etmeli.
Türk Kanunu Medenisinde değişiklik yapılması hususundaki telkinler
bir de nesebi sahih olmayan çocukları ilgileyen hükümler dolayısiyle vâki
olmaktadır.
İleri sürülen mütalâa şudur: (Türkiye'de medeni evlenmenin yanı
başında ayrıca dinî nikâh suretiyle ikinci veya üçüncü bir karı alan erkekler
vardır. Bunların dinî nikâhla aldıkları karılarından olan çocukların durumunu
düzeltmek icap etmektedir. Bunun için Kanunu Medeninin sahih olmayan nesebe
dair hükümlerinde bazı tadiller yapılmalıdır.
Kanun, toplumsal bir ihtiyacı karşılamak için yapılır. Memlekette
nesebi sahih olmayan çocukların sayısı yasa koyanı düşündürecek ölçüde
çoğalmışsa bu halin ortadan kaldırılması çarelerinin düşünülmesinden daha tabii
bir şey olamaz. Ancak yine bir kayıt ile; o da, kanun değişikliğinin daha iyiye,
daha olguna doğru yapılması şartı ile; eğer değişiklik memleket içinde ilerleme
yolunda yeni bir adım atmayı sağlayacak ise hiç durmadan harekete geçebiliriz.
Yok, eğer böyle değilse, değişiklik düşünmeye hiç mahal yoktur. Zira, memleket
hayatı için ilerlemeyi istihdaf eylemeyecek bir takım hükümleri hayat kaidesi
diye kabul etmek, geriye doğru gitmek demek olacağı gibi modern bir kanun
anlayışına aykırı düşen geri ve iptidai bir hali kanunlaştırmak da ricat
hareketinden başka bir şey olamaz.
Böyle bir geriye doğru gidiş ise inkılâpçılık ruhuna aykırı düşer.
Millet inkılâp istiyor; arkaya bir adım, Millete karşı yüklendiğimiz ödevlerin
inkârı demek olur.
Garplı bir zihniyetin mahsulü olan bir kanun üzerinde güya millî
ihtiyaçlarımızdan doğma olduğu iddia olunan bir takım değişiklikler yapmak
arzusu, hattizatında başka muhitlerin icapları arasında bir uzlaştırma imkânı
aramaktan başka bir şey değildir. Bu neviden tecrübeleri bu memleket yakın
tarihi içerisinde iki defa yaptı. Her ikisi de muvaffak olamadı. Tazminat
bundan yüz yıl önce, garp düşünüş dünyası ile islâm? görüş dünyası arasında bir
uzlaştırma hareketi olmuştu. Fakat yürümedi. Yarım kaldı, ikinci Meşrutiyet,
fıkıh anlayışının memleket bünyesine uymayan taraflannı düzelterek millî bir
hukuk yapmak istedi. Netice yine sıfır oldu. Sebep? Sebep meydanda; çünkü, bu
hareketlerin hiçbirisi millî bünyeye uygun düşmemiştir. Ya hep, ya hiç : Garbın
nimetlerine kavuşmak için; medeniyetin hayırkâr nuru ile ruhlarımızı
yıkayabilmek için tekmil zihniyetimizi değiştirmek, baştan başa garbe koşmak
şarttır.
Gerçi, Türk toplumsal hayatını düzenleyen Medeni Kanunumuzun
karı-koca malları hakkındaki kanuni usulün dışında kalan sistemlerden bugün
için memleketimizde tatbik olunmayanlar yok değildir. Ancak, bu olayı kanunun
değiştirilmesi lüzumuna ispat için bir hız alma noktası addetmek pek yanlış
olur. Çünkü, her memleketin, her kanunu ve hele her büyük kanunu birçok
hükümlerinde mütemadi tatbik gören hukuk kaideleri koymazlar. Kanunların
tesbit etmekte oldukları hükümleri arasında ancak ihtiyaç hasıl olduğu
takdirde tatbik edilecek olanlar az değildir. Şu halde halen tatbik görmemekte
olan bir takım hukuk kaidelerinin değiştirilmesi fikri ileri sürülürken mevcut
hükümleri Millî bünyeye uygun olmadığı şeklinde addetmek ve kontrol edilmesi
pek müşkül bulunan bir iddia ile ortaya çıkmak bilimsel metoda uygun düşmez.
Türk Medeni Kanununda da bugün için tatbik edilmeyen bir kısım hükümlerin
varlığı olsa olsa Türk Millî inkılâp tekâmülünün henüz devresini tamamlamamış
olmasının neticesidir. Yoksa, bu hükümler pek ileri medeniyet muhitlerinde
olduğu gibi Türkiye'mizde de tatbik görebilirler ve göreceklerdir. Başka türlü
düşünmek inkılâp yolundaki hamlelerimizin artık devam etmeyeceğini söylemek
demek olur. Muhakkaktır ki, Türk Millî hayatı daha ileri ve daha mütekâmil bir
yaşama seviyesine yükseldikçe bu müesseseler ve onları tertipleyen hukuk
kuralları tatbik edilmek lâzım gelecek ve Türk Millî hayatı bunların
nimetlerinden büyük ölçüde faidelenecektir.
Medeni Kanunu Türk Hükümeti'nin Lozan'da giriştiği bir taahhüdün
yerine getirilmesi zaruretinden çıkmış siyasi bir mahsul zannedenler, çok yüksek
bir derecede aldanıyorlar. Böyle bir zaruretten bahsedebilse idi, Lozan'ın
kapitülasyonların kaldırılmasına dair olan maddesi oyuncaktan ibaret kalırdı.
Meseleyi başka bakımdan gözden geçirmek, hakikata daha yakın bir neticeye
varmayı temin eder. Bunun için de şunu unutmamak lâzımdır: Türk Kanunu
Medenisini yaratmaya elverişli olan millî zihniyet olmasa idi, belki Lozan'da
olmazdı.
Medeni Kanunda yapılması teklif olunan değişikliklerin daha ileri
bir medeniyet icabı olması takdirindedir ki, inkılâpçı zihniyete sadık kalınmış
olur. Çünkü, muhterem hâkimler, inkılâpçılık öyle bir fikir ülkesidir ki, bu
ülkeyi aydınlatan ışık medeniyet güneşinden gelir.
Türk Kanunu Medenisinin mülkiyet rejiminin ileri bir medeniyet
hayatı yaşayan memleketlerdeki mülkiyet rejimlerine nazaran basit olduğu iddia
olunsa idi ve meselâ, menkul mülkiyet mevzularına da zamanın telâkkilerine uygun
bir önem vermek icabeder, dense idi, böyle bir fikir, üzerinde durulmaya lâyık
olabilirdi. Çünkü, daha ileri bir medeniyet zaruretinin ifadesi olurdu.
Filhakika bugün, büyük sermaye dünyası için menkul kıymetler en az
gayri-menkuller kadar önemli ve değildirler. Cebinde kudretli bir malî müessesenin
hisse senetlerini taşıyan kimse için Atatürk Bulvarı'nda fersahlarca genişlikte
arsalara veya kat kat apartmanlara sahip olmaya lüzum yoktur.
Görülüyor ki, Medeni Kanunda bir değişiklik teklifi ancak ve ancak
değiştirilmesi istenen esasların yeni şekli hakikaten inkılâpçı bir hamle
doğuracak mahiyette ise, üzerinde durulmaya değer bir teklif olabilir. Böyle
değil, ona iltifat etmeye asla hakkımız yoktur.
Kaldı ki, sayın hâkimler, bir kanun kendi başına birşey ifade
etmez. Onun mahkemelerce tatbiki, hükümlerinin manalandırılması sayesindedir
ki, hukuk kaidesi hayatın yaşıyan uzviyetine girecek ve uyacaktır. Kabahati kanunlara
yükletmek istemek neticede mahkemelerimize itimat etmemeğe varabilir. Yüzelli
yıllık hayatı içerisinde Büyük Fransız Cumhuriyeti'nin Medeni Kanunu sayılı
değişikliklere uğradı. Fransa'da (Code Civil) Bonapart'ın değil, Fransız Hâkiminin
eseridir.
Büyük Britanya Devlet'nin anavatan hukukunda o derece dikkate
değer müesseseler görmekteyiz ki, on üçüncü yüzyıla ait bir prensip kararının
medeniyetin 1944 üncü yılında hâlâ tatbik edilmekte oluşunu ancak yüksek bir
adalet tekniğinin varlığına hamledebiliriz.
Bu memleketler hâkimlerinin mümtaz muvaffakiyetlerini Türk
hâkiminden de kendi Millî hukuk kaidelerimiz için beklemek hakkımızdır. Ve Türk
hâki-mininin bize kendisinden beklediğimiz bu muvaffakiyeti sunmakta hiç gecikmeyeceği
muhakkaktır.
İnkılâpçılık adlî hayatımızın bir sahasına yazık ki, henüz huzur
ile ve tam olarak giremedi. Bu saha meslek hayatında kullandığımız dil sahasıdır.
İnkılâpçılık akidesinin tabii bir neticesi olarak millet hayatının
görünüş parçalarından biri olan dilde de mükemmelleşme yolunda yenilenmeler yapılmak
istendi. Bu hareket Millî şuura o derece uygun geldi ki, halk kendi dilini,
gündelik konuşma ve anlaşma vasıtası olan tâbirlerini, kendi kendine öz Türkçe
kelimelerin kazancına olarak yeniledi. Bunun yanıbaşında kültür varlığımızın
çeşitli alanlarında bilimsel terimlerin yenilenmesi gayretleri hızını artırdı.
Hukukçuların faaliyet muhiti demek olan adlî alanda, bu yolda
gayretler olmamıştır, denebilir. Bu durgunluğun birçok sebepleri bulunmakla
beraber bugün neticeyi hüzünle tesbit etmekten kendimizi alamıyoruz. Gerçi, bir
taraftan, adlî işlerde kullanılan terimlerin aynı zamanda kanunlarda
kullanılan terimler oluşu, öte taraftan, mahkemelerin belli bir alışkanlığa
göre yazılan evrak ve kararlarda hiç değişmeyen şekillere bağlı .bulunuşu
adliye terimlerinin Türkçeleştirilmesi teşebbüslerinin bugüne kadar ortaya
çıkmamış olması neticesini doğurmuştur. Fakat, unutmamak lâzımdır ki, bir işi
başarmak için ilk yapılacak şey o işe koyulmaktır, ona başlamaktır.
Yasa koyan dilci değildir. Bu itibarla, adlî terimlerin meslek
dili olarak kullananların ondan ders ve direktif beklemeleri doğru olmaz. Kanunlarda
öz Türkçe olmayan terimler yaşamaktadır ve mevcuttur diye elimizi kolumuzu
bağlayıp bekliyemeyiz. Elbet bizim de yapabileceğimiz bazı şeyler olsa
gerektir. Burada biz derken kastettiklerim adliye işleri ile uğraşanlarımız ve
hukuk mensuplarımızdır.
Meseleyi açık olarak görebilmek için muhtelif faaliyet elemanları
arasında âdeta bir iş bölümü yaparmışçasına düşünebilecek bir ödev paylaşması
tasarlamak da mümkündür.
Meselâ, şu yol da düşünülebilir:
Adliye hayatına dâhil olanlar gruplanmak icabederse üçe
ayrılabilir:
1- öğretmenler, noterler, avukatlar.
2- Devlet daireleri.
3- Mahkemeler.
İlk bölükdekilerden hocalar topluluğu, kendi ihtisas zümrelerinde
bir çok yenileşme tecrübeleri yapıyorlar. Hattâ avukatlar arasında da
Türkçe'nin taze güzelliğini adlî evrakın kuru maddesine aşılayanlara
rastlanmıyor değil. Lâkin adlî faaliyetlerde alâkalı diğer meslekler erbabı ve
noterler için durum büsbütün başkadır. Bu ihtisas erbabının Türkçeleştirme
yolunda aldıkları mesafe sadece bazı Farsça terkiplerin çözülmüş olmasından
ibarettir. Bu neticeyi de çoğu zaman bizzat iş sahiplerinin dikkati veya bu
muameleyi yapan kâtibin gayreti sağlamaktadır. Halbuki, böyle mi olmalı? Meselâ
bunlardan noter adını taşıyan ve en yüksek ölçüde halkın güvenini haiz olan
şahsiyetin daha faal, daha müessir bir rol oynaması mümkün değil midir? Muayyen
bir fikrin veya esasın ancak belli bir kalıp içerisinde ifade edilebileceğini
sanmaktan büyük gaflet olmaz. Zamanımızın hukuku, şekilciliğe çok az yer
vermiştir. Hele noterin yaptığı muamelelerde şekil, eksireya, muameleyi
noterin yapmış olmasından ibaret kalır. Böyle olunca, noterlerin tanzim
ettikleri belgelerle büsbütün saf olmasa bile hiç olmazsa o vesikalardan faydalanacak
olanların anlayabilecekleri bir dil kullanmalarını isteyebiliriz. Noter
kendisine düşen rolü ifa etmekte gecikmemelidir. Bahusus ki, noterlerimiz
Türkçeleştirme işinde cidden faydalı neticeler sağlayabilecek durumdadırlar.
Yeter ki, güzel Türkçe'yi resmî vesika satırları arasına sokmakta cömert davransınlar
ve yeterki daha güzel bir Türkçe yaratmanın zevkini tatmakta gecikmesinler.
Devlet dairelerine gelince, son defa toplanan dil kurultayında
bunların muamelelerinde ve yazışmalarında Türkçe terimler kullanmaları için
yapılan bir dilek kurultayca pek yerinde görülmüş olduğu halde, resmî
dairelerce gazetelere verilen ilânlar bundan on yıl önce ne idiyse bugün yine
odur. Daha kötüsü, Türkçeleştirmedir diye resmî yazı sonlarını anlaşılmaz ve
acaip bir takım terimlerle bitirmek âdeti ortaya çıkmıştır. Resmî yazışmalara
mutlaka bir ayrı çeşni vermiş olmak düşüncesinden ziyade, eski yazı
alışkanlıkların bugünkü konuşma dilimize tercüme olunmasından ileri gelen ve
memurun âmire, âmirin memura değişmez kişilere göre yazması icabedeceği şeklindeki
düşünceye dayanan bu âdet, hiç de temadisi arzu edilir bir şey olmamıştır.
Çünkü, Devlet işi, bu yüzden şekle feda edilmekte, muayyen formül, anlatılması
lâzım gelen fikri çoğu zaman ezmekte, zedelemektedir. Mücerret hürmet arz
edildiğini ifade için yazılmış kişilerin Devlet içinde ne yeri olabilir? Resmî
yazıda bu çeşit klişeler bulunsa da bulunmasa da, Devletin işi behemehal görülecektir
ve behemehal görülmek lâzımdır. Bu formüllerin eski klişeleri tercüme etmek
gayretkeşliğinden doğduğunu niçin saklamalı? Türçkeleştirme inkılâbı, bir
taraftan da bu bakımdan yapılmak lâzımdır. Aksi halde, zihniyette değişme
olmamış demektir. Sadece vaktiyle Arapça ve Farsça olan söz bu defa Türkçe'ye
çevrilmiş olur.
Devlet dairelerinde klişe davasından başka halli lâzım gelen ve
Türkçeleştirme işini kolaylaştıracak olan meselelerden biri de, çeşitli
muamele terimlerini Türkçe olarak anlatmaktır. Bu bakımdan da her Devlet
dairesine düşen ödevler bulunmakla beraber, en ziyade hukukî ve adlî terimler
kullanan müesseseler olmak bakımından yükün asıl büyük parçası kaza! ve adlî
teşekküllerin sırtına yüklenmektedir. Gerek tamimlerde ve gerekse muhtelif
daireler mütalâalarında bu noktanın sağlanabileceğinden asla şüphe edilemez.
Üçüncü grubu teşkil eden mahkemelerin adlî lisanın
Türkçeleştirilmesi konusundaki durum şöyledir: Mahkemelerin çoğunda, Türkçe
olmak iddiası ile haykırabilecek tek bir formül kullanılmaktadır ki o da :
"gereği düşünüldü" formülüdür. Diğer bir kısım mahkemelerde
"çoğunlukla" ve "oybirliği ile" gibi terimlere de
rastlanır. Bunlar dışında mahkemelerin kararlarında kullandıkları dil,
sakınmadan söylemek lâzımdır ki anlaşılması pek müşkül bir dildir. Buna sebep,
bir taraftan kullanılması zaruri olan kanun tâbirleri olmakla beraber, diğer
taraftan da kararların yazılışında alışılmış olan usuldür. Terimlerin Türkçe
olmasından ziyade bu yazış şekli kararı anlaşılmaz hale sokar.
Bugünkü yazış şekil de eski yazış şeklinin tercümesi olmaktan
ileri geçmiyor. Bazı mahkemeler bunu anlamış oldukları içindir ki, kararlarının
kanuni terimlere ilişmemek suretiyle yazılış tarzını değiştirmişlerdir.
Fikirleri ayrı ayrı cümleler halinde anlatmaktadırlar. Kararın dayanmakta
olduğu hukuk kurallarını açıkça belli etmektedirler. Bu mahkemelerin
tuttukları yolu ancak takdir ile karşılıyabiliriz.
Lâkin, genel olarak, mahkeme eski (sakk)'e bağlı kalmıştır. Bundan
sıyrılmanın en kestirme çaresi, karar dilinde Türkçeleştirme tecrübeleri
yapmaktadır. Ancak bu sayededir ki, hak sahipleri, ellerine verilen ilâmların
değerini, kendi kendilerine anlayabileceklerdir.
Unutmamak icabeder ki, bir fikri açıklandırmak için elimizdeki
vasıtalar terimlerden ve kelimelerden ibarettir. Anlaşmamıza yarayabilecek
kelimeler kullanmadığımız takdirindedir ki; fikri aydınlatmak mümkün olacaktır.
Böyle olmayacak olursa, bugün olduğu gibi mahkeme kararında şekil, mânaya galip
gelebilir. Halbuki fikir açık olarak ortada olsa mahkeme kararı bilgi ve fikir
bakımından tenkide müsait olur. Böyle olunca da, kararın değeri ve dayandığı
fikirlerin kuvveti hemen kendini gösterir. Belki de temyizi bir çok dosyaları
tetkikten kurtarmak gibi pratik bir netice bil hâsıl olur.
Lâkin yine gözönünde bulundurmak gerektir ki, adlî dili düzeltelim
derken sonradan içinden çıkılamıyacak bir karmakarışıklığa boğulmamaya ince
bir özen vermemiz de şarttır. Her türlü dil anarşisine uğramamak için de
Üniversitelerimiz fakültelerinde tatbik edilmekte olan terim koordinasyonu usulünü
kullanmak elverişli olabileceği gibi daha başka bir sistem düşünmek de
kabildir. Yeter ki, karışıklığa meydan vermemek korkusu yüzünden dilde
yenileşme hareketi aksamasın ve bugüne kadar olduğu gibi, gecikmesin.
Temyizin Değerli Hâkimleri,
İnsan zekâsı için en parlak iftihar vesilesi, şüphe yok ki,
adaleti yerine getirmeyi düşünebilmiş olmaktır. Bu suretle insan aklı
tabiattaki eşsizliği toplum hayatından kaldırmak istemiştir. Çünkü, adaletin en
göze çarpan vasfı herkes için ve bir Millî sınırın her bucağında aynı oluşudur.
Bu ittıradı, tabir caiz ise, bu değişmezliği sağlayan mahkemelerdir. Mahkeme
demek de hâkim demektir. Bu hakikati bildiğimiz içindir ki, Türk Devleti'nde
adalet faaliyetinin, ancak hâkimler hakkında alınacak tedbilerle
düzenlenebileceğine inanıyoruz.
ilk iş adaletin dağıtılmasını ihtimamlarına bırakacağımız genç elemanları
kendi millî davamızın isterlerine göre yetiştirmektir. Bu noktayı şu yolda
hülâsa edebilirim: Kendisine kaza ödevi verilen vatandaş bu memleketin büyük
davasına yürekten inanmış olmalıdır.
Dünyanın hiçbir tarafında aynı Millî toprağın muhtelif
merkezlerinde hayat şartları aynı olamaz. Memleketin bir köşesi diğerinden
daha sıcak veya daha soğuk olabilir. Bir kasaba diğerinden daha az kalabalık
olabilir. Elektriksiz ve hâttâ susuz da olabilir. Asıl dava, yurdun her
tarafında adaletin yerine getirilmesinin şart olduğunu unutmamaktadır. Hâkim
adını taşıyan ve bunun bütün vasıflarını haiz olan kimse, bulunduğu muhite tâbi
olmaksızın, bu şartı yerine getirmekle mükelleftir. Nitekim, hakikat de bu
yoldadır.
Bununla beraber, gözden kaçırılmayacak kadar meydanda olan, bir
başka olay daha görmekteyiz ki, o da hâkimlerimizin daima büyük merkezlere
doğru akın etmek istemeleridir.
Hâkim taşrada kalmak istemiyor. Acaba niçin? Kendisini büyük
şehire kaçıran sebepler nelerdir? Bu sebepler başlıca üç tanedir diyebiliriz:
Birincisi ev,
İkincisi okul,
Üçüncüsü de hastanedir.
Hâkim bazen vazife görmek üzere geldiği yerde kendisinden beklenen
fonksiyonun manevi kutsiyeti ile hiç de ölçülü olamayacak zavallılıkta bir barınak
bulabilir. Öyle yerler vardır ki, hâkimin ev diye içerisine sığınacağı yer çer
çöpten yapılmış ve en hafif sarsıntı tesiri ile dağılıverecek bir meskendir.
Yine öyle yerler vardır ki, hâkim oralarda bir ev tedarikinden âcizdir.
Hâkim evi meselesini, idare âmirleri ve öğretmen evleri işini
halletmek için alınan tedbirlere benzer tedbirlerle halledebiliriz ve
etmeliyiz.
Bu vatandaşın ailesi ile birlikte yaşayabileceği muhafazalı, iklimlerin
şiddetine dayanıklı, hiç olmazsa orta bir rahatlık ölçüsü ile yapılmış bir
evde barınması elzemdir. Hâkim, nerede vazife görürse görsün koltuğuna gömülerek
kütüphanesinden alacağı bir kitabı huzur ile okuyabileceği bir yer bulacağından
emin olmalıdır.
Hâkimi büyük şehire doğru iten sebeplerden biri de okuldur. Çünkü
kendisinin okul çağında çocukları vardır. Kendisinin vazife gördüğü yer ise en
yakın liseden veya orta okuldan günlerce uzaktadır. Bu durum karşısında
yavrularını okutma imkânlarını elde edebileceği bir nur merkezine atılabil-mek
için çırpmır, durur. Bundan daha meşru bir arzu olamıyacağını teslim etmemek
elden gelir mi? Ne yapmalı? Bir memleket, bir günden ertesi güne her köşesini
okullarla donatamaz ki. Her Maarif programını birçok imkânsızlıklar bekler.
Öğretim vasıtaları ve öğretmen kadroları daima zamana muhtaçtır. Şu halde,
hâkime ne diyelim? Hâkimin çocuğunu, gitmesi lâzım gelen okulda Devletçe
okutmak ve çok çocuklu hâkimler hakkında alınmış bulunan tedbirler nevinden
isabetli bir takım tedbirlere başvurmak gibi fikirler ilk hatıra gelen
fikirlerdir. Böylece, okul bulamamak endişesi hâkimin içini kemiren bir kurt
olmaktan çıkacaktır.
Hâkimdeki taşra korkusunun üçüncü sebebi hastane derdidir. Gerek
kendisinin ve gerekse ailesi mensuplarının rahatsızlıkları veya sıhhatlerinin
ehemmiyetli suretle bozulması halinde başvurabileceği mütehassıs hekimi ve
hastaneyi yakınında bulamayan hâkim, emniyetsizlik içersinde yaşıyor. Sağlık
emniyeti hâkim için olduğu kadar, ondan kaza işini görmesini bekleyen halk
için de pek önemlidir. Zira, sağlık emniyetine sahip olmayan hâkimde fikir
huzuru bulunamayacağı tabiidir.
Bu zaruri ve en mübrem ihtiyaçlar dışında kalanlara temas edilmese
de olabilir. Buna mukabil, onların karşılanmasına kadar geçecek zaman için olduğu
gibi, her zaman için de hâkimde biraz önce dokunduğum dava anlatışını ve
inanışını aramak ve istemek hakkımızdır.
Vazife fikri ve mefhumu her türlü mülâhazayı ve hususi noktai nazarları
uzaklaştırıcı bir fikir ve mefhumdur. Vazife yerine getirilecektir. Burada elbette
feragata lüzum vardır. Hangi memleket davası feragat olmaksızın
halledilebilmiştir ki! Bu Devleti Anadolu Bozkm'nın ortasında kuranlar, bugün
cennetten bir örnek haline gelen bu mübarek Ankara'da yıllarca ve yıllarca
daha mı mükemmel konfor içersinde yaşadılar ve çalıştılar? Düşündükleri tek şey
vazifelerinin kutsiyeti ve memleketin selâmeti idi.. Yükselmenin birinci
şartı vazifeye feragatla bağlılıktır. Bu ruh haleti Cumhuriyet hâkimine bütün
diğer düşünceleri ikinci plânda bıraktıracak kudrette olmalıdır.
Ordunun temin ettiği şeyi kendi içimizde ancak adaletten
bekleyebiliriz. Memleket içi emniyetinin şartı olan adalet, yurdun her
tarafında sağlanır ve hep aynı suretle, her vatandaş için aynı kolaylıkla
sağlanır. Bu neticenin husule gelmesini hâkimden bekliyoruz. Onun içindir ki,
yükseklere erişeceğimiz günlerin gelmesini beklerken hâkimlerimizin büyük
inkılâp yaşamayı ve yaşatmakta devam etmelerini istiyoruz. Ülküyü
gerçekleştirmek azmi, mahrumiyetleri unutturacak bir ruh yüksekliğidir.
Çalışma muhitindeki şartların fikir selâmeti üzerindeki tesirlerini silmek
veya hiç değilse azaltmak için başta gelen çare ülküye bağlılıktır. Biz
teşekkül halinde, oluş halinde bir Devletiz. Genç hâkimin bunu unutmaması lâzımdır.
Unutmaması lâzımdır ki, memlekete muhtaç olduğu ve hasret çektiği büyük
medenilik seviyesine kavuşturmak için pek çok fedakârlıklarda bulunmalı ve feragat
örnekleri göstermelidir. Türkiye, kolay ve bedava hayat yaşanan bir memleket
değildir. Türk vatandaşı gevşek bir yaşam temposu ile hayat süremez. Bir büyük
eser yaratıyoruz. Bu yaratmada hâkimin payı büyük olacaktır. Hiç şüphe yok ki,
imkân elverdiği anda, büyük merkezlerden uzak kıyılarda ve köşelerde muhtaç
bulunduğu rahatlık vasıtaları kendisine temin edilecektir.
Sebepler ve neticeler malûm olunca onların yok edilmesi
çarelerinin araştırılması da kolay ve çabuk olur. Yeter ki, genç hâkim, Türk
Yurdu'nda adalet, daima muzaffer kılmak fikrini, taze dimağında bir meşale
olarak yanık bulundursun.
Gelecek 6 Eylüllere ruhlar,m,z bu meşalelerin ışığı ile yıkanmış
olarak erişeceğimize imanımız tam ve katidir.