HALİL
İBRAHİM ÖZYÖRÜK (1943-1950)
14 Haziran 1884 yılında
İzmir'de dünyaya gelen Halil İbrahim Özyörük, "İzmir Idâdîsi"ni
bitirdikten sonra Denizli'nin Babadağ (o zamanki adıyla Kadıköyü) ilçesinde
öğretmenlik yapmıştır. Yüksek tahsil yapmak üzere İstanbul'a gelen ve Tıp
Fakültesi'ne kaydolan Özyörük, sınavla bu fakültenin ikinci sınıfına alınmış
ancak, çalışarak okumak zorunda olduğundan buradan ayrılarak devam mecburiyeti
yarım gün olan İstanbul Hukuk Fakültesi'ne girmiştir.
1902 Temmuzunda fakülteyi bitirdikten sonra, kısa bir süre
Maliye Nezareti Kupon Kalemi'nde kâtip olarak çalışan ve Eylül 1909'da Selanik
ili Kesendere ilçesi Cumhuriyet Savcı Yardımcısı olarak ilk meslek hayatına
başlayan Özyörük, sırasıyla; Adana istinaf Mahkemesi Savcılığı, Bitlis Adliye
Müfettiş Yardımcılığı; Van Cinayet Mahkemesi ile Trabzon ve Bitlis Mahkemeleri
Başkanlıkları görevlerinde bulunmuştur, İstanbul'un işgali üzerine Devlet
memuriyetinden ayrılarak Trabzon'a dönmüş ve burada kısa bir süre avukatlık
yapmıştır.
Millî Hükümet'in çağırışını kabul eden Özyörük, Yeni Adalet
Bakanlığı'nda Müfettişlik yapmış, daha sonra da Başmüfettişliğe yükselmiştir.
Aynı Kuruluşta Zat işleri Genel Müdürlüğü ve Teftiş Kurulu Başkanlığı da
yaptıktan sonra 5.9.1926 tarihinde Yargıtay Üyeliğine atanmış, 1928'de de
Yargıtay ikinci Başkanlığına getirilmiştir.
Uzun zaman Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkam olarak
görevini sürdürdükten sonra, 13 Temmuz 1943'de Yargıtay Birinci Başkanlığına
atanmıştır. Yargıtay'daki görevi sırasında 1928'de kurulan Yüce Divan'a üye
olarak katılmış, 1947 yılında kurulan Yüce Divan'da ise Başkanlık yapmıştır.
1943-1950 yılları arası Yargıtay Birinci Başkanlığı yapan
Halil İbrahim Özyörük, 14 Mayıs 1950 Genel Seçimlerinde İzmir Milletvekili
olarak Meclise girmiş, 1950 Hükümetinde Adalet; 1951'dekinde ise içişleri
Bakanlığı yapmıştır, İçişleri Bakanlığından bir süre sonra istifa ederek, Konya
Milletvekilliği ve TBMM. Adalet Komisyonu Başkanı olarak görevini sürdürdükten
sonra Şubat 1960'da vefat etmiştir.
BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN
SAYIN REİSİ,
SAYIN BAŞVEKİL,
AZİZ DİNLEYİCİLER
Temyiz Mahkememiz
yirminci yılını tamamlamaktadır. Bu yaşa göre, dünya devletleri içersindeki
benzerlerine nisbetle Yüksek Temyiz Heyetiniz, gençliğinin en zinde, en velûd
ve en olgun yıllarını idrake hazırlanıyor. Böylece gireceği yeni olgunlaşma ve
faaliyet devresinde de yüksek kaza organının, bundan önceki yıllarında olduğu
gibi, başarılı ve parlak sonuçlar ortaya koyacağından asla şüphe edilemez. Bu
hakikati, şimdiden tesbit etmek benim için gerçekten bir saadettir.
Müsaade buyurunuzda,
sözlerime başlarken buradan, Cumhuriyet Hükümetimizin beni, sayın Temyiz
Heyetinin en yüksek mevkiine getirmekteki lütûfkâr teveccühünden ötürü duyduğum
bahtiyarlığı ve şükranı da arzedeyim.
Bu sevinçli duygular
yanında selefim Birinci Reis ihsan Ezgü'nün aramızdan uzaklaşması ile ne kadar
açındığımızı söylemeden geçemiyeceğim.
İhsan Ezgü, baştan başa
başarılarla ve şereflerle dolu bir hâkimlik hayatına mâlik ender bahtiyarlardan
olmuştur. Çatımız altında kendisinin şahsına ve bilim kudretine karşı
gösterilmiş olan müttefik itimad ile görüşlerindeki isabet, düşünüşündeki
parlaklık ve meslek hayatı boyunca arkadaşları ve adliye dostları için
gösterdiği yakın ve sıcak ilgiyle kendini bir baş reise lâyık saygı ve takdir
duygularına mazhar olmak saadetine ulaştırmıştır.
Hepimize örnek olacak
vazifeseverliği ve çalışkanlığı ile Devletin en büyük hâkimliği mevkiini 18 yıl
liyakatle, muvaffakiyetle işgal etmiş olan sayın Ezgü'yü Temyiz Heyetiniz adına
ihtiram ile selâmlarım.
Yine yaş haddine dair
kanun hükümleri gereğince vazifesinden ayrıldığını görmekle üzüldüğümüz
Başmüddeiumumi Nihat Berker'e karşı iş arkadaşlarının besledikleri saygı ve
hayranlık duygularına tercüman olmalıyım. Yıllarca zaman, şerefli
Başmüddeiumumilik ödevini görmekteki salâhiyeti tekmil adliyece teslim olunan
değerli arkadaşımızın hayatta güttüğü gaye daima adaletin tecellisine hizmet
etmek olmuştur. Kendisinin heyetiniz arasından uzaklaşmasiyle duyulan teessürü,
bu makama gelen bir başka adalet âşıkı arkadaşınızın, Fahreddin Karaoğlan'ın
şahsî meziyetlerinde ve yüksek vasıflarında bulduğumuz teselli ve emniyet tadil
ediyor. Yüce Heyetinizin yeni Başmüddeiumumisinin kanunun sesini duyurmaktan
bir an geri durmayacağına inancimız ve güvenimiz tamdır.
Aynı sebeple içimizden
ayrılmış olan Üçüncü Hukuk Reisi Sait Barias ve Âza Derviş Erdem'in uzun
seneler nefis feragatine dayanan çalışmalarını her zaman takdir ile anmayı bir
borç sayarım.
Türk Temyiz Mahkemesi
adını verdiğimiz Cumhuriyetin bu büyük çarkının hayatî cihazlarını teşkil eden
muhtelif dairelerindeki siz mümtaz hâkimlerin daima daha mükemmel olduğunda asla
şüpheye mahal bulunmıyan yaratıcı çalışmalarınız sayesinde, Türk kanunları
yurdumuzda hâkim olmakta devam edecektir.
Yüce Hâkimler,
Görmekte bulunduğunuz
ödev adaletin dağıtılması işidir.
Devlet denilen varlık
için bu iş, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir faaliyettir. Şekli ne olursa olsun,
her devlet kendi varlığının teminatı demek olan hakkın yerine getirilmesi için
gerekli mekanizmanın aksamadan, şaşmadan işlemesini ister. Elbette ki, kaza
cihazı bulunmayan yerde devletten bahse mahal olamaz. Böylece devletin başlıca
parçalarından birini teşkil eden kaza organları sistemi, bir taraftan da
unsurlarından biri bulunduğu devletin, ayırıcı vasıflarına, özelliklerine göre
şekillenmiş ve renklenmiştir.
Bu bakımdan, bir
devletin kaza sistemi, o devletin mahiyet ve bünyesini gösteren bir ma'kestir,
demek yanlış olmayacaktır. Gerçekten, hakkın teminatı ve kanunun müeyyidesi,
devlet içerisinde ferde verilen değeri ve vatandaşlar arasındaki eşitliği
sağlayabildiği müddetçe memlekette hürriyetten ve haktan bahsedilebilir.
Hafıza ve
hatıralarınızda karanlık, acılarla dolu, adeta gerçekliğinden bugün şüphe
edebileceğimiz ve fakat içimizde uyandırdığı bütün utandırıcı ızdıraba rağmen
bu memleketin iniltisini yükselttiğine şüphe olmayan geçmiş devrin kendine
buyruk olmamış bir devlet iskeleti içerisinde yaşattığı çeşitli, âcib kaza
organlarını uyandırmak istemem. Lâkin şu kadarına işaret etmekliğime müsaade
ediniz ki; o devir, sürüklediği kaza heyulası ile vatandaşa ne, hakkının
teminatını sunabilmiş, ne kanunu saydırabilmiş ve ne de bu memleket
insanlarında hak duygusunun beşerî ve meşru olduğu hakkında bir ümit duygusu
yaşatabilmiştir.
Neden böyle olmuştu? Bu
yurdun insanları hep aynı kimseler, kaza vazifesiyle uğraşanlar, hep aynı millî
topluluktan çıkan şahsiyetler değil miydi?
Değişme, zihniyette
olmuştur.
Ve bugün, artık yeni
zihniyetle geçmiş arasında herhangi bir bağlantı bile kuramayacak kadar ileri
bir tefekkür âlemi içerisinde yaşamak itiyadını kazanmış bulunuyoruz.
Kaza cihazının biraz
önce arzettiğim üzere bir makineye benzetilmesi bir benzetmeden daha ileri
gidemez. Zira, kaza cihazının dış görünüşü bir makine manzarasında olmakla
beraber, en muğlâk ve en çetrefil makinelerden dahi farklı olarak kaza
cihazında ayrıca mânevi bir unsurun bulunması şarttır. Bu mânevi unsur, kaza
kuruluşunun ruhundan başka birşey değildir. Bu ruhu temsil eden, ifade eden şey
de kaza sistemine hâkim olan zihniyettir.
Cumhuriyet devrinin
kaza sistemine hâkim olan zihniyet, sizlerin asla meçhulünüz bulunmamaktadır.
Ben bu düşünüşü iki nokta üzerinde toplayacağım:
1 - Kazaî, bünyesi ve yapısı bakımından mayalanan
düşünüş,
2 - Kaza tarafından
tatbik edilecek olan ve toplum hayatını düzenleyen kuralları yuğuran
düşünüş,
Kaza cihazının
yapısını, Teşkilâtı Esasiye Kanununda görmek kabildir. Bu yapının temelleri de
şunlardır:
Hâkim müstakildir.
Hâkim azlolunamaz. Hâkim Türk Milleti adına hükmeder.
Sizlere Teşkilâtı
Esasiye Kanunumuzun bu temellere dokunan çeşitli hükümlerini sıralayacak
değilim. Ancak, şu kadarına da işaret eylemeden geçemiyeceğim ki; Türk
Devletinin Anayasası, hâkimin kararma hiçbir kudretin karşı koyamıyacağını ilân
etmekle Türk hâkimi, önünde hak iddia eden herkesin hakkını en kutsal ve en
dokunulmaz teminata kavuşturmuştur.
Toplum hayatını
düzenliyen kurallara, yani kanunlara gelince: Bunlara hâkim olan düşünüşü de
hep biliyorsunuz: Türk Toplumunu zamanımızın medeni toplumları seviyesine
çıkaracak mükemmeliyette kanunlar koymak.
Elbette; Cumhuriyet
Adliyesi de arzettiğim esaslara dayanacaktı. Yeni kanunları meydana koymak için
tutulacak yollar başlıca şunlardı: Türk hayatının isterlerini tesbit ederek
salahiyetli heyetlere kanun taslakları hazırlatmak; yahut da, Türk toplum
hayatına uyduğu, uyacağı muhakkak olan bir medeni millet kanunu millîleştirmek:
ikinci yolu tutmak
uygun görüldü. Çünkü, gaye, memleketin muhtelif kısımlarındaki hususiyetleri
ayrı ayrı ele almak suretiyle ve o zamana kadar kazaî ve adlî hayatlardan
edinildiği zannedilen tecrübelere göre kanunlar yapmak değildi. Maksat,
Türkiye'ye medeni bir millete yakışan kanunları vermekti. Takdir buyurursunuz
ki; medeni milletlere yakışır kanunlara medeni olan milletlerde rastlanır.
Fakat, medenilik namına
memleket toprağına, bu toprakta gelişemeyecek olan bir fidan dikmekten de
kaçınmak gerekiyordu. .
Onun içindir ki, büyük
Cumhuriyet kanunları ile memleketimiz için (yabancı hukukların benimsenmesi)
meselesi ortaya çıkmıştır. Şu anda bu meselenin münakaşasını yapmak niyetinde
olduğum zannedilmesin. Esasen, bu meselede reyler bellidir. Ben, sadece bazı
olaylara dokunmak isterim:
Tarihten öğreniyoruz
ki, bir milletin başka toplumda gelişmiş ve olgunlaşmış bulunan hukuk
esaslarını, sistemlerini ve kanunlarını kendine mal ettiği vaki olmamış bir şey
değildir.
Bunu görmek için İslâm
fetihlerini hatırlamak kâfidir. Bundan başka, Roma hukukunun muhtelif Avrupa
milletleri tarafından iktibası dikkate değer bir keyfiyettir.
Milletler arasında
bilhassa fikir alanında karşılıklı değişimler oldukça, toplumsal bir değer olan
hukuk bakımından da karşılıklı tesirler görülmemesi imkânsızdır. Hele zamanımız
gibi birçok hukuk mevzularının uluslararası mahiyet almakta olduğu bir devirde,
bu tesirlerin gittikçe artacağından elbette şüphe edilemez.
Geçen asır ve bu asrın
başlangıcı, yabancı kanun benimsemeleri örnekler ile doludur. Fransız Medeni
Kanunu, Belçika, İtalya gibi komşu milletlerden başka Orta ve Güney Amerika
milletleri tarafından alınmıştır. Alman Medeni Kanununun Japonya ve Çin
tarafından kabul edilmesi az dikkate değer bir olay değildir.
Söylediklerimde
anlatmak istediğim cihet, yabancı bir hukukun alınması konusunda söylenmiş ve
söylenecek olanların bu örnekler gözden uzak tutulmaksızın sarfedilmesi
gerekeceğidir.
işte, bir taraftan Türk
toplumsal muhitinde yeni bir hukuk sistemine olan kesin ihtiyaç, diğer taraftan
bu ihtiyacı karşılama hususunda tutulacak yolun ister istemez inkılâpçı bir yol
olması lüzumu, memleketimizde de yabancı hukuk sistemlerinin alınmasını gerekli
kılmıştır.
Burada bir nokta
üzerinde dikkatinizi çekmek isterim: Yabancı bir memleketten bir başka
memleketin kanunlar ve daha umum? olarak hukuk kuralları alması, bizatehi bir
şey ifade etmeyebilir. Bütün mesele yabancı kanunu alan memleket hâkimlerinin
onu nasıl ve ne yolda tatbik ve tefsir edecekleri meselesidir. Zira kanun,
hayatı kucaklamaya başladıktan sonra mâna ifade eder. Hayat maddesi kanun
kalıbına döküldükçe, dökülebildikçe kanun değerlidir. Ve malı olduğu toplum
için uygun hükümler taşır.
Bu kanunların koymakta
oldukları hükümleri tatbik edecek hâkimlerin büyük bir ekseriyeti ise başka bir
hukuk sistemine göre terbiye almışlar ve yetişmişlerdi.
Onları yeni düşünüşe
uygun kararlar verebilecek bilgi olgunluğuna vardırmak gerekiyordu. Bunu temin
edecek olan da bilhassa hukuk ilmiydi. Hukukun ilim olarak öğrenildiği ve
öğretildiği yerlerde yeni zihniyete göre tahsil ve terbiye görmüş hâkimler ve
hukuk adamları yetiştirmek zamana bağlıydı. Burada şükranla arzetmeliyim ki;
hâkimlerimizin yüksek vasıfları, yeni hukukun yabancı âlemine intibakda
bocalamaksızın ve şerefle başarıya varmalarını mümkün kılmış ve memleketi
muhtemel bir sarsıntıdan korumuştur.
Bununla beraber
mevzuatın dayandığı ilmî esaslara uygun hukuk zihniyetinin bütün verimiyle
yerleşebilmesi için büyük gayretler sarfedilmiş ve yeni kanunlarımızın menşe
memleketlerinde yazılmış ve herbiri birer otorite teşkil eden müelliflerin
kaleminden çıkma başlıca şerhler de dilimize tercüme edilmiştir.
Bir taraftan bu yolda
yetiştirme üzerinde çalışılırken diğer taraftan da mevcut kaza kadrolarını
meydana getiren unsurlarda adli inkılâbın aradığı fikri değiştirmeyi mümkün
kılmak hususuna itina edilmiş ve hukukî olaylarla ortaya çıkan ilmî içtihatlar,
tatbikatı daha ahenkli bir şekilde temine yardım etmiştir.
Bugün hâkimlerimiz,
kanunların tefsirinde bu içtihatlardan ve mevcut müellefatdan büyük ölçüde
faydanalabilmektedirler. Şüphe yoktur ki; ilerki senelerde bu faydalanma daha
geniş ölçüde olacaktır.
Bundan sonra yeni
kanunlarımızın yürümeye başlaması, her memlekette olduğu gibi bizde de mevzu
hukuk sistemine bağlı yeni meseleler ortaya koydu. Bu meselelerin özü şöyle
anlatılabilir: (Kanunlarımızda ihtiyaçlara uymayan birçok noktalar vardır;
binaenaleyh, bu kanunlarda değişiklikler yapılması icabeder).
Üzerlerinde değişiklik
yapılması teklif olunan kanunlar, hemen hemen tekmil büyük kanunlarımızda.
Bunların değiştirilip
değiştirilmemesi; mahkemelerce tatbiklerinden alınacak neticelere bağlıdır.
Şayet, kanun ölü kalmışsa, yürüyememişse, onu bir cesed halinde hukuk hayatı
içersinde sürüklemeye mahal yoktur.
Ana kanunlarımızın
başında gelen Türk Kanunu Medenisi hakkında yazılanlar ve söylenenler çok oldu.
Zaman zaman da bu mevzuda yeniden neşriyat yapıldığı oluyor.
Gariptir ki; hemen
tekmil neşriyat, aile ile doğrudan doğruya veya dolayı-sile ilgili bulunan
meselelere dokunmakta ve kanun hükümlerini memlekete yakıştırmamaktadır. Halbu
ki, Türk Kanunu Medenisinin vaz'ı hikmeti, aileye verdiği yeni ve modem,
düzendedir. Bu düzenin kanun tatbikatı bakımından gedikler gösterdiğini de
bilmiyoruz. Herhangi bir kanun hükmü şu veya bu davacı tarafından
beğenilmeyebilir. Hatta pek çok hak iddiacılarının itirazına uğrayan kanun
hükümleri bulunabilir. Lâkin bu hükümlerin varlığı, hakkın yerine gelmeyeceği
anlamına alınmamalıdır. Mahkemenin, hâkimin kanunu ne yolda anlayacağını
beklemek gerekir.
Bundan başka her
kanunda mutlak bir adalet beklemek de doğru olmaz. Binaenaleyh, tek tuk
olaylara dayanarak kanunun değeri hakkında genel bir hükme varmak isabetsizdir.
Hatta kanun, millî
bünyeye uygun değilmiş gibi görünebilir. Yabancı menşeli dahi olsa, kanunu,
Türk hukuk anlayışına göre tefsir ve tatbik etmek hakimin işidir. Bu itibarla,
kanunda değişiklik istemek için her şeyden önce durulmuş, belirmiş kaza
içtihatlarına ihtiyaç vardır. Bunların teşekkülü için ise henüz kâfi zaman
geçmiş değildir. Bu sebeplerden ötürü Türk Kanunu Medenisinin değiştirilmesi
yolundaki teklifler inkılâpçı bir zihniyete aykırı görülebileceği kadar
mevsimsiz ve mesnetsizdir de.
Şu kadar varki,
yürümekte olduğu günden beri, Türk Kanunu Medenisinin hâkimlerce hemen hemen
hiç tatbik edilmemiş olan bazı hükümleri yok değildir. Karı koca mallarının
idaresi usullerinin (Kanuni usul) dışında kalanlarını ve aynî haklar kitabının
ipotekli borç senedi ile irat senedi gibi bahislerini kastediyorum. 16 yıl, bu
hükümlerin kanunda beyhude yer işgal etmekte olduğunu göstermiştir. Türk Kanunu
Medenisinde değişiklik teklifi olsa olsa bu hükümlerin kaldırılması temennisi
şeklinde yapılabilir. Kaldıki; kanunlarda yer almış bulunan hükümlerden
bazılarının tatbik edilmemekte olması, hâl ve olaylar gerektirdikçe tatbik
edilmeyecekleri anlamına gelmez. Bu bakımdan yukarıda saydığım bahislerin de
bir gün hukuk hayatımızda tatbik edilmeleri pekâlâ mümkündür.
Kanunu Medeniye ne
kadar dokunulmamak ve içtihadın teşekkülünü beklemek zarurî ise, diğer bazı
kanunlarda değişiklik yapılması lüzumu da o nisbette aşikârdır. Burada da Deniz
Ticareti Kanununu kasdediyorum.
Bu kanun ile
düzenlenmek istenen (iş alanı) gittikçe uluslararası bir önem almaktadır.
Bundan başka deniz taşıt vasıtalarının, yükleme ve boşaltma tekniğinin,
rizikoların ve mesuliyetlerin daimî bir gelişme ve değişme içerisinde oluşu da
eski bir deniz ticareti anlayış ve görüşünün in'ikâsı olan Deniz Ticaret
Kanunumuzu pek büyük kısımlarında büsbütün yok saydıracak bir duruma
getirmiştir, öyle ki, bugün, Deniz Ticareti Kanunundan, değil, ancak Deniz
Ticareti Hukukundan söz açmak mevkiindeyiz.
Diğer bazı büyük
kanunlarımızda da sadece gözden geçirmeler yapmak içtihadın mevcut kararsızlıklardan
kurtulmasına yardım edebilir. Filhakika, bazı alanlarda kanun ikilikleri
mevcuttur. Ezcümle, Borçlar Kanunumuzun muhtelif hükümleri ile Ticaret
Kanunumuzun birçok fasılları arasında aykırılıklar bulunmaktadır. Bunların
kaldırılması mümkündür.
Aykırılıkların
izalesinde takip edilecek metoda gelince, bunun tâyin ve tesbiti, hiç şüphe
yoktur ki, kanun yapıcısının bileceği bir iştir.
Vatandaşlara, hâkime
tesbit ettirdikleri haklarını maddeten elde etmek imkânlarını veren, neticede
hakka.kavuşma yolunu gösteren kanun demek olan icra ve iflâs Kanunumuzda da
daha geniş bir sadelik temini kabildir. Ve bunda pek çok faydalar bulunduğunda
tereddüde mahal olmamalıdır.
Türk Ceza Kanunu ile
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunumuz arasında zıddiyetler bulunduğu iddiası da
duyulmaktadır. Filhakika menşeleri ayrı olan bu kanunların bazı hükümleri
arasında var gibi görünen feri uymamazlıklar zaman zaman teessüs eden ilmî
içtihatlarla telif edilmiş ve diğer kısımlarının küçük tadillerle birbirine
intibakını temin mümkün bulunmuş olduğu için bu keyfiyeti mühim bir aksaklık
imiş gibi göstermek mübalâğalı olur sanırım.
Bütün bu arzettiğim
hususlar, mahkemelerce vaki tatbikattan çıkarılan neticelerdir.
Bu itibarladır ki,
onlara mevzu hukuk sistemimizin bugünkü meseleleri, diyorum.
Mevzu hukuku yapan
makam, Devletin genel siyasetini yönelten makamdır. Siyaset, genel olarak
Devletin idaresi anlamına alınacak olursa, kanun koymanın ihtiyaçlarla olan
ilgisi daha bariz surene görülür.
Kanun yapma işi ihtiyaç
ölçülerine bağlı bir iş olmakla beraber, inkılâp kanun vazıının Herki
ihtiyaçları düşünerek kanunlar yaptığı da vakidir. Gerçi, kanunun daha
yapıldığı günden ilerde ortaya çıkabilecek olayları öngörmesi imkânsızdır.
Kanundan böyle birşey beklemek de yersiz olur. O, sadece esasları koyar. Bu
esaslara göre ihtiyaçları karşılamak, kanunun tefsir ve tatbikindeki isabet
derecesine bağlı kalır.
Ticaret Kanunumuz
çıktığı sıralarda memleketimizde sigortalar tatbikatı hemen hemen hiç denecek
bir durumda ve yalnız bazı büyük şehirlerimizde mahdut surette yangın sigortası
yapılmakta idi. Böyle olmakla beraber, Ticaret Kanunumuz ayrı ve uzunca bir
faslında sigortaların sair çeşitlerine dair de hükümler koymuştur. Bu hükümler,
gelecekte inkişaf edeceği tahmin olunan hukuk hadiselerinin döküleceği kanun
kalıplarından başka bir şey olmamıştır.
Görülüyor ki Cumhuriyet
kanun koyanının yalnız mevcut ihtiyaçları karşılamayı değil, ilerde zuhuru
melhuz ihtiyaçları da esas itibariyle tatmin etmeyi düşündüğü haller olmuştur.
Bu da inkılâp Türkiyesi'nin Adliyesi'nde görülen hususiyetlerden biridir.
Kanun yapmanın
ihtiyaçlara nisbetle hızlanıp yavaşladığı ve yeni ihtiyaçların yeni kanun
müdahalelerini davet ettiği, son yılların kanun hareketlerinde çok açık olarak
gözükmektedir.
Cumhuriyet devrinin
ekonomi alanında çözmek durumunda kaldığı ilk önemli mesele, millî ekonomiyi
yabancı ekonomilerin baskısından kurtarmak ve ona kendi benliğini vermek
olmuştur. Bu gayeyi gerçekleştirebilmek için yığın yığın tedbirler almak
gerekmiştir. Gah millî istihsal unsurlarını teşvik, gah belli bir faaliyet
sahasında çeşitli tedbirler koymak, gah devlet özel teşebbüslerin yerine geçmek
suretiyle müteşebbis olarak ortaya çıkmış ve millî ekonomi alanı düzenlemeğe
çalışılmıştır.
Ancak, millî ekonomi
hakkiyle ve lâyıkiyle gelişebilmek için millî sanayiin inkişafı şart
olduğundan, bir taraftan da sanayi hayatını düzenlemek icabetmiştir. Bu konuda
çıkarılan kanunlarımızın en önemlisi, şüphe edilmemelidir ki, İş Kanunu
olmuştur, iş hayatını ve işçilerle işverenlerin karşılıklı haklarını düzenleyen
iş Kanunu, modern bir sanayi faaliyetinin teşekkülüne lüzumlu muhit ve eleman
şartlarının tahakkukuna imkân vermektedir.
Hergün en çeşitli
şekillerde ortaya çıkan sayısız hayat isteklerini karşılamak maksadiyle imal edilen
hukuk, bir taraftan da kaza mercilerince tatbik edilmiştir.
Hukukun tatbiki
denebilir ki, onun imalinden çok daha çeşitli ve çok daha önemli ve zor
meseleler ortaya atmıştır.
Gerçi kanun vazıı,
ihtiyaçlar kendini duyurdukça hukuku imal etmekten geri durmamaktadır. Lâkin,
ihtiyacın hukuk kuralına bağlanmak lüzumu sabit oluncaya kadar, hukukun
müdahale etmek istediği olayın değiştiği ve yeni bir ihtiyacı meydana çıkardığı
oluyor.
Hakikî ve maddi hayat,
kanundan daha ilerde giderek inkişaf etmektedir. Kanun, elinden geldiği kadar
hayatı kovalamıyor değil. Lâkin, olaylar ile hukuk kuralı arasındaki mesafe
daima mevcut olmakta devam ediyor. Bunun böyle olmasından daha tabii birşey de
düşünülemez. Zira, kanunun koyacağı kurallar ekonomik ve toplumsal hayata
tabidir. Bu itibarla, muttasıl değişen ve ilerleyen toplum hayatına uyabilmek
vasfı kanunda olmazsa, ona kanun dememek de pekâla mümkündür. Toplum, cansız ve
hareketsiz olsaydı o zaman kanunun da değişmez ve yaylanmaz bir kıymet olduğu
kabul edilebilirdi.
Kanunun koyduğu bir
kalıp, verdiği bir çerçeve, aradan bir kaç yıl geçince büsbütün başka bir madde
ile doldurulabilmektedir. Zira hukuk münasebetleri, adaletlerin, düşünüşlerin,
göreneklerin tesiri altında daima değişiyor.
Böyle mütemadi surette
seri değişmeler gösteren toplum, hergün biraz daha muğlak, hergün biraz daha
faal bir mahiyet almaktadır. Bunun karşısında ekonomik kanunlar da değişik ve
muvazenesizdir. Kanunun ele aldığı amiller hergün, heran değişmelere uğrayan
amillerdir. Kanun koyanın ifadesi, ekonomik olaylar karşısında birşey
yapamamaktadır. Kaldı ki, bu olaylar millî oldukları kadar uluslararası bir
mahiyet de taşımaktadırlar.
Kanunu, ekonomik
olayları karşılayabilecek bir genişlikte tutabilmek için, kanun yapanın yanı
başında da, hâkim, gayretler gösteriyor. Bu faaliyette başlıca karşılaşılan
itiraz, irade ve akit serbestliği namına yükselen itirazdır. Fakat hukuk
alanında husule gelenler bu itiraza hergün biraz daha değerinden
kaybettirmektedirler. Ve son zamanlarda çıkarılan kanunlarda birçok devletler
kanun koyanları, akit serbestliği esasından uzaklaşıyorlar. Gerçi, alışkanlıkla
ve eskiye karşı duyulan bağlılık tesiriyle akit serbestliğinden halâ
bahsedilmektedir. Lâkin bir taraftan da bu serbestliğe en ağır tahditler
konulmaktadır. Öyle ki, akitler hukukî muamelenin teşmil safhalarında birçok
zincirlerle bağlıdırlar. Bunu da tabii karşılamalıdır. Çünkü akit serbestliği
hürriyetin bir şeklinden başka birşey değildir. Bir hürriyet olarak da, onun
dahi hududu kanunla çizilmiştir. Nitekim, Teşkilâtı Esasiye Kanunumuz da bu
cihete işaret etmiş bulunmaktadır. Akit serbestliğinin hududu, onu kullanmak
iddiasında bulunanların mensup olduktan birlik için tehlikeli olmaya başladığı
yerdedir. Binaenaleyh, kanunun akit münasebetinde zayıfı koruması ve sefaletin
istismarına meydan vermemesi yerindedir.
Hele harp halinde ve
olağanüstü durumlarda gerek kanun koyanın ve gerekse hâkimin, akit
münasebetlerine karışması daha geniş ölçüde kendini gösterir. Memleketimiz için
son yılların bu konuda gösterebilecek en canlı ve anlamlı örneği Millî Korunma
Kanunu olmuştur. Kanun koyan, mal alıp satan kimseleri, kiracıları, korumak
lüzumunu duymuştur. Maksat, memleket ekonomisinin sarsılmaması, hayat için
elzem olan ihtiyaçların aksamadan teminidir. Bu ihtiyaçların başında da yiyecek
maddeleriyle oturacak yerin geldiğine de hiç şüphe yoktur. Ekonomi düzeninin
sağlanabilmesi,akit hürriyetini feda etmeyi icabettirdikçe, kanun bunda
tereddüt etmemektedir. Bu suretle belli akitlerin ahlâk değerleri araştırılmış
oluyor. Herkesin alış veriş sırasında gözünü açıp aldanmaması şeklindeki
düşünüş yerine, normal olmayan ve aşırı bir takım kazançlarda bulunmak yasağı
kaim olmuştur. Bu suretle taciri, satıcıyı, daha iyi bir insan yapmak yoluna
gidilmiştir. Gerçi sayın Cumhurreisimizin buyurdukları gibi, içersinde
yaşadığımız devirde doğruluğu, vatandaşda ayrı bir meziyet olarak aramaya mahal
yoktur. Ancak, darlık ve sıkıntı devirleri toplum içerisindeki kötüleri kendi
şahsi menfaatleri arkasından koşmaya tahrik ediyor. Bu kimselere hukukun
himayesini vermemiş olmak içindir ki kanun, önleyici ve yatıştırıcı tedbirler
almaktadır. Bundan böyle, hak, yalnız meşru menfaatlerin korunması için
kullanılabilecektir.
Hâkim, bu hakikatleri
gözönünde tutarak hukuku tatbik etmelidir.
Evet, hâkimin ödevi
kanunda yazılı olan hükmü, olaylara tatbik etmektir. Bu ödevini yaparken
gözönünde bulunduracağı pek önemli noktalar vardır. Adalet ile akıl ve mantık,
kanun metninin modern hayatın gerçeklerine ve isterlerine uydurulmasını
emreder. Hâkim bunu tam bir istiklâl ile ve insanca duygularından ayrılmaksızın
yaparken, yaşamakta olduğu zamanın zihniyetini ve ihtiyaçlarını yakından ele
alacak dava konusunu da ona göre tetkik edecektir. Mahkemelerin asli vazifeleri
olan hukukun, toplum hayatının isterlerine uydurulması işi, bu suretle tanzim
olunacaktır. Bunun için, bilhassa manalanması gereken de kanun koyanın
iradesidir. Burada, unutmamak ve daima gözönünde bulundurulmak lâzım gelen bir
nokta var. Kanunu yapan, kanunun çıkarıldığı sırada sonradan ortaya çıkabilecek
olayları belki düşünememiş, kanun yapıldığı zamanın ihtiyaçlariyle meşgul
olmuştur. O anda koyduğu bir hükmün, yarın önceden düşünülememiş ve tahmin
olunamamış tesirler doğurması pek mümkündür. Bu bakımdan da kanunun anlamını
tayinde hâkimi aydınlatacak ışık, bilhassa toplum hayatının gerçeklerinden ve
ekonomik isterlerden gelecektir.
Yüksek Temyizin rolüne
gelince: Kanunun tatbiki işi belki teknik bakımdan kendisine terettüp
etmeyebilir ise de; mahkemeler üzerinde yürütmeye mecbur olduğu kontrol
kendisine çok önemli ödevler yüklemektedir. Bunları başlıca iki nokta etrafında
toplamak mümkündür.
1 - Hukuk yaratmak,
2 - içtihat birliğini
sağlamak.
Hukuk yaratma sözü
ödevin önemini anlatmaya yeter.
Bu konuda Türk
hukukunun mümtaz bir mevkii vardır. Filhakika, Türk Kanunu Medenisi hâkime,
kanun yapıcı imiş gibi karar vermek salâhiyetini tanımış bulunmaktadır. Türk
hâkimine bu yolda bir iktidar veren Kanunu Medenimizin birinci maddesi pek çok
yabancı milletler hukuk şinaslarının gıptasını ve hayranlığını çekmiştir.
Hâkimden toplumca
beklenen hizmeti alabilmek için ona adeta kanun yapıcısı imiş gibi hareket
edebilmek kudretini vermek gerektir. Bütün hukukların birgün bu kudreti
mahkemelerine tanımalarını temenni edelim. Aksi halde belli bir hukuk
sisteminde ilerleme ve gelişme görülemez. Çünkü hukuk müesseseleri durmadan
ilerlemektedir. Akit mefhumu, mülkiyet mefhumu, mesuliyet anlayışı, hayata
uydurulmak istenince şekilleri değiştirilmek lazım gelmektedir. Bunu da ancak
hâkimden bekliyebiliriz.
Hâkimin de unutmaması
icap eden bir nokta var: Kendisi yasa koyanın sahip olduğu serbestiye mâlik
değildir. Yine Kanunu Medeni hukuk yaratma işinde ne gibi kaynaklardan ilham
alındığını yazmıştır. Böyle olmasaydı, kanunun verdiği eşsiz kıymetteki
selâhiyet çok tehlikeli bir şey olurdu.
işte Kanunu Medenimizin
gösterdiği yoldan faydalanıldığı hallerde, mahkemelerimizden çıkacak kararların
teyidi suretile veya bizzat yaratacağı hukuk ile Temyiz Heyetiniz hakikî bir
hukuk kaynağı meydana getirmiş olacaktır.
Memleketimizin birçok
yerlerindeki mahkemelerin benzer davalarda verdikleri kararlarda, kanunu tatbik
edişleri arasında uygunluk bulunmasını gene Yüce Mahkemeniz sağlamaktadır.
Gerçekten herhangi bir
memleketin en yüksek mahkemesinden söz açılınca ilk akla gelen fikir, mahkeme
içtihatlarındaki birlik fikridir. Ancak bu birlik sayesindedir ki, fertler
kanun önünde eşit olabileceklerdir.
Mahkeme kararlarının
hukuka kaynak olduğu sadece bir beyandan ibaret değildir. Bir hakikattir da:
Bu hakikatin tahakkuku, ekseriya bir birinden farklı içtihat edecek hâkimlerin
kararları arasında bir birlik sağlanmasına bağlıdır. Bu itibarladır ki, Temyiz
Mahkemesi önünde davalıların menfaatından ziyade âmmenin ve hukukun menfaati
bahse mevzu olur. Temyiz murakabe selâhiyetini bu düşünce ile kullanacaktır. Ve
ancak bu sayededir ki, davalılar, yanılmaz diye tanıdıkları bir hâkimin ilamına
kavuşacaklarını bilerek emniyette olurlar.
Başlıca ödevlerine
hemen dokunmakla iktifa ettiğimiz Yüksek Mahkemenin vazifelerini hakkiyle
yerine getirebilmesi, hâkimlerin yüksek vasıfta, faziletli, adil ve hakşinas
birer insan olmalarına bağlı olduğu kadar maddi bazı şartların tamamlanmasına
da tabidir.
Davacı veya dava
olunan, yüksek büyük hâkime başvurmuş olmak için davasında verilen mahkeme
kararına karşı temyize geliyor. Bu hal Temyiz Mahkemesi'ne karşı fertlerin
beslemekte oldukları yüksek itimadın bir delili sayılabilirse de; bir taraftan
da Temyizi asıl ödevlerinden alıkoyacak ölçüde meşgul ve dolu bir duruma
sokmaktadır. Temyize yapılan müracaatların sayısı gittikçe yükselmektedir.
Görülüyor ki, temyiz yolu fevkalade bir yol olmaktan çıkmış, lüzumundan fazla
yüklü, adil bir yol haline gelmek istidadını göstermiştir. Kendisine gelen ye
yığınlar teşkil eden işleri Temyiz Mahkemesi hâkimlerinin mütemadi çalışması,
tükenmeyen gayreti ve mesleğe karşı gösterdikleri feragat dolu bağlılıkları
sayesinde halletmeğe uğraşmaktadır.
Ekonomik şartların
gittikçe karışması, mevzuatın hergün yeni bir ihtayaca cevap vermek endişesiyle
çoğalması, modern hayatın ilerlemesiyle paralel olarak artan muhataralar,
adalet kapılarına yapılan müracaatların ileride belki daha ziyade artmasını
gerektirecektir. Onun içindir ki, yarınki bunalmayı ve hazımsızlığı vaktiyle
önlemek pek yerinde olacaktır. Bunun için hakikî hüviyetini kaybetmiş olan eski
Teşkilât Kanununun yerine memleketin ihtiyacını karşılayacak yeni bir Teşkilât
Kanununun konulması zamanı gelmiştir. Bu suretle, Temyiz Mahkememiz içtihat
birliğini sağlamak ve hukuk yaratılmasını düzenlemek ve kontrol etmek,
rollerini huzur içerisinde ifaya imkân bulabilecek ve bu suretle, halkın
adalete olan güveni artacaktır.
Filhakika, adalete
karşı beslenen itimadı, bir taraftan hukuk yaratıcı ve içtihat birleştirici bir
Temyiz Mahkemesiyle, diğer taraftan da genel olarak hâkimlerin haiz olmaları
arzu edilen vasıflar meydana getirir.
Hâkimlerimizde birçok
vasıflar arıyoruz. Bunların başında şunları istiyoruz:
Doğru bir adalet fikri
taşımak ve daima adaleti muzaffer kılmak arzusuna sahip olmak: Bunun için
hâkimin kendisine sunulan davanın aydınlanmasına yarayacak bütün noktalan
araştırması ve bunları bulduktan sonra karar vermeyi düşünmesi lazımdır. Bundan
sonradır ki, kararın dayanacağı sebepler ele alınacak ve bunlardan en makûl ve
en mantıkî olanlar seçilecektir.
Hâkimin adalete uygun
bir hukuk düzeni yaratılmasına imkân vermesi için toplum ihtiyaçlarına ve
hakkaniyet ve doğruluk isterlerine göre hükmetmesi icabeder.
Bundan başkan, hâkimde
yüksek bir zekâ bulunması, anlayış ve sezişinin kuvvetli olması, kavrayış ve
bilgisinin geniş bulunması şarttır.
Kendisinde aradığımız
vasıflardan biri de kararlarında emin ve isabetli olmasıdır. Yapılmış olan bir
hukukî muamelenin ekonomik ve toplumsal faydasının ne olduğunu tayin edecek
olan hâkimdir. Kendisinin bu işi lâyıkile yapabilmesi, bir defa hukuk
esaslarını ve mevzuatı mükemmelen bilmesine ve çok geniş bir umumî kültüre
sahibolmasına bağlıdır. Aksi takdirde, kanunlarımızda kendisine verilmiş bulunan
geniş takdir salahiyetini kullanabileceği düşünülemez. Ve muhakkaktır ki, yeni
bir düşünüşe göre yetişmemiş olan hâkim kendisinden beklediğimiz verimi
veremiyecektir. :
Nihayet, hâkimlerimizde
tam bir vazifeseverlik, yüksek bir kalp ve vicdan istiyoruz. Çünkü, hâkim
herşeyden önce mükemmel bir insan olmalıdır. Her-gün birbirine aykırı
menfaatleri, birbirini yutmak isteyen ihtirasları düzenleyecek ve
yatıştıracaktır. Bu fırtınalar ortasında karşısındaki davalıların ahlâk
değerlerini de ölçmesi icabedecektir. Filhakika, ahlâkı, âdetleri, görenekleri
ve hakkaniyet ile doğruluğu hâkimden başka takdir ve tefrik edecek bir merci
yoktur, insanların münasebetlerinden ve hayatın tecrübelerinden faydalanmak,
bunlardan çıkaracağı derslere göre hukuku tatbik etmek modern Türk Hâkiminin en
başta gelen meşgalesidir.
Kendisinden toplum
hayatı içerisinde en kutsal ödevin yerine getirilmesini beklediğimiz hâkime,
lâyık olduğu maişet refahını ve hayat seviyesini temin etmekte gecikilmediğini
görmekle seviniyoruz. Kendilerini hâkimlik kürsülerinde adaleti tatbik etmek
üzere yetiştirdiğimiz genç elemanların meslekten uzaklaştıklarını görmekle
duyduğumuz üzüntüyü gidermek için mesleğin lazım gelen çekiciliği kazanmasına
biran evvel teşebbüs edileceğine de asla şüphemiz yoktur.
Yarının hâkiminde daha
mütekâmil, daha insanlaşmış bir toplum düzenini sağlayacak, hayat ile kanun
arasındaki ahengi muvazenede tutacak kabiliyetleri görmek memleketin refah ve
saadeti için teminattır.
Yüce hâkimler, sizlere
yeni çalışma yılınız için başarılar ve tam bir enerji ve esenlik dilerken,
yüksek huzurları ile törenimize onur verenleri de saygıyle selâmlarım.