Sayın Cumhurbaşkanım,
Sorunlarla
ve sıkıntılarla dolu bir adli yılı geride bırakırken, yeni adli yılı güzel
umutlarla, hayırlı olması ve başarılı geçmesi dileklerimle açıyorum.
Sayın
Cumhurbaşkanım, adli yargının bu önemli ve anlamlı gününe onur vermeniz
nedeniyle şükranlarımı sunarken; katılımlarıyla bizlere kıvanç veren seçkin
konuklarımızı, sevgili meslektaşlarımı, yazılı ve görsel basınımızın değerli
temsilcilerini en içten sevgi ve saygılarımla selâmlıyorum.
Tüm
olanaksızlıklara ve güç koşullara rağmen hukukun üstünlüğü ve demokratik hukuk
devleti ilkelerinin gerçekleştirilmesinde, başta laiklik olmak üzere
Cumhuriyetin temel ilkelerinin, devletin bölünmez bütünlüğünün gözetilip
kollanmasında, çok büyük hizmetler veren, adaletin doğru ve makul süre
içerisinde tecellisi için var güçleri ile çalışan, başta yargıç ve cumhuriyet
savcılarımız olmak üzere, tüm yargı mensuplarına, avukatlara takdir ve
teşekkürlerimi bildirmeyi kaçınılmaz bir görev sayıyorum.
Geçen
adli yıl içerisinde sonsuzluğa uğurladığımız değerli meslektaşlarımız ile diğer
adalet mensuplarını ve avukatları saygı, şükran ve rahmet ile anarken, yaş
haddi veya istekleriyle emekli olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Daire
Başkanları ve Üyelerine, Hakimler ve Cumhuriyet Savcıları ve personelimize Türk
yargısına yaptıkları çok yararlı ve özverili hizmetlerinden dolayı teşekkür
ediyor, sağlık, mutluluk dolu nice yıllar diliyorum.
Sayın
Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
İsterdim
ki, bu konuşmam önceki adli yılların açılış konuşmalarından farklı olsun.
İsterdim
ki, bu adli yıla hukukun üstünlüğünü, insan hak ve özgürlüklerini, en geniş
boyutlarıyla gerçekleştirip güvenceye alan, demokratik parlamenter rejimin,
özellikle kuvvetler ayrılığı ve denkliği ilkesini gerçek anlamda hayata
geçiren, bu bağlamda sözde değil, özde yargı bağımsızlığı ile yargı güvencesini
sağlayan, kısaca, devlete değil bireye evrensel nitelikleriyle öncelik tanıyan,
laik, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarını
hayata geçiren, çağdaş yeni bir anayasa veya en azından böyle bir anayasanın
hazırlık çalışmalarıyla başlayalım.
İsterdim
ki, öteki temel yasalarda gerekli tüm değişiklikler ve yenilemeler yapılarak;
yargısal, sosyal, siyasal, ekonomik alanlardaki sorunları aşacak yasal ve
yapısal reformların büyük ölçüde gerçekleştiğini görmenin hazzını yaşayalım.
İsterdim
ki, sanki toplumun değişmez kaderi haline gelen vurgun ve yolsuzluk
bataklığının kurutulması, işsizliğin, yoksulluğun azaltılması için gerekli ve
etkin önlemler alındığının, yargının önünün açıldığının kıvancına varalım.
İsterdim
ki, birey ve ulus olarak 80 yılı aşan bir zaman süreci içerisinde, hukuk
devleti, insan hak ve özgürlükleri, demokrasi, medeniyet ve çağdaşlaşma
yönündeki tüm birikim ve kazanımlarımızın, Yüce Atatürk’ün ilke ve devrimleri
üzerine kurulu, demokratik laik hukuk rejiminin olduğu unutulup göz ardı
edilmeden, Cumhuriyetin sağlam temelleri ve vazgeçilmez ilkeleri örselenip
zedelenmeden, aksine onlara dayanılıp, onlardan hız alınarak yeni bir ruh ve
heyecanla kalkınma, çağdaşlaşma, ileri uygarlıklara ulaşma yönünde el ve gönül
birliğiyle çalışıp çaba gösterelim.
Kısaca,
bireyleri hür ve güvenceli, toplumu çağdaş ve huzurlu, kalkınma yönünde hızla
ilerleyen önü açık ve aydınlık bir Türkiye için topluca, içtenlikle ve
özveriyle çaba sarf edelim. Demokratik hukuk devletinin erdemine ulaşalım.
Özlemlerden değil, övünülecek gerçeklerden
söz edelim.
Son
dönemlerdeki meclislerin ve hükümetlerin insan hak ve özgürlüklerine daha geniş
bir boyut ve anlam kazandıran ve güvence veren başarılı çalışmalarını,
özellikle Avrupa Birliği uyum yasaları yönünde gösterdikleri üstün gayretlerini,
Çek Yasası, İş Yasası, İcra İflas Yasasında Değişiklik Yapılmasına İlişkin
Yasa, Adalet Akademisi Yasası gibi yasaların kabul edilmesini takdirle
karşılıyor ve alkışlıyoruz. Meclis Komisyonlarında görüşülmekte olan yasa
tasarılarını biliyoruz. Ne var ki, kimi yasaların değiştirilip yenilenmesine,
iyi niyetli çabaların sürdürülmesine rağmen ulusumuzun istediği ve hak ettiği
konumdan çok uzaktayız.
Reform
sözcüğü, devamlı tekrarlanan ancak tam olarak gerçekleştirilemeyen bir amaçtan
öteye gitmediğinden; eskitilmiş, anlamını yitirir duruma düşmüştür. Ancak
toplumun köklü değişiklik gereksinimini açıklayacak başka bir kavram da
bulunmadığından reform sözcüğünü ısrarla kullanmak ve gereğini yapmak
zorundayız.
Bir
kez daha söylüyor ve tekrarlıyorum ki, sözü edilen köklü reformların
gerçekleştirilmesini ağırdan alma, yapılan küçük işleri reform gibi göstererek
oyalama, popülist politikalar uygulama lüksüne sahip değiliz. Çünkü
genç, dinamik, haklarını bilen ve arayan Türk toplumunun artık durmaya,
oyalanmaya, hatta ağır ilerlemeye tahammülü kalmamıştır. Bu reformları dış
dinamiklerin zorlaması ile değil, halkımızın gereksinmelerinin ve isteklerinin
bu doğrultuda olduğu bilinciyle yapmamız gerekmektedir. Öte yandan, her alanda
baş döndürücü bir hızla ilerleyen, gelişen, çağdaş ülkeler seviyesine çıkmamız,
ileri devletler topluluğu içerisinde saygın yerimizi almamız için bu bir
zorunluluktur.
YASAL VE
YAPISAL REFORM
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli
konuklar,
Çağdaş demokrasilerin en belirleyici özelliği
olan hukukun üstünlüğünün ve hukuk güvencesinin sağlanması için iki temel
unsurun bir arada gerçekleşmesi gerekir;
Bunlardan
birincisi, insan hak ve özgürlüklerini en geniş anlamda tanıyıp güvence altına
alan, evrensel ilkelere uygun, toplumun gereksinmelerine cevap veren iyi
yasaların çıkarılması,
İkincisi
ise, bunların doğru, etkin bir biçimde ve zamanında uygulanmasıdır.
Bu iki
temel unsurdan birinin veya her ikisinin bulunmadığı veya noksan olduğu bir
ülkede; hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin varlığından, hak ve
özgürlüklerin güvence altında bulunduğundan,
bunların doğal sonucu olarak da; sosyal barış ve huzurdan, teknik,
ekonomik ve kültürel kalkınmadan söz edilemez. Çünkü, barış ve huzurun, her alanda
kalkınmanın alt yapısını, etkin işleyen çağdaş bir hukuk sistemi oluşturur.
Türk hukukunda bu iki unsurun varlığını ve tam olduğunu ileri sürmek
olanaksızdır. Çağdaş batı ülkeleri, ekonomik, demokratik ve sosyal yapıda,
insan hak ve özgürlükleri yönünde, yeni açılım ve yaklaşımlara, bölgesel
örgütlenmelere ve küreselleşmeye, teknolojik ve iletişim alanında meydana gelen
değişme ve gelişmelere uygun olarak yasalarında hızlı bir değiştirme ve
yenilemeyi gerçekleştirdikleri halde, Türk Hukukunda bu iyileştirme ve değişme
çok ağır işlemekte, uluslararası hukuka ayak uydurmakta ve uyum sağlamakta geç
kalınmaktadır.
Aldığımız
yasaların birçoklarının asılları, batı ülkelerinde tamamen veya kısmen
değiştirilmiş bulunmaktadır.
Aksayan
ve eskiyen yasalarımızı dış etkenlerin zorlamasını beklemeden atılımcı,
ilerici, çağdaş Türk toplumunun gereksinmelerine ve isteklerine uygun olarak
makul süre içerisinde değiştirmek ve bu değişiklik sürecini zamanın getirdiği
ihtiyaca göre kesintisiz devam ettirmek
gerekmektedir.
Düzeltilmesi,
değiştirilmesi hatta yenilenmesi gereken yasalarımızın başında Anayasamız
gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasaları içerisinde insan hak ve
özgürlükleri, çoğulcu, güvenceli, özgürlükçü parlamenter rejim yönünden en
ileri ve gelişmişi 1961 Anayasası iken, 1982 Anayasası ne yazık ki tam bir
geriye dönüşün belgesi olmuştur.
1982
Anayasası bugüne dek birçok olumlu değişikliklere uğramış, başlangıç bölümü,
30’dan fazla maddesi değiştirilmiştir. Ancak çeşitli tarihlerde yapılan bu
değişiklikler yetersiz kalmış, hatta hazırlanış felsefeleri farklı olduğundan
öteki maddelerle uyumsuzluklar doğurmuştur. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
anayasal sorunu halen devam etmektedir. Tepkisel felsefeyle ve otoriter
devlet anlayışıyla hazırlanmış bu anayasada yer yer yapılan değişikliklerle
ancak sınırlı iyileştirmeler sağlanabileceği, değişim istek ve çabalarının sona ermeyeceği göz önünde
tutularak Türkiye’de pek çok sorunun kaynağını oluşturan 1982 Anayasası tamamen
değiştirilmeli, sadece bugünün değil, yarınların da ihtiyacını ve toplumun
beklentilerini karşılayacak, çağın evrensel değerleriyle bütünleşecek yeni bir
anayasa kabul edilmelidir. Toplumsal uzlaşma sonucu özgürlüklerin asıl,
kısıtlamanın istisna olduğu anlayışı ile hazırlanacak böyle bir anayasa rehberliğinde
ancak gelişmiş batı standartlarına ulaşabiliriz.
Tek
seçenek ve izlenmesi gereken en uygun yol bu olmasına karşın; özgürlükçü,
çoğulcu, çağdaş yeni bir anayasanın beklenen süre içerisinde çıkarılamaması
halinde farklı zamanlarda yapılacak birbirleriyle çelişen değişiklikler yerine,
çağdaş normlara uymayan tüm maddelerin hep birlikte değiştirilmesi yoluna
gidilmelidir.
1982
Anayasasında bunca değişiklik yapılmasına karşın; yasama, yürütme ve yargı ile
ilgili sorunlara dokunulmamış özgürlük ile otorite dengesizliği tam olarak
düzeltilememiştir. Halen yürütme organının öteki organlara özellikle yargı
organına karşı üstünlüğü ve hakimiyeti devam etmektedir.
Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı parlamenter sistemi
kabul etmiştir. Kuvvetler ayrılığı ve denkliği, yargı bağımsızlığı ilkesinin
bir gereği olarak, ayrıca yüksek mahkeme üye ve kurullarının en uygun seçimi
yapma yeterliliklerinin bulunduğu da göz önünde tutularak, Anayasanın 104/c,
154/4, 155/3, 156/2. maddeleri değiştirilmelidir.
Demokratik
parlamenter rejimin ön koşulu olan kuvvetler ayrılığı ve denkliği, yargı
bağımsızlığı ve yargıç güvencesi
ilkelerini yok sayan evrensel hukuk normları ile çatışan 140. maddenin 4. fıkrasının,
144, 159. maddelerinin Yargıtay’ın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına,
Başbakanlığa, Adalet Bakanlığına sunduğu Anayasa değişikliği taslağı yönünde
zaman yitirilmeden değiştirilmesi zorunluluğu vardır.
Anayasa
Mahkemesinin kuruluş ve çalışma usulü ile ilgili 146 ve 149. maddeleri; yüksek
mahkemenin, yürütme erkinin etkisi altında kalmaması ve etkinliğinin
artırılarak görevine devam edebilmesi için mutlaka değiştirilmelidir.
Yargıtay’da
ve Danıştay’da Birinci Başkan ve Daire Başkanlıkları seçimlerinin uzamasına ve
görevlerin aksamasına neden olan ve Yargıtay ve Danıştay Yasaları ile
düzenlenmesi yerine, gerekmediği halde Anayasada yer alan 154/3, 155/4. maddelerinin acilen
değiştirilmesi yoluna gidilmelidir.
Hukuk
devleti olmanın, yönetimi hukuka bağlı kılmanın başlıca koşullarından birisi de
bütün idari işlem ve kararların yargı denetimine bağlı olmasıdır. Başka bir
anlatımla, bir kısım idari işlem ve kararların yargı denetimi dışında tutulması
hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi ile bağdaşamaz. Bu ilkelere uymayan,
bir kısım idari işlem ve kararları yargı denetimi dışında tutan Anayasanın
105/2, 125/2, 129/3 ve 159/4. maddelerinin yürürlüğüne son verilmelidir.
Hukuk
Devleti kavramına uymayan, toplumun gereksinmelerini karşılamadığı anlaşılan
121, 122, 148 ve 153. maddeler yeniden düzenlenmeli, öteki tüm maddeler
toplumun beklentileri ve gereksinimleri, demokratik standartlar, insan hakları
ve hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda gözden geçirilmelidir.
Anayasalar
toplumsal uzlaşma belgeleridir. Gerek bu maddeler, gerekse değiştirilmesi
gereken öteki tüm maddeler, gözden geçirilip değiştirilirken herhangi bir
partinin veya iktidarın isteği ve tercihi değil, tüm toplumun beklentisi,
gereksinmeleri, demokratik standartlar, insan hakları ve hukukun üstünlüğü esas
alınmalıdır.
TEMEL
YASALARDA
YAPILMASI
GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER
Anayasada
yapılması gereken bu değişiklikleri ve iyileştirmeleri tamamlamak üzere bir
kısım temel yasaların da değiştirilmeleri ve yenilenmeleri zorunludur.
Bunların
başında yargıç bağımsızlığı ve güvencesi ilkeleri uyarınca 2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanunu ile 2641 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanununda
yapılması gereken değişiklikler gelmektedir.
1961
Anayasasının 134, 1982 Anayasasının 140. maddesinin emredici hükümlerine göre,
yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ilkelerine uygun biçimde yasalaşması
zorunlu olup da, kırk yılı aşkın süredir çıkarılmamasında ısrar olunan özel
yasa artık çıkarılmalı, yürütme ve yasama, kuvvetler ayrılığı ve denkliği
ilkesine gerçekten inandığını göstermelidir.
Halen
Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde olan Türk Ceza Kanunu ve Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu tasarıları hakkında toplumun, sivil toplum
örgütlerinin, çeşitli kurum ve kuruluşların ceza adaleti, temel hak ve
özgürlükler gibi hususlarda çekinceleri ve duyarlılıkları bulunmaktadır. Bu
eleştiri ve öneriler göz önünde tutularak bu tasarılar yeni baştan
değerlendirilmeli, çağdaş toplumlarda artık suç olarak kabul edilmeyen eylemler
suç olmaktan çıkarılmalı, idari para cezası verme yetki ve sınırları
genişletilmelidir. Kaldırılan sorgu yargıçlığının yerini doldurmak üzere
cumhuriyet savcılarının yetkileri arttırılmalı, inandırıcı kanıtı bulunmayan
olaylarda, cumhuriyet savcılarına takipsizlik veya kamu davasını erteleme
kararı verme yetkisi, kanıta dayanmadan açılan davalarda ise ceza
mahkemelerine iddianameyi ret etme
yetkisi tanınmalıdır.
Doğal
mahkeme kuralına aykırı bulunan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmalı,
görevleri ağır ceza mahkemelerine devredilerek ağır ceza mahkemeleri arasında
iş bölümü esası getirilmelidir.
Yürürlük
maddesi hariç Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen Bölge Adliye
Mahkemeleri Yasa Tasarısı bir an önce yürürlüğe konulmalı, bu yasaya paralel
olarak ve halen Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde bulunan Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu değişikliğine ilişkin yasa tasarısı görüşülürken, bölge
adliye mahkemeleri ile Yargıtay arasındaki görev sorunu Türkiye gerçeklerine
göre çok iyi belirlenmelidir. Bölge adliye mahkemeleri ilk derece
mahkemelerinde yapılan işlemleri yeni baştan tekrar etmemeli, onların yanlış
yaptığı, eksik bıraktığı hususları düzeltip tamamlayacak şekilde
görevlendirilmeli, böylece ilk derece mahkemesine benzer görevler yükletilerek
aşırı iş yoğunluğu karşısında bırakılıp çalışamaz duruma düşürülmemelidir. Öte
yandan, bölge adliye mahkemeleri kurulmasında, kaliteli adalet amaç;
Yargıtay’ın iş yükünün azaltılmasının bir sonuç olduğu gözetilerek bölge adliye
mahkemelerinin ikinci bir Yargıtay gibi çalışmaması için gerekli düzenlemeler
yapılmalıdır. Bölge adliye mahkemelerini aşıp Yargıtay’a gelecek davaların
bölge adliye mahkemelerinde çok fazla bekleyerek yargılamanın uzaması
önlenmelidir. Aşırı içtihat aykırılığı ve bölgesel adalet gibi çıkması olası
sorunların önlenmesi için gerekli duyarlılık gösterilmelidir. Bu yasa
tasarısına, hukuk mahkemelerinin kesin karar verme yetkilerini genişletecek
hükümler eklenilmeli, kesin karar verme sınırlarının enflasyona göre
kendiliğinden artması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Sulh ve asliye
mahkemeleri arasında verilen görevsizlik kararlarının davaların uzamasında
büyük payı olduğu uygulamanın gözlemi ile sabittir. Bu nedenle Hukuk Usulü
Mahkemeleri Kanununda ve maddi hukuk alanında gerekli değişiklikler yapılarak
asliye ve sulh hukuk ayırımına son verilmeli, hukuk mahkemeleri arasında
ihtisaslaşmaya göre iş bölümü yapılmalıdır.
Asliye hukuk mahkemelerine denk görev yapan asliye ticaret
mahkemelerinin çok hakimle çalışmasını makul gösterecek bir neden
bulunmadığından tek hakim esası getirilmelidir.
Pek
çok dava gereksiz yere açılıp yargının önü tıkandığından kişiler veya kişilerle
kamu kurum ve kuruluşları arasındaki özel hukuk ilişkilerinden doğan ve
tarafların iradeleriyle çözümlenebilecek davaların, önce uzlaşma kurullarında
çözüme kavuşturulması, mümkün olmadığı taktirde hukuk mahkemelerinde dava
açılması için usul hukukunda ve maddi hukuk da gerekli değişiklikler
yapılmalıdır.
Ceza
davalarının makul süre içerisinde doğru ve yansız bir şekilde görülüp
sonuçlanması, ceza adaletinin yanılgısız gerçekleşmesi, işkence iddialarının
kesin olarak son bulması için şimdiye kadar idari mercilerin tekelci bir
zihniyetle çıkarılmasını önledikleri ve halen Meclis gündeminde bulunan Adli
Kolluk Yasası bir an önce kabul edilip yürürlüğe konulmalıdır.
Her
yıl açılan binlerce kira tespit davaları mahkemeler ve Yargıtay’ın ilgili
daireleri için büyük bir yük teşkil etmektedir. 6570 sayılı Kira Yasası’nın
kira tespit komisyonlarının kurulması yönünde değiştirilmesinde zorunluluk
vardır. Böyle bir değişiklik pek çok davanın açılmasını önleyecek yargının iş
yükünü hafifletecektir.
Ekonomide
ve teknolojide meydana gelen büyük gelişmeler, küreselleşme, Avrupa Birliğine
uyum; Borçlar Yasası ve Türk Ticaret Yasasında toplumun gereksinmelerine göre
yeni değişiklikler gerektirmektedir. Bu yönde yapılan çalışmalar bir an önce
tamamlanıp değişiklikler gerçekleştirilmelidir.
Geniş
katılımı, parti içi demokrasiyi, örgütlenme özgürlüğünü, başka bir anlatımla
çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü demokrasiyi gerçekleştirmek, parlamentoyu
demokratikleştirmek üzere Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarında mutlaka
değişiklik yapılmalı, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, Anayasanın değişen 68
ve 69 maddelerine uyumlu hale getirilmelidir.
Tebligat
işlemleri davaların uzamasına büyük ölçüde etken olmaktadır. Ulaşım, iletişim
ve haberleşmede büyük gelişmeler kaydedilmiş, hız çağına ulaşılmıştır.
Teknolojik olanaklardan yararlanılarak, hızlı ve güvenilir tebligat yapılacak
şekilde Tebligat Kanunu değiştirilmeli, bu yönde posta hizmetleri ve kadrosu
çağımızın koşullarına uygun olarak yeniden yapılandırılmalıdır.
Davaların
uzamasına, yargıya duyulan güvenin azalmasına neden olan bilirkişilik
müessesesi, güven duyulacak, davaları uzatmayacak şekilde ayrı bir yasa ile
düzenlenmelidir.
Zamanında
ve gereği gibi infaz edilmeyen hükümler, önemini ve etkisini yitirmektedir.
İnfaz, yargılamayı tamamlayan en son aşamadır. Hukuk alanında birçok hükmün
zamanında ve gereği gibi infaz edilmediği uygulamada görülmektedir. Ceza
hükümlerinin infazında ise tüm hükümlülere otomatikman uygulanan meşruten
tahliye ve olur olmaz çıkarılan af yasaları hükümlerin caydırıcılığını ortadan
kaldırmaktadır. Bu nedenle İcra ve İnfaz Hukuku yeniden gözden geçirilmeli ve
değiştirilmeli, Ceza ve Tedbirlerin İnfazı Hakkındaki Yasa Taslağı biran önce
yasalaşmalıdır.
Yurdumuzda
ormanlar çoğalacağına azalmaktadır. Erozyon ürkütücü boyutlara ulaşmıştır.
Devlet ile orman köylüsü arasında kavga bir türlü bitmemekte, ormanlarımız alev
alev yanmaktadır. Devlet ormanların tahribatını önleyememekte, önce ormanda işgale ve
yapılaşmaya göz yummak sonra da bu yerleri orman dışarısına çıkarmak suretiyle
orman işgalini yasallaştırmak gibi yanlış politikalarla ormanların azalmasına
neden olmaktadır. Çaresizliğin sonucu olarak yapılan orman dışına çıkarma
işlemleri, artık gelenek halini almış durumdadır. Orman Bakanlığı
ormanların korunmasında yetersiz, azalmasına seyirci kalmaktadır. Ormanların
korunup çoğaltılması için yeni bir felsefe ile bireyden devlete, köyden şehre,
ceza evlerinden emniyet güçlerine ve okullara kadar tüm kurum ve kuruluşları bu
yönde örgütleyecek, aralarında el ve işbirliğini sağlayacak bir Orman Kanunu
çıkarılmasında zorunluluk vardır.
Cennet
kadar güzel ülkemizin doğası, havası, suyu, süratle bozulup kirlenmektedir.
Çevre bilincinin geliştirilmesi ve çevrenin korunmasında, toplumun örgütlenip
katılımının sağlanmasında yetersiz kalan Çevre Yasası, uluslararası ölçütlere
uygun olarak yeni baştan düzenlenmeli, bozulan doğanın eski hale getirilmesinin
zor hatta imkansız olduğu düşünülerek acele edilmelidir.
Uzun
yıllar beklenen Adalet Akademisi Yasası nihayet kabul edilmiştir. Adalet akademisinin başta yargıç, cumhuriyet
savcıları ve avukatlar olmak üzere tüm hukukçuların meslek öncesi ve meslek içi
eğitimlerine büyük katkı sağlayacağı kuşkusuzdur. Yasa hükümleri, Adalet
Akademisinin bağımsızlığı ve çalışması yönünde duraksamalar yaratmakta ise de
zaman içerisinde belirecek aksaklıkların giderileceğini ümit ediyoruz. Önemli
olan Adalet Akademisinin saygın, mutlak bağımsız görev yapması, verilecek
meslek içi eğitim ve öğrenimin yüksek düzeyde olmasıdır.
YASALARIN
DOĞRU ETKİN
VE
ZAMANINDA
UYGULANMASI
Türk
Hukukunda; hak ve özgürlüklerin güvenceye kavuşturulmasında, hukukun
üstünlüğünün sağlanmasındaki ikinci unsurun da tam olarak gerçekleştiğini,
yargının doğru, etkin ve zamanında işlevini yerine getirdiğini, söylemek
olanağı yoktur. İçinde bulunduğu sorunlar yargının büyük ölçüde görevini tam,
doğru ve zamanında yapmasını önlemektedir.
Yargının
sorunlarının giderilmesi, olanaksızlıklarının ortadan kaldırılması, iyi yasalar
çıkarılmasından daha öncelikli, daha ivedi, bir durum arz etmektedir.
Adalette
kaliteyi yükseltmenin, yanılgıyı azaltmanın önde gelen koşullarından biri, çok
iyi eğitim ve öğrenim görmüş, yasaları ve hukuku iyi bilen ve izleyen, sağlıklı
yorum yapan ve doğru sonuca varan
hukukçuların yargıda görev almalarıdır. İnsan unsuru hiçbir kurum ve kuruluşta
yargıda olduğu kadar ön plana çıkmamıştır. Çünkü adaleti ancak insanlar
gerçekleştirebilmektedir.
Böyle
bir amaca ulaşmanın tek yolu ise sübjektif, siyasi ve ideolojik görüş ve
düşüncelerden uzak durularak, yeterli mekan, değerli öğretim kadrosu ve zengin
bilgi kaynaklarına sahip; tek yanlı anlatıma ve ezberciliğe son veren,
araştırma, özgür düşünme, fikir üretme, tartışma, karar verme yeteneklerini
geliştiren, evrensel değerlere yönelik bir eğitim sistemi oluşturmak, gücünü
bilimden, Atatürk ilke ve devrimlerinden alan, çağdaş okullar ve özerk
üniversiteler açmak, mevcutları da aynı şekilde geliştirmektir.
Ne yazık ki, gün geçtikçe çoğalan
tabela fakülteleri ile hukuk öğrenimi süratle yozlaşmaktadır. Radikal önlemler
alınmadığı takdirde bu yozlaşma artarak devam edecektir. Yargıç etiği ve yargıcın
kendisine karşı bağımsızlığı ancak nitelikli bir eğitim ve öğrenimle
gerçekleştirilebilir.
Gerek
yargıç ve cumhuriyet savcılarının, gerekse avukatların mesleğe
kabullerinde sağlıklı bir sınav
yapılmamaktadır. Hakim ve savcıların sözlü sınavları yansızlıktan uzak olup,
Adalet Bakanlığının tekeline ve takdirine terk edilmiş bulunmaktadır. Meslek
öncesi ve özellikle meslek içi eğitim çok yetersiz kalmakta, uygulayıcıda
araştırma, öğrenme, sorgulama, sağlıklı yorum yapma ve karar verme, bilinç ve yeteneğinin oluşup gelişmesine yardımcı
olacak düzeye ulaşamamaktadır.
Yargıda
yapısal bozukluk artarak devam etmektedir. Bunların başında yargı bağımsızlığı
ve yargıç güvencesi gelmektedir.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE YARGIÇ GÜVENCESİ
Hukuk devletinin vazgeçilmez koşullarından
biri de yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesidir. Yargı bağımsızlığı aynı
zamanda kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereğidir. Anayasanın 9. maddesinde
yargı yetkisi Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır hükmü
konulmuştur. Yine 138., 139. maddeleri ve 140. maddesi yargı bağımsızlığı,
yargıç ve savcı güvencesine ilişkin detaylı hükümler içermektedir. Ancak
140. maddenin 4. fıkrası “hakimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet
Bakanlığına bağlıdır.” şeklindeki çelişik hükmü ile bağımsızlıktan değil
bağımlılıktan söz etmekte ve yargıç bağımsızlığını büyük ölçüde zedelemektedir.
Anayasamızda
yargıç bağımsızlığını kısıtlayan, kaldıran bu hüküm ile de yetinilmemiş 144. maddede,
yargıç ve cumhuriyet savcılarını denetleme görev ve yetkisi adalet
müfettişlerine verilmiştir. Müfettiş raporlarının, yargıç ve cumhuriyet
savcılarının meslekte ilerleme, yükselme ve tayin, hatta meslekten çıkarma
işlemlerinde birinci derecede etkisi bulunmaktadır. Adalet müfettişleri ise
2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununa göre Adalet Bakanlığı merkez
kuruluşunda ve tamamen Adalet Bakanına bağlı bir memur olarak çalışmaktadırlar.
Adalet
Bakanının emrinde çalışan bir müfettişin hakimler ve savcıların özlük işlerinde
bu denli söz sahibi olması yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ile asla
bağdaşamaz.
Anayasanın
159. maddesinin 2. fıkrasında ise Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanının
Adalet Bakanı, doğal üyesinin de Adalet Bakanlığı Müsteşarı olduğu öngörülmüş,
aynı maddenin 4. fıkrasında da Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine
başvurulamaz hükmü getirilmiştir.
Anayasanın
değinilen bu hükümlerinden açıkça anlaşılacağı üzere Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu Başkanı olan Adalet Bakanı, yanında kendisine bağlı, ayrı karar
vermesi olanaksız müsteşarı, müfettişleri, sekreteryası ile başkanlık etmekte,
karar vermekte ve kararına karşı yargı mercilerine başvurulamamaktadır. Kısaca
yine Anayasa
hükümleri ile yargının yürütme tarafından kuşatılması, denetlenmesi
sağlanmıştır. Bunların yanında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun
müstakil bir bütçesi ve binası dahi yoktur. Yargıçlar ve cumhuriyet
savcılarının mesleki kaderleri üzerinde mutlak yetkilere sahip bu kurul,
bağımsız olmadıkça yargıç bağımsızlığından ve güvencesinden söz etmek elbette
mümkün olamayacaktır.
Bu
hükümler Anayasada durduğu sürece yargı bağımsızlığından ve yargıç
güvencesinden asla söz edilemez. Nitekim 1982 tarihinden itibaren Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulunun kararları tarafsız karar olarak güven vermemiş,
çıkarılan her kararname basında, kamu oyunda, tüm adalet teşkilatında, Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulunun bir kararnamesi değil de Adalet Bakanlığının hatta
iktidardaki partilerin veya partinin bir tasarrufu ve kararnamesi olarak
algılanıp değerlendirilmiştir.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu dururken,
Adalet Bakanlığı Müsteşar Vekili tarafından tüm yargıç ve cumhuriyet
savcılarına gönderilen 26.06.2003 tarih 11/86 yine aynı tarih 12/87 sayılı
genelgeler dahi başlı başına Türkiye’de yargıç bağımsızlığı ve güvencesi
bulunmadığını gösteren en yeni ve en çarpıcı belge örnekleridir. Çok onurlu ve
saygın yargıçlık ve cumhuriyet savcılığı mesleğinin etik kurallarına uymayan
münferit kişiler hakkında yasal işlem yapmak yerine, yargıçlık ve cumhuriyet
savcılığı görevlerini onurla yerine getiren tüm meslek mensuplarına gönderilen
bu genelgeler, onların mesleki onurlarını yaralaması yanında, Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu ile yargıç ve cumhuriyet savcıları arasında bir iletişim
zorluğu yaşandığını, arada Adalet Bakanlığının bulunduğunu, yargıç ve
cumhuriyet savcılarının mesleki kaderleri üzerinde halen siyasetçilerin ve
birtakım güç odaklarının etken olduğunu
göstermektedir. Oysa siyaset bulaşan yargının, yansızlığını, saygınlığını ve kendisine
karşı duyulan güveni yitirmesi kaçınılmazdır.
Avrupa
Birliği normlarına ulaşmak için büyük gayret sarf eden, bu yönde Yedinci Uyum
Yasasını çıkaran hükümet ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin, temel hak ve
özgürlüklerin korunmasının, hukuk devleti olmanın ön koşulu olan yargı
bağımsızlığına ve yargıç güvencesine bu denli duyarsız hatta isteksiz kalması
büyük bir talihsizliktir. Hem de Avrupa Birliğine uyum yönünde büyük bir
noksanlıktır.
Yargı
bağımsızlığından ve yargıç güvencesinden kaçınıldığı, yasal yükümlülük yerine
getirilmediği sürece hak ve adaletin, hukukun üstünlüğünün, gerçekleşmesini
istemek, hayalden ibaret kalacaktır.
Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi
yargıya tanınan bir ayrıcalık değil, herkes için gerekli olan hak ve adalete
ulaşmanın tek yoludur.
Bağımsız
ve yansız, etkin işleyen, zamanında karar veren, sorunlarından arındırılmış bir
adalet sistemi için öncelikle geçmişin deneyimlerinden yararlanılarak
Yargıtay’ca hazırlanan ve hükümete sunulan Anayasa Değişiklik Taslağı
doğrultusunda ilgili maddelerin değiştirilmesi, buna paralel olarak pek çok
maddeleri değişikliğe uğrayacak 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunuyla,
2641 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanununun yeni baştan düzenlenmesi
gerekmektedir.
Yargı,
devletin en yoksul ve en zayıf erki haline getirilmiştir. Çünkü erkler arası
eşitlik sözde kalmış, yargının tüm maddi kaynakları yasama ve yürütme organının
takdirine bırakılmıştır. Yasama ve yürütme organları da bu takdir haklarını yargıya karşı çok cimri kullanmışlar öyle ki,
yargının bütçedeki payını tarihinin en düşük seviyesine indirmişler, yüzde
birlerin altına düşürmüşlerdir.
Anayasanın,
yargıç ve cumhuriyet savcılarının özlük haklarının yargı bağımsızlığı ve yargıç
güvencesi ilkelerine göre düzenlenmesini öngören 140. maddesinin 3. fıkrası
hükmü aradan bunca zaman geçtiği halde yerine getirilmemiş, özel yasa
çıkarılmamıştır. Anayasanın emredici hükmü ile çelişen, bu ihmali aşan umursamazlığa
karşı ne gibi etkin önlemlerin alınması gerektiğini, yargı artık düşünür hale
gelmiştir.
Yargının
mekan, araç gereç, personel sorununun düzeltilmesi yönünde henüz bir işaret
görülmemektedir. Yargı, çağdışı bina, araç-gereç, yetersiz ve eğitimsiz
personel sorunlarıyla karşı karşıyadır. Cumhuriyet savcısı ve yargıç
kadrolarında noksanlık, personel açığı, yargıyı durma noktasına getirmiştir.
Israrlı isteklerimize rağmen Yargıtay’da dahi personel açığı azalacağına
süratle çoğalmaktadır.
Altından kalkılamayacak iş miktarı,
aşırı maddi ve fiziki imkansızlık, yabancı dil bilen iyi yetişmiş hukukçuların
ve personelin yargıda görev almasını önlemekte, bu husus girmeye çalıştığımız
Avrupa Birliği değerlerini daha yakından takip etmemizi zorlaştırmaktadır.
Zaman geçirilmeden gerekli önlemler
alınmadığı takdirde, bireyin hak ve
adalete ulaşma güvencesi kaybolacak, toplumun barış ve huzuru ile ekonomik
kalkınma alanında görülen tahribat, çok daha büyük boyutlara ulaşacak, devletin
temelini ayakta tutmak mümkün olmayacaktır.
Adalet Bakanlığınca başlatılan ve
Yargıtay’ın işbirliği ile gerçekleştirilecek olan Ulusal Yargı Ağı Projesi
(U.Y.A.P) bilgiye ulaşılması, hataların azaltılması, davaların süratlenmesi
yönünde yargıya ümit kaynağı olmakta, yargı bu projenin tamamlanmasını
sabırsızlıkla beklemektedir.
Yargının içinden gelen, yargı
bağımsızlığının zorunluluğuna ve erdemine inandığını bildiğim sayın Adalet
Bakanımızın, bu yönde çok önemli görevler üstleneceğine inanıyorum.
ATATÜRK VE DEMOKRASİ
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
Demokratik, laik, çağdaş Türkiye
Cumhuriyeti hukuk devletinin; sağlam, sarsılmaz temelleri, Atatürk’ün ilke ve devrimleri üzerine oturtulmuştur.
Türk Toplumunu demokrasiye,
çağdaşlaşmaya hazırlayan yüce Atatürk’ün önderliğinde, sağlam temeller üzerine
kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu güne dek bu ilke ve
devrimlerin bir sonucu olarak insan hak ve özgürlüklerinin geliştirilip
güvenceye kavuşturulmasında çok önemli aşamalar kaydetmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çoğulcu,
katılımcı, özgürlükçü, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne dayalı,
demokratik hukuk devletleri arasındaki saygın yerini Atatürk’ün ilke ve
devrimlerine borçlu olduğu, yadsınamaz gerçeklerdendir.
Ancak, Türkiye Cumhuriyetinin, ülkesi
ve ulusu ile bölünmez bütünlüğünü, aydınlanma ve çağdaşlaşma yönünde
ilerlemesini; kendi emellerine uygun bulmayan gerici, bölücü, çıkarcı çevreler
değişik görünüm ve söylemlerle Atatürk ve Atatürkçülük karşısında açıktan veya
gizli yıpratma ve yaralama faaliyetlerine devam ede gelmişlerdir.
Bütün bunlara karşın, Türkiye
Cumhuriyeti, hukukun üstünlüğü, demokratik hukuk devleti, insan hak ve
özgürlükleri yönünde çok önemli atılımlar gerçekleştirmiştir. Bu süreç son
zamanlarda hızlanarak devam etmektedir. Atatürk ilke ve devrimlerini halen anlayamayan
veya içlerine sindiremeyen, çağdaşlaşma girişimlerini geriye döndürmek isteyen
kimi çevreler, bu kez Atatürkçülüğü demokratikleşmeye, Avrupa Birliği
kriterlerine ulaşmaya, temel hak ve özgürlüklerin gelişmesine engel olan bir
ideoloji, resmi bir doktrin gibi göstermek suretiyle yıpratma eylemlerine hız
vermişlerdir. Ayrıca bu malum kimseler, dış ülkelerdeki bir kısım kuruluş ve
kişileri de etkileyip, gerçeklere uymayan kendi görüş ve düşüncelerini onlara
tekrar ettirme yolunu seçmektedirler. Öyle ki, kimileri hak ve özgürlükleri
koruma adına Atatürk isminin anayasadan çıkarılmasını önerecek kadar ileri
gitmektedirler.
Hemen belirtmek gerekir ki, onun
ölümünden sonra kimilerince Kemalizm
olarak isimlendirilmiş olsa da Atatürkçülük ne bir ideoloji, ne bir teori,
nede bir katı dogmadır.
Atatürkçülük fert, toplum ve devlet yaşamını
akla ve bilime göre düzenlemektir.
Sürekli ilerlemeye, gelişmeye,
çağdaşlaşmaya, temel hak ve özgürlüklere tamamen açık bir devrimin adıdır. Bir
ileri uygarlık projesidir.
Atatürkçülük, geçmişin dar zaman kalıpları
içerisine sığacak bir ideoloji değil, gelecek zamanların evrensel değerleri ile
bütünleşecek ilkeler topluluğudur.
Atatürk, Avrupa’nın birçok ülkesi
ırkçı, totaliter, hak ve özgürlükleri yok sayan rejimlerle yönetilirken; o
buhranlı ve olumsuz koşullar içerisinde Kurtuluş Savaşını “milletin kayıtsız
şartsız egemenliği” adına gerçekleştirmiş, bilimin yol göstericiliğinde
Cumhuriyetin yasal ve kurumsal temel yapısını oluşturmuştur. Örnek aldığı batı
toplumlarını dahi geride bırakacak şekilde hukuk ve insan hak ve özgürlükleri
yönünde, büyük devrimler gerçekleştirmiştir.
Atatürk, devleti teokratik yapıdan
kurtarmış, çok kısa bir süre içerisinde demokratik yapıyı kurmuş, daha sonra
gerçekleşecek gelişmelerin önünü açık tutmuştur.
Atatürk devrimlerini; demokratik
düzenin, yasal ve geçerli düzeyi ile
bilimsel yönetimin kabul görmüş ilkelerinin sağlam zemini üzerine
oturtmuştur.
Atatürk’ü evrensel kılan, onun çağdaşlaşma,
aydınlanma ve demokratik hukuk devletini kurma yönünde başlattığı ve yaşama
geçirdiği bu temel ilkelerdir.
Atatürk, “Ben, hiçbir değişmez düstur,
öğreti bırakmıyorum. Bilim değişiyor, bilimi izleyenler beni izlemiş olur” sözleriyle aydınlanma ve çağdaşlaşma
felsefesini açıklamış, tüm icraatlarıyla toplumun ilerleme ve gelişme yönündeki
geleceğini hazırlamıştır.
Ne yazık ki, Atatürk ilke ve devrimleri
1950’lerden sonra bir yandan popülist politikacılar ile devrim ve yenilenme
karşıtlarının; öte yandan, Atatürk ilke ve devrimlerinin önemini, içeriğini ve
amacını, tam olarak kavrayamayan, onlara biçimsel ve yüzeysel yaklaşan,
ilerici, atılımcı felsefesini yanlış yorumlayan, sözde Atatürkçülerin el ve
işbirliği ile aşındırılmaya, yıpratılmaya, slogan haline getirilmeye
başlatılmış; Türkiye’nin üretici bilgi dinamiği zayıflatılmış, yasal ve yapısal
yenilenme, çağdaş, demokratik toplum olma, evrensel ilkelerle buluşma yönündeki
hızı yavaşlatılmıştır. Atatürk’ün, yıllar sonrasını okuyan dehası ile yaptığı
“Demokrasi, geleceğini akıl ve bilimden alır”, “Yaşam, kuramları değil,
kuramların yaşamı izlemesi gerekir” şeklindeki ikazları yeteri kadar dikkate
alınmamış; onun gösterdiği yoldan, düşünce ve amaçlarından, sapma baş
göstermiştir.
İşte, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
mevcut sorunları yapılan bu yanlışlıklardan ve sapmalardan kaynaklanmaktadır.
Bütün
bunlara karşın, gücünü akıl ve ilimden alan Atatürkçülük, Wendel Wilkie’nin
söylediği gibi “Kollara işaret takılmadan, üniformalara bürünmeden, kitleleri
asabi heyecanlarla dalgalandırmadan gerçekleştirildiğinden” büyük çoğunluğun
tutkusu haline gelmiş, tabana yayılmış demokrasinin, hukuk devletinin erdemine
inanmış, genç, dinamik, aydınlık dolu geleceğe yönelmiş bir Cumhuriyet nesli
yetişmiştir.
Yapılması
gereken iş, bilimsel ve toplumsal gerçeklere uymayan yapmacık iddialarla geriye
dönüş yolları veya yeni cumhuriyet maceraları aramak yerine, Cumhuriyetin ilk
yıllarındaki inanç ve dinamizm ile toplumun önünü tıkayan engelleri kaldırmak,
Atatürk ilke ve devrimlerinin yol göstericiliğinde yasal ve yapısal reformları
zaman yitirmeden gerçekleştirmektir.
AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNİN
VE
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
KARARLARININ BAĞLAYICILIĞI
Bu
bağlamda;
Çağdaş,
demokratik hukuk sistemlerinde, bireylerin sırf insan olmaları nedeniyle doğuştan
sahip oldukları; dokunulamaz, bölünemez, devredilemez, vazgeçilemez hak ve
özgürlükler artık devletlerin iç hukuk
sorunu olmaktan çıkmış, uluslararası bir boyuta ve güvenceye kavuşturulmuştur.
Günümüzde, insan haklarını en ileri boyutlarıyla tanıyıp, güvence altına almak,
saygın bir hukuk devletinin en sağlam göstergesi sayılmaktadır.
Türkiye
26 Haziran 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesini imzalamakla, insan
hakları ve temel özgürlüklerine saygı duyulması ilkesini kabul etmiş, 1949
yılında Avrupa Konseyine üye olmuş, 04.11.1950 tarihinde Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesini imzalamıştır.
Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesini, hukukunun bir parçası sayan Türkiye Cumhuriyeti,
Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuru hakkı ile Avrupa İnsan
Hakları Divanının, daha sonra da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının
bağlayıcılığını kabul etmiştir. Ayrıca, iç hukukunda bu yönde gerekli
düzenlemeleri yapmış ve kurumlar oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,
insan haklarına saygılı olmayı, Cumhuriyetin temel ilkeleri arasında saymıştır.
Son dönemlerde, insan hakları alanında, yasalarımıza yeni birçok hükümler
eklenmiştir.
İnsan
hakları kavramı, en geniş anlamıyla olanı değil, olması gereken hakları
anlatır. Bu itibarla insan hakları daima gelişip genişlemesi gereken
haklardandır. İnsan haklarının gelişmesi ve güvenceye kavuşturulması yönünde
yapılanlar, hiçbir zaman yeterli görülmemelidir. Bu yüce değerlere,
bütün kamu kurum ve kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin sahip çıkması gerekmektedir.
Ancak, bu yönde en büyük çaba hukukçulara, özellikle yargıya düşmektedir. İnsan
hakları ihlalleri, ilkel bir davranış biçiminden öte, tüm ulusları ilgilendiren
bir insanlık suçu olarak kabul edilmektedir. Bu ihlallerin önlenilmesi ve insan
haklarının daha da geliştirilip yerleştirilmesi, bu kavramları ortaya
koyanlardan çok, bu kavramları yaşama geçiren cumhuriyet savcıları, yargıç ve
avukatların insan haklarına verdikleri öneme bağlıdır. Yasaları, toplumun
gereksinimlerine cevap veremeyen; soyut katı kurallar olmaktan çıkarıp, hayatın
yaşanan bir parçası haline getiren, yasayı hukuka dönüştüren, üstün kişilerin
cumhuriyet savcıları ve yargıçlar olduğu belleklerde yer etmelidir. Kötü
yasanın, iyi uygulayıcılar elinde zararlı etkisini yitireceği yargısal bir
gerçektir. Yorum ve uygulamanın, yasanın ve ilkenin yazım şeklinden önde
gelmesi, uygulamaya ve yoruma büyük önem kazandırmaktadır.
İyi
yasanın, iyi uygulanması asıldır. Bu iki koşuldan biri yoksa iyi uygulanan kötü
yasanın, kötü uygulanan iyi yasaya daima tercih edileceği ilkesi uygulamaya yön
vermelidir.
Bu
nedenlerle yargıçlar, cumhuriyet savcıları ve avukatlar hukuk eğitimlerinin ilk
yıllardan itibaren, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını koruma yönünde çok iyi
yetiştirilmeli, meslek öncesi ve meslek içi eğitimleri daha etkin bir şekilde
sürdürülmelidir.
Yasaları
değiştirmek veya yenilemek zaman almaktadır. Bu itibarla; yasaların toplumun
gereksinmelerine her zaman cevap verememe ve toplumun gerisinde kalma olasılığı
vardır. Cumhuriyet savcıları ve yargıçların, yasaların el verdiği ölçüler
içerisinde, yasaları daima insan hak ve özgürlüklerinin daha geliştirilip
yerleştirilmesi, hukukun üstünlüğünün gerçekleştirilmesi yönünde daha ilerici,
daha çağdaş, daha geniş ufuklu yoruma tabi tutarak uygulamaları gerekmektedir.
Unutulmamalıdır
ki, yasa
koyucunun görevi zamanın koşullarına göre yasa yapmak; yargıçların görevi ise,
yasaları kalıcı, evrensel değerlere uygun olarak, özgür vicdanlarına göre
yorumlayarak hukuku yaratmaktır.
Şu
hususu da açıklamak zorundayım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye
Cumhuriyeti aleyhine açılan davalar çok büyük sayılara ulaşmıştır. Ne yazık ki,
birçoğu aleyhte sonuçlanmaktadır. Bir davanın hazırlık, soruşturma ve karar
aşamasında, iç hukuk kadar evrensel ilkelerin, özellikle Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının mutlaka
dikkate alınması gerekmektedir. Esasen, bu husus Anayasamızın 90.maddesinin son
fıkrası hükmünün gereğidir. Karar gerekçelerinde Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının göz önünde tutulup
tartışılması, hükme derinlik, evrensellik ve güven kazandıracaktır.
Kabul
edilen uluslararası sözleşmeler ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile iç hukuk
kuralları arasında çatışma ve çelişki çıktığında, iç hukuk kurallarının
uygulanması şeklindeki kimi hukukçuların görüşlerine iştirak etmeyi olanaksız
görüyorum. Hemen belirtmek gerekir ki, uluslararası sözleşme kabul edilmekle,
kendisiyle çelişen iç hukuk hükmü açıktan olmasa da örtülü olarak yürürlükten
kaldırılmış sayılmalıdır. Uluslararası sözleşme yürürlükte iken, sonradan onun
hükümlerine aykırı bir yasanın kabul edilmesi de tek taraflı olarak
uluslararası sözleşme hükümlerini ortadan kaldırmak gibi bir durum yaratır.
Böylece, bir devlet uluslararası sözleşmenin bağlayıcı hükümlerinden kurtulmuş
olur. Oysa evrensel hukuk kurallarına göre bir uluslararası sözleşme başka bir
uluslararası sözleşme ile ancak ortadan kaldırılabilir. Esasen anayasaya
aykırılığı ileri sürülememe, tek yanlı olarak yürürlükten kaldırılamama gibi
özellikleri bulunan uluslararası sözleşmelerin ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi hükümlerinin ulusal yasalarımıza göre konumunu tartışmanın pratikte
hiçbir yararı ve gereği de yoktur. Bazı görüş ve bahanelerle Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi hükümlerinin göz ardı edilmesi sözleşme hükümlerine ve
evrensel hukuk kurallarına ters düşer.
Yargıtay
Birinci Başkanlığınca olası çelişkileri önlemek düşüncesi ile Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi kararları artık bütün dairelere zaman geçirilmeden
duyurulmaktadır. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları Yargıtay’ın
internet sayfasında yayımlanmaya başlanılmış, izleyen tüm hukukçuların
bilgilendirilmesi sağlanmıştır.
LAİKLİK VE DEMOKRASİ
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
ana yapısı, vazgeçilmez belirleyici özelliğidir.
Gerek birey olarak, gerekse toplum olarak
çağdaş tüm kazanımlarımız, laik düzen
ile elde edilebilmiştir. Esasen, laiklik olmaksızın egemenliğin kayıtsız
şartsız millet tarafından kullanılmasından, hukukun üstünlüğüne dayalı
demokratik hukuk devletinin mevcudiyetinden asla söz edilemez.
İleri medeniyet seviyesine ulaşmış tüm
ülkelerde, değişmez din kuralları ile daima değişen toplum ve devlet yaşamının
yönetilmesi hiç düşünülmemektedir. Bu nedenle, büyük devrimci Mustafa Kemal
Atatürk, akıl ve ilmi, hayata rehber göstermiştir.
İslamiyet’te din ve devlet işinin
sınırlarını belirleyen ve birbirinden ayıran reform yapılmadığından, dinin
devlet işine karışması ve devlet düzenine hakimiyeti kaçınılmaz bir sonuç
olmuştur. Geçmişte ve zamanımızda şeriat hukuku ile yönetilen devlet düzenleri
bunun somut örnekleridir.
Dinin devlet ve siyaset işine karışması ise,
bir yandan dinin istismarına, tartışma konusu yapılıp yıpratılmasına yol açmış;
öte yandan, toplumların demokratikleşmesine, ilerlemesine, insan hak ve
özgürlüklerinin gelişmesine engel olmuştur. İşte laiklikte; dinin kutsal
yerinde kalması sağlanmış; devlet işleri ise aklın ve ilmin özgür ortamına terk
edilmiştir. Laiklikte din ve devlet kendileri için belirlenen sınırlar
içerisinde kalarak topluma barış, huzur ve güven getirmişlerdir.
Laik
devlette, akıl, ilmin ve fennin özgür ortamında toplumu daha ileri medeniyet
seviyesine taşırken, her fert dinini seçmekte ibadetini yapmakta inançlarını
açığa vurmakta hür ve serbest kalmıştır.
Laiklikte,
akıl ve din, toplum ve yönetim, arasında çatışma değil barış, huzur ve dostluk
mevcuttur. Çünkü laiklikte, akıl, inancın baskısından kurtulmuş ve özgür duruma
gelmiştir. Laiklik, inanç ve
ibadet özgürlüğünün temeli ve en büyük güvencesi olmuştur. Yüce İslamiyet dini
akla büyük önem vermiştir. Ne var ki, değişmez, tartışılamaz, kutsal din
kuralları kamu hukuku alanına hakim olduğu sürece aklın ve ilimin ışığında
gelişme ve ilerleme azalmıştır.
Laiklikte, hiçbir zaman din dışlanmamakta, aksine
din bulunması gereken kutsal yerinde korunarak, din ve vicdan özgürlüğü en
geniş anlamıyla yaşama geçirilmektedir.
Devlet düzeninde ve bürokrasideki yapısal bozukluğun
doğurduğu olumsuz sonuçlardan laiklik ilkesi sorumlu tutulamaz.
Laiklik kimilerinin söylediği gibi devlet
otoritesini dışlayacak, başkalarının din ve vicdan özgürlüğünü tehlikeye
düşürecek kadar sınırsız özgürlük tanıyan bir ilke de değildir. Evrensel
hukuk kuralları bir hakkı kullanarak başka bir hakkın yok edilmesine izin
vermez. Din ve vicdan özgürlüğü, başkalarının din ve vicdan özgürlüğüne
saygıyı da içermektedir. Laik düzende, kişi ile Tanrı arasındaki ilişkide,
sınırsız bir özgürlük tanınması esastır. Din, ibadet ve inanç kişinin özel
hayatının kutsal bir parçasıdır. Devlet bu alana giremez, etki altına alamaz.
Ancak tanınan bu özgürlük kişi ile Tanrı arasındaki boyutundan çıkarılarak,
başkalarının ibadet ve inancına zarar verdiği, diğer bir anlatımla, kamu
alanına taşırıldığı anda, tüm hak ve özgürlüklerde olduğu gibi devletin
müdahalesi ve onu başkalarının din ve ibadet özgürlüğüne zarar vermeyecek
sınırlar içerisine çekmesi gerekir. Laik düzende devlet tarafsız ve herkese eşit
uzaklıktadır. Ancak sınır ihlallerine dur demek vazifesinin gereğidir. Özgürlük
başkasının özgürlüğü ile sınırlandırılırsa haklılık kazanır. Aksi
halde, kuvvetli zayıfın, çoğunluk azınlığın din ve vicdan özgürlüğünü gasp
edecektir. Bu hazin sonucu, tarihin tekrarı hep göstermiştir. Devlet bu
anarşiye seyirci kalamaz. Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü adına
devleti devre dışı bırakmak isteyenlerin uzak amacı önce anarşi, sonrada
teokratik devlet düzeninden başka bir şey olamaz. Devletin, dokunulamaz özgürlük
bahanesiyle; bir kesimin din ve vicdan özgürlüğünün yok sayılmasına,
zedelenmesine seyirci kalması, varoluş nedenine ters düşer. Ne pahasına olursa
olsun, sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle, İslâmî devlet kurma
heveslilerinin aynı amaçta birleştikleri kuşkusuzdur.
Kavram kargaşası yaratılarak veya insan hak ve özgürlüklerinden,
demokrasiden söz ederek, laik düzen hakkında zihinleri bulandırmak, din ve
vicdan özgürlüğü ihlallerine zemin hazırlamaktır.
Laikliğin
demokrasinin temeli, din ve vicdan özgürlüğünün en büyük güvencesi olduğu hiç
unutulmamalıdır.
YOLSUZLUK VE YOZLAŞMANIN ÖNLENMESİ
Sayın
Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
En
geniş anlamda, kamusal yetkinin yasa dışı kullanımını içeren her türlü eylem ve
işlem olarak tanımlanan yolsuzluk, önlenilmesi bir yana, boyutları ve tahribatı
her geçen gün daha da büyüyüp artan, sosyal bir sorun olarak devam etmektedir.
Bugüne dek sadece yakınmakla yetinilmiş, yolsuzluğun nedenleri tam olarak
saptanıp yeterli ve etkili önlemler alınmadığından, yapılan işlemler
gösterişten öteye geçememiş, yolsuzluk, ekonomik ve sosyal hayatımızın
adeta doğal ve vazgeçilemez bir özelliği olmuştur.
İleri
boyutlardaki yolsuzluk, kayıt dışı ekonomi, kara para ve aklanılması, birey
etiğini yok etmekte, ekonomik ve sosyal çöküntüye neden olma noktasına gelmiş
bulunmaktadır.
Bu
şekilde, kamusal yetkinin çıkar karşılığı yasadışı kullanılmasının yaygın
biçimde devam etmesi sonucu, siyası otoriteye duyulan güven, hukuka bağlılık ve
saygı azalmakta hayat daha da zorlaşıp pahalı hale gelmektedir.
Kamu
yönetimindeki yetersizlik, kalitesizlik, aşırı bürokrasi ve kırtasiyecilik,
kişisellik, etkili denetim noksanlığı, hızlı nüfus artışı ve çarpık kentleşme,
enflasyon, işsizlik, ücret ve gelir dağılımındaki dengesizlik, özellikle kamu
kesiminde çalışanların ücretlerinin düşük olması, kısaca yasal ve yapısal
noksanlık ve bozukluk devam ettiği sürece bunların doğal sonucu olarak
yolsuzluk ve yozlaşma da devam edecektir.
Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin saygınlığı ile bağdaşmayan bu olumsuz görüntüye biran
önce son vermek; ulusumuzun, temiz toplum, dürüst yönetim beklentisini
karşılayabilmek için, başta Anayasamızın 83, 100 ve 129/son maddelerinin
değişikliği olmak üzere, yasal düzenlemeler ivedilikle gerçekleştirilmeli,
yolsuzlukla mücadele hakkında çıkarılan ve yetersiz kalan tüm yasalar ve
özellikle 4483 sayılı Yasa yeni baştan gözden geçirilmeli, yolsuzlukla
mücadelenin yasal zemini hazırlanmalıdır.
Yolsuzlukla
mücadelede, bağımsız ve yansız yargının önemi büyüktür. Bağımsız ve yansız
olmayan kimi kurulların yaptığı yolsuzluk araştırmaları, hiçbir zaman güven ve
sonuç vermemektedir. Kanıtı bulunan veya kanıta ulaşılması mümkün olan tüm
olaylarda, doğruya ulaşılması ve adaletin tecelli etmesi bağımsız ve yansız
yargının kuruluş amacıdır. Bu nedenle yolsuzlukla mücadelede yargının önü
açılmalı, yargı, yolsuzlukları bulup, gerekli yaptırımları uygulayabilmesi
yönünde donatılmalı, yolsuzlukların araştırılıp soruşturulması konusunda yargı
sistemimizdeki yetersizlik ortadan kaldırılmalıdır.
Kamu
hizmetleri basitleştirilip hızlandırılmalı ve saydamlaştırılmalı, halkın ve
sivil toplum örgütlerinin bilgi alma, belgelendirme hakkı güvenceye
kavuşturmalı, özellikle yüksek yolsuzluk riski taşıyan işlerde bu hususa daha
da büyük önem verilmelidir.
Başta
yargı olmak üzere, oluşturulacak yolsuzluk hususunda uzman bağımsız kurumların
aracılığı ile sürekli ve düzeyli, etkin bir denetim sağlayacak bir mekanizma
oluşturulmalı, devlet yeniden yapılandırılmalı, böylece yolsuzluğu, yapıldıktan sonra
cezalandırmak yerine, yapılmadan önlenmesi yolu seçilmelidir.
Devletin
ana görevleri dışındaki alanlardan çekilmesi sağlanmalı, özelleştirilme
işlemine hız verilmelidir.
Ürkütücü
boyutlardaki kayıt dışı ekonomi kontrol altına alınmalı, kara para kaynakları
kurutulmalıdır.
Nüfus
artışı yasal ve sosyal önlemlerle kontrol altına alınmalı, kısa, orta ve uzun
vadeli kentsel, bölgesel ve yurt çapında yapılacak planlarla, büyük şehirlere
hızlı nüfus akışı asgariye indirilmeli, çarpık kentleşme önlenmelidir.
Kamu
kesiminde çalışanların ücretleri hakça bir sisteme bağlanıp insanca yaşamaya
yetecek derecede artırılmalı, ücret dengesizliği ortadan kaldırılmalıdır.
Birey
ve toplum, etik değerler yönünden eğitilmeli ve bilinçlendirilmelidir.
Yolsuzluk
ve yozlaşmanın önlenmesi irdelenirken medyanın katkılarını da, göz ardı etmek
olanaksızdır.
YARGI MEDYA İLİŞKİSİ
İletişim özgürlüğü ile kişilik hakları arasında, hassas bir denge mevcuttur.
Hukukun üstünlüğüne dayanan, özgürlükçü demokratik ülkelerde gerek iletişim
özgürlüğü, gerekse kişilik hakları yasalarla güvence altına alınmıştır. Ancak
yasalar soyut ve genel düzenlemeler yapmak zorunda olduklarından, iletişim
özgürlüğü ile kişilik hakları arasındaki hassas dengeyi kurup korumak, yargının
görev alanına bırakılmıştır.
Yargı,
bu görevinde, bir yandan özel hayatın gizliliği, şeref ve haysiyet gibi kişinin
kutsal sayılan haklarını korurken, öte yandan, kamu oyunu bilgilendirme,
etkileme, oluşturma gibi görevleri içeren iletişim özgürlüğünü de güvence
altına almakla yükümlüdür.
Medyanın
kişilik hakları ile ilgili bir hususu işlerken; ölçülü, dengeli, uygun bir amaç
araç ilişkisi içerisinde olmaya özen göstermesi gerekir. Medya, bilgilendirme,
etkileme, eleştirme gibi amaçlarına ulaşmak isterken kendisine amacı ile
dengeli bir yön çizmeli, amacına ulaşacağı, daha hafif, daha makul, daha az
sakıncalı ve daha az zarar verici bir yol izlemelidir.
Medya,
kamu oyunu bilgilendirirken haberin objektif, tarafsız, gerçeğe uygun verilmesi
ve haber niteliği taşıması; haberle, yorumun karıştırılmaması ilkelerine özen
göstermesi, haber sunuluşunun ölçülü olmasına dikkat etmesi gerekir.
Öte
yandan, medya yargıya intikal etmiş konularda yargıyı etkileyecek, kamu oyunu
oluşturup, yönlendirecek biçimde yayın yapmaktan, en önemlisi yargısız infazdan
kaçınmalıdır.
Meydanın
da aynen yargı gibi bağımsız ve yansız vazife görmesi, yasa gereğidir.
Görünen
odur ki, medyanın büyük çoğunluğu bu ilkelere uymakta azami titizliği
gösterirken; bir kısmı, sansasyonel, abartılı haber ve yayınlara itibar etmekte
veya kişilik haklarına saldırı teşkil edecek yayınlar yapabilmektedir. Bu yönde
oto kontrol sisteminin etkili çalıştığı söylenemez.
Medya, tüm bireyler, kurum ve
kuruluşlar gibi demokratik ilkeleri, insan hak ve özgürlüklerini özümseyip,
görevine uyguladığı ölçüde medya özgürlüğü daha büyük bir anlam kazanacak ve
hukuka daha uygun kullanılmış olacaktır.
Medya;
insan hak ve özgürlükleri, ulusal ve evrensel değerler, Cumhuriyetin temel
ilkeleri yönünde, toplumun aydınlatılıp bilinçlendirilmesi, etik değerlerin
yerleştirilip gerçekleştirilmesi gibi çok önemli bir görevle de yükümlü
olduğunun bilinciyle hareket etmeli, magazin yayınları yerine eğitici ve
öğretici yayınlara ağırlık vermelidir.
Batı
ülkelerindeki medya kuruluşlarının uydukları yükselen değerlerin, izlenmesinin
yerinde olacağı düşünülmelidir.
AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE
Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,
Türkiye Cumhuriyeti, hem coğrafi konumu,
Avrupa ile bütünleşen tarihi, hem de kabul edip yaşama geçirdiği Avrupa kültürü
müktesebatı sayılan, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı gibi
evrensel değerler itibariyle Avrupalıdır.
Türk toplumu asırlardır Avrupai
değerlerle tanışmakta, onlarla iç içe yaşamaktadır.
Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
halkı tarafından benimsenip özümsenen evrensel değerler üzerine kurulmuş,
Avrupa Birliğinin oluşmasından çok daha önce, demokratik hukuk devletinin sağlam
temellerini atmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, insan haklarına saygı
ilkesini, değişmez Anayasa hükmü haline getirmiştir.
Çağdaş uygarlık yolunu seçen ve bu yolda hızla ilerleyen Türkiye
Cumhuriyeti, Avrupa Konseyine kurulduğu tarihte üye olmuş, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesini ilk önce imzalayan devletler arasında yer almış, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesini hukukunun ayrılmaz bir parçası saymış, daha sonrada Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin bağlayıcı yetkisini kabul etmiştir.
Tarihin seyri içerisinde kimi iç ve dış nedenlerle
demokratik sosyal ve ekonomik yapılanma, insan hak ve özgürlükleri alanındaki
ilerleme yavaşlamış, Türk Hukuku ile gelişip bütünleşen Avrupa Hukukunun temel
değerleri arasında uyum farkı doğmuş ise de, özellikle son dönemlerde, çağdaş
norm ve standartlara ulaşmada büyük atılımlar gerçekleştirilmiş, Batı Avrupa
Devletleri ile meydana gelen uyum farkı, büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.
Türkiye, Avrupa Birliği Devletlerini dahi şaşırtan
bir süratle, Avrupa birliği üyelik görüşmelerini başlatmaya, 16 Nisan 2003
tarihinde resmi üyelikleri onaylanmış on ülkeden çok daha hazır hale gelmiştir.
Türkiye’nin Gümrük Birliğinden kaynaklanan birikimi, geçmişten gelen demokrasi
deneyimi; ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan da pek çok üstünlükleri
bulunmaktadır.
Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi
evrensel değerlerde fevkalade bilinçli ve duyarlı Türk Ulusu, Avrupa Birliği
üyeliğine büyük destek vermektedir. Esasen, son zamanlarda, evrensel değerler
yönünde yapılan atılımlar ve bunların hayata geçirilmesi Türk Ulusunun
istekleri doğrultusunda yapılmaktadır.
Avrupa Birliğinin, üyelik müzakerelerini başlatmak
için koşullar listesini daha fazla uzatarak, çifte standart gafletine
düşmemesi, Türkiye’yi gücendirmemesi gerekir. İleri kültür ve uygarlık düzeyine
ulaşmış demokratik devletler topluluğu olan Avrupa Birliği, tarihi geçmiş,
kültür ve inanç saplantılarına takılmadığını, ayrıcalıkları ret ettiğini
göstermek zorundadır.
Türkiye,
Avrupa Birliğine girmekle Avrupa’nın uygarlık profili daha büyük boyut, daha
sağlam bir anlam kazanacak, farklı kültürlerin uyum içerisinde buluşması
Avrupa’nın manevi dokusunu çok daha zenginleştirecek, Avrupa’nın siyasal, sosyal ve ekonomik yapısını
güçlendirecek, böylece daha büyük bir güç olarak Dünya barış ve istikrarına
hizmet etme yolu açılacaktır.
ULUSLARARASI HUKUK VE TÜRKİYE
Türkiye, istikrarsızlık, belirsizlik ve
risklerle dolu bir bölgede
bulunmaktadır. Türkiye kadar çok ve sorunlu komşuları olan başka bir
ülke de yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, aynı zamanda büyük bir imparatorluğun
mirasçısı olmanın sorunlarını ve sıkıntılarını yüklenmiş durumdadır. Soğuk
savaşın sona ermesi, küreselleşme, yanı başında gördüğü yeni komşular,
Türkiye’nin uluslararası ilişkilerine yeni jeopolitik ve jeostratejik bir boyut
kazandırmıştır.
Türkiye Mustafa Kemal Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini
uluslararası ilişkilerde, kendisine hukuki dayanak yapıp, tüm komşularıyla
dostluk ve işbirliğini geliştirmek istemesine karşın, bölgede kargaşa ve sıcak çatışmalar eksik
olmamaktadır. Tüm bunlar ülkemizi iç ve dış güvenlik sorunları ile karşı
karşıya bırakmakta, kimileri yakın tehlike teşkil etmektedir.
Ermenilerin soykırım iddiasında ve Kıbrıs sorununda,
uluslararası sözleşmeler başta olmak üzere, tarihi, sosyal ve hukuki gerçekler
göz ardı edilmekte, uluslararası siyasete malzeme yapılmaktadır. Türkiye’nin
içerisinde bulunduğu Orta Doğu Bölgesi, Dünyada çatışma ve savaşların en çok
yaşandığı coğrafyanın başında yer almaktadır. Irak’taki vahim durum Orta Doğuda
yeni bir dönem başlatmıştır. Kuzey Irak’taki etnik kökenli yapılanma, Türkiye
Cumhuriyetinin birlik ve bütünlüğü, ekonomik geleceği yönünden gittikçe artan
bir önem arz etmektedir. Irak, Ortadoğu’nun geleceğinde ve yapılanmasında “hem
belirlenen, hem de belirleyici” bir konum kazanmıştır.
Ne yazık ki, devletler arası ilişkilerde, halen
“kuvvet haktır” düşüncesi sonucu belirlemekte, “bütün hak ve özgürlükler benim
ulusumundur” şeklindeki bencil ve çağ dışı zihniyet uluslararası hukuku ve
uluslararası örgütleri zaman zaman etkisiz duruma düşürmekte; kimi devletler,
kendi uluslarının yararı için öteki ulusların insanlık değerlerini yok
sayabilmektedir. Oysa, temel
hak ve özgürlüklere saygı ilkesi, sadece belirli ülke insanlarının değil, tüm insanların hak ve özgürlüklerine
saygıyı içerir.
Uluslararası
ilişki, uluslararası hukuka dayalı meşruiyet zeminine oturtulmadığı, karşılıklı
hak ve çıkar dengesi gözetilmediği ve kaba kuvvet kullanıldığı sürece barış ve
huzurun sağlanması asla mümkün olmayacaktır.
Demokrasi
hak ve özgürlükler rejimidir. Demokrasi adına hak ve özgürlükleri yok etmenin
izahı olanaksızdır.
Türkiye, uluslararası ilişkilerde hukukun, mutlaka
kuvvete hakim olması gereğine inanmaktadır. Türkiye, güvenilir bir müttefik,
sağlam bir dost olması yanında, tüm ülkelerin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne
saygı gösterilmesini, uluslararası hukuka uyulmasını, değişmez bir ilke olarak
kabul etmektedir.
Çağdaş ülkelerin saygın ve çok onurlu bir üyesi olan
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dostlarından ve ortaklarından başta kendi onur ve
ulusal değerleri olmak üzere tüm evrensel değerlere saygı gösterilmesini
beklemekte, bunu ortaklığın ve dostluğun bir gereği, aynı zamanda hukuki ve
ahlaki bir görev saymaktadır.
Türkiye
Cumhuriyeti, dış ilişkilerinde tarihten gelen büyük birikimi ve deneyimi ile
laik, demokratik, üniter devlet
yapısını, bölünmez bütünlüğünü, iç ve dış güvenliğini korumaya yönelik temel
amaç ve görevleri ile evrensel değerlere uygun olarak insan hak ve
özgürlüklerini daha ileriye götürme, onları sağlam güvenceye bağlama işlevini
bağdaştırmak ve bir arada gerçekleştirmek becerisini göstermek zorundadır.
Etnik kökenli ve dış destekli terörizm kontrol
altına alınmakla birlikte, henüz kökü kurutulamamıştır. Dünyanın en tehlikeli
ve acımasız terör örgütleri arasında yer alan bu örgüt, ilk hedefi olan Türkiye
üzerindeki karanlık emellerinden vazgeçmiş değildir. Ulusal sınırları aşan
boyutta olması tamamen yok edilmesi sürecini uzatmaktadır. Bu yönde kabul
edilen yasalar ve alınan önlemler, devamlı takip edilmeli, günün koşullarına
göre yeni uygulamalar yürürlüğe konulmalıdır. Özellikle doğu ve güneydoğuda
işsizlik ve yoksulluğun azaltılması,
öteki bölgelerle arasındaki ekonomik dengesizliğin giderilmesi için daha etkin,
sonuç alıcı yasal ve ekonomik önlemler yürürlüğe konulmalıdır.
İrtica, demokratik, laik, çağdaş düzene karşı
sürekli bir tehlike olma niteliğini korumaktadır. İrtica en ileri din olan yüce
İslam dininin yozlaştırılmasıdır. İrticanın beslenme kaynağının cehalet ve
bilgisizlik olduğunda kuşku yoktur. İrtica, aydınlanmaya ve öğrenime gerekli
önemin verilmesi, yasaların kararlılıkla uygulanması, zamanın koşullarına ve
evrensel ilkelere göre gerektiğinde yeni yasaların yürürlüğe konulmasıyla
önlenebilecektir.
Yargı reformu ile birlikte gerçekleştirilecek yönetsel ve ekonomik
reformlar, Türkiye’yi en kısa zamanda sorunlarından arındırıp içeride daha
sağlam, dışarıda bir Dünya devleti olarak daha kuvvetli ve daha saygın
kılacaktır.
Çok yakın bir gelecekte, demokratik ve ekonomik
yapısını geliştirmiş, temel hak ve özgürlüklerde üstün standartları yakalamış,
evrensel değerlerle bütünleşmiş, önü aydınlık, güçlü Türkiye’yi hep birlikte
görmek ve yaşamak ümidiyle,
Sevgiler ve saygılar sunuyorum.